Sosyal Medya Hesaplarımız

Servet Topaloğlu

Rafine şirketler ve gıda perakende sektörü…

Servet Topaloğlu
Abone Ol:

Şirketlerin yarattıkları değerler, sadece ana hissedar ve diğer hisse senedi sahiplerine ait değildir. Yaratılan değerler, çalışanlar için yüksek ücret, şirketler için yeniden yatırım ve devlet için daha yüksek vergi geliri olarak tekrar dağıtılır. Yurttaşlar da almış oldukları daha nitelikli ve hesaplı ürün ve hizmetlerle yaşam standartlarını yükseltirler. Şirketlerin iyi yönetilmesi ülkenin refah düzenine önemli katkı sağlar.

Pazardaki rekabet ve performans çıtasını, sektörlerinde pazar lideri olan şirketler belirler. Takipçiler (rakipler), ancak daha iyi çözümler üretmeleri halinde lidere meydan okuyabilirler. Bunu yapabilecek yetkinlikler geliştiremiyorlarsa, en azından lider kadar iyi performans göstererek aranın daha da açılmasına izin vermemek isterler. Sektörlerdeki rekabet ekosistemi sadece yurttaşların yararına değil, sektör içinde bulunan tüm paydaşlar ve ülke ekonomisi içinde çok sağlıktır.

Halkın günlük ihtiyaçlarının karşılandığı gıda perakende sektörü, Türkiye’nin en büyük pazarlarından birisidir. Türkiye’de bu pazarın lideri BİM’dir. Şirketin, Türkiye’nin hemen her ilçesinde bir mağazası vardır ve mağazalarının toplam sayısı yaklaşık 8.500’dir.

BİM, 2020 yılında yapmış olduğu toplam 55,5 milyar TL’lik satış hacmiyle, farklı bir sektörde faaliyet gösteren ve Türkiye’nin en büyük şirketi olan Tüpraş’ın 63,2 milyar TL olan satış hacmine oldukça yaklaşmıştır.

BİM’in pazar değeri 43,2 milyar TL, Tüpraş’ın ise 26,6 milyar TL’dir (İMKB/15.3.2021 verileri).

Gıda perakende sektöründe faaliyet gösteren bir diğer büyük perakende şirketi olan Migros’un satış hacmi 28,8 milyar TL, pazar değeri de 7,2 milyar TL’dir.

Gıda perakende sektöründe discount formatı ile rekabet eden BİM, söz konusu satış hacmini ve şirket değerini yaklaşık 800 ürünle gerçekleştirmektedir. Aynı pazarda, fakat farklı bir segment olan süpermarket formatında faaliyet gösteren takipçisi Migros ise yaklaşık ortalama 10.000 çeşit ürünle pazardadır.

BİM 2020 yılı finansal neticelerini açıkladı. Şirket satışlarını geçen seneye oranla %38 artırdı. BİM’in aynı mağaza bazında satışlarını %28,4 oranında, yani açıklanan gıda enflasyonunun üzerinde artırması şirketin sağlıklı büyümesinin bir göstergesidir. BİM’in aynı dönemde faaliyet karını (FVAÖK) %61, net karını ise %113 yükseltmesi ise göz kamaştırıcıdır (bkz. Yatırımcı Sunumu 2020, BİM Kurumsal Sitesi).

BİM Türkiye’nin en önemli istihdam sağlayan şirketlerinden biridir. Yaklaşık 55.000’e ulaşan çalışan sayısı ile Sabancı Holding’in yarattığı istihdam sayılarına yaklaşmıştır.

BİM iyi bir kurumlar ve katma değer vergisi ödeyen şirkettir.

BİM ayrıca 2013 yılında yapmış olduğu ikinci format yatırımında da (FİLE) kritik ölçeği aşarak, kar yapmaya başlamıştır. ”Discount-süpermarket” formatında gerçekleşen ve devam eden bu yatırım, gelecek dönemlerde BİM’in süpermarket formatında faaliyet gösteren takipçilerini oldukça zorlayacak, büyümekte muhtemelen zorlanacak BİM’in klasik discount formatına ise nefes aldıracaktır. Zira FİLE, yenilikçi konseptiyle yurttaşlara mevcut süpermarketlerden daha iyi ve daha hesaplı çözümler sunmak üzere oldukça özgün kurgulanmış bir perakende modelidir.

Özetle BİM, ilk paragrafta sözü edilen kriterlere göre ülkeye olan katkısı yadsınamaz bir şirkettir.

Olağanüstü bir kriz yılı olan 2020 gibi bir dönemde gerçekleştirilen finansal performans için BİM’in icrada görevli yönetici ve tüm 55.000 çalışanını güçlü bir şekilde alkışlamak gerekir.

Gıda perakende pazarının lideri BİM başarılı bir şirkettir. Finansal hedefler olan satış, faaliyet karı, net kar ve nakit akışı gibi göstergelerini sürdürülebilir şekilde belirli bir seviyede tutan ve geliştiren şirketler başarılı şirketlerdir. BİM bunu yapmıştır.

Rafine şirketler ise, bu başarılarına ilaveten ”toplumsal iddiaları” da olan şirketlerdir. Toplumsal iddialar, şirket çalışanlarına küresel standartlarda imkanlar tanınarak ulusal iş dünyasına örnek olunmasından, ithal edilen ”stratejik ürünlerin” ülkede üretilmesi için katma değeri yüksek yatırımlar yapılmasına ve hatta hayat pahalılığı ile mücadelelere kadar uzanır.

Gıda perakende pazarında açık ara lider konumda olan BİM, Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri olan enflasyonun, diğer değişle yüksek fiyat artışlarından zorlanan hane halkı harcamalarının düşürülmesine güçlü katkı sağlayarak ”rafine şirket” olmaya aday bir kuruluştur.

2020 yılı bu rolü üstlenmesi için BİM’e olağanüstü bir fırsat tanımıştır. Bilindiği üzere TÜİK verilerine göre halkın tüketim harcamalarının yaklaşık %23’ü gıda ve alkolsüz içecekler kategorisidir. Aralık 2020 yılında bu kategoride ”açıklanan” yıllık TÜFE değişim (artış) oranı ise bir yıl öncesinin aynı dönemine göre %20,61 olmuştur. Bu oran özellikle az ve sabit gelirli milyonlarca yurttaşı ciddi derecede olumsuz etkilemiştir. BİM 2020 yılında bu rakamın güçlü bir şekilde aşağıya çekilebilmesi için öncü rol üstlenebilirdi. Zira BİM’in kamuoyuna açıklanan faaliyet karının (FVAÖK) satışlara oranı %9,1’dir. Yani şirket, satışını yaptığını ürünün satın alma bedelini, personel masraflarını, kira giderlerini ve diğer işletme giderlerini düştükten sonra %9,1 oranında kar yapmıştır. Bir gıda perakendecisi için %9,1 oranı (FVAÖK)*, sadece BİM ve Türk gıda perakende şirketleri için değil, dünya pazarlarında aynı sektörde faaliyet gösteren en başarılı gıda perakende şirketlerinin dahi kolay gerçekleştiremeyeceği bir kar oranıdır ve muhtemelen bir dünya rekorudur (bkz. Food Retail Insights Spring 2020, Duff&Phelps)(Ebitda Margin Analysis, July 2020, Radoyko Lukic, ResearchGate). BİM, enflasyonun olağanüstü sıçrama yaptığı ve fiyat artışlarının halkın önemli bir kısmını perişan ettiği bir dönemde rahatlıkla daha düşük fiyatla ürünlerini satabilir, %9,1 yerine yaklaşık dünya ortalaması olan %5 FVAÖK oranı ile 2020 yılını gene başarılı bir şekilde kapatabilirdi. Buna rağmen net kar yapabilir, yatırımlarını aksatmadan sürdürebilir ve bu sosyal sorumluluk rolünü hissedarlarına rahatlıkla anlatabilirdi. Eğer BİM bu güçlü adımı atabilseydi, takipçisi olan rakiplerde BİM ile rekabet edebilmek için fiyatlarını indirecekler ve bu döngünün enflasyona katkısı olağanüstü pozitif olacaktı. BİM’den gelecek benzeri bir inisiyatif, sadece gıda perakende sektörü için değil, otomotiv, beyaz ve kahverengi eşya ve elektronik gibi diğer sektörler içinde örnek bir davranış olacaktı. Zira bu sektörlerin pazar liderleri de 2020 yılındaki krize rağmen (arzı daraltıp, fiyatları artırarak) güçlü kar yapmışlardır.

Bu görüş, tüccar veya klasik Anglosakson anlayışa göre eğitilmiş ”yüksek kar” odaklı hissedar ve yöneticiler için terstir. Onlara göre satışlarını, faaliyet karını, net karını, istihdamını artırmış ve vergisi ile temettüsünü ödemiş bir şirket yeterince başarılı olmuştur. Ancak burada gündeme getirilmek istenen konu başarılı olmak değil, onun bir ötesine geçmek, ”rafineleşmektir”. Rafine şirketler, hem finansal hem de toplumsal iddialarını gerçekleştiren şirketlerdir. Finansal hedefler; satışlar, faaliyet karı, net kar ve nakit akışı gibi göstergelerdir.

Lider bir şirketin bu finansal göstergeleri kendisini yakından takip eden rakiplerinin oranı kadar artırmaları başarılı sayılmaları için yeterlidir. Zira bu performansla dahi, hem satış hacimlerinin rakiplerinden daha yüksek olması nedeniyle mutlak değerde daha fazla değer yaratabilecekler hem de rakipleriyle aralarındaki mesafeyi muhafaza edebileceklerdir. Şirketin atıl kalan ve kullanılması gereken diğer potansiyeli (”cephanesi”) ise toplumsal iddialar olarak kullanacaklardır.

Söz konusu toplumsal iddialar gerçekleştikçe, sadece ülkenin refahı artmayacak ve pazar büyümeyecek, aynı zamanda şirketin toplum nezdinde itibarı da yükseleceğinden, önceki yıllarda bilinçli bir şekilde ”kaybedilen karlar”, şirkete bir süre sonra fazlasıyla geri dönecektir.

Şüphesiz her şirketin rafine şirket olmak diye bir zorunluluğu yoktur. Bu bir yaşam ve iş yapma felsefesidir.

Toplumsal iddialar, ancak başarılı finansal sonuçları olan şirketler tarafından ortaya konursa anlamlıdır. Finansal başarıları olmayan şirketlerin ise ”me too” tarzında tanımlanan toplumsal iddialarını, PR ajansları üzerinden medya kanalıyla genele yaymalarının ise gerçekten ikna edici bir gerekçesi olmalıdır.


*Gıda perakende şirketleri için FVAÖK göstergesi, net kardan daha önemlidir. Zira FVAÖK ile net kar arasındaki fark, faiz giderleri, amortismanlar ve vergidir. Başarılı gıda perakende şirketlerinde ürünler vadeli alınıp, yüksek stok hızı ile döndürülerek peşin satıldığından, normalde işletme sermayesine (veya krediye) ihtiyaç duyulmaz. Dolayısıyla faiz gideri de oluşmaz. Gıda perakende şirketlerinin yatırım harcamaları sanayi şirketleri gibi yüksek değildir. Dolayısıyla amortisman masrafları da düşüktür.

Yazarın bu yazısı http://www.topaloglupartners.com/ sayfasında yayınlanmıştır.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Servet Topaloğlu

Rekabete İstanbul’dan bakış ve bir öz eleştiri

Servet Topaloğlu

Dünyaya geldiğim 1959 yılında İstanbul’un nüfusu yaklaşık 1,6 milyondu. Bu nüfusun yaklaşık %15’i gayrimüslim vatandaşlarımızdı. O günden bugüne 1,6 milyon nüfusun bir kısmı başka ülkelere göç etti veya başka şehirlere taşındı veya doğal nedenlerden dolayı (ölümler) aramızdan ayrıldı. Yaptığım kaba hesaplamayla İstanbul’da doğan, 1959 yılından beri İstanbul’da yaşayan ve o günlerden hayatta kalan yaklaşık 160.000 olağanüstü şanslı bireyden biri olduğumu düşünüyorum. Bu arada İstanbul nüfusu, mülteciler ve turistler hariç, herhalde 18 milyona ulaşmıştır.

Bu nedenle tarihe not düşmek amacıyla bazı şeyleri anlatmam lazım.

O dönemlerde hemen her çocuk gibi ben de ilkokulun tatil dönemlerinde çevrede bulunan bir iş yerinde çalışırdım. Bu İstanbul’da güzel bir gelenekti. Çocuğun hayatı kontrollü bir şekilde anlamaya başlaması için aileler tarafından uygulanır ve çevre iş yerleri tarafından da desteklenirdi. Hangi aileye mensup olduğunuz, ailenizin paraya ihtiyacı olup olmadığı hiç önemli değildi. Bazen çalışılan iş yerinin temizliği, bazen ağır olmayan şeylerin taşınması, hatta ürün satışı ve kasada para alıp-üstünü verme faaliyetleri dahi iş kapsamına girerdi. Beyazıt’ta Kapalıçarşı’ya yakın oturduğumuzdan çevremizde çok miktarda bakkal, çantacı, derici, ayakkabıcı, konfeksiyoncu ve kuyumcu vardı. Aralarında rekabet ederlerdi. İşlerin başında bugünkü gibi beyaz yakalılar değil, dükkan sahipleri, yani bugünkü deyimi ile patron veya ana hissedar vardı.

Burada söz konusu eski tüccar- liderlerin maharetlerini ve verdikleri iş derslerini anlatmayacağım… Zira bu alanda olağanüstü güzel anekdotlar ve biyografiler mevcut.

Anlatacağım konu daha çocuk yaşta yadırgadığım iki gözlemim olacak; o günkü yerel tüccarların birbirleriyle rekabet ederkenki tutum ve davranışları…

Birincisi, bir tüccar, eğer kendi iş kolunda faaliyet gösteren bir komşusu sadık müşterisine ‘’kur yapıp’’, onu kendi mağazasına çekmeye çalışırsa veya çalışanının ”aklını çelip” işe alırsa veya kendisine mal tedariki yapan bir tüccardan benzeri bir ürünü satın alıp, satarsa komşu tüccara ciddi tepki verirdi. Semt tüccarları da bu hassasiyetlere dikkat eder, birbirlerinin alanlarına girmemeye çalışırlardı. Eğer girerlerse, araları bozulurdu. ‘’Mağdur olduğunu’’ düşünen tüccar bağırır, çağırır ve çevresine komşu tüccarı fena halde kötülerdi. Komşu tüccarın daha iyi ürünü, daha iyi hizmetle, daha iyi bir ortamda ve daha iyi fiyatla müşterisine satıyor olması veya çalışanına daha iyi ücret ve çalışma olanağı sağlaması ”mağdur olan tüccar” için hafifletici veya ders alıcı bir unsur değildi.

İkinci gözlemim ise bazı tüccarların, kamu kuruluşlarından sağladıkları ayrıcalıklarla faaliyetlerini yürütürlerken aniden bozulan işleriyle ilgili olanıydı. O dönemlerde özel sektör henüz gelişmediğinden, kamu sektörü sanayi ve hizmet sektörüne (özellikle toptan satış) ciddi yatırımlar yapar ve ürünlerini özel sektöre girdi olarak satarak, ekonomiyi canlandırmaya ve halkın temel ihtiyaçlarını doğrudan veya dolaylı gidermeye çalışırdı. Bazı tüccarlarda gerek politikacı gerekse de bürokratlarla iyi ilişki kurarak, kamunun ürettiği ürünlerde kendilerine özel avantajlar sağlar, örneğin Sümerbank’ın ürettiği yeni kumaşların kendilerine özel tahsisi, ya da devlet korumacılığında (monopol piyasaları ve teşvikler) ithalat veya üretim faaliyetleri yapar, yüksek kar marjlarıyla piyasaya satardı. Aynen birinci maddede olduğu gibi, eğer bir tüccar aynı faaliyet alanında olan diğer tüccar tarafından ‘’önü kesilirse’’, örneğin bir tüccar Sümerbank toptan mağaza genel müdürüyle halihazırda ”iyi ilişkiler” içerisindeyken, diğer tüccar bakan veya başbakanla daha iyi ilişkiler geliştirip kendisine daha fazla ayrıcalık sağlarsa, ‘’mağdur olduğunu’’ düşünen tüccar çevresine, ne kadar haksızlığa uğradığını, siyasetin kirlendiğini, ticari ahlakın kalmadığını anlatırdı.

O zamanlar İstanbul’da bırakınız internet, cep telefonu, yurtdışına geniş seyahat olanaklarını, sabit telefon ve TV sayısı dahi son derece azdı. Yani dünyadan kopuk, kendi halinde yerel bir iş dünyası vardı. Nitelikli, katma değerli bir üretim ve hizmet konusunda dış dünyayla kıyaslama yapma olanağı son derece azdı. Erdem konusunda ise tüccarlar karşı taraftan sürekli yüksek bir beklenti içindeydi. Ancak, başkalarından kendisine karşı olan beklentileri asgari düzeyde tutmasını isterdi!..

Aradan yarım asır geçti. Şimdilerde liberal-küresel sistemin sınır tanımayan, olağanüstü bir mal, para, insan, bilgi trafiği ve bunun beraberinde getirdiği bir rekabet düzeni var. İş dünyamız geçen sürede acaba ne kadar değişti? Şüphesiz günümüz iş insanları arasında hala eskisinin yeni sürümü alışkanlarıyla birbirlerini ‘’mağdur eden’’ veya ‘’mağdur edilen’’ bol miktarda tüccar yurttaşımız var. Bununla birlikte şirketleşerek ve kurumsallaşarak kendilerini ‘’açık rekabete’’ hazır hale getiren ve pazar paylarını artıramadıklarında veya kaybettiklerinde, bunun nedenlerini rakiplerinde değil, kendilerinde arayan ciddi sayıda iş insanımız da yetişti. Her ne kadar dünyanın en büyük ilk beş yüz şirketi arasına henüz bir Türk şirketi sokamadıysak da, bu alanda en azından ciddi bir çaba olduğu söylenebilir.

Devlet yönetimi tarafında ise işler biraz karışık. Devlet, bir ülkenin en büyük tüzel kişiliğidir. Yani kutsal değil, insan yapımı kurumlardır ve diğer ulus devletlerle, şirketlerinkine benzer şekilde, ‘’dostane görünümlü kıyasıya rekabet” ederler. Amaçları ülkelerinin doğal varlıklarını ve jeopolitiğini kullanarak, yurtdışından nitelikli insan kaynağını ve yatırım sermayesini ülkelerine çekmek, böylelikle mevcut insan kaynaklarını ve sermaye birikimlerini daha da geliştirerek, halklarının refahını artırmaktır. İşte tam bu noktada büyük resim biraz bulanıklaşıyor. Bazı politikacı ve yurttaşlar küresel rekabette geri kalıp, nitelikli insanlarını ve sermaye birikimlerini rakip devletlere kaybettiklerinde, bunu önleyecek, hatta tersine çevirecek, küresel düzenle uyumlu nitelikli ulusal stratejiler geliştirmek yerine, çözümleri hala ulus devletler arası ‘’vefa’’ ve ‘’dostluk ilişkilerinde’’ arıyorlar. Netice alamadıklarında da aynı benim çocukluk dönemimde müşterisini, elemanını, tedarikçisini komşusuna kaybetmiş tüccar gibi bağırıp, çağırıp, etrafa onları şikayet ediyor, mağdur edildiğini beyan ediyorlar. Bu konuyu 2022 yılında piyasaya çıkan ‘’Ülke Yönetimi’’ adlı kitabımda incelediğimden burada daha fazla detaya girmeyeceğim.

Halbuki rekabet, ister özel sektör olsun ister ulus devlet, bir tüzel kişiliğin kazanmayı istediği bir şeyi, başka bir tüzel kişiliğin aynı zaman diliminde kazanmaya çalışmasıdır. Rekabet ortamı ise, mazeret ve mağduriyetlerin en az dinlendiği ve en az netice verdiği bir alandır. Rekabetçi ve inovatif kaslar yerine, sadece retorik kaslarını geliştirenler, bir yandan bağırarak ve çağarak bolca konuşurlar diğer yandan da nitelikli rekabette alt sıralara düşerler.

1959 yılından beri İstanbul’da sürekli yaşayan, benim gibi bir kaç kuşak İstanbullu olanlara gelince (babam da 1916 İstanbul doğumluydu); itiraf etmem lazım, bizler de bağırarak, çağırarak ve konuşarak İstanbul’da azınlık ve edilgen bir gruba dönüşmüş bulunuyoruz (toplam İstanbul nüfusunun %1’inin altı). Yani rekabette ”yeni İstanbullulara” yenildik. Ne İstanbul yönetiminde varız ne de eski İstanbullular adına konuşacak nitelikli, erdemli ve etkili bir temsilci veya grup yetiştirebildik. Tek tesellim, İstanbul’un hala olağanüstü güzel, bana göre dünyanın sosyal ve ekonomik yaşamı en canlı, en renkli, en kozmopolitik ve temiz şehirlerinden birisi olması… Dünyanın hemen tarafından bakıldığında gıpta edilen bir şehir…Bizlerin İstanbul yönetiminde olup olmaması hiç önemli değil, tamamen duygusal bir hezeyan… Önemli olan İstanbul’un dünya büyük şehirler liginde hala en cazibeli noktalardan birisi olması…

Keşke aynı şeyleri, kendi küresel rekabet konteksti içindeki şirket ve ülke yönetimlerimiz için de söyleyebiliyor olsak…

Devamını Oku

Servet Topaloğlu

Kurumsal iyi yönetim

Servet Topaloğlu

Kurumsal yönetimin hangi şartlarda hangi şirket tipleri için ve nasıl uygulanması gerektiği konusunda dünya literatüründe henüz mutabık kalınmış bir standart yoktur. Kurumsal yönetim uygulamaları her ülkede ve hatta her şirkette oldukça farklılık gösterebilmektedir. Dolayısıyla, kurumsal yönetimin ”katı standartlarından” ziyade, ”iyi uygulama örneklerinden” bahsetmek daha doğrudur.

Pratikte karıştırılan iki kavram olan ”kurumsal yönetim” ve ”iyi yönetim” arasında sıkı bir ilişki olmakla birlikte, içerikleri birbirinden hayli farklıdır.

Örneğin, kurumsal yönetim ilkelerinin uygulanmadığı bir şirkete otomatik olarak ”kötü yönetiliyor” diyemeyeceğimiz gibi, kurumsal yönetimin genel kabul görmüş iyi örneklerini uygulayan bir şirketin de mutlaka ”iyi yönetilme” garantisi yoktur. Kurumsal yönetim konusunda zafiyetleri olan pek çok aile şirketinin uzun süre başarı ile faaliyetlerine devam ettiği, kurumsal yönetimi hayli güçlü firmaların ise yatırımcılarını hayal kırıklığına uğratmaları ile ilgili pratikte yeteri kadar örnek bulmak mümkündür.

Bir şirketi ”kurumsal yönetim anlayışıyla iyi yönetmek”, yatırımcıların, çalışanların ve diğer paydaşların en arzu ettikleri yönetim biçimidir.

İyi şirket yönetiminden ne anlaşıldığı hepimizin malumudur; pazarda iyi konumlandırılmış ve kavramsallaştırılmış bir konsepti olan, tüketici perspektifinden rakiplerinden pozitif farklılaşmış, operasyonel anlamda verimli çalışan, rafine ekip çalışması ile yönetimde istikrarlı bir duruş sergileyen ve sürekliliği olan değer yaratabilen şirketler, ”iyi yönetilen” şirket sıfatını hak eden kuruluşlardır.

Kurumsal yönetim dendiği zaman ise öncelikle; şeffaflık, adil olmak, hesap verilebilirlik, sosyal sorumluluk ve kamu otoritelerinin yaptıkları düzenlemelere uyum kavramları ön plandadır. Kurumsal yönetim ilkeleriyle çalışan şirketlerde görev yapanlar bir üst yöneticilerine ve çoğunluğu elinde bulunduran hissedara değil, kuruma değer yaratmak için çaba gösterirler (”liyakat ilkeleriyle görevlerine atanmış omurgalı profesyoneller”).

İyi yönetim ile kurumsal yönetimin ”harmanlanması” en ideal olanıdır. Kurumsal yönetimin yönetim kurulu veya icra kurulu başkanı tarafından isteniyor ve dillendiriliyor olması kafi değildir. Rating şirketlerinden ücret karşılığı alınan ”yüksek kurumsal yönetim notlarının” da ilgili şirketlere imaj artırıcı tesirinin haricinde uzun vadede hiç bir değer artırıcı katkısı yoktur. Esas olan, bu iki kavramını gerekliliklerinin içselleştirilerek icra edilmesi ve bu şekilde oluşmuş yönetim gücünün şirketin tabanına indirilmesidir. Bu kültürün oluşmasında esas görev ve sorumluluk şirket yönetim kurulunundur.

Devamını Oku

Servet Topaloğlu

Zenginlik ve finansal özgürlük arasındaki fark

Servet Topaloğlu

Zengin birey, varlıkları kendisinin ve ailesinin yaşamı için gerekenden çok fazla, gelir/gider hacmi yüksek ve bu özelliklerini genellikle hissettiren kişidir. Zengin bireylerin maddi ve manevi borçları ise çoğu zaman şeffaf değildir. Zengin olmak kanımca bir marifet veya ayıp değildir.

Finansal özgür birey ise, maddi ve manevi borçları varlıklarından ehemmiyetli derecede düşük ve kimseye biat etmeden kendisinin ve ailesinin yaşamını nitelikli şekilde güvence altına almış veya alabilme donanımında olan yüksek performanslı (liyakatli) kişidir.

Kapitalist-liberal sistemde zengin birey olmak nispeten kolay, finansal özgür birey olmak ise hayli zordur.

Zengin bireylerin borçlu oldukları kişi ve kurumlar karşısında dik durmaları kendilerinin değil, borçlu oldukları adreslerin kararına bağlıdır. Bu dengeyi değiştirmeye denerlerse bedeli ağır olur. Zira borçlu oldukları kişi ve kurumların ellerinde belki ortaçağdaki ”germe makinaları” gibi çağdışı ekipmanları yoktur, ancak günümüzde benzeri işlevi gören yeterince ipotek ve enstrümanları kullanıma hazır şekilde mevcuttur.

Finansal özgür bireyler ise omurgalı bir yaşam ve iş düzeni kurmak konusunda çok daha rahattır.

Hem zenginlik hem de finansal özgürlük aynı anda birlikte olabilir. Ama bu durum istisnadır.

Türkiye’nin eğitim sistemi zengin bireylerin değil, finansal özgür bireylerin sayısını artırmak üzere yeniden tasarlanmalıdır. Kapitalist-liberal sistem zaten yeterince zengin birey yaratmaktadır, çoğu geçici bir süreliğine de olsa…

Ülkeler, şirketler ve kurumlar ise toplumun finansal özgür ve liyakatli bireyleri tarafından kolektif biçimde yönetilmelidir.

Devamını Oku

Servet Topaloğlu

POPÜLER