Yalçın Aras
Güle güle babam… Güle güle öğretmenim
Yaklaşık bir ay önce AİESEC’in düzenlemiş olduğu toplantıda üniversiteli gençlerle konuşurken babamın vizyonundan bahsetmiştim.
Babamdan bahsederken babam çok sertti, bizi üzerken aslında kendini üzerdi ve üzüntüye katlanarak, bizlerin bir daha yanlış yapmamızı önlediğini söylemiştim.
Toplantıdan sonra birçoğu etrafımı sararak merakla babamla ilgili sorular sordular.
Nasıl anlatayım ulu çınarı sizlere, gençler diye cevap verdim. Baba ve babalar dedim onlar, yani anneler ve babalar her insanın için değerlidirler. Ama babalar anneler gibi sevgisini belli etmezler. Murathan Mungan’ın sevgi adına söylediği bir sözü naklettim gençlere.
“Sevdanın ve sevginin hası, suskun yaşayanıdır, sese de gelmez söze de” bende ekleme yaptım babaların sevgisi söze de gelmez, sese de gelmez, ele de gelmez dedim.
Babam öğretmen Mehmet Aras, Cumhuriyet döneminin eğitim ve öğretimin aydınlatıcı fenerlerini yetiştiren Köy Enstitüsü mezunlarındandı. Babam da görmüş olduğum meziyetleri, babamla aynı dönemde okumuş bütün arkadaşlarında da görürdüm. Onların her biri inci taneleri idiler, toplum için ışık; bana göre eğitim filozofları idiler.
Pedogoji, felsefe eğitimi alan bu insanların okumuş okuduğu okullarla ilgili yapılan süpekülasyonlar ve ileri geri sözler babamın en çok üzüldüğü şeylerden idi.
Doğumumdan günümüze yazmış olduğum anılarım da, babam la ilgili çokça bahsettiğim gerçek hikayelerinin hepsi birer mucize, bunları bir kitapta toplamaya çalışıyorum.
1967 yılında Bursa’ya göç edip ve tutunmaya çalışırken yapmış olduğu fedakarlıklar ve mücadele kitap olmaya değer diye düşünüyorum.
Yedi kardeşimizden benim ve en büyük öğretmen ağabeyimizin öğretmenliğini de yapan babam yani öğretmenim. Bir taraftan kaderi ve eceli soran öğrencilere anlatacak kadar dini ilmi bilgiye sahip, diğer taraftan tiyatroyu, sanatı, matematiği ve el işlerini pratik olarak eğiten bilime sahipti.
Kore Savaşı’na giden Türk askerlerinin hikayesini o zamanın koşullarında sahneye uyarlayan öğretmenim, vurulan askerin ölmeden önce sevgilisine hitaben yazmış olduğu mektubu göğsünden çıkartarak komutanına okuturken, arka fonda öğretmenim kışlalar doldu boşandı bugün adlı acıklı uzun havayı hem saz çalarak hem de söyleyerek bütün göleyi ağlatması hiç aklımdan gitmez, yıl 1965.
Göleliler ve mülki erkan babama “bizi ağlattın, Allah’ta seni güldürsün” demişler.
Anneme söylermiş ben ölürsem sakın arkamdan ağlamayın. Babam 18.04.2012’de vefat etti.
Öyle yapmaya çalışıyoruz baba.
Mehmet Aras hem çevresine, hem de çehresine ışık saçmış, çocukları tarafından adına 30 derslik modern bir okul yaptırılmış, yine çocukları tarafından eşi Hayriye Aras adına 16 derslik okul yaptırılmış. Hakka sonuna kadar inanmış ve kendini bildim bileli iman etmiş, Cumhuriyetin temel ilkelerini öğrencilerine aşılamış, perakende sektörüne hizmet veren ve 1200 kişiyi istihdam ettiren kuruluşların temelini atmış, çocuklarının 2000 kişiye iş vermesinin mürüvetini görmüş ve yaşadığı Bursa’nın öğretmen Mehmet Amcası olarak gönüllerini kazanmış bir efsane, bir alim, bir öğretmen, kul hakkını gönülden, kalpten kalbe hissiyatı ile belli eden halk kahramanı.
Bu methiyeyi benden asla istemezdin, biliyordum kızardın. Ama bir öğrencin olarak lütfen kabul et öğretmenim.
Yattığın yer nur, mekanın cennet olsun.
Güle güle babam…
Güle güle öğretmenim.
Yazarımızın bu yazısı Retail Türkiye Dergisi’nin Nisan 2012 – 38. sayısında yayınlanmıştır.
Yalçın Aras
Kara Toprak
Gözleri görmeyen Aşık Veysel bile
“Benim sadık yârim kara topraktır” demiş.
“Ona işkence yapınca bana gülerdi, bir tohum ektim dört bostan verdi”
Dediği dünya ve kara toprağı aslında bizim yaşam kaynağımız.
Bize hayat veren fakat bizim umursamadığımız üç unsur hava, su ve toprak.
Son yıllarda maalesef güzel şeyler yaşamıyoruz. Evlere tıkıldık, bir sabah kalktık ki her şey değişmiş.
Seyahatler, arkadaşlar ile doya doya sohbet, bir yerde buluşmak, sevdiklerine sarılamamak dert oldu her birimize.
Acıyı, hüznü bile kalbimize gömmek durumu ile karşılaştık.
Dünyayı çok hor kullandık, dünya sadece insanlara ait zannettik.
Gölleri, denizleri, nehirleri kirlettik, yetmedi havayı kirlettik.
Şu sıkıntılı günlerde ilaç olacak olan, hasret kaldığımız doğayı bozduk ve halen daha da bozmaya devam ediyoruz.
Tarım alanlarının tam ortasına fabrikalar kurduk karasinekler bastı, ilaçla hepsini telef ettik.
Tarla fareleri evsiz kaldı çıktığı deliklere zehir doldurduk, yılanlar çıktı hepsini katlettik.
Otoyollar yaptık kurda kuşa geçit vermedik, dereleri kanalizasyon ve fabrika atıkları ile zehirledik.
Su kuyuları vardı başlarında da kavak ağaçları hepsini kestik, dallarına kuşlar geliyordu şimdi yoklar.
Sahillerin her karışına ev yaptık martılara konacak yer, yuva bırakmadık artık fabrika çatılarına konuyorlar.
O milyarlarca yılda var olmuş toprağın, doğanın dokusunu bozduk.
Üredikçe yer daraldı insanoğluna, yer daraldıkça doğaya saldırdı.
Koca şehirlerde içilecek sular taşıma sistemi ile besleniyor.
Hani atalarımız demiş ya taşıma su ile değirmen dönmez.
Hala anlamadık, anlamadık, anlamadık.
Elimize geçirdiğimizi denize attık yuttu sandık..
Oysa birçok balığı naylonla boğduk öldürdük,
Mikronize olan çöpleri balık bize yedirdi ve geri kalanı da müsülaj diye bir köpükle ölüyorum artık dedi deniz.
Bu olanlara kahroluyorum, Ama yine de her şeye rağmen ben doğaya aşığım.
Aklımızı başımıza almamız gerekli. Bu işin zengini, fakiri, siyaseti yok.
El birliği ile bozduk, el birliği ile de yeter dememiz lazım.
Gelecek nesillere bize bırakıldığı gibi bırakmamız lazım.
Olmasa dağı olmasa denizi, nehri, gölü, tarlası, kurdu kuşu
Böceği, çiçeği, meyvesi neylesin yeni nesil dünyayı…
Yalçın Aras
İstanbul’un taksicileri
İş yaşamım nedeniyle İstanbul’u az çok tanırım. Dünya güzeli ve içinden deniz geçen bu muhteşem şehrin neyini sevmezsiniz diye sorsalar cevabım hiç gecikmez ve acımadan söylerim “bazı taksicileri” derim.
Geçmişten günümüze ne zaman ki İstanbul’a gitsem ve taksi ihtiyacım olsa inanın burnumdan gelir.
Pandemi dolayısı ile yaklaşık 1,5 yıldır bu taksi çilesini çekmiyordum. Geçtiğimiz hafta Ataşehir’de bir alışveriş merkezine aracımı park ettikten sonra hesap ettim, bugün dönüş dahil tam birkaç taksi maceram olacak dedim içimden. Çünkü hepsi bir macera, binmek bir dert inmek ayrı bir dert.
Neyse, önceki taksi operasyonları başarılı ile geçti. En son durak Karaköy, oradan da Ataşehir ve Bursa’ya dönüş. Aslında ilk bindiğim taksilerde de işler istediğim gibi gitmedi ama olaylar hafif.. Size en ilginç olanını anlatayım. Sarıyer’den Halaskargazi caddesine gideceğim, taksici Sarıyerliymiş “dayı nereden gideyim?” diye sordu.
“Mesela tünelden gideyim mi dayı” dedi. Tünel deyince ben Sarıyer Maslak arasında bir tünel var orası zannettim ve tamam dedim. Seninki oradan çevre yoluna çıktı, Telekom stadyumunun önünden dolaşıp Kağıthane’ye oradan Beşiktaş’a giden tünele ve oradan da Taksim’e derken tam iki misli ücret.
İstanbul taksicilerinin en iyisi bu çünkü yol boyunca doğruluktan, insanlıktan, ahlaktan bahsetti, ders bile verdi yani.
Finalde, saat 17.00 civarı Karaköy’den Ataşehir’e gitmek için tam 12 taksi çevirdim ve çoğunu da kırmızı ışıkta yakaladım. Hepsi de aynı ağız “dayı nereye? Ataşehir’e bu saatte gidemem, köprü ölümdür şimdi, OGS yok, evrakım eksik, şimdi devrediyorum taksiyi, hastam var” gibi bahaneler.
Bendeki çaresizlik teklife dönüştü. Tünelden geçelim karşıya, dönüşte müşteri bulamazsan ben karşılayacağım, yani iki katı ödeme.
En sonunda bir insan evladı, 60 yaşındaymış, yanaştı ve “buyurun dedi.” Bindim, isterseniz tünelden geçelim teklifi benden geldi, zorla kabul etti. Paranın üstü lütfen kalsın dedim o da kedilerime mama alacağım o şartla” diyerek kabul etti.
Ve sohbetin devamında şoför “mesleğim taksicilik ama iş çığırından çıktı, iktidarın veya muhalefetin tebdili kıyafetle müşteri olmaları halinde vatandaşa ne kadar büyük bir kötülük yaptıklarını bizzat anlayacaklardır” dedi!
Geçmişten günümüze gittikçe kötüleşen, insan hayatına etki eden ve İstanbul’dan soğutan bu bir kısım taksicilere mutlaka bir çare bulunmalı.
Geçen hafta yurt dışından gelen bir müşterimizin başına geleni ise anlatmak bile istemiyorum.
Buram buram insanlık dışı davranışların ve zorla para istendiği bir durum özetle.
Yani ülkemiz açısından da çok kötü bir imaj, bu resmen ülkemize ve insanlarımıza eziyet.
Bu durum ülkemiz açısından çok büyük ve çözülmesi gereken bir sorun.
Sorun aslında siyasi bir çekişme ve çıkmaza sokulmuş durumda. Herkes işin ne olduğunu çok iyi biliyor.
İşin garip yanı binmiş olduğum bütün taksi şoförleri kimin çözümden yana olduğunu biliyorlar ve İstanbul’da taksi sayısının artması ile sorunun çözüleceğinden yani İstanbul Büyükşehir’den yanalar.
Bir vatandaş olarak ise “lütfen artık bu sorunu çözün” demekten başka çaremiz yok.
Çünkü birtakım taksiciler insanlıktan çıkmışlar, onlar ile bırakın aynı şehrin aynı dünyanın insanı bile olmak istemiyorum.
Hem taksiye almıyorlar, hem gideceği yeri beğenmiyorlar hem de ağızından çıkacak bir küçük sitem için bile hakarete hazırlar, kavgaya hazırlar ve de çekinmiyorlar.
O kadar kötü yani!
Yalçın Aras
Hesap makinesi ve terazi
Klimaların dünya enerjisinin yüzde 10’nu harcadığını bahseden gazete haberini okurken bir taraftan da bu hafta yazacağım makale oluştu.
Masamın üzerinde 25 yıldır duran ve 20’ye 15 cm ebadında 24 haneli bir hesap makinası var.
Japon malı bu aletin üstüne bugüne kadar çay, kahve, su gibi sıvılar pek çok kez dökülmesine rağmen bana hizmet etmeye devam etti.
Ayrıca Kovid19’dan sonra her gün kolonya ile bulaşık yıkar gibi temizledim de yine bana mısın demedi. Hani bozulur da yenisini alırım, zira rengi de soldu.
Ama asıl konu aldığım günden beri hiç pil takmadığım bu makine üstünde bulunan1x4 cm ebadında güneş ışığı kolektörü ile bir gün bile bozulmadan tam 25 yıldır hizmet veriyor olması… Diğer taraftan da, her sabah tartıldığım ve pille çalışan emektar terazim var. Maşallah yılda 4 kalem pil yiyor.
Hesap makinesi milyonlarca rakam üretiyor terazi ise sadece üç haneli ve günde bir kez işlem görüyor.
Biri tüketiyor diğeri ise enerji üretiyor. Asıl mesele pilin ücreti değil, bu aleti kullananların ülkemizde milyonlarca ve tüm dünyada milyarlarca pil tükettiğinde pillerin doğaya verdiği zarar.
Biri yenilenebilir enerji diğeri ise yerli bile olsa içindeki lityumu şuyu buyu ile ithal pil.
Bir taraftan da şunu düşünmüyor değilim, Japonların teknolojisini ve yenilebilir enerjinin hayatımıza getirdiği kolaylık. Bir hesap makinesi veya basit bir terazi bile olsa.
Asıl mesele çarpanları ve cüzdan ile doğaya verdiği zarardır.
