Ercüment Tunçalp
Nakit akışı kârdan daha önemlidir!
Yeni bir yatırım planı yapılırken, yeni şubeler açılırken, çoğunlukla mevcut ciro artışına ve kâra bakılarak hesaplar yapılır. Buna göre de geleceğe ait tahminler üzerinden kararlar alınır.
Oysa diyelim ki; tatmin edici kâr oranları bilançoya yansıdı, nakit yönetimi hatalıysa zora girmek kaçınılmazdır. Yani o kadar önemlidir. Ve bunun için benim en fazla ele aldığım konulardandır…
Zira kağıt üzerinde duran ama nakde dönmemiş olan kâr oranları fazla bir şey ifade etmez. Ticari alacakların fazla olduğu bir dönemde, örneğin en büyük müşteriniz konkordato ilan ederse sizin paranız yaklaşık 2 yıl tutsak kalacaktır. Veya en büyük satış payınızı zamanında ödeme yapmayan güçlü bir perakendeciye ayırmışsanız, şirketinizi kan kaybından (nakit eksikliğinden) kaybedebilirsiniz. Tedarikçilerin bir kısmı faturayı kesip satışı yaptıkları an şapkayı havaya atarlar. Hatta satış yetkilisine primini de gecikmeden öderler.
Oysa tahsilatı yapana kadar müşteriye faizsiz kredi açtıklarını bilmelidirler.
Tahsilat performansını ölçmeden satış performansı dikkate alınmamalıdır.
Bir de müşteriye sağladığınız bu avantajın yanında, aynı avantajı malzeme ve hammadde aldığınız kendi tedarikçinizden sağlayamıyorsanız lastiğin patladığı yer tam da burasıdır. Zira tahsilatı yapana kadar üretim maliyetlerinizi işletme sermayenizden karşılayacaksınız demektir. Bunun da bir sınırı olmalıdır. Uzun yolda aldığınız yakıtın sizi kaç kilometre götüreceğini iyi hesaplayamazsanız yolda kalırsınız. Bu şekilde yolda kalan onlarca şirketi yazmaya kalksam yerimiz kalmazdı. Hem de sadece gıda ve perakende sektörü içinden…
Anadolu’daki küçük ve orta ölçekli işletmelerde ise durum daha da risklidir. Genellikle sipariş alınır, personel patrona “Göndereyim mi?” diye sorduğunda “Gönder tanıyorum, orada paramız kalmaz” dediğinde zaten riski yüklenmiştir. Evet paranız sağlam ellerde olsa da ne zamana kadar kalacağı da önemlidir. İşte buna ‘tahsilat performansı’ diyoruz.
Seneler önce danışmanlık yaptığım bir üretici, büyük bir perakendecinin rafına girme konusunda çok istekliydi. Kendisine “Kaç günde tahsil edeceğini düşünüyorsun” diye sorduğumda “60 gün” cevabını aldım. Kendisine “100 günü dikkate al, yoksa batarsın” dedim. O güne kadar o üreticiyi ayakta tutanlar ‘para buraya, mal buraya’ şartını kabul eden veya haftalık ödeme yapan küçük esnaflardı.
“Sakın onların satışlar içindeki payını %50’nin altına düşürme” dedim ve kendisine raporladım. Neticede “100 tane bakkal ve marketle uğraşacağıma, o kadar malı tek depoya indiririm” diyerek, tercihini bu yönde kullandı ve ölçemediği “satıştan ödeme” sisteminin kurbanı oldu. Bunu doğuran sebep, onun 60 gün, benim 100 gün olarak gördüğümüz tahsilat süresi farkıydı.
Bu sistemde perakendecinin deposuna çektiği malın stok maliyeti sıfırdır. Sadece depoda kapladığı alanın kira payı önemlidir. Vade başlangıcı ise her bir ürün için kasadan geçtiği andır. Yani bahse konu olan 60 gün satıştan sonraki süreyi kapsıyordu. Belki akla aradaki 40 gün uzun gelebilir. Satış zamana yayılacağı ve vade dolduğu zaman da ilk ödeme günü bekleneceğinden, fazlası var eksiği yoktur.
Haliyle böyle satışların payı arttıkça tedarikçinin finansal yapısının bozulması da kaçınılmazdır. Yani malın fiyatından önce fiili tahsilat süresinde anlaşma sağlanmalıdır. Bakın böyle müşterilerde asla paranız kalmaz, sadece ne zaman alacağınız konusunda heyecan yaşarsınız.
Sonuç olarak; şirketler içinde sadece nakit akış tablosu oluşturmak yetmez, tahsilat süreleriyle ilgili varsayımların da az sapmalı olması gerekir.
Nakit akış tablosu belli bir zaman diliminde işletmeye giren ve çıkan nakit trafiğini düzenler. Giren nakit, pozitif nakit akışını; çıkan nakit negatif nakit akışını ifade eder. Adlarından da anlaşılacağı gibi denge asla negatif nakit akışı lehine bozulmamalıdır. Nakit akışı pozitif ise ticari faaliyetler nakit üretiyor demektir.
Önemli bir husus da; birbiriyle karıştırılan gelir tablosu ile nakit akış tablosunun aynı şey olmadığıdır. Gelir tablosunda, gelir ve giderler oluştukları raporlama dönemine göre kaydedilirken, nakit tablosunda ise nakit işlemleri tahsilatın gerçekleştiği raporlama dönemine göre kaydedilir. Örneğin, bir müşteriye eylül ayında fatura kestiyseniz, gelirin kazanıldığı ay eylül sayılır ve muhasebeleştirilmesi sağlanır. Tahsilatı ise aralık ayında yapılacaksa o tarihte nakit akışına kaydedilir.
Bir işletmenin nakit akışı pozitif olmasına rağmen kâr elde edemeyebilir. Tersine, başka bir işletme de kârlı olmasına rağmen nakit akışı negatif olabilir.
Hedef, her ikisini de pozitif tutmayı gerektirse de eğer ikisinden birini tercih edeceksek benim oyum her zaman nakit akışından yanadır. Zira en azından daha önce elde edemediğim kârın bir kısmını nakit fazlasıyla telafi etme imkanım olabilir.
Güçlü nakit akışı bir taraftan krizlere karşı direnç sağlarken, diğer taraftan da tedarikçilere ve kredi kuruluşlarına güven verir.
Ercüment Tunçalp
Yerel perakendecilere bazı tavsiyeler
Aşağıda belirteceğim eksik bulduğum hususlar bir ortalamayı ifade ediyor. Bu bakımdan mutlaka belli konularda başarılı örnekler bulunabilir, onlar üzerlerine almasınlar.
- Yaptığımız fiyat araştırmalarında; yerel marketlerin rekabette bir adım önde olduğunu sık sık belirtiyoruz. Ancak duyurusu büyükler kadar iyi yapılamıyor.
Sürekli indirimler yapmak yetmez, insert uygulamalarına uzun aralar vermek bu aktiviteleri yeterince destekleyemez. Küresel zincirlerde boşluk yoktur. Zira mağaza içinde yapılan fiyat indirimleri ne kadar cazip olursa olsun sadece içeri giren müşteri tarafından görülür. Oysa insert uzaktaki tüketiciyi çağırır. En çok denenmiş ve kabul görmüş uygulama; iki haftada bir değişen ve hiç ara verilmeyen insert çalışmalarıdır. Konuştuğum yerel zincir yöneticileri hazırlık için zamana ihtiyaçları olduğunu söylemekteler. Ben de kendilerine her defasında soruyorum; “Size bu hazırlıklar için kaç gün lazım?” diye…
Bir gün bile gerekmediğini, bitiş gününün sonuna doğru yeni teşhirlerin yapılabileceğini yıllarca deneyimlemiş bir kişi olarak söylüyorum. Hadi bir gün ara olsun, 15 gün ara verilmesinin mantıklı açıklamasını çok merak etmekteyim.
Ulusal marketlerin basılı insertten vazgeçmesi önemli hatadır. Zira belli yaşın üzerindeki tüketicilerin dijital inserti takip etme imkanı yoktur. Bu müşteriler basılı inserte işaret koyarak ve yanlarına alarak alışverişi tercih ediyorlar. Yerel market insertinin sayfa adedi daha az olduğu için o maliyete katlanmaya değer.
- Telefona yapışık yaşayan bir gençliğe sahibiz. Sakın yanlış anlaşılmasın, teknolojiden yararlanarak işini geliştiren çalışanları kastetmiyorum. Bilgisayarda oyun oynayan, mesajlaşan veya uzun konuşarak zaman harcayan çalışanlardan bahsediyorum. Özel tercihlere karışamayız ama çalışma saatlerinde bu eylemlerin verimlilik kaybı olduğunu da bilmeliyiz. Patronların bunu görmemesi imkansızdır ama tedbir almamaları ise daha şaşırtıcıdır.
- Yerel zincirlerimizde benchmarking (kıyaslama) çalışmaları yetersizdir. En büyük hata “En iyisi biziz, neyi kıyaslayalım?” dendiği anda gerçekleşir.
Hiçbir işletme her konuda en iyi olamaz. Ancak belli bir konuda kıyaslama yapılmaya başlandığında eksikler görülür. Daha iyi 1 adet uygulama tespit edilse bile bunun 5 işletme ile yapıldığında ulaşılacak sonuç bellidir.
- Bölge satış müdürlerinin mağaza kontrolleri yetersizdir. Yapılan kontrollerin de verimliliği düşüktür. Bir bölge müdürü mağazaya çay kahve içmek veya sohbet etmek için gitmez. Elbette hal, hatır sormak ve varsa personel sorunlarıyla ilgilenmek görevin bir parçasıdır ama benim bahsettiğim o değildir. Bu aksaklık mağaza kayıplarını önleme konusunda da zafiyet yaratır.
- O zaman daha yetkili bir kontrolöre ihtiyaç olduğu açıktır. Teklifim; her patron en az ziyaret ettiği şubelerden başlayarak tebdili kıyafetle gizli müşteri olarak markete girsin ve bütün verimlilik kaybını (mağaza kayıpları dahil) gözleriyle görsün. Ve gerekirse benim haksız olduğumu da ortaya koysun…
- Ayrıca kötü niyetlilerin cesaretini artıracak şekilde değerli malların gözden uzak bölgelerde teşhir edildiğini görmekteyim. Örneğin bir şubede sürekli açık olan giriş kapısının karşısında çikolata teşhiri yapılmıştı. Eminim bu durumda fiili envanter ile kaydi envanter arasındaki fark büyük çıkacaktır.
- Ulusal zincirler hem personel verimliliğini artırmak hem de hataları asgariye indirmek üzere dijital etikete geçiyorlar. Maliyetler konusunda zorluklar olduğunu biliyorum. O zaman hatasız manuel çözümler bulmak zorundasınız. İndirimli fiyatların raflardaki sarı afişetlerle duyurulması en tesirli olanıdır. Üstelik büyük rakiplerin tercih etmedikleri bir yöntemdir.
- Yerel zincirlerde müşteri ilişkileri daha sert yürütülüyor ve daha fazla alınganlık gösteriliyor. Örneğin mesleki bilgisi yeterli olan bir çalışan bile sorunu olan müşteriye sert tepki verebiliyor. Bu da mesleki eğitimlerin yeterli olduğuna, kişisel gelişim eğitimlerinin ise yetersizliğine işaret ediyor. Bu açık mutlaka kapatılmalıdır. Patronların çoğunu tanıyorum. Müşteriye ne kadar değer verdiklerini de biliyorum. En kestirme yol olarak sadece kendi patronlarını takip etmeleri bile yeterli olabilir.
- CRM (Müşteri İlişkileri Yönetimi) departmanı bütün perakendecilerimizde olmasına rağmen, müşteriye yansıyan olumlu dönüş yok denecek kadar azdır. Bir kere müşteri temsilcisine ulaşmak çok zordur. Sabır gösterseniz ve görüşme imkanınız olsa bile olumlu veya olumsuz dönüş yoktur. Her 4 perakendeciden 3’ü için bunu rahatça söyleyebilirim.
- Markalar için büyük perakendecilerin rafına girmek kolay değildir. O markalar arasından her kategori için iş ortakları bulunmalıdır. Bu şekilde ulusal zincirlerin private label ürünlerde yarattıkları farkı kapatmak mümkündür. Büyüklerde yer alamayan markaların yerel perakendecilere destek verecekleri garantidir. Zira her iki taraf için de piyasa payını artırmak ortak hedeftir ve bunun için de güçleri birleştirmek en doğrusudur.
- Stok yönetiminde hatalar var. Bundan sadece mağazayı sorumlu tutamayız. Örneğin pazartesi günü bulamadığım bir ürünü (çok satan) sorduğumda aldığım cevap, “kolili mallar sevkiyatı perşembe günü yapılacak” oluyor. Yani tüketicinin 4 gün beklemesi gerekiyor. Bu durumun birinci sorumlusu kategori yöneticisidir. Aksama tedarikçide, depoda veya mağazada olabilir. Bunu araştırıp bulmak onun görevidir. Çünkü şirket içinde malın sahibi ve koruyucusu odur. Böyle olmazsa top ortada kalır. Sadece yok satmalar artmaz, bu süreç işlemiyorsa aylarca rafta kıpırdamadan bekleyen ürünler de artar.
- Mağaza deposunda olması gereken paletli mallar, çoğu markette rafa erişimi engelleyecek ve müşteriyi sıkıntıya sokacak şekilde satış alanında tutulmaktadır.
Sonuç olarak; en sık rastladığımız olumsuz şartlar düşünülürse, stok kontrolü, görsel düzenleme, rekabetin izlenmesi ve mağaza kontrolü öne çıkmaktadır. Elbette tüccarca yaklaşımın da olumlu karşılığı olacaktır.
Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (25) – Belçika
Bugün kıyaslama yapacağımız ülke Belçika’dır. Avrupa’nın tam ortasında, komşu olduğu 5 ülkeye en uzak mesafesi 250 km…
Avrupa Birliği, Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO) ve diğer örgütlerin merkezleri bu ülkede bulunuyor.
Belçika’nın toplam yüzölçümü Sivas ilimiz kadardır. Bu kadar dar alanda neleri başardıkları görülürse; bizim kıyaslamanın sonucu ile bütünleştirmek daha kolay olabilir. Kısıtlı imkanlarına rağmen ekonomik ve lojistik alt yapılarıyla dünya ticaretinde söz sahibi olabiliyorlar.
Avrupa’nın en büyük 2. limanı (Antwerp) bu ülkededir. Bunun dışında ülke sınırları içinde 7 liman daha bulunmaktadır. Bunlar Gent, Zeebrugge, Ostend, Brüksel, Liege, Genk ve Namur limanlarıdır.
Bu küçük ülkenin toplam yüzölçümünün yüzde 57’si tarım toprağıdır. Toplam tarımsal üretimin üçte ikisini canlı hayvan, et ve süt ürünleri oluşturmaktadır.
Kalan arazilerde, Opel, Ford, VW, Volvo, Audi markalarına ait 7 otomobil fabrikası vardır. Hepsi bu kadar da değil. Gemi yapımı, kimyasallar, tekstil, çelik ve ağır sanayi tesisleri de bu dar alana sığdırılmıştır.
OECD ülkeleri arasında Belçika, oldukça verimli ve güçlü bir sosyal güvenlik sistemine sahiptir. Sosyal harcamaları GSYİH’nin yaklaşık yüzde 29’unu oluşturmaktadır.
İşçilerin yüzde 65’i sendikaya üye olduğundan (Türkiye’de yüzde 14.02), Belçika en yüksek sendika üyelik oranına sahip ülkelerden biridir.
İşte böyle bir ülke ile bu günkü market fiyatları kıyaslamasını yaptık…
Bunu ölçmek için aynı sanal alışverişi Belçika’da Lidl’dan (Kaynak: Amir Zakaria ve kurumsal site), Türkiye’deki alışverişi ise Carrefoursa’dan yaptık.
- Alışveriş tarihi 21 Kasım 2025 olup güncel euro kuru 48,89 TL
- İlişikteki listenin birinci sütununda Belçika fiyatları, üçüncü sütununda Türkiye fiyatları, orta sütunda ise Türkiye fiyatlarının euro karşılığı yer almaktadır.
- Listede görüleceği üzere 27 ürünlük aynı alışverişe euro bazında ülkemizde yüzde 25 daha fazla ödenmektedir.
- 18 üründe pahalıyız, geriye kalan 9 üründe de biz ucuzuz.
- En dikkat çekici taraf; euro bazında yüzde 100’den pahalı olduğumuz ürünlerdir. Bunların başında dana kıyma geliyor.
- Yüzde 50’den pahalı olduğumuz ürünler ise tam buğday ekmeği, ayçiçeği yağı, muz ve cheddar peynirdir.
- Sızma zeytinyağında yüzde 28, salamda yüzde 36, cinde yüzde 40, viskide yüzde 42 makarnada yüzde 39 daha pahalıyız.
- Bizim ucuz olduğumuz ürünlerde; 3 ürün hariç (Tavuk göğsü, yumurta ve kuru soğan), euro bazında yakınlık olması bile bizim açımızdan düşündürücüdür.
- Belçika kişi başı geliri olan 57.772 euro (neredeyse bizimkinin 4 katı) ile dünyada 16. sırada yer almaktadır (IMF- 2026). Ve bunu 12 milyona varan nüfus ile yapıyorlar.
- 2025 yıllık enflasyonu yüzde 3,2 (bizimki 10 kat fazla) olup, bunu da düşürmek için büyük mücadele vermekteler ve 2026’da 1 puan azaltacaklarını kesin bir dille ifade ediyorlar. (IMF)
- 2025 yıl başı itibariyle Belçika’da asgari ücret 2.070,48 euro dur (101.225 TL karşılığı). Bu bize ne ifade ediyor?
Bizim asgari ücret (22.104 TL) alan vatandaşlarımız, 4,5 kat gelire sahip asgari ücretli Belçika vatandaşına göre euro bazında aynı alışverişe yüzde 25 fazla ödemek zorundalar.
- Satın alma gücü bakımından durumu biraz daha anlaşılır hale getirelim. Bir Belçikalı bu alışverişi bir ay içinde 12 defa tekrarlayabilirken, ülkemiz tüketicisi 452 euro karşılığı olan ücreti ile aynı sürede aynı alışverişi 2 defa tekrarlayabiliyor. İşte altı çizilmesi gereken en önemli gerçek budur.
Başka bir ifade ile Belçikalı gelirinin sadece yüzde 8’i ile bu alışverişi yaparken, vatandaşımız gelirinin yüzde 45’ini market kasasına bırakmak zorundadır.
- Eğer her iki tarafın da gelir ve fiyat düzeyleri benzerlik gösterseydi, bizdeki alışverişin tutarı 10.023 TL yerine 1.768 TL olmalıydı. Veya 10.023 TL’lik alışverişi yapan vatandaşımızın asgari ücreti 120.276 TL olmalıydı.
Sonuç olarak; yukarda belirttiğim bazı ürünlerin euro bazında yüzde 50-100 arası fiyat yüksekliğini kimse maliyet artışı ile açıklayamaz. Evet belki oradaki desteklerin tamamı bizde yok ama bizdeki fırsatçılar da orada bulunmuyor.
Not: Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) son raporuna göre; ABD’nin gümrük tarifeleri ve kuraklık gibi sert iklim koşulları et fiyatlarının dünya genelinde yükselmesine yol açmış. 100 kg karkas et fiyatının en yüksek olduğu ülke, güya 745,3 euro ile İngiltere çıkmış. ABD’de 100 kg karkas et fiyatı 727,5 euro, AB’de 100 kg karkas et fiyatı 669,8 euro ya ulaşmış.
Ülkemizde de ofisi bulunan FAO’nun İngiltere değerlendirmesi yanlıştır. 100 kg karkas ettte dünyanın en yüksek fiyatı 1.115 euro ile bizdedir. İngiltere’den euro bazında yüzde 50 daha pahalı olmamıza rağmen neden istatistik dışında kaldığımız anlaşılamamıştır. Ancak yine de dünyanın hangi fiyata ağladığını, bizim hangi fiyata şaşırmadığımızı göstermesi bakımından da ilgi çekicidir!
(Haber: 24.11.2025 tarihli Hürriyet).
(Fiyat kaynağımız: 27.11.2025 tarihli Ulusal Kırmızı Et Konseyi tablosu)
[Dana karkas kg fiyatı 549,93 TL olup, güncel kurdan (49,30 TL) 11,15 euro dur.]

Ercüment Tunçalp
Yeni banknot neden gündemde değil?
TCMB Başkanı Fatih Karahan, yılın son Enflasyon Raporu sunumunda; “200 TL’nin üzerinde bir banknot basımının şu an için gündemlerinde olmadığını” net bir dille ifade etmiş. Ayrıca amacın ne olduğunu da belirtmiş. “Nakit yerine kart kullanımının yaygınlaşmasının, kayıt dışılığı azaltan ve ekonomiyi daha şeffaf hale getiren bir unsur olduğunu” da belirtmiş.
Acaba kayıt dışı kalmak isteyen kişi ve kuruluşların kredi kartı uygulaması dışına çıkması o kadar zor mu? Şimdiye kadarkinden farklı ne gibi önlemler alındığını bilmiyoruz. Acaba gerçek sebep, insanlara kendilerini daha iyi hissettirmek olabilir mi? Zira yüksek enflasyon etkisiyle 200 TL’lik banknotun azalan alım gücü bir markette küçük bir alışverişe bile yetmemektedir.
Geçtiğimiz aylarda 500 TL’nin, birkaç ay sonra da 1.000 TL’nin yetmediği tek ürünleri listelemiştim. Bunu yapmamın nedeni bu iki banknotun da zamanının geçmekte olduğunu anlatmak içindi…
Bugün için 5.000 TL’lik banknota sıra gelmiş olmalıydı. Gerçi bununla da haftalık alışveriş yapmak zordur ama en büyük banknot olarak bir müddet işlevini sürdürebilir. Neden “bir müddet” dediğime gelince; eğer 5.000 TL’lik banknot tedavülde olsaydı, onun alım gücü bile 3 kg kuzu pirzolaya ancak yetebilirdi. Fıstıklı baklavadan en fazla 3 kg alabilirdiniz. Antrikot pastırmadan 2 kg almaya yetmeyecekti. Eğer doğum günü kutlaması için 10 kişilik yaş pasta alacaksanız, 5.000 TL yetmeyeceği için üzerine 2.500 TL daha ilave etmek gerekecekti. Neticede sadece 500 ve 1.000 TL’lik banknotlar basmak çözüm olmaz, yanına 5.000 TL’lik olanı da hemen eklemek gerekir. O da şimdilik…
200 TL tedavüle ilk girdiği 2009 Ocak ayında 125 dolar ediyordu. Bu günkü karşılığı 4,7 dolar. Peki o zamanki 125 doların bu günkü karşılığı nedir?
5.271 TL’dir.
Kurumsal tahmine dayalı bir iki sene sonraki tabloya da bakalım…
Hollanda merkezli yatırım bankası ING Global, Türkiye ekonomisine ilişkin hazırlanan son raporda döviz kurlarına ait yeni tahminlerini güncelledi. Biz doları referans aldığımız için sadece o bölüme bakalım. Dolar kurunun 2026 sonunda 53 TL, 2027 sonunda 60 TL. olacağı öngörülüyor. Yani 5.000 TL’lik banknotun basımı 2 sene gecikirse 83 dolar karşılığı olarak piyasaya çıkacak ve muhtemelen kısa bir süre için ihtiyaca cevap verebilecektir.
TCMB Başkanı’nın bir sözüne daha değinmek isterim. “kredi kartı kullanımının bireysel kredi olarak değerlendirilmemesi gerektiğini, çünkü harcamaların büyük bir kısmının faize maruz kalmadan ödeme döneminde kapatıldığı”nı belirtiyor. Elbette buna da katılmam mümkün değildir. Kredi kartlarının birçok kullanıcı tarafından her ay asgari tutarı ödeniyor, kalanına da faizin en haşmetlisi uygulanıyor.
Şimdi esas konuya gelelim. Alternatif olarak düşünülen dijital paraya…
- Dijital para üzerindeki çalışmalar yıllardır sürmesine rağmen uygulamanın başlatılması o kadar kolay değildir. Ya da kullanımda olan basılı paranın tamamen devre dışı kalması mümkün değildir. Zira sürekli kıyaslandığımız ABD ve AB’nin şartları ile ülkemiz şartları arasında en küçük bir benzerlik bulunmamaktadır. Dijital para kullanımı için önce her vatandaşın akıllı telefonu ve internet bağlantısı olmalıdır. Ülkemizde milyonlarca kişinin banka hesabı yoktur. Maaşı bankaya yatan dar gelirlinin parası ise bankada sadece 1 gün kalabilmektedir. Bu durumda; olmayan paranın dijitali mi olur?
Bu bakımdan, öncelikle adil bir gelir ve servet dağılımı olması, sonra da enflasyonun diğer ülkelerdeki gibi tek haneye düşmesi ve vatandaşların alım gücünün artırılması gerekir. Bu da çok uzun yıllar alabilir. Zira bazı ülkelerde çalışmalar başlatılmasına rağmen çeşitli nedenlerden dolayı durdurulmuştur.
- Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Kristalina Georgieva, 2022 yılındaki bir açıklamasında, “her ekonominin birbirinden farklı olması nedeniyle merkez bankası dijital para birimleri için ‘evrensel’ bir çerçevenin söz konusu olmadığı”nın altını çizdi. Devamında, “ülkelerin yeni dijital para biçimlerini denerken, geleneksel parasal ve finansal sistemlerinin temel özelliklerini de korumaya çalıştıklarını” söyledi.
Neticede sorun teknik alt yapının kurulum zorluğu değildir. Bunu gerçekleştirecek kadrolar bizde var. Sorun kullanıcının olumsuz şartlarıdır.
Sonuç olarak; evet şu anda nakit para geçmeyen ülke var; İsveç…
O ülkede bile bankasız yaşayan, kredi alamayan veya dijital teknolojilere erişimi olmayan azınlık için durum pek de iç açıcı değil. Özellikle yaşlılar faturalarını ödemekte zorlanıyorlar (Özgür Yıldız).
Bizdeki durumu da biraz açalım…
- İsveç’in kişi başı gelirinin dörtte birine sahibiz. Üstelik servet dağılımı adaletsizliğinde de Avrupa’da en öndeyiz. İsviçreli Credit Suisse ve UBS tarafından yayımlanan verilere göre, Türkiye’de en zengin yüzde 1’lik kesim ülkedeki servetin yüzde 40’ını alıyor. Yine İsviçre Bankası UBS’nin “Küresel Servet 2025” raporuna göre de Türkiye 2024 yılında dolar milyoneri sayısındaki yüzde 8,4 oranındaki artışla bu konuda açık ara küresel lider oldu. Oysa dünyada 2024 yılında dolar milyonerleri bir önceki seneye göre sadece yüzde 1,2 arttı. Yani önce bu dengesizliğin giderilmesi gerekiyor.
Fazlaca sözü edilen, “sıradaki banknotlar basılırsa yüksek enflasyonun itirafı olur” görüşü belki doğru olabilir ama yaşananlar daha gerçekçi değil mi?
Yoksa dijital paranın uluslararası ödemeleri hızlandırma, düşük işlem maliyeti sağlama, kayıt dışı ekonomiyi azaltma, vergi toplama süreçlerini iyileştirme, uluslararası rekabet avantajı sağlama gibi faydaları inkar edilemez. Sadece şimdilik bizim şartlarımıza uymuyor…
-
Bülent Dal1 hafta öncePerakendede kararların domino etkisi: veriden karara, karardan kazanca
-
Genel Haberler6 ay önceİstanbul PERDER, teamüllere uymayan 3. dönem başkanlık ısrarına karşı!
-
Genel Haberler6 ay önceİstanbul PERDER’in katılmadığı TPF genel kurulu yapıldı
-
Genel Haberler6 ay önceTour de France ruhu ikinci kez Türkiye’de
