Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Enflasyon sepeti ve akla takılan sorular

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

TÜİK her yılın başında fiyat derlenen yerleşim ve işyerleri ile her sene sayısı değişen sepetteki ürünleri ve grup ağırlıklarını güncelliyor. Açıklanmadığı için fiyatları ve fiyat alınan satış noktalarını ise göremiyoruz.

Öğrenebildiklerimiz; sepette bu yıl 428 madde ve 972 madde çeşidi bulunduğu ve aşağıda fikir yürüteceğimiz ağırlıklardır. Hepsi bu kadar…

Üzerinde en fazla konuşulan konuya hemen yazının başında açıklık getireyim.

Herkesin enflasyonu farklıdır ve her tüketici kendi enflasyonunu en doğru şekilde ölçebilir. Harcamasını en yoğun yaptığı kategorilerin payını yüksek tutarak…

Alışkanlık olduğu üzere her ay hesapladığım kendi enflasyonumla hem TÜİK sepeti ağırlıklarının hem de çıkan sonuçların benzerliği olmadığını rahatça söyleyebilirim. Peki gelir seviyesi daha düşük vatandaşlar için durum nedir?

Haliyle benden daha da fazla resmi enflasyondan uzak düşme ihtimalleri vardır. Oysa açıklanan sonuçların her kesim için bir ortak noktası olmalıdır.

  • Detaya girecek olursak; orta ve alt gelir grubunun harcamaları içindeki gıdanın ağırlığı yüzde 50’nin altında değildir. Peki o zaman enflasyon sepeti içindeki ‘gıda ve alkolsüz içecekler’ ağırlığının artırılması gerekmez miydi?

Mevcut haliyle bile bırakılmadı; yüzde 24,96’dan, yüzde 24,44’e indirildi.

Gıda grubunun lokomotifi olan kırmızı etin son 5 yıldaki fiyat artış oranı yüzde 1.400’dür (2021 Şubat/2026 Şubat UKON). Buna rağmen 2021 yılında gıdanın ağırlığı yüzde 25,94 iken, 2026 yılında yüzde 24,44’e düşmüştür. Elbette 1,5 puanlık düşüş anlaşılır gibi değildir. Ve bu sürekli düşüş nereye kadar devam edecektir?

  • Otomatik zam gören, ‘Konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar’ harcama grubu ağırlığının yüzde 15,21’den yüzde 11,40’a düşürülmesi de önemli sorulardan biridir. Zira bir ürün grubu istisnasız nüfusun tamamını ilgilendiriyor ve gelir seviyesi düştükçe de harcamalar içindeki payı artıyorsa, o grup ağırlığının düşürülmesi (hem de 4 puan) şaşırtıcı olmaz mı?
  • Vergi güncellemeleri sebebiyle fiyatı en hızlı artan ‘Alkollü içecekler, tütün ve tütün ürünleri’ grubuna ait ağırlığın da yüzde 3,52’den yüzde 2,75’e düşürülmesi bir başka akla takılan sorudur.
  • Vatandaşın “önce sağlık” inanışı da buradaki değişiklik ile boşa çıkmış görünüyor. Sağlık ağırlığı yüzde 4,09’dan yüzde 2,79’a düşürülmüş. Oysa vatandaş bu ihtiyacı için para yetiştiremediğinden (sigortalı olanlar da dahil) şikayetçidir. Acaba bu sebepten olabilir mi?

Peki ağırlığı artırılan gruplar hangileri?

  • Nüfusumuzun en az yüzde 70’inin unuttuğu ‘Lokantalar ve konaklama hizmetleri’ ağırlığı yüzde 8,31’den yüzde 11,13’e çıkarılmış. Evet dışarda yeme içme, konaklama maliyeti yükseldi ama sadece buna bakarak; nüfus çoğunluğu için yok hükmünde olan bir harcama kaleminin (en azından emekli ve asgari ücretli için) payını artırmak isabetli sayılabilir mi?
  • Aynı şekilde ‘Eğlence, dinlence, spor ve kültür’ grubu için de rüzgar tersten esmiş. Haliyle yukardaki nedenlerden ötürü düşürülmesi gereken ağırlığın yüzde 3,36’dan yüzde 4,34’e çıkarılmış olmasının da bir izahı olmalı…
  • ‘Giyim ve ayakkabı’ grubunun iki tarafı da mutsuzdur. Satıcı satışların düşmesinden, tüketici ise bu gruba bütçesinde yer ayıramamaktan şikayetçi…

Gıda dışı gruplarda daralma yaşanırken ve sektör temsilcilerinin sıkıntıları ortadayken, bu grupta ne gibi bir itici güç ağırlığı yüzde 7,16’dan yüzde 7,90’a yükseltmiş olabilir?

  • Sepetten çıkan ve yerlerine giren bazı ürünlere de bakalım. Beni en fazla şaşırtan maddeyi en başa alayım. Halkın temel besin kaynağı olan simitin ilk kez listeye girebilmesi normal mi?
  • Önemli bir kesimin her gün kullandığı banliyö tren bileti listeden çıkartılmış.
  • Yine yaygın kullanımı olan tıraş malzemeleri çıkartılırken, termos sepete alınmış. Oysa hangisinin diğerinin onlarca katı olarak kullanıldığını söylemeye gerek var mı?
  • Listeye yeni giren banyo paspası sürekli alınan bir ürün değildir. Her sene 1 tane alınsa evlerde koyacak yer kalmaz.

Listeden çıkarılan gazete ve derginin yıllık toplam tirajı (360 milyon) eskiye göre düşüş gösterse de hem sürekliliği olması hem de her haneye (3 kişilik) yılda ortalama 13-14 adet girmesi kalıcı olmasını sağlamaz mıydı?

  • Bebe elbisesi listeye girmiş, çocuk elbisesi çıkmış. Doğumdan sonraki 2 yıl bebeklik, 3-11 yaş arası da çocukluk dönemi olarak kabul edilir. Yani 2 yıllık ihtiyaç sepete giriyor, 9 yıllık ihtiyaç listeden çıkıyor. Hani “bebe ve çocuk” tek sayılsa kimsenin itirazı olamaz. Ancak tercih şaşırtıcıdır…

Sonuç olarak; zaten hissedilen enflasyon ile açıklanan enflasyon arasındaki fark ortadayken, bir de vatandaş kendi gerçeklerine uymayan bu değişiklikleri gördükçe enflasyonun düşeceğine dair inancını kaybediyor. Dolayısıyla hane halkına göre 12 ay sonrası için enflasyon beklentisinin yüzde 52,08 çıkmasını (MB anketi) haksız gösterecek bir başka neden bulunmuyor. Zira vatandaş sepet değişirse, çıkacak enflasyon oranının da hangi yönde değişeceğini iyi biliyor.

Kaldı ki; Amerika, Avrupa ve Asya’daki farklı ülkelerde araştırma ve ekonomik analiz alanında bir referans noktası olan BBVA Research, “TÜFE sepetindeki yeni ağırlıkların enflasyon ataletini güçlendirebileceği, yani fiyat artışlarını daha kalıcı hale getirebileceği” uyarısında bulunuyor.

Dolayısıyla şeffaflık güven verir, yokluğu bilgi kirliliği üretir.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Savaş öncesine ait ekonomik tablo

Ercüment Tunçalp

ABD- İran savaşının ülkemiz ekonomisine etkilerine bakmadan evvel Mart ayından önceki duruma odaklanmak daha isabetli olur. Zira savaş öncesi ile sonrasını birbirine karıştırma ve bütün zorlukları savaşa yükleme ihtimali var ki; bu sorunları daha da ağırlaştırabilir.

2025 yılı büyüme oranımız yüzde 3,6 olmuş, kişi başı gelirimiz ise 18.040 dolara çıkmıştır. Kağıt üzerinde güzel duruyor değil mi?

Oysa yukardaki geliri herhalde nüfusun en az yüzde 70’i göremiyor. Zira çok kullanılan kişi başına gelir, GSYH’nın ülke nüfusuna bölünmesi ile bulunuyor.

Eurostat verilerine göre Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik grubun, en yoksul yüzde 20’lik grubun 9 katı gelir elde ettiği bilinirken, aritmetik ortalamanın o kadar da önemsenecek bir yanı yoktur.

Ekonomik büyüme bu sorunları çözmediği için de vatandaşın ilgisini çekmiyor. Ortada olan tek gerçek, sermayenin büyüdüğüdür. Eğer bir ekonomide büyüme sağlanırken toplumun büyük kesimi için refah düzeyi düşmekte ise ‘yoksullaştıran büyüme’ söz konusudur. Gelir eşitsizliğinin nasıl ölçüldüğüne ve ülkemiz açısından sonuçlarına bir ay kadar önce değinmiştim.

Peki bu bizi nereye götürüyor?

İsviçreli Credit Suisse ve UBS tarafından yayımlanan verilere göre Türkiye’de en zengin yüzde 1’lik kesim ülkedeki servetin yüzde 40’ını alıyor. Dolayısıyla servet dağılımı adaletsizliği konusunda da Avrupa’da ilk sırayı bırakmıyoruz.

BDDK’nın yayımladığı açıklamaya göre; mevduatın yüzde 80’i sadece 2,2 milyon kişiye ait olduğuna göre şimdi daha da geniş bir pencereden bakalım…

Serbest piyasa ekonomisine dayalı bir sistem, üretim ve tüketim üzerine kurulduğu için sürekli büyümeyi gerektirir. Ayrıca sadece büyümeyi öne alan ülkelerde gelirin nasıl arttığının bir önemi yoktur. Örneğin finans kaynaklı bir büyümenin istihdama katkısı çok düşüktür.

Oysa sağlıklı bir ekonomide gelirin tüketim için harcanması da tasarrufa yönelmesi de (yastık altı değil) aynı sonuca götürür; yani büyüme ve istihdam yaratır. Biraz daha açacak olursak; tüketim arttığı durumda, bu talebe cevap olmak üzere önce yatırımlar, sonra da üretim artar.

Peki bu her zaman ve her yerde aynı sonucu verir mi?

Hayır, zaten sorun da buradadır!

Evdeki hesap çarşıya uymazsa bu döngü bozulur. Eğer tüketim arttıkça yeni yatırımla değil de kolay olan hammadde ve ara malı ithalatı tercih edilirse ekonomik büyüme istihdam yerine enflasyon yaratan bir özellik kazanır.

Aynı şekilde tasarrufların da banka yerine yastık altına (döviz ve altın olarak) yönelme durumu krediye dönüşmediği için ideal durumu yansıtmaz.

Bunu önlemenin çaresi eksi reel faizi gündemden düşürmektir.

Maalesef ülkemizde olan sürecin bu negatif tarafıdır.

Eğer bir ülkede enflasyon sürekli yüksek seyrediyorsa, büyüme oranı ne olursa olsun refah olumsuz etkilenir. Yani bu mücadelenin önceliği olmalıdır değil mi?

Şubat 2026 enflasyon rakamları açıklandı. TÜİK’e göre TÜFE’deki aylık artış yüzde 2,96, yıllık artış yüzde 31,53 olarak gerçekleşti.

Ortada dezenflasyon olarak tanımlanacak bir süreç yaşanmadığı halde faizlerin düşürülmesi konusunda yoğun bir istek var. Resmi kaynaklarda da bunu destekler şekilde, ‘dezenflasyon süreci’nde olduğumuz ifadeleri yer almakta…

Kasım ayında, son dört aya ait verilerle dezenflasyon sürecinde olmadığımızı belirtmiştim Şimdi bunu tekrar ediyorum ve aşağıda bir kere daha son dört ayın verilerini de belirterek soruyorum; Dezenflasyon nerede?

Tabloya bakışı kolaylaştırmak açısından bir hatırlatma faydalı olacaktır.

Dezenflasyon, zaman içinde enflasyonda kalıcı düşüşün sağlanacağı süreci ifade eder. Yani bir defalık değil, ‘kalıcı düşüş’ ve ‘süreç’ özellikleri olacak…

  Kasım Aralık Ocak Şubat
TÜFE (yıllık % değişim) %31,07 %30,89 %30,65 %31,53
TÜFE (aylık % değişim) %0,87 %0,89 %4,84 %2,96

Daha da geriye gidelim. 2025 yılı ilk 2 ayında yüzde 7,42 çıkan enflasyon, 2026’nın aynı döneminde kümülatif yüzde 7,95 olarak gerçekleşmiştir. Bunun anlamı; SSK ve BAĞ-KUR emeklilerinin aldığı yeni zamların yarıdan fazlasının bu kısa sürede eridiğidir.

Bir taraftan Merkez Bankası’nın hâlâ yüzde 16’lık yıl sonu enflasyon hedefi kenarda dururken, diğer taraftan yine Merkez Bankası’nın Hanehalkı Beklenti Anketi’ne göre; vatandaşın 12 ay sonrasına dönük yıllık enflasyon beklentisi yüzde 48,81 olarak açıklanmıştır. İnandırıcılık sorununun yarattığı bu durum, fiyatlama davranışlarını bozuyor, enflasyonla mücadeleyi de sekteye uğratıyor.

İşte henüz ortada savaş durumu yokken manzara buydu ve 23 Şubat 2026 tarihinde IMF Türkiye Raporu’nu açıklamıştı.

Konumuzla ilgi olan bölümü aktarıyorum…

“Güçlü kredi büyümesi, para politikasının enflasyonu Merkez Bankası hedefleriyle uyumlu seviyelere indirmek için hâlâ yeterince sıkı olmadığını göstermektedir. Daha yüksek bir reel politika faizi patikası, daha hızlı dezenflasyonu destekleyecek ve hedeflere ulaşma olasılığını artıracaktır. Bu, politika faizinin 2024’te ulaşılan nihai seviyeye (yaklaşık yüzde 48) daha yakın bir düzeye yeniden yükseltilmesi ve enflasyon hedeflere uyumlu hale gelene kadar da reel faizin yüksek tutulmasıyla sağlanabilir.”

İşte dışardan bakan bir göz bizden de fazlasını önermektedir. Üstelik bunun içinde 28 Şubat 2026 tarihinde başlayan savaşın yükü yoktur.

Sonuç olarak; yukardaki ekonomik tabloyu düzeltmek için daha yapılması gereken çok şey varken, bir de üstüne savaş şartlarının getireceği olumsuzluk eklenecektir. İşte bunun için savaş öncesi ve sonrası diye tabloyu ikiye ayırmak ve de diğer ülkelerin alacağı tedbirlerden daha fazlasına ihtiyacımız olduğunu da kabul etmek zorundayız.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ayçiçek yağı fiyatları üzerine…

Ercüment Tunçalp

Dünyada gıda fiyatları düşerken bizde artışın sürmesi artık alıştığımız bir durum oldu. Ancak bazı ürün kategorileri var ki; ne mantıkla ne de matematikle bağdaşmayan fiyat şişmeleri yaşanıyor. Kırmızı et ve çikolatayı yazmıştım, şimdi sırada ayçiçek yağı var…

Üzerinde çok konuşulduğu halde hiçbir şey söylenmeyen kategoridir bu…

  • İki yıl önce Trakya Birlik Başkanı Şafak Kırbiç’i dinleyince fiyat artışlarının devam edeceğini anlamıştım. Zira Başkan fiyatların konuşulmasından rahatsızdı ama yukarda belirttiğim fiyat şişmelerini sektör adına da savunamıyordu.

“Yağ fiyatları piyasada çok konuşulmakta ama aslında pahalı değil” diyordu. Yani döviz bazında diğer ülkelere göre ikiye katlanan raf fiyatlarımızı pahalı bulmuyordu. Üstelik tüketiciye tavsiyeleri de vardı. “Her nedense yağ fiyatları her zaman televizyonlarda yer alıyor, bu büyütülecek bir olay değildir. Bir kişinin ülkemizde yıllık yağ tüketimi 12 litre. Bunu da aylığa vurduğumuzda bir kişinin aylık tüketimi 1 litre yağ, güne böldüğümüzde ise bir kişinin günlük 1 TL bile yağ gideri yok” diyebiliyordu Başkan…

Yani üretici yerine tüketicinin maliyet hesabını yapıyordu…

Elbette zaman zaman başka görüşleri de dinliyoruz…

  • Ülkemizin bu üründe dışa bağımlı olduğunu biliyoruz. Yani ihtiyacın yaklaşık yarısı iç üretimden, diğer yarısı da dışardan geliyor. Ancak dünyada tamamını ithal eden ülkelerde bile fiyat bizimkinin yarısı. Demek ki; içerdeki pahalılığın sebebi dışa bağımlılık olamaz. O zaman bu gerekçeyi geçelim.
  • Farklı maliyeti olan piyasalardan tedarikte söz konusu değildir. Zira dünyanın en büyük iki üreticisi Rusya ve Ukrayna olduğuna göre bütün ithalatçı ülkelerin kullandığı kaynak hemen hemen aynıdır. Zaten diğer ithalatçı ülkeler arasındaki raf fiyatları benzerliği de bunu teyit ediyor. O zaman bizdeki şişmenin nedeni olarak bu şık da devre dışı kalmış oluyor…
  • Efendim son yıllarda Trakya’da kuraklık sebebiyle verim düşmüş. Evet bu üreticinin sorunu olsa da destek vermesi tüketiciden beklenemez. İthalat bunun için yapılıyor zaten. Bölgeye devletin sulama yatırımı yapması bekleniyor, haklı bir istektir ama bu da aşırı şişmiş tüketici fiyatını izah etmez. Zira kullanılan başka kanallar mevcuttur.
  • Diyelim ki; bu ürün ülkemizde hiç yetişmiyor ve tamamını dışardan alıyoruz. Raf fiyatları daha çok artar mı? Elbette hayır. Tersine düştüğünü izleriz.

Ancak bazı çevrelerin sihirli dokunuşları olmazsa…

  • Zaman zaman yüzde 30-36 olan ayçiçek yağı gümrük vergileri, 4 Mart 2022 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan kararla sıfırlanmıştı. Fiyat artışı durdu mu?

Fiyat istikrarının sağlanması için alınmış bir karardı ama tersine stokçuların frene basması sebebiyle yok satmalar ve sonrasında da fiyat artışları sürmüştü.

Demek ki; vergi konusu da bu kadar büyük farkı azaltmıyor….

Geçtiğimiz yıl içinde de son yayımlanan Cumhurbaşkanı kararı ile ham ayçiçek yağı ithalatında gümrük vergisi yüzde 36’dan yüzde 30’a indirildi, Karar 1 Ekim 2025’ten geçerli oldu ve Kosova’dan yapılacak ithalat ise sıfır gümrükle yapılacaktı. Raflara yansıdığını gördük mü?

Şimdi de elimizdeki son ürün bilgilerine bakalım…

  • 2023/24 üretim sezonunda üretilen 1,9 milyon ton yağlık ayçiçeğinden 758 bin ton ham yağ üretimi gerçekleşti. Böylece 2023/24 üretim sezonunda Türkiye’nin 2,4 milyon ton olan toplam ayçiçek ham yağ arzının yüzde 32’si yerli üretim ile geriye kalan kısmı ise tohum ve ham yağ ithalatı ile karşılanmış oldu. İthalatımızın yüzde 95’i Rusya ve Ukrayna’dan yapılmıştır. (Tarım ve Orman Bakanlığı Tarımsal Ekonomi ve Politika Geliştirme Enstitüsü)
  • TÜİK verilerine göre 2023/24 sezonunda Rotterdam üretici fiyatı 483 $/ton, Türkiye fiyatı ise 638 $/ton olarak gerçekleşmiştir. Rotterdam Avrupa’nın en büyük limanı ve ticaret merkezidir. Avrupa’nın kapısı da diyebiliriz. Dolayısıyla bildirilen fiyatın kapsama alanı görülsün istedim.

Dünya üretici fiyatlarının yüzde 32 üzerinde olduğumuzu görüyoruz ama bu da yüzde 100’e yaklaşan farklı raf fiyatlarımızı açıklamaya yetmiyor.

  • Bunu görmek için de değişik tarihlerde diğer ülkelerle yaptığımız market fiyat kıyaslamalarına bakalım…

Şubat 2026, 1 litre fiyatı Sırbistan’da 1,53 Euro, Türkiye’de 3,46 Euro,

Şubat 2026, 1 litre fiyatı K. Makedonya’da 1,56 Euro, Türkiye’de 3,59 Euro,

Aralık 2025, 5 litre fiyatı Rusya’da 6,45 Euro, Türkiye’de 9,14 Euro,

Aralık 2025, 2 litre fiyatı Belçika’da 3,99 Euro, Türkiye’de 7,36 Euro,

Eylül 2025, 1 litre fiyatı İtalya’da 1,59 Euro, Türkiye’de 3,26 Euro,

Eylül 2025, 1 litre fiyatı Macaristan’da 1,83 Euro, Türkiye’de 3,32 Euro,

Ağustos 2025, 1 litre fiyatı Tayland’da 2,06 Dolar, Türkiye’de 3,39 Dolar,

Ağustos 2025, 1 litre fiyatı Hollanda’da 1,48 Euro, Türkiye,de 3,00 Euro,

Temmuz 2025, 1 litre fiyatı Kazakistan’da 1,56 Euro, Türkiye’de 3,05 Euro,

Haziran 2025, 1 litre fiyatı Yunanistan’da 1,75 Euro, Türkiye’de 3,04 Euro,

Eylül 2024, 1 litre fiyatı Bulgaristan’da 1,77 Euro, Türkiye’de 2,63 Euro,

Haziran 2024, 1 litre fiyatı Macaristan’da 1,11 Euro, Türkiye’de 2,37 Euro olarak tespit etmiştik. Buna göre (2 ila 5 litreler ve dolar kıyaslaması hariç) yurt dışı fiyat ortalaması 1,57 Euro, Türkiye fiyat ortalaması 3,08 Euro olarak karşımıza çıkıyor. Euro bazında yüzde yüze varan pahalılığı normal görmek mümkün mü? Girdi maliyetleri dünyada sadece bizi mi etkilemekte?

Sonuç olarak; üreticimizin yukardaki bütün taleplerini haklı buluyorum. Ancak tüketici de raf fiyatlarına bakıyor ve tedarik zincirinde olanlara ve anlatılanlara bir anlam veremiyor. Esasında üreticiye eline geçen paranın az gelmesi, tüketicinin de raftaki fiyatı fahiş bulması çok şey anlatıyor. Tedarik zincirinin aradaki arızalı halkaları ise denetlenmeyi ve onarılmayı bekliyor!

Yoksa kuraklık, dışa bağımlılık, gümrük vergisi, verimsizlik, desteklerin yetersizliği yukardaki yüksek fiyat farklarını açıklamaya yetmiyor. Çikolata ve birçok üründe olduğu gibi haftalık geçici indirimler de algıyı değiştirebiliyor ama gerçeği değiştiremiyor…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Tüketiciyi yanlış anlamak!

Ercüment Tunçalp

Tüketici Güven Endeksi’nin (TGE) şubatta 2 puan artarak 85,7’ye yükselmesini, “Tüketici güveni 11 ayın en yüksek düzeyinde” şeklinde değerlendirmek ve üstelik bir ekonomi yazarının ağzından okuyucuya servis etmek en azından özensizliktir.

Zira ortada tüketici güveni yok ki; arttığı veya eksildiği konu edilebilsin…

Herkes biliyor ki; Endeks 0-200 aralığında değer alır. Endeksin 100’den büyük olması tüketici güveninde iyimser durumun, 100’den küçük olması ise tüketici güveninde kötümser durumun işaretidir. Yani endeks artışı ile güven artışı başka başka şeylerdir

İşte bunun için yukarda belirttiğim 85,7’lik değer, tüketici güvensizliğinin devam ettiğini ancak kötümserliğin biraz azaldığını gösterir. Yani “tüketici güveninde bir artış” söz konusu değildir.

Sadece ekonomide değil hayatımızın her ayrıntısında, “hiç olmayan bir şey” üzerinden olumlu veya olumsuz yönde değişimden söz etmek yanlıştır.

İşte bunun için bir endeks belirlenmiş ve 100 sınırının altında kalan her değerin “güvensizlik” şeklinde ifade edilmesini emretmiştir. Örneğin varsayalım ki; bir ay önce 65 olan TGE, ertesi ayda 98 olsun, burada büyük bir değişim var değil mi?

Evet ama bu sadece endeks değişimidir ve hâlâ tüketici güveni söz konusu değildir. Eğer bu değer 98 yerine 101 olsaydı, o zaman “güven artışının başladığı” şeklinde bir ifade doğru olabilirdi.

Tüketici Güven Endeksi (TGE), TÜİK tarafından anket yoluyla derlenen verilerle oluşturuluyor. Bu yapılırken, birden fazla başlık ele alınıyor. Bunların arasında tüketicilerin kişisel maddi durumları (geçmiş performans ve gelecek beklentisi), tüketicilerin ekonominin genel durumu ile ilgili görüşleri (ve beklentileri), tasarruf etme durumları (ve beklentileri) gibi değişkenler bulunuyor. Tüm bu farklı değişkenlerin ayrı ayrı endeks değerleri belirlendikten sonra da ortalamaları alınarak TGE oluşturuluyor.

Elbette tüketiciye doğru sorular sorulduğunda doğru sonuca ulaşılabilir.

Bundan 6 yıl önce TÜİK endekste bir değişiklik yapmış, ben de sonrasında bunun yanlış olduğunu ve bu şekilde doğru sonuca ulaşılamayacağını iddia etmiştim.

O günkü değişikliği özetleyelim…

TÜİK, tüketici güven endeksi hesaplamasında kullandığı dört alt endeksten ikisi olan “işsiz sayısı beklentisi” ve “tasarruf etme ihtimali” başlıklarını hesaplamalardan çıkardığını, Eylül 2020’de yayımladığı açıklamalarla duyurmuştu. Bu sayede Eylül’de, 200 üzerinden 61,8 olması gereken endeks, yeni hesapla 82 olarak karşımıza çıkmıştı!

Evet amaç hasıl olmuştu ama bizim tüketicimiz açısından en hayati gerçekler ise göz ardı edilmişti. TÜİK açıklamasında, “Avrupa Komisyonu’nun standartlarına uyulduğu” belirtilmişti. Oysa AB ülkeleri ile aramızda “işsizlik sorunu” ve “tasarruf imkanları” açısından büyük uçurum dikkate alınmamıştı. Buna rağmen güvensiz alan varlığını sürdürmüştü…

Şubat 2026’ya gelindiğinde ise TCMB’nin ‘Merkezin Güncesi’nde, istatistiğin Avrupa Komisyonu’nun öngördüğü çerçevede tutulmasının sakıncaları belirtiliyor ve bazı değişiklikler hakkında bilgiler veriliyor.

Aşağıdaki tek cümle her şeyi anlatıyor…

“Avrupa Komisyonu eşgüdümünde çok sayıda ülkede uygulanan tüketici eğilim anketi, standart bir çerçeveye sahip olduğundan, soru setinin ülkeye özgü ayrıntılı sorular içerecek şekilde revizyonuna sınırlı ölçüde imkan tanıyor…” diye devam ediliyor.

“Günaydın” demek gerekmez mi?

Gerçeği görmek için aradaki zaman farkının 6 yıl olması normal mi?

Elbette değişik ülke tüketicilerinin beklentileri, hayata bakışları ve öncelikleri farklıdır ve bilinmeyen bir şey de değildir. Bir İtalyan ile bir Türk’e aynı soruların uygun olamayacağını Eurostat’ın dikkate almaması mümkün müydü?

Şimdi yine 2020 yılındaki yazıma dönelim ve yukardaki eksik değerlendirmenin o gün için nelere tesir ettiğine bakalım…

Üreticiler, perakendeciler, bankalar ve devlet, karar verme süreçlerinde verileri hesaba katmak için TGE’deki değişiklikleri izlerler. Yüzde 5’in altındaki endeks değişiklileri genellikle önemsiz olarak nitelendirilirken, yüzde 5 veya daha fazla olan endeks değişiklikleri genellikle ekonominin yönündeki değişikliğe işaret eder. Şimdi buradan soruyorum; alt endekslerde yapılan 2 önemli değişiklikle aynı ay içinde yüzde 33’lük sanal artış, bu kurumların önüne hangi gerçeği koymuş olabilir?

Üstelik daha sonraki ayları da etkileyecek olması unutulmadan…

Şimdi de çıkan sonuçlar üzerinden uygun görülen bazı gazete başlıklarını değerlendirelim

  • “Tüketici Güven Endeksi dip seviyeyi gördü” ifadesi doğrudur.
  • “Tüketici güveninde ılımlı artış” bugünkü veriye bakarak yanlış değerlendirmedir..
  • “Tüketici Güven Endeksi Şubat’ta arttı” ifadesi doğrudur.
  • “Tüketici güveni Şubat’ta yükseldi” ifadesi bugün için yanlıştır.

Konunun anlaşılmış olduğunu ümit ediyorum…

Sonuç olarak; ne konuştuğumuzu iyi bilmemiz, rakamlardan daha önemlidir.

Zira verileri değerlendirme aşaması son noktadır ve akıllarda kalacak olan da budur. Üstelik akılda kalan yanlış değerlendirmeyi işe yansıtmanın sonucu ise önemli risk oluşturur…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER