Sosyal Medya Hesaplarımız

Yalçın Aras

Uleyyyn

Yalçın Aras
Abone Ol:

Kafaya koymuştum, bu ay ihracat ve üretimle ilgili bir yazı yazacaktım. Nasıl başlayayım diye düşünürken, işyerimde oturduğum masada kullandığım eşyalarıma bir göz attım. Öyle ya ‘İhracat ihracat’ diyorum ama kendim yerli malı kullanıyor muyum.

İşe iki yıldır kullandığım ve deri olduğunu zannettiğim çantamdan başladım. İçini açtığımda, kenarında bir hesap makinası yapıştırılmış çantamın deri olmadığını keşfettim. Yerli diye yanımda taşıdığım bu ürünün maalesef Çin malı olduğunu gördüm. Oradan masamın üstüne göz kaydırdığım da bilgisayarım Çin malı. Üstünde saat, termometresi bulunan ahşap olduğunu zannettiğim kalemliğimin, aydınlatma lambamın, kağıtlık mandalımın, kağıt zımba makinamın dahi Çin malı olduğunu görünce ‘Ne üretiyoruz?’ diye merak etmeye başladım.

Kullandığım telsiz telefon ve mobil telefon da ithal. Kullandığımız, tükenmez diye bildiğimiz ama tükenen kalemlerin üzerinde direk France yazıldığını gördüm. Çekmeceyi açtım dolmakalem, kurşunkalem ve ataçtan tutun da fosforlu kalemime, fotoğraf makinamdan zarf açacağıma kadar her şey ithal. Ayrıca kağıttan ve kartondan imal edilmiş takvim, ajanda ve not defterinin yerli malı olduğuna dair şüphem var.

Kendi kendime neyi üretiyoruz diye iyice düşünmeye başladım. Gözüm giydiğim kıyafetlere daldı. Alemeti farikası timsah olan gömleğim Fransa’nın bayrağı gibi. Hayıflanmaya başladım kendi kendime. Ayakkabım desen keza öyle ya kullandığım saat, gözlüklerim, kemerim hep ithal, gırtlağa kadar ithal mala batmışım haberim yok. Kullandığım otomobil mi desem? İyice kızmaya başladım kendime. Uleyyyn Yalçın ‘Millete verirsin talkımı kendin yutarsın salkımı’. Günlük hayatımı düşündüm: kullandığım diş fırçasını ve macununu, traş kremimi ve parfümü. Hepsi ithal. Ne olmuşum ben böyle. Tam bir rezillik içindeyim. Fabrikada kullandığım doğalgaz, elektirik, kullandığım kredi bile ithal. ‘Uleyyyn … yazıklar olsun sana Yalçın Aras… yazıklar olsun…’

Bu duygularla oturduğum koltuğa yaslanıp, yaklaşık on yıldır üretimimin yarısını yurt dışına sattığımı düşününce ihracat yaptığım müşterilerimin sesini duyar gibi oldum: “Yalçın Aras ayıp … ayıp … Türkiye’den ithalat yaptığımız için bize de mi yazıklar olsun demek istiyorsun. On yıldır çalıştırdığın personelin parasını ben ödeyince iyimi? Her ülke her ülkeden mal alabilir kardeşim“ diyor gibiydiler. Yeter ki kullanılabilir ve uygun fiyata satılabilir imal et. Teknolojin yoksa, ithal malı bir tür hizmet anlayışı veya lutüf diye kabul edebilirsin. Günümüzde kullandığımız tıp aletleri veya uçak gibi teknoloji ürünlerini hadi kullanma.

Yoksa fotoğraf makinası üreticin hadi alma, gitme elektronik marketlere! Ne yapayım, tutturmuşsunuz ‘Yerli malı, yerli malı…’ Lafla olmaz ki yapın yerli malı, elinizi kolunuzu bağlayan mı var?

Duyar gibi oldum ama ben gene duymamazlıktan geleceğim.

Sahiden yani… yerli malı diyoruz ama, rekabet edebilir kaliteli ve teknolojik ürün üretmek zorunluluğumuzu da unutmamamız gerekir. Bu arada bizim de ihraç ürünlerimizi yıllardır kullanan birileri var. Ama ‘Niye kendi pazarımızı kaptıralım?’ meselesini de unutmamamız lazım.

Her şeye rağmen, bir üretici olarak; ‘Ne olursa olsun yinede yerli malı… yerli malı diyeceğim.’ Çünkü her satın alınan eşya veya mal bir çalışan demektir. Ne kadar çok yerli ürün satılırsa o kadar insana iş imkanı fırsatı doğar.

Ama ister ithal ister yerli malda en temel ilkenin ‘Satılabilir ve alınabilir ürün olma’ özelliği olduğunu da unutmamak lazım.

Saygılarımla

Yazarımızın bu yazısı Retail Türkiye Dergisi’nin Ocak 2010 – 11. sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Advertisement

Yalçın Aras

Kara Toprak

Yalçın Aras

Yazar:

Gözleri görmeyen Aşık Veysel bile

“Benim sadık yârim kara topraktır” demiş.

“Ona işkence yapınca bana gülerdi, bir tohum ektim dört bostan verdi”

Dediği dünya ve kara toprağı aslında bizim yaşam kaynağımız.

Bize hayat veren fakat bizim umursamadığımız üç unsur hava, su ve toprak.

Son yıllarda maalesef güzel şeyler yaşamıyoruz. Evlere tıkıldık, bir sabah kalktık ki her şey değişmiş.

Seyahatler, arkadaşlar ile doya doya sohbet, bir yerde buluşmak, sevdiklerine sarılamamak dert oldu her birimize.

Acıyı, hüznü bile kalbimize gömmek durumu ile karşılaştık.

Dünyayı çok hor kullandık, dünya sadece insanlara ait zannettik.

Gölleri, denizleri, nehirleri kirlettik, yetmedi havayı kirlettik.

Şu sıkıntılı günlerde ilaç olacak olan, hasret kaldığımız doğayı bozduk ve halen daha da bozmaya devam ediyoruz.

Tarım alanlarının tam ortasına fabrikalar kurduk karasinekler bastı, ilaçla hepsini telef ettik.

Tarla fareleri evsiz kaldı çıktığı deliklere zehir doldurduk, yılanlar çıktı hepsini katlettik.

Otoyollar yaptık kurda kuşa geçit vermedik, dereleri kanalizasyon ve fabrika atıkları ile zehirledik.

Su kuyuları vardı başlarında da kavak ağaçları hepsini kestik, dallarına kuşlar geliyordu şimdi yoklar.

Sahillerin her karışına ev yaptık martılara konacak yer, yuva bırakmadık artık fabrika çatılarına konuyorlar.

O milyarlarca yılda var olmuş toprağın, doğanın dokusunu bozduk.

Üredikçe yer daraldı insanoğluna, yer daraldıkça doğaya saldırdı.

Koca şehirlerde içilecek sular taşıma sistemi ile besleniyor.

Hani atalarımız demiş ya taşıma su ile değirmen dönmez.

Hala anlamadık, anlamadık, anlamadık.

Elimize geçirdiğimizi denize attık yuttu sandık..

Oysa birçok balığı naylonla boğduk öldürdük,

Mikronize olan çöpleri balık bize yedirdi ve geri kalanı da müsülaj diye bir köpükle ölüyorum artık dedi deniz.

Bu olanlara kahroluyorum, Ama yine de her şeye rağmen ben doğaya aşığım.

Aklımızı başımıza almamız gerekli. Bu işin zengini, fakiri, siyaseti yok.

El birliği ile bozduk, el birliği ile de yeter dememiz lazım.

Gelecek nesillere bize bırakıldığı gibi bırakmamız lazım.

Olmasa dağı olmasa denizi, nehri, gölü, tarlası, kurdu kuşu

Böceği, çiçeği, meyvesi neylesin yeni nesil dünyayı…

Devamını Oku

Yalçın Aras

İstanbul’un taksicileri

Yalçın Aras

Yazar:

İş yaşamım nedeniyle İstanbul’u az çok tanırım. Dünya güzeli ve içinden deniz geçen bu muhteşem şehrin neyini sevmezsiniz diye sorsalar cevabım hiç gecikmez ve acımadan söylerim “bazı taksicileri” derim.

Geçmişten günümüze ne zaman ki İstanbul’a gitsem ve taksi ihtiyacım olsa inanın burnumdan gelir.

Pandemi dolayısı ile yaklaşık 1,5 yıldır bu taksi çilesini çekmiyordum. Geçtiğimiz hafta Ataşehir’de bir alışveriş merkezine aracımı park ettikten sonra hesap ettim, bugün dönüş dahil tam birkaç taksi maceram olacak dedim içimden. Çünkü hepsi bir macera, binmek bir dert inmek ayrı bir dert.

Neyse, önceki  taksi operasyonları başarılı ile geçti. En son durak Karaköy, oradan da Ataşehir ve Bursa’ya dönüş. Aslında ilk bindiğim taksilerde de işler istediğim gibi gitmedi ama olaylar hafif.. Size en ilginç olanını anlatayım. Sarıyer’den Halaskargazi caddesine gideceğim, taksici Sarıyerliymiş “dayı nereden gideyim?” diye sordu.

“Mesela tünelden gideyim mi dayı” dedi. Tünel deyince ben Sarıyer Maslak arasında bir tünel var orası zannettim ve tamam dedim. Seninki oradan çevre yoluna çıktı, Telekom stadyumunun önünden dolaşıp Kağıthane’ye oradan Beşiktaş’a giden tünele ve oradan da Taksim’e derken tam iki misli ücret.

İstanbul taksicilerinin en iyisi bu çünkü yol boyunca doğruluktan, insanlıktan, ahlaktan bahsetti, ders bile verdi yani.

Finalde, saat 17.00 civarı Karaköy’den Ataşehir’e gitmek için tam 12 taksi çevirdim ve çoğunu da kırmızı ışıkta yakaladım. Hepsi de aynı ağız “dayı nereye? Ataşehir’e bu saatte gidemem, köprü ölümdür şimdi, OGS yok, evrakım eksik, şimdi devrediyorum taksiyi, hastam var” gibi bahaneler.

Bendeki çaresizlik teklife dönüştü. Tünelden geçelim karşıya, dönüşte müşteri bulamazsan ben karşılayacağım, yani iki katı ödeme.

En sonunda bir insan evladı, 60 yaşındaymış, yanaştı ve “buyurun dedi.” Bindim, isterseniz tünelden geçelim teklifi benden geldi, zorla kabul etti. Paranın üstü lütfen kalsın dedim o da kedilerime mama alacağım o şartla” diyerek kabul etti.

Ve sohbetin devamında şoför “mesleğim taksicilik ama iş çığırından çıktı, iktidarın veya muhalefetin tebdili kıyafetle müşteri olmaları halinde vatandaşa ne kadar büyük bir kötülük yaptıklarını bizzat anlayacaklardır” dedi!

Geçmişten günümüze gittikçe kötüleşen, insan hayatına etki eden ve İstanbul’dan soğutan bu bir kısım taksicilere mutlaka bir çare bulunmalı.

Geçen hafta yurt dışından gelen bir müşterimizin başına geleni ise anlatmak bile istemiyorum.

Buram buram insanlık dışı davranışların ve zorla para istendiği bir durum özetle.

Yani ülkemiz açısından da çok kötü bir imaj, bu resmen ülkemize ve insanlarımıza eziyet.

Bu durum ülkemiz açısından çok büyük ve çözülmesi gereken bir sorun.

Sorun aslında siyasi bir çekişme ve çıkmaza sokulmuş durumda. Herkes işin ne olduğunu çok iyi biliyor.

İşin garip yanı binmiş olduğum bütün taksi şoförleri kimin çözümden yana olduğunu biliyorlar ve İstanbul’da taksi sayısının artması ile sorunun çözüleceğinden yani İstanbul Büyükşehir’den yanalar.

Bir vatandaş olarak ise “lütfen artık bu sorunu çözün” demekten başka çaremiz yok.

Çünkü birtakım taksiciler insanlıktan çıkmışlar, onlar ile bırakın aynı şehrin aynı dünyanın insanı bile olmak istemiyorum.

Hem taksiye almıyorlar, hem gideceği yeri beğenmiyorlar hem de ağızından çıkacak bir küçük sitem için bile hakarete hazırlar, kavgaya hazırlar ve de çekinmiyorlar.

O kadar kötü yani!

Devamını Oku

Yalçın Aras

Hesap makinesi ve terazi

Yalçın Aras

Yazar:

Klimaların dünya enerjisinin yüzde 10’nu harcadığını bahseden gazete haberini okurken bir taraftan da bu hafta yazacağım makale oluştu.

Masamın üzerinde 25 yıldır duran ve 20’ye 15 cm ebadında 24 haneli bir hesap makinası var.

Japon malı bu aletin üstüne bugüne kadar çay, kahve, su gibi sıvılar pek çok kez dökülmesine rağmen bana hizmet etmeye devam etti.

Ayrıca Kovid19’dan sonra her gün kolonya ile bulaşık yıkar gibi temizledim de yine bana mısın demedi. Hani bozulur da yenisini alırım, zira rengi de soldu.

Ama asıl konu aldığım günden beri hiç pil takmadığım bu makine üstünde bulunan1x4 cm ebadında güneş ışığı kolektörü ile bir gün bile bozulmadan tam 25 yıldır hizmet veriyor olması… Diğer taraftan da, her sabah tartıldığım ve pille çalışan emektar terazim var. Maşallah yılda 4 kalem pil yiyor.

Hesap makinesi milyonlarca rakam üretiyor terazi ise sadece üç haneli ve günde bir kez işlem görüyor.

Biri tüketiyor diğeri ise enerji üretiyor. Asıl mesele pilin ücreti değil, bu aleti kullananların ülkemizde milyonlarca ve tüm dünyada milyarlarca pil tükettiğinde pillerin doğaya verdiği zarar.

Biri yenilenebilir enerji diğeri ise yerli bile olsa içindeki lityumu şuyu buyu ile ithal pil.

Bir taraftan da şunu düşünmüyor değilim, Japonların teknolojisini ve yenilebilir enerjinin hayatımıza getirdiği kolaylık. Bir hesap makinesi veya basit bir terazi bile olsa.

Asıl mesele çarpanları ve cüzdan ile doğaya verdiği zarardır.

Devamını Oku

Yalçın Aras

POPÜLER