Servet Topaloğlu
”Algı yönetimi”, bilimsel yönetime alternatif olabilir mi?
Algı yönetimi*, tıpkı strateji ve lojistik sözcüğü gibi, askeri literatürden çıkmış bir terimdir. Örneğin Amerikan Savunma Departmanı bu başlığı mealen şu şekilde tanımlamıştır:
Algı yönetimi, ulus devletin ve istihbarat sistemlerinin hedefleri doğrultusunda, dış ilişkileri ve resmi eylemleri etkilemenin yanında, toplumların duygularını ve motivasyonlarını yönlendirmek amacıyla yapılan yayınlar ya da seçilen bilgi ve gösterileri iletmek veya inkar etme eylemidir**.
Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere algı yönetimi, askeri bir terim olmanın ötesinde, aynı zamanda dış politika için üretilmiş bir kavramdır. Bir ulus devletin, rekabet ve işbirliği içinde olduğu diğer ulus devlete karşı başarılı ve baskın güç olması için geliştirilmiştir.
Algı yönetimi teknikleri, geçen zaman içinde özellikle bazı yerel siyasetçi ve iş insanları tarafından da keşfedilmiş ve ”iç ilişkilerde” de kullanılmaya başlanmıştır. Söz konusu grup ve kişiler, bu konulara yatkın bazı iletişim/medya/akademi mensuplarını yanlarına çekerek, onlara para, güç ve itibar transferi de sağlayarak, siyasi ve bireysel hedeflerine ulaşmak için algılama yönetiminin tekniklerini kullanmaya başlamış ve kavramın orijinal içeriğini değiştirmiştir. İletişim dünyasının önemli isimlerinden ve ”Algılama Yönetimi” kitabının yazarı Ali Saydam, bu sözcüğün zaman içinde uğratıldığı garip dönüşüme itiraz ederek, algılama yönetiminin, kara propaganda, itibarsızlaştırma, değersizleştirme, gerçekleri saptırma, provokasyon amaçlı iletişim aksiyonları için ifade edilmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirir.***
Algı yönetimi sözcüğünün birden fazla tanımı vardır. Yurtdışı menşeli bir danışmanlık grubu algı yönetimini,
”insanların pozitif düşünmelerini sağlamak amacıyla, çevre şartlarının uygun hale getirilmesi ve bu amaçla gerçekleştirilen faaliyetlerin yoğun biçimde iletişiminin yapılması”
şeklinde tanımlamıştır’‘****. Bu tanımda kritik olan nokta, ”uygun hale getirildiği düşünülen çevre şartlarının”, söz konusu pozitif düşünmeye gerekçe teşkil eden yapısal iyileştirmeleri gerçekten ve derinlemesine sağlayıp sağlamadığının söz konusu dahi edilmemesidir. Önemli olan, insanların yönetim hakkında ”her hâlükârda olumlu düşünmesinin” sağlanmasıdır.
Algı yönetimi içeriğinin, tıpkı demokrasi gibi yüzlerce farklı sürümünün ortaya çıkması ve ”gevşemesiyle” birlikte, medyayı da arkasına alan pek çok devlet, özel sektör ve sivil toplum lideri, hedef kitlelere, ”gerçek ve doğru olmayanları”, kendi siyasal ve/veya bireysel hedefleri doğrultusunda ”gerçekler ve doğrular” kadar iyi anlatmaya başlamış ve bunlara dayanarak attıkları şüphe götürür uygulama adımlarını ikna edici şekilde gerekçelendirmiştir (”post truth”). Hatta pek çoğu, kendi anlattıkları mitlere zamanla kendileri de inanmıştır (”mitomani”).
Bu gelişmelerin sonucu post-truth sözcüğü ”ödüllendirilmiş”, 2016 yılında ”Oxford Üniversitesi” ve ”The Society for the German Language in Wiesbaden” tarafından yılın kelimesi seçilmiş, daha sonraları pek çok filme konu olmuştur*****.
”Gerçek ötesinin” popülaritesini artırması, bilgiye, bulguya, sezgilere, duygulara ve somut gerçeklere dayanan ”bilimsel yönetim” anlayışının dengesini bozmuş, ”post truth” dalgasına uyum sağlamak istemeyen bilim ve düşünce insanlarıyla, bilimi referans alarak faaliyetlerini sürdüren pratisyenler, yönetimde büyük ölçüde geri plana düşmüştür (”yönetimin soysuzlaşması”).
”Gerçek ötesi anlatım ve uygulamalar” sadece günümüzün bir gerçeği değil, aynı zamanda küresel bir sorundur. Örnek vermek gerekirse, uluslararası ekranlar ve dijital medya;
–”karşılıksız basılan ve son üç yılda hacmi ikiye katlanan kağıt para ve negatif faiz politikasının çok doğru”,
-”adaletin, bireysel hakların, bireysel mutluluğun ve barışseverliğin batı ve kuzey ülkelerinde mükemmel, doğu ve güney ülkelerinde ise felaket”
olduğunun iletişimini yapan, diğer değişle ”gerçek ötesini savunan” ve bunlara dayanarak tuhaf uygulamalar yapan politikacı ve iş insanları ile doludur.
Ülkemizde bu gelişmelerden nasibini almaktadır. Örneğin,
-”ülke olarak liberal demokratik sistemi benimsememize rağmen, liberal sistemin genel kabul görmüş bazı sistem ve kurallarının üstünü çizerek, hangi bilimsel anlayışla ortaya çıktığı meçhul yeni kuralları milli, yerli ve doğru” diye ısrarla uygulamak,
– ”ikinci dünya savaşı dönemi öncesinde kişi başı gelir olarak gerimizde olan Çin, Kore, İspanya, Yunanistan, Bulgaristan, hatta Kazakistan’ın gerisine düşmemize rağmen, dünyanın en gelişmiş ilk on devletinden biri olmaya hiç bu kadar yakın olmadığımızı” belirtmek,
”gerçek ötesi dalganın” ülkemizdeki bazı yansımalarıdır.
Bilgi, bulgu, sezgi, duygu ve gerçeklere dayanan ”bilimsel yönetim” anlayışını benimseyen bireyler günümüzde, ”gerçek ötesini” kitlelere anlatan, bunu yaparken de kitlelerin hoşuna giden olumlulukları ve dayanışmayı ön plana çıkaran, bu arada da siyasi ve/veya bireysel çıkarlarını maksimize eden ”yaman/acar bireylere” karşı pek çok ülkede ”yenilmektedir”. Zira ilk grubun refleksleri, polemiklerle baş etmek için değil, rasyonel davranmak üzere gelişmiştir. Bu grup, polemikler karşısında mevcut mevzilerini terk edip, bireysel ve alçak sesli kalmayı tercih etmekte, kendilerine derhal farklı ve yeni konfor alanları açmakta, ”gerçek ötesi anlatıcılarını” kitlelerle yalnız ve rahat bırakmaktadır.
Toplumda işler, düzeltilemeyecek şekilde kontrolden çıkmadığı sürece, gerçek ötesi anlatıcılarından oluşan ”yaman/acar bireyler”, özellikle demokrasi geleneği olmayan ülkelerde, bilimsel yöntemleri kullanan bireyleri muhtemelen gelecekte de ”yenecektir”. Bunun nedeni, bu ülkelerde yönetilen konumunda olan kitlelerin, insanın fıtratı gereği, ”bütünsellikten uzak, palyatif-popülist deneme-yanılma tedbirleri ile de olsa, çevre şartlarını, kitlelerin marjinal yararına bir şekilde uygun hale getiren, etraflarına pozitif enerji veren ve gözlerinden ışıltı çıkan yaman/acar yöneticileri” beğenmeleri, ”gerçekleri söyleyen, mevcudu sorgulayan, sorunlara nitelikli-kalıcı çözüm geliştirerek, sempatik ve sempatik olmayan reçeteleri aynı anda uygulayan, ancak başarıları nedeniyle kendilerini fazla önemseyen, bunu da performanslarının adil ve manevi karşılığı sayan ağırbaşlı yöneticileri” ise kendilerinden biri gibi görmemeleridir.
Olumlu bakış açısı, bardağın dolu tarafını görmek, potansiyeli göstermek ve kitlelerin motivasyonunu yüksek tutmak şüphesiz çok önemli yetkinliklerdir. Ancak şu da ispatlanmış bir bilgidir ki, ağır sorunların görmemezlikten gelinmesi veya bu sorunlara uzunca süre nitelikli çözümler geliştirilememesi nedeniyle, işlerin felaket boyutuna ulaşmasına kadar geçen süreç içinde erdemli ve nitelikli rafine bireylerini sıradanlaştıran ülkeler, varlıklarını şeklen sürdürebilseler de ”toplumsal yaşam kalitelerini ve küresel rekabet kabiliyetlerini” ciddi derecede kaybetmektedir.
”Sıradanlaştırılmış rafine bireyler”, toplumdaki bu düşüşü tekrar eski seviyesine getirmek için ”dili yanmış halk tarafından” göreve çağrılana kadar, ilgili ülkeden daha gelişmiş ülkelere muazzam bir nitelikli insan ve sermaye göçü yaşanmakta, dolayısıyla milli servet erimektedir. Bu bilgi, ”gerçek ötesi” değil, ”gerçeğin ta kendisidir”.
Demokrasi ve/veya cumhuriyet gelenekleri köklü olan ülkelerin yurttaşları, işte tam da bu nedenle, kendi içlerinden yetişmiş ve bilimsel yöntemlerle çalışan bireylerine, halktan kopmamış olmaları şartıyla, pozitif ayırımcılık yaparlar ve onların, gerçek ötesini kullanan yaman/acar bireyler tarafından sıradanlaştırılmasına izin vermezler.
*Perception Management, Wahrnehmungsmanagement
**Wikipedia, ”Perception Management”
***Ali Saydam, Marketing Türkiye, Söyleşi, 18 Haziran 2021
****Dr. Kraus&Partner, Perception Management-Definition
*****Bkz. Bu Sitedeki Blog Yazısı, ”Gittikçe Azalan Bir İhtiyaç: Gerçeği Aramak”, 1 Kasım 2017 ve Netflix-”Don’t Look Up” filmi
Servet Topaloğlu
Rekabete İstanbul’dan bakış ve bir öz eleştiri
Dünyaya geldiğim 1959 yılında İstanbul’un nüfusu yaklaşık 1,6 milyondu. Bu nüfusun yaklaşık %15’i gayrimüslim vatandaşlarımızdı. O günden bugüne 1,6 milyon nüfusun bir kısmı başka ülkelere göç etti veya başka şehirlere taşındı veya doğal nedenlerden dolayı (ölümler) aramızdan ayrıldı. Yaptığım kaba hesaplamayla İstanbul’da doğan, 1959 yılından beri İstanbul’da yaşayan ve o günlerden hayatta kalan yaklaşık 160.000 olağanüstü şanslı bireyden biri olduğumu düşünüyorum. Bu arada İstanbul nüfusu, mülteciler ve turistler hariç, herhalde 18 milyona ulaşmıştır.
Bu nedenle tarihe not düşmek amacıyla bazı şeyleri anlatmam lazım.
O dönemlerde hemen her çocuk gibi ben de ilkokulun tatil dönemlerinde çevrede bulunan bir iş yerinde çalışırdım. Bu İstanbul’da güzel bir gelenekti. Çocuğun hayatı kontrollü bir şekilde anlamaya başlaması için aileler tarafından uygulanır ve çevre iş yerleri tarafından da desteklenirdi. Hangi aileye mensup olduğunuz, ailenizin paraya ihtiyacı olup olmadığı hiç önemli değildi. Bazen çalışılan iş yerinin temizliği, bazen ağır olmayan şeylerin taşınması, hatta ürün satışı ve kasada para alıp-üstünü verme faaliyetleri dahi iş kapsamına girerdi. Beyazıt’ta Kapalıçarşı’ya yakın oturduğumuzdan çevremizde çok miktarda bakkal, çantacı, derici, ayakkabıcı, konfeksiyoncu ve kuyumcu vardı. Aralarında rekabet ederlerdi. İşlerin başında bugünkü gibi beyaz yakalılar değil, dükkan sahipleri, yani bugünkü deyimi ile patron veya ana hissedar vardı.
Burada söz konusu eski tüccar- liderlerin maharetlerini ve verdikleri iş derslerini anlatmayacağım… Zira bu alanda olağanüstü güzel anekdotlar ve biyografiler mevcut.
Anlatacağım konu daha çocuk yaşta yadırgadığım iki gözlemim olacak; o günkü yerel tüccarların birbirleriyle rekabet ederkenki tutum ve davranışları…
Birincisi, bir tüccar, eğer kendi iş kolunda faaliyet gösteren bir komşusu sadık müşterisine ‘’kur yapıp’’, onu kendi mağazasına çekmeye çalışırsa veya çalışanının ”aklını çelip” işe alırsa veya kendisine mal tedariki yapan bir tüccardan benzeri bir ürünü satın alıp, satarsa komşu tüccara ciddi tepki verirdi. Semt tüccarları da bu hassasiyetlere dikkat eder, birbirlerinin alanlarına girmemeye çalışırlardı. Eğer girerlerse, araları bozulurdu. ‘’Mağdur olduğunu’’ düşünen tüccar bağırır, çağırır ve çevresine komşu tüccarı fena halde kötülerdi. Komşu tüccarın daha iyi ürünü, daha iyi hizmetle, daha iyi bir ortamda ve daha iyi fiyatla müşterisine satıyor olması veya çalışanına daha iyi ücret ve çalışma olanağı sağlaması ”mağdur olan tüccar” için hafifletici veya ders alıcı bir unsur değildi.
İkinci gözlemim ise bazı tüccarların, kamu kuruluşlarından sağladıkları ayrıcalıklarla faaliyetlerini yürütürlerken aniden bozulan işleriyle ilgili olanıydı. O dönemlerde özel sektör henüz gelişmediğinden, kamu sektörü sanayi ve hizmet sektörüne (özellikle toptan satış) ciddi yatırımlar yapar ve ürünlerini özel sektöre girdi olarak satarak, ekonomiyi canlandırmaya ve halkın temel ihtiyaçlarını doğrudan veya dolaylı gidermeye çalışırdı. Bazı tüccarlarda gerek politikacı gerekse de bürokratlarla iyi ilişki kurarak, kamunun ürettiği ürünlerde kendilerine özel avantajlar sağlar, örneğin Sümerbank’ın ürettiği yeni kumaşların kendilerine özel tahsisi, ya da devlet korumacılığında (monopol piyasaları ve teşvikler) ithalat veya üretim faaliyetleri yapar, yüksek kar marjlarıyla piyasaya satardı. Aynen birinci maddede olduğu gibi, eğer bir tüccar aynı faaliyet alanında olan diğer tüccar tarafından ‘’önü kesilirse’’, örneğin bir tüccar Sümerbank toptan mağaza genel müdürüyle halihazırda ”iyi ilişkiler” içerisindeyken, diğer tüccar bakan veya başbakanla daha iyi ilişkiler geliştirip kendisine daha fazla ayrıcalık sağlarsa, ‘’mağdur olduğunu’’ düşünen tüccar çevresine, ne kadar haksızlığa uğradığını, siyasetin kirlendiğini, ticari ahlakın kalmadığını anlatırdı.
O zamanlar İstanbul’da bırakınız internet, cep telefonu, yurtdışına geniş seyahat olanaklarını, sabit telefon ve TV sayısı dahi son derece azdı. Yani dünyadan kopuk, kendi halinde yerel bir iş dünyası vardı. Nitelikli, katma değerli bir üretim ve hizmet konusunda dış dünyayla kıyaslama yapma olanağı son derece azdı. Erdem konusunda ise tüccarlar karşı taraftan sürekli yüksek bir beklenti içindeydi. Ancak, başkalarından kendisine karşı olan beklentileri asgari düzeyde tutmasını isterdi!..
Aradan yarım asır geçti. Şimdilerde liberal-küresel sistemin sınır tanımayan, olağanüstü bir mal, para, insan, bilgi trafiği ve bunun beraberinde getirdiği bir rekabet düzeni var. İş dünyamız geçen sürede acaba ne kadar değişti? Şüphesiz günümüz iş insanları arasında hala eskisinin yeni sürümü alışkanlarıyla birbirlerini ‘’mağdur eden’’ veya ‘’mağdur edilen’’ bol miktarda tüccar yurttaşımız var. Bununla birlikte şirketleşerek ve kurumsallaşarak kendilerini ‘’açık rekabete’’ hazır hale getiren ve pazar paylarını artıramadıklarında veya kaybettiklerinde, bunun nedenlerini rakiplerinde değil, kendilerinde arayan ciddi sayıda iş insanımız da yetişti. Her ne kadar dünyanın en büyük ilk beş yüz şirketi arasına henüz bir Türk şirketi sokamadıysak da, bu alanda en azından ciddi bir çaba olduğu söylenebilir.
Devlet yönetimi tarafında ise işler biraz karışık. Devlet, bir ülkenin en büyük tüzel kişiliğidir. Yani kutsal değil, insan yapımı kurumlardır ve diğer ulus devletlerle, şirketlerinkine benzer şekilde, ‘’dostane görünümlü kıyasıya rekabet” ederler. Amaçları ülkelerinin doğal varlıklarını ve jeopolitiğini kullanarak, yurtdışından nitelikli insan kaynağını ve yatırım sermayesini ülkelerine çekmek, böylelikle mevcut insan kaynaklarını ve sermaye birikimlerini daha da geliştirerek, halklarının refahını artırmaktır. İşte tam bu noktada büyük resim biraz bulanıklaşıyor. Bazı politikacı ve yurttaşlar küresel rekabette geri kalıp, nitelikli insanlarını ve sermaye birikimlerini rakip devletlere kaybettiklerinde, bunu önleyecek, hatta tersine çevirecek, küresel düzenle uyumlu nitelikli ulusal stratejiler geliştirmek yerine, çözümleri hala ulus devletler arası ‘’vefa’’ ve ‘’dostluk ilişkilerinde’’ arıyorlar. Netice alamadıklarında da aynı benim çocukluk dönemimde müşterisini, elemanını, tedarikçisini komşusuna kaybetmiş tüccar gibi bağırıp, çağırıp, etrafa onları şikayet ediyor, mağdur edildiğini beyan ediyorlar. Bu konuyu 2022 yılında piyasaya çıkan ‘’Ülke Yönetimi’’ adlı kitabımda incelediğimden burada daha fazla detaya girmeyeceğim.
Halbuki rekabet, ister özel sektör olsun ister ulus devlet, bir tüzel kişiliğin kazanmayı istediği bir şeyi, başka bir tüzel kişiliğin aynı zaman diliminde kazanmaya çalışmasıdır. Rekabet ortamı ise, mazeret ve mağduriyetlerin en az dinlendiği ve en az netice verdiği bir alandır. Rekabetçi ve inovatif kaslar yerine, sadece retorik kaslarını geliştirenler, bir yandan bağırarak ve çağarak bolca konuşurlar diğer yandan da nitelikli rekabette alt sıralara düşerler.
1959 yılından beri İstanbul’da sürekli yaşayan, benim gibi bir kaç kuşak İstanbullu olanlara gelince (babam da 1916 İstanbul doğumluydu); itiraf etmem lazım, bizler de bağırarak, çağırarak ve konuşarak İstanbul’da azınlık ve edilgen bir gruba dönüşmüş bulunuyoruz (toplam İstanbul nüfusunun %1’inin altı). Yani rekabette ”yeni İstanbullulara” yenildik. Ne İstanbul yönetiminde varız ne de eski İstanbullular adına konuşacak nitelikli, erdemli ve etkili bir temsilci veya grup yetiştirebildik. Tek tesellim, İstanbul’un hala olağanüstü güzel, bana göre dünyanın sosyal ve ekonomik yaşamı en canlı, en renkli, en kozmopolitik ve temiz şehirlerinden birisi olması… Dünyanın hemen tarafından bakıldığında gıpta edilen bir şehir…Bizlerin İstanbul yönetiminde olup olmaması hiç önemli değil, tamamen duygusal bir hezeyan… Önemli olan İstanbul’un dünya büyük şehirler liginde hala en cazibeli noktalardan birisi olması…
Keşke aynı şeyleri, kendi küresel rekabet konteksti içindeki şirket ve ülke yönetimlerimiz için de söyleyebiliyor olsak…
Servet Topaloğlu
Kurumsal iyi yönetim
Kurumsal yönetimin hangi şartlarda hangi şirket tipleri için ve nasıl uygulanması gerektiği konusunda dünya literatüründe henüz mutabık kalınmış bir standart yoktur. Kurumsal yönetim uygulamaları her ülkede ve hatta her şirkette oldukça farklılık gösterebilmektedir. Dolayısıyla, kurumsal yönetimin ”katı standartlarından” ziyade, ”iyi uygulama örneklerinden” bahsetmek daha doğrudur.
Pratikte karıştırılan iki kavram olan ”kurumsal yönetim” ve ”iyi yönetim” arasında sıkı bir ilişki olmakla birlikte, içerikleri birbirinden hayli farklıdır.
Örneğin, kurumsal yönetim ilkelerinin uygulanmadığı bir şirkete otomatik olarak ”kötü yönetiliyor” diyemeyeceğimiz gibi, kurumsal yönetimin genel kabul görmüş iyi örneklerini uygulayan bir şirketin de mutlaka ”iyi yönetilme” garantisi yoktur. Kurumsal yönetim konusunda zafiyetleri olan pek çok aile şirketinin uzun süre başarı ile faaliyetlerine devam ettiği, kurumsal yönetimi hayli güçlü firmaların ise yatırımcılarını hayal kırıklığına uğratmaları ile ilgili pratikte yeteri kadar örnek bulmak mümkündür.
Bir şirketi ”kurumsal yönetim anlayışıyla iyi yönetmek”, yatırımcıların, çalışanların ve diğer paydaşların en arzu ettikleri yönetim biçimidir.
İyi şirket yönetiminden ne anlaşıldığı hepimizin malumudur; pazarda iyi konumlandırılmış ve kavramsallaştırılmış bir konsepti olan, tüketici perspektifinden rakiplerinden pozitif farklılaşmış, operasyonel anlamda verimli çalışan, rafine ekip çalışması ile yönetimde istikrarlı bir duruş sergileyen ve sürekliliği olan değer yaratabilen şirketler, ”iyi yönetilen” şirket sıfatını hak eden kuruluşlardır.
Kurumsal yönetim dendiği zaman ise öncelikle; şeffaflık, adil olmak, hesap verilebilirlik, sosyal sorumluluk ve kamu otoritelerinin yaptıkları düzenlemelere uyum kavramları ön plandadır. Kurumsal yönetim ilkeleriyle çalışan şirketlerde görev yapanlar bir üst yöneticilerine ve çoğunluğu elinde bulunduran hissedara değil, kuruma değer yaratmak için çaba gösterirler (”liyakat ilkeleriyle görevlerine atanmış omurgalı profesyoneller”).
İyi yönetim ile kurumsal yönetimin ”harmanlanması” en ideal olanıdır. Kurumsal yönetimin yönetim kurulu veya icra kurulu başkanı tarafından isteniyor ve dillendiriliyor olması kafi değildir. Rating şirketlerinden ücret karşılığı alınan ”yüksek kurumsal yönetim notlarının” da ilgili şirketlere imaj artırıcı tesirinin haricinde uzun vadede hiç bir değer artırıcı katkısı yoktur. Esas olan, bu iki kavramını gerekliliklerinin içselleştirilerek icra edilmesi ve bu şekilde oluşmuş yönetim gücünün şirketin tabanına indirilmesidir. Bu kültürün oluşmasında esas görev ve sorumluluk şirket yönetim kurulunundur.
Servet Topaloğlu
Zenginlik ve finansal özgürlük arasındaki fark
Zengin birey, varlıkları kendisinin ve ailesinin yaşamı için gerekenden çok fazla, gelir/gider hacmi yüksek ve bu özelliklerini genellikle hissettiren kişidir. Zengin bireylerin maddi ve manevi borçları ise çoğu zaman şeffaf değildir. Zengin olmak kanımca bir marifet veya ayıp değildir.
Finansal özgür birey ise, maddi ve manevi borçları varlıklarından ehemmiyetli derecede düşük ve kimseye biat etmeden kendisinin ve ailesinin yaşamını nitelikli şekilde güvence altına almış veya alabilme donanımında olan yüksek performanslı (liyakatli) kişidir.
Kapitalist-liberal sistemde zengin birey olmak nispeten kolay, finansal özgür birey olmak ise hayli zordur.
Zengin bireylerin borçlu oldukları kişi ve kurumlar karşısında dik durmaları kendilerinin değil, borçlu oldukları adreslerin kararına bağlıdır. Bu dengeyi değiştirmeye denerlerse bedeli ağır olur. Zira borçlu oldukları kişi ve kurumların ellerinde belki ortaçağdaki ”germe makinaları” gibi çağdışı ekipmanları yoktur, ancak günümüzde benzeri işlevi gören yeterince ipotek ve enstrümanları kullanıma hazır şekilde mevcuttur.
Finansal özgür bireyler ise omurgalı bir yaşam ve iş düzeni kurmak konusunda çok daha rahattır.
Hem zenginlik hem de finansal özgürlük aynı anda birlikte olabilir. Ama bu durum istisnadır.
Türkiye’nin eğitim sistemi zengin bireylerin değil, finansal özgür bireylerin sayısını artırmak üzere yeniden tasarlanmalıdır. Kapitalist-liberal sistem zaten yeterince zengin birey yaratmaktadır, çoğu geçici bir süreliğine de olsa…
Ülkeler, şirketler ve kurumlar ise toplumun finansal özgür ve liyakatli bireyleri tarafından kolektif biçimde yönetilmelidir.
