Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

İnovasyon olmadan da olur mu?

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Gerçi başlıktaki yazının cevabı “Yaratıcı yıkım” konulu yazımda var ama hem bir önceki Ar-Ge konusunu tamamlaması hem de biraz daha ayrıntı ihtiyacından gündeme alınmıştır. Ar-Ge ile çok karıştırılan inovasyon o çalışmanın bir sonraki aşamasıdır. Yani Ar-Ge inovasyonun temelini oluşturur. Dolayısıyla oradan gelecek bilgiler inovasyon sayesinde üretimin ticarileşmesini sağlar.

Peter Drucker’ın Ar-Ge ve inovasyon birlikteliğini açıklayan çok güzel bir sözü var. “Bilgi, tek başına ekonomik bir kaynak değildir. Bilgi alınıp, satılamaz, sadece bilgiyle yaratılanlar alınıp satılabilir” diyor büyük usta…

Tekrarlamakta yarar var; inovasyon çıktısı elde etmek için öncelikle Ar-Ge yatırımına ihtiyaç vardır. Yani temel sağlam atılmalıdır. Bunun öncesinde de bilgi- teknoloji alt yapısının yeterli olması sağlanmalıdır.

Ülkemiz genelinde inovasyon kapasitesini artırmadan ve bunu üretime yansıtarak ticari sonuca ulaşmadan refah artışı sağlanamaz.

İktisat tarihinin büyük ustalarından Schumpeter’in tanımına göre inovasyon (yenilik), “Yeni yaratıcı fikirlerin veya buluşların ticaret, endüstri ve hizmet gibi ekonomik alanlara uygun hale getirilip uygulanmasıdır.”

Elbette sadece bir yeniliği kapsamaz. Yeniliğin devamlılığının da sağlanmasını hedefler. Yetmez, bir süreci ve sonucu kapsaması ve de yeniliğin bir değer katması beklenir. Bazı çevreleri kızdırma ihtimali olsa da söylemeden duramam. Şeffaf olmayan şirketler için uydurulmuş “Kapalı inovasyon” bizim anladığımız inovasyon değildir. Zira bu tarz işletmeler süreci kendi içlerinde yürütürler. Dış kaynaklardan gelecek desteklere ve yaratıcı fikirlere açık olmazlar. Şirket içindeki beyin fırtınasını yeterli bulurlar. Bu inovasyon değildir. Çünkü adı üstünde, şirket içinde kalarak dar çevrede Ar-Ge yapılamaz. Ar-Ge olmadan da inovasyon aşamasına geçilemez.

Bir yanlış anlamanın daha altını çizmeliyim. Pek çok kişi, inovasyon denince mevcut işleyişi tamamen değiştirecek bir buluş olarak değerlendirmektedir. Oysa inovasyon buluş yapmayı değil, yapılan işe yeni değer katmayı hedefler. Yani daha önceki bir buluşu veya mevcut bir fikri ekonomik ve sosyal değer katarak yeniden uygulanabilir hale getirmektir. Yoksa sıfırdan ortaya çıkarılmış bir fikir veya obje değildir.

Daha önce de verdiğim örnekler var. Fotoğraf makinası icadı 2 asır önceye dayanmaktadır ama dijitale geçiş çok yenidir. Kodak’ın lider pozisyonu kaybetmesi inovatif olamaması ile hazin şekilde neticelenmiştir. Telefon 1800’lü yıllarda icat edilmiştir ama dokunmatik hale gelmesi yenidir. 1950’li yıllarda tank gibi taşınması kolay olmayan bilgisayarlardan, hafif ve küçülmüş hale gelmesine kadar geçen süre; bütün donanım yenilikleri de düşünülürse çok kademeli bir inovasyon sürecini ifade eder. Dolayısıyla buluş, inovasyon ile desteklenmediği taktirde yaşayamaz.

Dünyadaki başarılı ürün inovasyon örnekleri olarak; en başta Apple’ın iPhone, iPad, iPod gibi ürünleri ile Tesla’nın hızlı şarj olan sürdürülebilir pil gibi yenilikçi fikirleri ile hibrit ve elektrikli araçların piyasaya sürülmesini sayabiliriz.

Hizmet inovasyonuna örnek ise; Uber’in ulaşım hizmetleri arz ve talebinin dijital bir platform aracılığıyla karşılandığı bir uygulama yaratılmasıdır.

Airbnb’de konaklama alanında yarattığı hizmet inovasyonu ile müşterilerin konaklama biçimlerinde çığır açan yeniliklerden birine imza atıyor. (Allianz)

İnovasyon inovatif düşünme ile başlar. Bu gerçekleşmeden inovasyon başarısı gelmez. Yenilikçi düşüncelere açık, mevcut durumları geliştirerek değer yaratan kişiler sayesinde ancak süreç veya çözümleri ilerletmek mümkün olabilir…

Sonuç olarak; inovasyon bu farklılığın yanında bilim ve teknoloji ile de sınırlı değildir. Korkulduğu kadar uzak durulacak ve sadece büyük şirketlere bırakılacak uygulamalar da değildir.

Zira mutlaka büyük kaynak ve finansman gerektirmez. Bir defalık faaliyet ve proje olmayıp süreklilik gerektiren bir kültürdür. Sadece inovasyon kadrosu ile de sınırlı olmayıp ihtiyaç duyuldukça katılım sağlanabilir. Hatta üniversitelerimizden destek alınabilir. Aslında en başarılı inovasyonlar çoğunlukla sahadan, yani müşteriden gelir. İşte maliyeti olmayan kısmı da burasıdır. Fikirler inovasyonun ham maddesidir. İşlenmesi ve uygulamaya geçirilmesi gerekir ki; fayda üretilebilmesi (ticarileştirilmesi) mümkün olabilsin.

Yukarda çalışmaları yürüten ekibin inovatif düşünme yeteneğinden bahsetmiştim. Bu ekibe liderlik edecek kişide ise daha fazlasının bulunması gerekir. Şirket adına yapılacak özeleştiri, tüketici ile kurulacak empati, rakiplerle ve ticari muhataplarla yapılacak benchmarking (kıyaslama) alışkanlığı diğer olmazsa olmaz özelliklerdendir.

Burada unutulmaması gereken en önemli husus, Ar-Ge temeline oturmayan inovasyonun başarı getiremeyeceğidir. İşte bunun için ülkemizde öncelik ilkine verilmiş, yetersiz de olsa birçok şirket tarafından Ar-Ge merkezleri ve Ar-Ge ekipleri kurulmuştur. İnovasyon için ise aynı şeyleri söylemek mümkün değildir. Anlaşılıyor ki; katedeceğimiz daha uzunca bir yol vardır.

Eğer yapılan Ar-Ge çalışması ticari bir başarıya dönüştürülmeyecekse inovasyon faaliyeti zorunlu olmayabilir. Zira eğer müşterilere ulaştırılan ve karşılığında gelir elde edilen bir ürün yoksa zaten inovasyon yok demektir. Yani Ar-Ge yaptınız ama inovasyonu eksik bıraktıysanız o ürün pazarda yer bulamaz.

Yine Peter Drucker’ın bu konudaki bir sözü ile bitireyim. “Her ticari işin iki temel fonksiyonu vardır; yenilik ve pazarlama.”

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Ar-Ge ne kadar önemli?

Ercüment Tunçalp

Sözünü çok duyduğumuz ama gerçek anlamda uygulanmasına sık rastlayamadığımız çalışmalardır. Ülkemizde, özel sektör içinde en fazla Koç Grubu şirketlerinde zaman ve kaynak ayrıldığını izliyoruz. Neticesi de sahaya yansıyor zaten…

OECD tarafından yapılan tanıma göre, “Araştırma ve Geliştirme (Ar-Ge), insan, kültür ve toplumun bilgisinden oluşan bilgi dağarcığının artırılması ve bu dağarcığın yeni uygulamalar tasarlamak üzere kullanılması için sistematik bir temelde yürütülen yaratıcı çalışmalardır.”

Ar-Ge yapan kuruluşlar (hem özel hem de kamu kurumları), üretim kalitelerini artırarak veya yeni ürün ve hizmetler yaratmayı amaçlayarak büyüyeceklerine ve gelişeceklerine inanırlar. Bu da niyetle ilgili kısmıdır.

Perakende sektöründeki örnek Migros’tur. Hem sektörümüzü ilgilendirdiği için hem de ‘zaman ve mekan’ ifademe açıklık getirmek amacıyla biraz daha açmakta yarar var. 12 yıl önce kurulmuş, 300 civarında çalışanı olan bir Ar-Ge merkezleri bulunmaktadır. Ar-Ge projeleri ile süreçlerin iyileştirilmesi, dijital dönüşüm, kayıpların azaltılması, maliyetlerin düşürülmesi, iş günü ve zaman tasarrufu, ek gelir yaratma ve sektörde rekabet avantajı sağlama gibi konularda kazanımlar elde etmekteler. Senelerdir bu kadar büyük bir insan ve finansal kaynak ayırmanın, yukardaki kazanımları garanti ettiği ortadadır. Ülkemizde bu sektöre ait bütün ‘ilk’lerin buradan çıkması da hiç tesadüf değildir.

Bu uygulamaların dışında kalan şirketleri hangi risklerin beklediğini gösteren uyarılar, 2025 yılında Nobel Ekonomi Ödülü’nü kazanan çalışmada mevcuttur.

Burada bir yanlış anlayışın altını çizmeliyim. Önce proje hedefleri, kapsam ve bütçe belirlemek; daha sonra da araştırma takımı oluşturmak verimsizlik sebebidir. Zira en başa alınması gereken insan kaynağıdır. Eğer elde yoksa veya bulunamıyorsa çalışma başlatılmamalıdır. Yoksa şirket içindeki çalışanlardan asli işleri yanında ikinci bir iş olarak bu konuya odaklanmalarını beklemek isabetli olmaz. Kaldı ki, araştırma geliştirme tek seferlik işlem değil, bir süreçtir. Yani her seferinde takım oluşturmak çalışmaların kalitesini düşürür. Doğrusu, departman kurulduktan ve Ar-Ge kadrosu oluşturulduktan sonra projelere sıra gelmesidir. Aynen Migros örneğinde olduğu gibi…

Elbette her proje ilerlerken şirket içinde uzmanlığı olan insan kaynağının katılımı da sağlanabilir. Sistemin değişkenlik gösteren kısmı burasıdır. Ancak bu çalışmaların tek sahibi olmalıdır ve o da Ar-Ge personelinin oluşturduğu departmandır. Kaldı ki Ar-Ge merkezi kurmak isteyen firma belirli sayıda tam zamanlı Ar-Ge personeli istihdam etmek zorundadır. Ancak bu şekilde vergi avantajlarından, teşvik programlarından faydalanarak bu yatırımlar sürdürülebilir hale getirilebilir.

Başarılı şirketlerin veya ülkelerin Ar-Ge harcamaları yüksek olur. Bunun istisnası, departmanın doğru kurulamamasıdır. Temel sağlam olmayınca da gösterişli bina ayakta kalamaz. Ar-Ge çalışmalarının başarısı eğitimli ve yetkin insan kaynağına bağlıdır. Yani harcamayı planlamadan önce daha fazla nitelikli araştırmacıya sahip olmak gerekir. Yoksa kaynak boşa gider, başarı gelmez.

Ar-Ge çalışmalarında, ‘fikir üretme’ sırasında pazar ihtiyaçları doğru analiz edilemiyor ve fizibilite doğru yapılamıyorsa sonraki aşamalar zaman ve para kaybıdır.

Ar-Ge harcamalarını ek maliyet kalemi gibi görmek yanlıştır. Uzun vadedeki tasarruf ve rekabet avantajı dikkate alınmalıdır. Kaldı ki dünyada olduğu gibi ülkemizde de devletin bu harcamalar için çeşitli destekleri (vergi indirimi, SGK prim desteği gibi) bulunmaktadır.

Gelişmiş ülkelere göre henüz yolun başındayız. Ekonomik büyümeyi çok istiyoruz ama onun temelindeki itici güç olan fikir üretimini ihmal ediyoruz.

Ülkemizde 2024 yılında Ar-Ge harcamasına göre ilk 6 şirket (Tusaş, Aselsan, Roketsan, Ford, Havelsan, Arçelik) içinde başarısı ile harcaması orantısız olan tek şirket bulunmuyor. (Turkishtime)

Görüldüğü gibi Ar-Ge harcamasında başı çeken firmalar savunma, havacılık, otomotiv ve beyaz eşya sektörlerinde yer alıyor. Aynı zamanda bunların ileri teknoloji faaliyetleri ve işbirliği yapan girişimler olduğu da ortadadır.

Ülkemizin 2024 yılı Ar-Ge harcamasının gayrisafi yurt içi hasıla (GSYH) içindeki payı yüzde 1,46 oldu. (TÜİK)

Dünyada GSYH’ye oranla en fazla Ar-Ge harcaması yapan (2023 verilerine göre) ilk 6 ülke; İsrail (%6,3), Güney Kore (%5), Tayvan (%4), (İsveç %3,6), Japonya (%3,4) ve ABD (%3,4) olmuştur. (OECD)

Türkiye yıldan yıla bu konuda artış kaydetse de (2023’te %1,39), gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında Ar-ge harcamalarının payı hâlâ çok düşük seviyededir.

Sonuç olarak; Ar-Ge çalışmalarının sadece üretim, savunma ve havacılık, bilgi ve teknoloji, otomotiv, beyaz eşya, elektrik ve elektronik alanlarıyla sınırlı olduğu anlaşılmasın. Yukarda da örneğini verdiğim üzere her türlü ticari ve hizmet sektörü ile de ilgili, hatta sanatsal projeleri bile kapsadığı söylenebilir. Biraz daha ileri gideyim; kâr amacı olmayan, vatandaşlara değer sunmak üzerine odaklanmış kurumları da ilgilendirdiğini unutmayalım. Ar-Ge Merkezleri’ni geliştirirken, üniversitelerle işbirliği yapmanın da katkısı inkar edilemez.

Ayrıca vatandaşların refah düzeyleri ile ülkelerin Ar-Ge harcamaları arasında paralellik vardır. Refahı artırmak ve gelişmiş ülkelerle rekabet edebilmek için bu kaynağı artırmak zorundayız. Yoksa büyürüz ama kalkınamayız…

Bu konuyla çok karıştırılan inovasyon, Ar-Ge‘nin bir sonraki aşamasıdır. Yani Ar-Ge inovasyonun temelini oluşturur. O da önümüzdeki yazının konusu olacak…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (29) İsveç

Ercüment Tunçalp

İsveç, dünyadaki en gelişmiş ülkeler arasında yer almaktadır. Kral’ın rolünün törensel görevlerle sınırlı olduğu anayasal bir krallıktır. Gücünü doğrudan halktan alan parlamenter demokrasi ile yönetilmektedir.

İnovasyon, sürdürülebilirlik, birlikte yaratma ve her türlü eşitlik odaklı yaklaşımı esas alan dinamik bir ekonomiye sahiptir. Yıllık tüketici enflasyonu yüzde 2,1’dir. Çok gelişmiş bir sosyal güvenlik sistemine sahiptir. İsveç kültürünün dikkate değer yönlerinden birisi de çevrenin korunmasına verdikleri önemdir. Yaklaşık 24 bini yemyeşil ormanlar ve bitki örtüsü ile kaplı, dünyanın en çok adaya sahip ülkesidir. Ülkenin üçte ikisi ormanlarla kaplıdır ve her yıl 340 milyon ağaç dikilmektedir.

İsveç Avrupa’da kişi başına en yüksek patent sayısına sahip ülkedir. Dinamit, kalp pili, bilgisayar faresi, böbrek diyaliz cihazları, fermuar, Tetra Pak, Skype bu ülkeden çıkmıştır. Volvo, Ericson, IKEA, H&M, Elektrolüx gibi çok uluslu şirketleri ile bilinir. Nobel ödüllerinin verildiği ülkedir.

Görüldüğü gibi sadece gelir ve fiyat düzeylerini kıyaslamıyoruz.

İsveç GSYH sıralamasında dünyanın en zengin ilk 10 ülkesi arasında yer alır. Elbette sosyal refah seviyesinde de üst sıralarda bulunmaktalar. Nüfusu 10,5 milyon olup, kişi başı geliri 57.625 dolardır.

İsveç pazarının en yaygın perakende zinciri ICA’dır. Hemköp, Coop, Willys ve Netto diğer pazar payı yüksek zincirlerdir. Lidl ise Alman menşeli olarak bu ülkede de faaliyettedir. Bizi ilgilendiren ve gururlandıran kısmı ise; Türk girişimci Dr. Muhittin Taylı’ya ait Matvärlden marketler zincirinin, 2017 yılında İsveç’te 2500 market arasında yılın en iyi marketi seçilmesidir. Halen de görsel teşhir ve titiz kalite kontrolündeki üstünlüğü ile büyümesini sürdürmektedir.

Aşağıdaki 25 ürünlük alışveriş, youtuber Sadık Şimşek tarafından Lidl’dan 26 Aralık 2025 tarihinde yapılmıştır.

  • Dikkate alınan güncel kurlar; 1 İsveç kronu (SEK)= 4,68 TL,

1 Euro= 10,71 SEK, 1 Euro= 50,16 TL şeklindedir.

  • Listede görüldüğü üzere döviz bazında biz yüzde 13 daha pahalıyız.

Kırmızı et ve et ürünleri, süt ve peynir, un, domates salçası, sarımsak, ceviz, kestane ve hatta elma pahalı çıkan ürünlerimizdir. Bu harcamadaki dezavantajımız…

  • Gelirdeki farka da bakalım mı?

İsveç’te asgari ücret, devlet müdahalesinden bağımsız olarak sendikalar ve işverenler arasında yapılan toplu iş sözleşmeleriyle belirlenmektedir. İsveç’te bu şekilde belirlenmiş net asgari ücret yaklaşık 18.000 SEK, bu da yaklaşık 1.700 euroya denk geliyor. Bizim henüz ele geçmemiş olan 28.075 TL’lik yeni asgari ücreti ve karşılığı olan 560 euroyu da yanına koyalım.

İsveç’te ortalama ücretin ise; aylık net 25.000 SEK ve 2.400 euro karşılığı olduğunu da belirtelim.

  • İsveç fiyatları yukarda da belirttiğim gibi Lidl’dan, Türkiye fiyatları ise en büyük 2 süpermarket zincirinden alınmıştır. Tek marketten alınamama nedenleri; çeşit olarak tam karşılığının bulunamaması, ambalaj gramajı olarak en yakınının aranması, mevsim nedeniyle bir tarafta bulunamayan taze sebze meyvenin diğer tarafta bulunabilmesi gibi sebeplere dayanmaktadır.
  • Alışverişe yüzde 13 fazla harcayan bizim asgari ücretlimizin geliri ise o ülke asgari ücretli gelirinin üçte biridir.
  • İsveçli gelirinin yüzde 6,04’ü ile bu alışverişi gerçekleştirirken, vatandaşımız gelirinin yüzde 20,62’si ile aynı alışverişi yapabiliyor. Başka bir ifade ile 1 ayda İsveçli bu alışverişi 17 defa tekrarlayabilirken, vatandaşımız aynı alışverişi ayda 5 defa yapabiliyor.
  • Eğer her iki tarafın da gelir ve fiyat seviyeleri benzerlik gösterseydi; bizdeki alışverişin tutarı 5.809,44 yerine 1.696,37 TL olmalıydı. Veya 5.809,44 TL’lik alışverişi yapan vatandaşımızın geliri 96.824 TL olmalıydı.
  • En dikkat çekecek kıyaslamayı sona bıraktım…

İsveç’te en düşük emekli maaşı 11.800 İsveç kronu’dur (yaklaşık 1.100 euro). Bu gelir ile geçinmenin zor olduğunu düşünen İsveç hükümeti bir çözüm bulmuş. Eğer emekli kirada oturuyorsa, kirayı ödedikten sonra cebinde en az 7.000 İsveç kronu kalması gerekiyor (geçim sınırı). Kalmadığı durumda, ‘kira desteği’ veriyor. Yine geçim sıkıntısı devam ediyorsa, yukardaki çözüme ilaveten ‘yaşlılık sosyal desteği’ devreye giriyor. “İsveç’ten Ömer öğretmen” adlı youtuber tarafından aktarılmıştır.

Sonuç olarak; döviz bazında gelir düşükken, harcamaların fazla olması genel sorunumuzdur. İsviçre ve Norveç örneklerinde olduğu gibi ucuz çıkmamız durumunda bile gelir düşüklüğü sebebiyle o ülke vatandaşları aynı alışverişi 7 kat daha fazla tekrarlayabiliyorlar. Yani sadece ucuz olmak da yetmiyor…

Bu günkü örnekte olduğu gibi hem pahalı kalıp hem de gelir düşüklüğü yaşanıyorsa, zaten sözün bittiği yerdir…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Et fırsatçılarının ramazan hazırlığı

Ercüment Tunçalp

Sakın, “Ramazan dışında insaf ölçüleri içinde kalıyorlar” gibi anlaşılmasın, nefes aldırmıyorlar. Sadece bilinen taktiği uyguluyorlar. Şubat ayında, ramazana 10 gün kala söz verecekler; “Ramazanda fiyat artışı yok” diye

Oysa o süreye kadar işlem tamamlanmış olacak…

Karkas fiyatı 600 lirayı (13,85 dolar) aştıktan sonra, 1.000 lirayı aşsa ne olur?

Zaten et yemeyi unutmuş olan vatandaşı ilgilendiriyor mu?

Et sektörü içinde en fazla dillendirilen, “Yem hammaddesinde yüzde 55 dışa bağımlıyız” bahanesi var. İsterseniz yüzde 100 dışa bağımlı olun; bütün dünya sizin kullandığınız yemi kullanmıyor mu? Döviz bazında diğer ülkelerin 2 katına ulaşan etiketler için daha makul nedeniniz var mı?

Efendim, “Çiğ süt fiyatı baskılandığı için hayvanlar kesime gidiyor”muş!

Kesime giden hayvanlar et arzını yükseltip, fiyat düşüşü sağlamaz mı?

Kaldı ki döviz bazında süt ve taze peynir fiyatlarında da diğer ülkelerden pahalıyız.

Bir de aynı kesimlerin ‘ithalat karşıtı’ söylemleri var. Efendim, “Zaten işe yaramıyor, fiyatları düşürmüyor”muş. Tamam işte daha ne istiyorsunuz?!

Ancak, ithalat hiç olmasın ki meydan tamamen fırsatçıya kalsın. İthalat varken durum buysa, bir de olmasa ne olacağını tahmin etmek o kadar zor mu?

Dolayısıyla ithalat yetersizdir, ihtiyaca göre artırılmalıdır. Ancak bir şartla; ithalatçı çevre ile spekülatörün rant ortaklığına izin verilmeyerek…

Türkiye’de karkas et ithalatını ESK yapıyor. İthal edilen etler de şube sayısına, piyasadaki dağıtım ağına ve satış hacimlerine bakılarak zincir marketler ve büyük et üreticilerine veriliyor. Onlar da karkas etten elde ettikleri ürünleri taahhütnamede yer alan fiyatlardan halka satıyor. Buraya kadarı bildiğimiz ve olması gereken süreçtir. Ancak bazı tüccarların ESK’dan aldığı tonlarca etin küçük bir kısmını satışa sunduğu, kalanını da el altından yüksek fiyata piyasaya sürdükleri belirtiliyor (Bahadır Özgür).

Eğer söylenen doğruysa bu sistem fırsatçıları besler. ESK süreci takip edemiyor veya denetleyemiyorsa acilen bu işten vazgeçmelidir.

Bir taraftan ithalat karşıtlığı sürerken, bir taraftan da küçükbaş hayvan yetiştiricileri temsilcisi, “ihracatın açılmasını ve desteklenmesini” istiyor (Ali Ekber Yıldırım haberinden). Yani şaka gibi hem hayvan varlığı azalıyor hem de 1 milyondan fazla hayvan biriktiği için ihracat isteniyor!

Artık hangisine inanacağınıza siz karar verin…

Bu kadar da değil!

“Fiyat artıyor ama talep düşüyor”muş. Ya ne olacaktı?

Kaldı ki talep düşünce de fiyat düşmez mi?

Yok öyle olmuyormuş. Talep düştüğü için; kuzular eskiden 18 kiloda kesilirken, sonra 20 kilo beklenmiş, daha sonra da 25 kiloya kadar gelmiş. Yani fiyat düşürmek yerine fazla maliyete katlanıyorlar, o durumda da fiyatı tekrar artırmak zorunda kalıyorlar. Aynen kulağı tersten göstermek gibi…

Şimdi geliyoruz, “Hayvan varlığımız azalıyor” masalına…

Tarım ve Orman Bakanlığı’na ait veriler ile TÜİK tarafından 30 Haziran 2025 tarihinde yayımlanan açıklamaya göre; son altı aylık sürede büyük baş hayvan sayısında yüzde 1,2, küçükbaş hayvan sayısında yüzde 6 artış olduğu görülüyor.

Daha öncesi de var…

TÜİK’in 10 Şubat 2025 tarihli haber bülteni içinde; “2023-2024 hayvan sayıları değişim oranları” olarak, büyükbaş hayvan sayısının bir önceki yıla göre yüzde 2,4, küçükbaş hayvan sayısının da bir önceki yıla göre yüzde 4,8 arttığı açıklanmıştı. Oysa aynı odaklar son iki senedir tam tersini seslendirmekteler.

Dolayısıyla “yanlış tarım politikası, hayvan sayısının azalması, yem fiyatlarının artması” şeklinde fahiş fiyata gerekçe oluşturan ve olayı saptıran fırsatçılar 2026 yılında da vatandaşın kabusu olmayı sürdürecekler.

Karkas et fiyatındaki tuhaflıktan daha fazlası market etiketlerine yansıyor.

Hani “Pahalı alıyorum, pahalı satıyorum” gerekçesi var ya, bu sözü “pahalı almak işime geliyor, zira bana da fazladan ekleyecek marj imkanı kalıyor” şeklinde çevirmek daha uygun olacaktır.

Usul de bulmuşlar!

Dana çeşitleri için “Biga yöresi”, “Çiftlik”; kuzu eti için “Trakya kıvırcık”, kuzu kıymasına “minikler için” şeklinde ayrı fiyat kulvarları açmışlar.

Biga yöresinin en lezzetli ete sahip olduğu bir gerçektir. Ancak o kadar fazla satış noktası ve restoran aynı yöreyi referans göstermektedir ki; hepsinin talebini karşılayacak hayvan varlığı bölgede bulunmamaktadır. Kaldı ki, Biga eti yumuşaktır. Benim aldığım marketin eti ise oldukça sertti.

Çanakkale İl Tarım ve Orman Müdürlüğü 2024 Yılı Brifing Raporu’nda, “Biga’nın 53.755 adet büyükbaş hayvan varlığına sahip olduğu” belirtiliyor. Bu sayının üçte biri süt hayvanı olsa, geriye kalan dana karkas ancak 100 satış noktasına yeter. Oysa tek perakendecinin bile bunun 4-5 katı şube sayısı var.

Yani aynen Ezine peyniri gibi; Ege Bölgesi’nin her yerinde üretilen peynirin adı nasıl “Ezine peyniri” olduysa, burada da benzer durum geçerlidir.

Yukarda son dana karkas ortalama fiyatının 601 TL olduğunu belirtmiştik. Ve piyasada bununla orantısız perakende fiyatlarının varlığından da bahsetmiştik.

Şimdi de tabelaya “Gurme” yazınca, “atış serbest” diyenlere bakalım…

Aşağıdaki örnek ulusal zincir olmadığı gibi lüks şarküteri veya lüks kasap da değildir. Sadece bakkaldan biraz daha büyük sıradan bir markettir.

İşte bazı fiyatları:

Dana kıyma 1.400 TL, dana kontrfile 1.800 TL, dana pirzola 2.200 TL, dana antrikot 2.700 TL, kuzu kuşbaşı 1.800 TL, kuzu pirzola 3.100 TL’dir.

Artık beyaz eşya fiyatları ile yarışan bonfileyi kıyaslama dışında tutuyorum.

Sonuç olarak; fahiş fiyatla mücadelenin de netice verdiği söylenemez. Dolayısıyla bu fiyatlara nüfusumuzun yüzde 80’i uyum gösteremez. Hele hele satın alma gücünden hiç bahsedilemez. Bir örnek de asgari ücretten…

Tam bir ay önce yüzde 27’lik yıllık artışla 28.075 TL olan net asgari ücret henüz ele geçmemişken; bu bir aylık sürede dana karkas fiyat artışı yüzde 13,8 olmuştur (Kaynak UKON). Artık söylenecek bir söz kalıyor mu?

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER