Yalçın Aras
Çin ve insanlarını anlamaya çalışmak
7 yıl önce başka şehirlerine iş için geldiğim Çin’de, benden önce gelenler Çin’in çok ilerlemiş olduğunu söylüyorlardı. Şimdi de ben 7 yıl öncesine göre aynı şeyi söylüyorum; adeta siyah beyazdan renkli ye geçmişler.
Toplam olarak 26 saat uçak, 30 saat otobüs, 9 saatte nehir vapur olmak üzere 65 saati aşkın bir sürede Çin’in Şangay, Guilin, Xian ve Pekin olmak üzere 4 şehrini gezebildik.
Şangay’dan başlıyoruz gezimize bir tarafta gökdelenler diğer tarafta yarı uçak hızı ile giden trenler, diğer taraftan da geçmiş resmen jilet gibi kazınıyor ve gelecek inşaa ediliyor. Komünizmin ilk yıllarında yapılan iki katlı tipik Çin konutları yıkılıyor ve yerlerine batı tarzı gökdelenler dikiliyor.
Çin devleti 1.3 milyar olan nüfusunu, kitlesel kaynak olarak harekete geçirmiş ve içlerinden seçtiği çok sayıda yetenek ile dünyanın en iyisi olma yolunda müthiş bir hızla ilerliyor. Şangay dünyanın en kalabalık şehirlerinden bir olmasının yanında dünyanın en çok gökdelenlerinin olduğu şehir ünvanını da ele geçirmiş. Gözünüzle takip edemediğiniz hızlı trenlerin yanında, yüksek hızlı trenleri, yan yana 13 aracın gidip geldiği çok katlı yolları, caddeleri.
Özellikle hızlı kentsel dönüşüm ve konut ihtiyacını karşılama gayretleri ve inşaat sektörünün hızlı gelişimi ve sektörün ihracatta olan doping etkisini şöyle özetleyebilirim: Çin komünizm ile yönetildiği için ve mülkiyet haklarının büyük bir bölümünün devletin elinde olması hızlı hareket etmesindeki en önemli etkenlerden. Diğer taraftan da kapitalizmin en ağır koşullarını benimsemişler; karma bir yönetim sistemi oluşmuş.
Kulaklarıma inanmadım 500 km uzunluğundaki metrosu ki daha sonra merak edip araştırdım, Güney Kore’nin başkenti Seul’de de metronun uzunluğu 500 km uzunluğunda imiş. Bu tip metropollerde hayatı kolaylaştırmanın, yaşamanın ve rahat nefes almanın tek yolu metrodur. Ülkemizde de nüfusu 1 milyonu aşan her şehre acilen metro sistemlerinin planlaması başlanmalıdır ve bu sektör mutlaka desteklenmelidir.
Şangay’dan sonra başka bir havaalanı ile Guilin’e hareket ediyoruz. Guilin Çin’in güneyinde tropikal bir iklime sahip ve doğası muhteşem olan bir turistik şehir. Düz ovaları, nehirleri, çay bahçeleri ve herşeyden önemlisi de dünyanın başka bir yerinde göremeyeceğimiz yeşil bitki örtüsü ile kaplı sıra sıra dağ tepecekleri. Bitki çeşitleri ile olsun nehirleri ile olsun panoromatik görüntüsü ile olsun seyrederken doyamayacağınız yeşil bir coğrafyayı tanımaya çalışıyoruz.
Nehir üzerinde 4.5 saat süren devlete ait standart gemi yolculuğu boyunca resmen büyülendim. Kilometrelerce süren nehir yolculuğunda en çok dikkatimi çeken devlet bu güzelim doğanın tüm insanlık tarafından görülmesi için tek bir çivi çaktırmamış; aksine kollamış ve korumuş. Yani Çin öyle birilerinin küçümseyeceği ve sıradan bir ülke olmadığını size anlatmaya çalışıyor.
Nehir yolculuğumuz şirin bir köyde sona eriyor. Dümdüz devam eden yolculuk bu defa kara yolu ile aynı tabiatı 90 km boyunca seyrede seyrede hem Çin’in kırsal alanlarını hem de geçmişte hatırladığımız Çin’i ve köy yaşamlarını göre göre Guilin’e geri dönüyoruz.
Guilin müthiş turist çeken bir bölge. Bunun yanında Çin, ABD ve Fransa’dan sonra dünyanın en çok turist çeken ülkesi. Yakın gelecekte bir numara olması bekleniyor. 2013 yılı 80 milyon tahmini turist beklentisinin belli bir kısmı da fuar ve iş ziyareti.
Guilin Havaalanı’ndan sonra ziyaret ettiğimiz üçüncü şehir Xian Havaalanı gerçekten de insanı şaşırtacak kadar büyük ve görkemli ve pırıl pırıl. Xian, Çin İmparatorluğu’nun da eski başkenti, buram buram tarih kokan bu şehir, 13,5 km uzunluğundaki tarihi surları ve Çin’in egzotik yapıları; dünyanın en eski ve en büyük ahşaptan yapılmış camisi, Müslüman mahallesi ile gece ayrı gündüz ayrı güzel. Bütün eski yapılar ışıklarla, hayal ettiğim Çin’i bana yaşatıyor.
Xinan’ın başka bir özelliği ise daha önceki yıllarda bir efsane olarak anlatılan canlanıp geriye dönecek olan Terra Kota topraktan askerleri daha çok yeni sayılacak 1974 yılında tesadüfen bir köylü çiftçi tarafından bulunmuş. İlk başlarda bulunduğuna inanılmayan bu olaya daha sonra gerçek olduğu anlaşılınca 1987 yılında UNESCO’da sahip çıkmış.
Xian’dan Pekin’e uçuyoruz. Ekonominin ve ülkenin başkenti Şangay kadar büyük ve görkemli şehir yine yolları, geniş geniş caddeleri ve yeşil alanları ile ilk görenleri büyülüyor. Tienanmen Meydanı ve otantik Çin’i ve Uzakdoğu’yu simgeleyen yapılar ve arkasında kilometrelerce yürüyerek bitiremeyeceğiniz yasak şehir denilen Çin imparatorluğunun sarayları.
Onca resmini gördüğümüz ve Çin denilince aklımıza ilk gelen Çin Seddi insanoğlunun görmesi gereken ve gezerken de insanı düşündürdüğu için Çin hakkında beni düşünceye sevk eden olağanüstü bir olay. Düşüncelerimi belirtmeden Çin Seddi’ni çok yakın turistik bir dinlenme tesisinde Kırcılar Deri satış mağazasını görünce saat farkını düşünmeden Mustafa Kırcı’yı uykudan uyandırıp tebrik ediyor; kendi işyerim varmışçasına seviniyorum.
Uçakla ülkeme dönerken onca yıl önce Çin Seddini yapan bu insanlar yazımın başında da bahsettiğim gibi bir araya gelmiş ve toplu kalkınmayı hedef almışlar; nüfusun 700 milyonu hiçbir dine inanmayan bu insanlar bence geleceğin süper gücü olma yolunda vagonlarını doğru raylara oturtmuşlar, yeni çağa doğru süratle ilerliyorlar.
İnsanoğlu, 1800’lü yıllarda su buharını bulmuş ve mekanik üretim tesisleri kurmaya başlamışlar, 1900’lü yıllarda ise elektrik enerjisi ile seri üretime geçmişler, 1900’lü yılların sonunda bilgisayar ve hızlı iletişim yardımı ve yazılımı da kullanarak robotları üretmeye başlamışlar. Çinliler ise artık siber sistemleri kullanmaya başlamışlar ve akıllı her şeyin yanında yazılım üretmeye de başlayarak süratli kalkınmalarını sürdürmekteler. Yani bilgi işlemleri ve yazılımı yaparak hızlı bir şekilde hayata geçirmeye başlamışlar.
Son olarak yazımın ortalarında söylediğim gibi Çin öyle küçümsenecek ülke değil.
Çin ülkemiz tarafından iyi analiz edilmesi gereken, incelenmesi ve açık işbirliğine girişilebilecek bir ülke.
Çin’e gidecek olanlara tavsiyelerimi ve kısa kısa bilmeleri gerekenleri de yazmasam ben ben değilim.
– Pekin’de hava kirliliği kış aylarında inanılmaz boyutlarda şimdiden başlamış herkes maskeli…!
– Pekin ve Şangay başta olmak üzere metropol şehirlerde yerleşmek için iş bulduğunuzu kanıtlamak zorundasınız. Öyle emekli oldum veya iş bulurum büyük şehre ineyim diye bir şey yok…!
– İngilizcem var, Çin’i gezerim demek biraz zor; diyelim ki tuvalete sıkıştınız ne yapsanız ne etseniz anlatamıyorsunuz… mümkün değil.
– Avrupalıların yemek masasında burun sümkürmeleri ne kadar kültürse, Çin’de de sokakta yürürken her an ayağınıza tükürebilirler, kültürmüş…!
– Restorantta veya alışverişte biri size Çince durup dururken bağırıyorsa, anlayın ki bir şey içer misiniz diyor, kötü niyet yok…!
– Her şeye rağmen; Şangay ve Pekin’de bir yerden bir yere gitmek çok zor, otomobiller zannedersiniz ki gökten yağmış…!
– Birde gökten sanki pille çalışan bisiklet ve motosiklet yağmış en rahatı da onlar…
Yazarımızın bu yazısı Retail Türkiye Dergisi’nin Kasım 2013 – 57. sayısında yayınlanmıştır.
Yalçın Aras
Kara Toprak
Gözleri görmeyen Aşık Veysel bile
“Benim sadık yârim kara topraktır” demiş.
“Ona işkence yapınca bana gülerdi, bir tohum ektim dört bostan verdi”
Dediği dünya ve kara toprağı aslında bizim yaşam kaynağımız.
Bize hayat veren fakat bizim umursamadığımız üç unsur hava, su ve toprak.
Son yıllarda maalesef güzel şeyler yaşamıyoruz. Evlere tıkıldık, bir sabah kalktık ki her şey değişmiş.
Seyahatler, arkadaşlar ile doya doya sohbet, bir yerde buluşmak, sevdiklerine sarılamamak dert oldu her birimize.
Acıyı, hüznü bile kalbimize gömmek durumu ile karşılaştık.
Dünyayı çok hor kullandık, dünya sadece insanlara ait zannettik.
Gölleri, denizleri, nehirleri kirlettik, yetmedi havayı kirlettik.
Şu sıkıntılı günlerde ilaç olacak olan, hasret kaldığımız doğayı bozduk ve halen daha da bozmaya devam ediyoruz.
Tarım alanlarının tam ortasına fabrikalar kurduk karasinekler bastı, ilaçla hepsini telef ettik.
Tarla fareleri evsiz kaldı çıktığı deliklere zehir doldurduk, yılanlar çıktı hepsini katlettik.
Otoyollar yaptık kurda kuşa geçit vermedik, dereleri kanalizasyon ve fabrika atıkları ile zehirledik.
Su kuyuları vardı başlarında da kavak ağaçları hepsini kestik, dallarına kuşlar geliyordu şimdi yoklar.
Sahillerin her karışına ev yaptık martılara konacak yer, yuva bırakmadık artık fabrika çatılarına konuyorlar.
O milyarlarca yılda var olmuş toprağın, doğanın dokusunu bozduk.
Üredikçe yer daraldı insanoğluna, yer daraldıkça doğaya saldırdı.
Koca şehirlerde içilecek sular taşıma sistemi ile besleniyor.
Hani atalarımız demiş ya taşıma su ile değirmen dönmez.
Hala anlamadık, anlamadık, anlamadık.
Elimize geçirdiğimizi denize attık yuttu sandık..
Oysa birçok balığı naylonla boğduk öldürdük,
Mikronize olan çöpleri balık bize yedirdi ve geri kalanı da müsülaj diye bir köpükle ölüyorum artık dedi deniz.
Bu olanlara kahroluyorum, Ama yine de her şeye rağmen ben doğaya aşığım.
Aklımızı başımıza almamız gerekli. Bu işin zengini, fakiri, siyaseti yok.
El birliği ile bozduk, el birliği ile de yeter dememiz lazım.
Gelecek nesillere bize bırakıldığı gibi bırakmamız lazım.
Olmasa dağı olmasa denizi, nehri, gölü, tarlası, kurdu kuşu
Böceği, çiçeği, meyvesi neylesin yeni nesil dünyayı…
Yalçın Aras
İstanbul’un taksicileri
İş yaşamım nedeniyle İstanbul’u az çok tanırım. Dünya güzeli ve içinden deniz geçen bu muhteşem şehrin neyini sevmezsiniz diye sorsalar cevabım hiç gecikmez ve acımadan söylerim “bazı taksicileri” derim.
Geçmişten günümüze ne zaman ki İstanbul’a gitsem ve taksi ihtiyacım olsa inanın burnumdan gelir.
Pandemi dolayısı ile yaklaşık 1,5 yıldır bu taksi çilesini çekmiyordum. Geçtiğimiz hafta Ataşehir’de bir alışveriş merkezine aracımı park ettikten sonra hesap ettim, bugün dönüş dahil tam birkaç taksi maceram olacak dedim içimden. Çünkü hepsi bir macera, binmek bir dert inmek ayrı bir dert.
Neyse, önceki taksi operasyonları başarılı ile geçti. En son durak Karaköy, oradan da Ataşehir ve Bursa’ya dönüş. Aslında ilk bindiğim taksilerde de işler istediğim gibi gitmedi ama olaylar hafif.. Size en ilginç olanını anlatayım. Sarıyer’den Halaskargazi caddesine gideceğim, taksici Sarıyerliymiş “dayı nereden gideyim?” diye sordu.
“Mesela tünelden gideyim mi dayı” dedi. Tünel deyince ben Sarıyer Maslak arasında bir tünel var orası zannettim ve tamam dedim. Seninki oradan çevre yoluna çıktı, Telekom stadyumunun önünden dolaşıp Kağıthane’ye oradan Beşiktaş’a giden tünele ve oradan da Taksim’e derken tam iki misli ücret.
İstanbul taksicilerinin en iyisi bu çünkü yol boyunca doğruluktan, insanlıktan, ahlaktan bahsetti, ders bile verdi yani.
Finalde, saat 17.00 civarı Karaköy’den Ataşehir’e gitmek için tam 12 taksi çevirdim ve çoğunu da kırmızı ışıkta yakaladım. Hepsi de aynı ağız “dayı nereye? Ataşehir’e bu saatte gidemem, köprü ölümdür şimdi, OGS yok, evrakım eksik, şimdi devrediyorum taksiyi, hastam var” gibi bahaneler.
Bendeki çaresizlik teklife dönüştü. Tünelden geçelim karşıya, dönüşte müşteri bulamazsan ben karşılayacağım, yani iki katı ödeme.
En sonunda bir insan evladı, 60 yaşındaymış, yanaştı ve “buyurun dedi.” Bindim, isterseniz tünelden geçelim teklifi benden geldi, zorla kabul etti. Paranın üstü lütfen kalsın dedim o da kedilerime mama alacağım o şartla” diyerek kabul etti.
Ve sohbetin devamında şoför “mesleğim taksicilik ama iş çığırından çıktı, iktidarın veya muhalefetin tebdili kıyafetle müşteri olmaları halinde vatandaşa ne kadar büyük bir kötülük yaptıklarını bizzat anlayacaklardır” dedi!
Geçmişten günümüze gittikçe kötüleşen, insan hayatına etki eden ve İstanbul’dan soğutan bu bir kısım taksicilere mutlaka bir çare bulunmalı.
Geçen hafta yurt dışından gelen bir müşterimizin başına geleni ise anlatmak bile istemiyorum.
Buram buram insanlık dışı davranışların ve zorla para istendiği bir durum özetle.
Yani ülkemiz açısından da çok kötü bir imaj, bu resmen ülkemize ve insanlarımıza eziyet.
Bu durum ülkemiz açısından çok büyük ve çözülmesi gereken bir sorun.
Sorun aslında siyasi bir çekişme ve çıkmaza sokulmuş durumda. Herkes işin ne olduğunu çok iyi biliyor.
İşin garip yanı binmiş olduğum bütün taksi şoförleri kimin çözümden yana olduğunu biliyorlar ve İstanbul’da taksi sayısının artması ile sorunun çözüleceğinden yani İstanbul Büyükşehir’den yanalar.
Bir vatandaş olarak ise “lütfen artık bu sorunu çözün” demekten başka çaremiz yok.
Çünkü birtakım taksiciler insanlıktan çıkmışlar, onlar ile bırakın aynı şehrin aynı dünyanın insanı bile olmak istemiyorum.
Hem taksiye almıyorlar, hem gideceği yeri beğenmiyorlar hem de ağızından çıkacak bir küçük sitem için bile hakarete hazırlar, kavgaya hazırlar ve de çekinmiyorlar.
O kadar kötü yani!
Yalçın Aras
Hesap makinesi ve terazi
Klimaların dünya enerjisinin yüzde 10’nu harcadığını bahseden gazete haberini okurken bir taraftan da bu hafta yazacağım makale oluştu.
Masamın üzerinde 25 yıldır duran ve 20’ye 15 cm ebadında 24 haneli bir hesap makinası var.
Japon malı bu aletin üstüne bugüne kadar çay, kahve, su gibi sıvılar pek çok kez dökülmesine rağmen bana hizmet etmeye devam etti.
Ayrıca Kovid19’dan sonra her gün kolonya ile bulaşık yıkar gibi temizledim de yine bana mısın demedi. Hani bozulur da yenisini alırım, zira rengi de soldu.
Ama asıl konu aldığım günden beri hiç pil takmadığım bu makine üstünde bulunan1x4 cm ebadında güneş ışığı kolektörü ile bir gün bile bozulmadan tam 25 yıldır hizmet veriyor olması… Diğer taraftan da, her sabah tartıldığım ve pille çalışan emektar terazim var. Maşallah yılda 4 kalem pil yiyor.
Hesap makinesi milyonlarca rakam üretiyor terazi ise sadece üç haneli ve günde bir kez işlem görüyor.
Biri tüketiyor diğeri ise enerji üretiyor. Asıl mesele pilin ücreti değil, bu aleti kullananların ülkemizde milyonlarca ve tüm dünyada milyarlarca pil tükettiğinde pillerin doğaya verdiği zarar.
Biri yenilenebilir enerji diğeri ise yerli bile olsa içindeki lityumu şuyu buyu ile ithal pil.
Bir taraftan da şunu düşünmüyor değilim, Japonların teknolojisini ve yenilebilir enerjinin hayatımıza getirdiği kolaylık. Bir hesap makinesi veya basit bir terazi bile olsa.
Asıl mesele çarpanları ve cüzdan ile doğaya verdiği zarardır.
