Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Fizibilite çalışmalarının önemi

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

‘Fizibilite’ kelimesi, “yapılabilirlik, olabilirlik” anlamına geliyor.

Fizibilite çalışmaları; herhangi bir yatırım veya projeye başlama kararı vermeden önce gerekli olan tüm bilgilerin sistematik şekilde elde edilmesiyle başlıyor.

Rapor aşaması ise; ekonomik, yasal, teknik ve finansal araştırmaların sonucunda yatırımın kârlı olup olmadığını ortaya koyan dosyanın oluşturulmasını sağlıyor.

Fizibilite çalışması zaman alan ve yüksek maliyeti olan bir çalışmadır. Bu bakımdan, daha en baştan yatırım fikrinin olabilirliği konusunda ‘ön fizibilite’ denen kısa bir araştırma yapılmalıdır. “Bir iş yeri açmak çok kolaydır, onu açık tutmak ise çok zordur” şeklinde güzel bir Çin Atasözü vardır. Demek ki başlangıcı biraz uzatmanın faydası olmalıdır. Belki de daha bu aşamada olumsuzluk tespit edilecek ve paranın cepte kalması sağlanacaktır.

Öyle ya; bir işin sonunda elde edilecek getirinin, harcanacak kaynaktan az olduğu görülürse o yatırımdan uzak durmak gerekmez mi?

Aşağıda vereceğim örneklerin tamamında sadece ‘ön fizibilite’ aşaması yeterli olabilirdi. Yani baştan ‘fizibıl olmadığı’ görülmeli ve yatırımların bazılarından vazgeçilmeliydi. Oysa muhtemelen zarar eden yatırımlar gerçekleşmiştir.

Bizim gibi sınırlı sermaye kaynağına sahip ülkelerin kamu veya özel sektör işletmeleri, yatırım yapıp yapmayacaklarına karar verirlerken yuvarlak hesaplara göre değil, mutlaka detaylı matematiksel hesaplara dayanan araştırma yöntemlerini kullanarak sonuca ulaşmalıdırlar.

Kamu yatırımlarından bir örnek verelim.

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Cahit Turhan açıklamış. Kütahya’da yap-işlet-devret modeliyle yapılan ve 2012 yılında açılan Zafer Havalimanı için 4 yıllık garanti farkı olarak İC (İçtaş) şirketine 26.6 milyon avro (160 milyon TL) ödeme yapılmış. 50 milyon avro’luk bir yatırımla inşa edilen havalimanı için verilen yolcu garantisinde yüzde 96 oranında yanılma meydana gelmiş. “Bu meydanı 4 yılda 4.073.018 yolcu kullanır” diye öngörülmüş, dört yılda kullanan yolcu sayısı 170.534 de kalmış.

Elbette bu yatırım Afyon ve Uşak gibi yakın illeri de kapsamaktadır. Ancak nüfuslarını hesaba dahil etmek yanında; yaş grubu, meslek ve gelir seviyeleri de filtrelenmeliydi. Bu yatırımın ileriye dönük zorunlu bir kamu yatırımı olduğu bilinse bile yolcu sayısındaki öngörünün temelden yanlış olduğunu kabul etmek zorundayız.

Özel sektör yatırımlarına gelince;

  • Açtığı her üç şubeden birisini daha sonra kapatmak zorunda kalan perakendeciler olduğunu biliyoruz. Yanılgıda ilk sırayı ‘yanlış mağaza yeri seçimi’ alıyor. İkinci sırayı, doğru yer seçimine rağmen hesapları bozan ‘kira/ciro oranı’ alıyor. “Rakip yerine ben tutayım” aceleciliği şişen kiraları gündeme getiriyor.
  • Ülkemizde rakibinden daha düşük ciroyla, binlerce daha fazla personel çalıştıran perakendeciler var. Bu da personel giderinin ciroya oranını limitlerin dışına taşıyor.
  • Yanlış AVM yatırımlarının temelinde yanlış fizibilite raporları var. Anadolu’da bolca örneklerine rastladığımız; başlangıçta metrekaresi 35 dolardan yapılan kiralamaların daha sonra 8 dolara kadar gerilemesi, 40 avro’dan yapılan hesapların daha sonra 15 avro’ya kadar inmesi önemli sorun oluşturuyor.

Fizibiliteyi hazırlayan şirket aynı zamanda kiralamayı da yapınca, işini bitirip ayrılma gündeme geldiğinde bütün dertler yatırımcıya kalıyor.

Demek ki fizibilite çalışması sadece konusunda uzman şirketlere değil, aynı zamanda iş ortağı olmayan bağımsız şirketlere de yaptırılmalıdır.

Belki bu şirket sizi yatırımdan vazgeçirecektir. İlkinde bu ihtimal var mı?

  • İzmir Mavişehir’de 3 AVM yan yana (biri inşaat halinde) yer alıyor, dördüncüsü de 3 km mesafede bulunuyor. Bu durum sözün bittiği yerdir.

Gelişmiş ülkelerde bir işe başlarken yetkili makamlarca da fizibilite raporu isteniyor. Bunu ortaya koymadan işe başlanmasına yasalar izin vermiyor.

Ne iş yapacağınızı, nasıl yapacağınızı, iş planınızı, işle ilgili beklentinizi, imkanlarınızı, sermayenizi, sisteminizi raporlamanız gerekiyor. İnandırıcı bulunursa işe başlayabiliyorsunuz.

Peki gelişmiş ülkelerin girişimciye çıkardıkları bu zorlukların sonuçları nedir?

İşin devamındaki istikrar, iş disiplini, güven, verimlilik…

Bu prosedürlerin olmadığı ortamda ise; yanılan girişimciler, aç kapa dükkanlar ve işletmeler, konkordatolar ve hüsranla sonuçlanan girişimler…

Ülkemizde, yatırımcı bir işe girmeyi kafasına koymuşsa, konuya hep olumlu tarafından bakıyor. Ve sonunda ortaya ‘fizibilite raporu’ yerine ‘iş planı’ çıkıyor. Oysa bu iki çalışma birbirinden çok farklıdır.

Fizibilite raporu; ‘Bu iş yapılabilir mi?’ sorusuna cevap arıyor. İş planı ise yukardaki soruya bulunan cevabın olumlu olması durumundaki yol haritasını belirliyor.

Fizibilite raporundaki en iyimser senaryonun iş planında esas alınması önemli risktir. Oysa aynı çalışmada başka alternatif senaryolar da yer alır. Daha kötümser senaryoya göre tavır belirlemek belki kurtarıcı olur ama bizim coğrafyada çok rastlanan bir durum değildir.

Yine güzel bir sözle bitirelim; “İş hayatındaki sürprizlerin yüzde doksandokuzu olumsuzdur.” (Harold S. Geneen)

İşte küresel anlamda verimliliği artıran da, bu kötü sürprizlerin önünü kesmek üzere iyi hazırlanmış fizibilite raporlarıdır.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Enflasyonu avantaja çevirenler çoğalıyor

Ercüment Tunçalp

Yüksek enflasyonun getirdiği en acımasız değişiklik ticari çıkarları önceleyen bazı hamlelerin artmakta olduğudur. Daha da hazin olan ise haksız kazancın denetlenmesini sulandırma gayretleridir. Zira bazı muhalif görüş sahipleri için iktidarı yıpratmak kullanışlı geldiğinden, isteyerek veya istemeyerek niyeti bozanların aradan sıyrılmasına katkı sağlamış oluyorlar.

Enflasyonla mücadele milletçe yapılır…

Hükümetin doğru politikalarla bu mücadeleyi sürdürmesi gerekirken, bireylerin de aşırı kâr hırsına karşı uyanık olması beklenir.

Yani, aynı marka tereyağını 133 liraya satan da para kazandığına göre 200 liraya satana karşı kayıtsız kalmak iyi vatandaşlık örneği değildir. Verdiğim fiyatlar normal raf fiyatları olup dalgınlığın faturası yüzde 50 fazla ödemektir. Eğer indirimli fiyatın 120 lira olduğu yeri keşfedemezseniz, bu sefer de cebinizden çıkan fazlalığın oranı yüzde 66 olabilir.

Tanınmış bir markanın çam balını 100 liraya satan perakendeci normal kârını elde ederken, 130 liraya satanın haksız kazancına sessiz kalmak da mücadeleye zarar verir.

Kategori lideri bir zeytin markasını 28,25 liraya satan satıcı ile 38,50 liraya satan satıcı komşudur. Dikkati dağınık bir tüketicinin yüzde 36 daha fazla ödemesinin nasıl bir duygu yaratacağını herkes kendine sormalıdır.

Keza köklü bir markanın barbunya pilakisini 16,90 liraya almak yerine 24,90 liraya almak da ihtimal dahilindedir. Bu kulvarı yanlış seçmenin faturası da yüzde 47 fazla ödemektir.

Kategori lideri bir ayçiçek yağı markasının litre fiyatı, komşu 2 marketten birincisinde 35,90 TL, diğerinde yüzde 57 fazlasıyla 56,50 TL’dir.

Bakınız, yukarda saydığım örneklerin tamamı kategorilerinin en güçlü markalarına aittir. Pazar payı daha düşük olan diğer markalardaki fiyat karmaşasının ulaştığı noktayı artık sizler tahmin edebilirsiniz herhalde…

Dünyada muz üreten sayılı ülkeler arasındayız. Geçtiğimiz haftalarda yazdım, Avrupa’nın en pahalı ülkesi olan İsviçre’nin kilosunu 1,41 euroya sattığı ithal muzun yerlisini bizde 2,20 euroya ve daha fazla fiyata satanlar vardır. İthal muzdaki yüksek vergiye rağmen ‘ithal-yerli’ makasını iyice daraltan fırsatçıları ise saymıyorum bile…

AB ülkesi Romanya’da 2,90 euro olan 30’lu yumurta fiyatı bizde 3,20 euro karşılığıdır. Ancak hâlâ üreticinin zarar ettiğini belirterek borsa fiyatlarını haftalık yüzde 4-5 artırarak açıklayan kuruluşlar vardır.

Acaba bu örneklerin enflasyon üzerinde hiç mi etkisi yoktur?

Şubat ayında 7 puanlık KDV indirimi öncesinde; yumurta, çay, yağ gibi temel gıda ürünlerine zam yapan bazı markalarda ve satış noktalarında, zamlı fiyat sebebiyle KDV indiriminin nasıl buharlaştığını yazmıştık. Artık o gerilerde kaldığı için yeni ek kazanç kapılarının aralanmasını kollayanlar vardır. İnanın bu kesimler enflasyonun tek haneye inmesini asla istemezler. Zira o zaman ne stoktan kazanmak ne vergi indiriminden sebeplenmek ne de fiyatları haftalık küçük küçük tırmandırmak mümkün olamaz. Oysa şimdi malı yüklü miktarda alanın, satışların düştüğü durumlarda bile üzülmesine gerek yoktur. Çünkü mevcut şartlarda yarın daha kârlı satabilmesi mümkündür.

Halkın büyük çoğunluğu bu yükün altında ezilirken, bunu avantaja çevirmek isteyen başka bir kesim için hayat bu kadar kolay olmamalıdır.

Sadece bu kadar da değil!

Kataloğa koyduğu çok cazip fiyatlı tanınmış bir markayı sadece fotoğrafta bırakıp tüketiciyi yanıltmak ise bazı satıcılar için alışkanlık haline gelmiştir.

Birçok kampanya ürününün ne perakendeci deposuna ne de herhangi bir şubesine girmemesi bir yana, daha insaflı çıkanlar tarafından bile şube başına 4-5 adetle sınırlı gönderildiğini izliyoruz.

Bunu nasıl anlıyoruz?

Şirketin 800 şubesi var, “Stok adedi 4000 adet” diye duyuru yapılıyor. Yani böyle bir ürüne kampanya teşhiri yapılamadığı gibi sadece az sayıda şanslı müşterinin kısmeti olmaktadır. Şaşırdığım taraf; bu markaların sahibi tedarikçilerin kendilerini neden kullandırdıklarıdır. Veya reklam gibi görülüyorsa bunun çok kötü bir reklam olduğu nasıl fark edilemiyor?

Zira mağazada ürünü bulamayan tüketiciye, çoğu zaman “üretici firma göndermedi” denmektedir. Örnekler, küçük esnaf veya yerel zincirlere ait değildir.

Önceki senelerde kırtasiye sezonunun en düşük fiyatlı perakendecisi bu senenin pahalıları arasındadır. Eski şöhretin riske atılması da şaşırtıcıdır.

Yeni moda bir insert uygulaması daha var!

Fiyatlarının rekabetçi olmadığını iyi bilen bazı perakendecilerin indirim broşüründe “yüzde 15 tasarruflu” açıklamasını yeterli görmeleri oldukça tuhaftır. Tüketici için hiçbir şey ifade etmediği de ortadadır. Normal raf fiyatı yok, indirimli fiyat yok ama tasarruflu olduğu mesajı var. Bu kampanyaların ne kadar gerçekçi olduğunu anlamak isteyenler, sözde tasarruflu fiyatı öğrendikten sonra bir de çevrelerindeki normal raf fiyatlarına bakmalılar. Ya aynı seviyede ya da daha üzerinde kaldığını görecekler!

Sonuç olarak; yüksek enflasyon dönemleri fiyat istikrarını ortadan kaldıran ortamlar yaratabilir. Herkes kendi gemisini kurtarmaya kalkınca da serbest piyasada tam rekabet koşulları sağlıklı işlemez ve tüketiciyi koruyacak bir otoriteye ihtiyaç duyulur. Bütün bu söylediklerim temel gıda ürünleri için geçerlidir. Kimse bu kategorilerde arz-talep dengesinin kendiliğinden oluşmasını beklemesin. Normalde tüketici almazsa fiyat düşer değil mi?

Evet ama her üründe değil, zira tüketici talebi düşürmek için aç mı kalacak yani…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (12)

Ercüment Tunçalp

Bu yazımızın konusu İsviçre’dir.

Amacımız da Avrupa’nın en pahalı ülkesinde yaşamak mı daha zor, en ucuz ülkesinde yaşamak mı, onu anlayabilmek…

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2021 yılına ilişkin hane halkı nihai tüketim harcamalarına göre satın alma gücü paritesi sonuçlarını açıkladı.

Avrupa’da tüketim mal ve hizmetlerine ilişkin fiyat düzeyi endeksi en yüksek ülke 167 ile İsviçre, en düşük ülke ise 40 ile Türkiye oldu.

Bu neyi gösteriyor?

27 Avrupa Birliği (AB) ülkesi genelinde 100 euro karşılığı satın alınan aynı mal ve hizmet sepetinin, Türkiye’de 40 euro karşılığı TL ile satın alınabileceğini gösteriyor. Elbette İsviçre’de de 167 euro karşılığı ile…

Peki bu ne ifade ediyor?

Sadece ülkelerin fiyat seviyelerini…

Başka?

Başka da bir şey ifade etmiyor!

Daha açık şekilde; bir ülkenin fiyat düzeyi endeksi 100’den büyük ise bu ülke karşılaştırıldığı ülke grubu ortalamasına göre “pahalı”, 100’den küçük ise “ucuz” olarak ifade ediliyor. Bu kadar…

Satın alma gücünü, gelir seviyesini dikkate almadan sadece fiyat seviyesi üzerinden hesaplamanın inandırıcılığı olamaz. İşte biz o eksik kalan kısmı tamamlıyoruz.

Sayın Volkan Baysal’ın, 27 Ağustos 2022 tarihli, İsviçre’de 1 saatlik asgari ücretle neler alınabilir?” konulu alışveriş videosundan faydalandık. Kendisine bu çalışma için teşekkür ediyorum.

Şimdi yukarıdaki liste üzerinden kıyaslamalara başlayalım…

  • Adı geçen arkadaşımızdan, İsviçre’de yıllık brüt asgari ücretin 56.000 frank, aylık brüt asgari ücretin 4.665 frank ve net asgari ücretin 3.200 frank olduğunu öğrendik. Haftalık 40 saat çalışma esası üzerinden de 3200 / 160 = 20 frank saatlik ücrete ulaştık.
  • Lidl marketten yapılan alışverişin toplamı 1 saatlik asgari ücrete denk getirilerek 20,31 frank tuttu. Aynı alışverişin karşılığı olarak Carrefoursa sisteminden aldığımız benzer ürünlerin fiyatları da 299,60 TL tuttu.
  • 1 İsviçre frangı, 19,09 TL karşılığıdır. 1 İsviçre frangı, 1,05 euro karşılığıdır. 1 euro, 18,24 TL karşılığıdır.
  • İsviçre’de net asgari ücret 3.200 frank (3.360 euro), Türkiye’de net asgari ücret 5.500 TL’dir (302 euro). İsviçre asgari ücreti 61.088 TL karşılığıdır.
  • Bir İsviçre vatandaşı aylık geliri ile bu alışverişi 1 ay içinde 158 defa yapabilirken, aynı alışverişi bizim tüketicimiz 18 defa yapabilmektedir.
  • Veya İsviçre vatandaşı bu alışverişi gelirinin yüzde 0,6’sı ile yapabilirken, aynı alışverişi bizim tüketicimiz gelirinin yüzde 5’i ile yapabilmektedir.
  • Listede görüleceği üzere Avrupa’nın en pahalı ülkesi ithal muzu euro bazında bizim yerli muzdan daha ucuza satıyor. Bu konu da aynen yumurta gibi özel ilgiyi hak ediyor!
  • İki taraftaki alışverişi de euro bazında gösterirsek; İsviçre deki alışveriş tutarı 21.32 euro, Türkiye alışverişi 16.43 euro karşılığıdır.

Türkiye alışverişi euro bazında İsviçre alışverişinin yüzde 77’si seviyesinde iken, Türk tüketicinin euro bazında geliri İsviçreli tüketici gelirinin yüzde 9’u seviyesindedir.

  • Her iki ülke vatandaşının gelirini de harcamasını da bir birim üzerinden karşılaştırırsak; geliri 1.7 kat fazla çıkan ülkemiz vatandaşının harcaması 14.7 kat fazla çıkar. Eğer her iki tarafın gelir ve fiyat düzeyleri benzerlik gösterseydi bizdeki alışverişin tutarı 299,60 TL yerine sadece 34,65 TL çıkmalıydı. Veya 299,60 TL’lik alışverişi yapan vatandaşımızın asgari ücreti 47.555 TL olmalıydı. Evet aradaki fark bu kadar büyük olunca böyle inanılması güç rakamlar ortaya çıkıyor ama gerçek budur. Yoksa en kolayı, ülkeleri fiyat seviyelerine bakarak sıralamaktır ki buradan doğru sonuç çıkmaz.

Sonuç olarak; kişi başı milli gelirde oluşan büyük fark satın alma gücünün hangi tarafta açık ara önde olduğunu çok net ortaya koyuyor zaten. Ancak küresel bazı kurumların (Dünya Bankası, IMF gibi) icadı olan ve yapay olarak yaratılan “satın alma gücü paritesine göre gelir” şu anda küresel ortamda en çok tartışılan konu olmaya devam ediyor.

Yazının başında belirttiğim, TÜİK tarafından çıkartılmış fiyat düzeyi endeksinde 167- 40 değerlerinin nasıl bulunduğunu bilmiyorum. Ancak iki ülke arasında euro bazında alışverişte bu kadar fark olmadığını çok iyi biliyorum. Zira devamlı kıyaslıyorum. Son alışverişte olduğu gibi yüzde 79 seviyesinde veya 2 sene önce tespit ettiğimiz gibi yüzde 46 seviyesinde kalan fiyat düzeyimiz yanına elbette gelir düzeyleri arasındaki farkı da ilave ediyorum.

Matematiği bir tarafa bıraksak bile, dünyanın değişik yerlerinde sadece süpermarket otoparklarındaki alışveriş arabalarının yüküne ve içeriğine bakarak da satın alma gücünün hangi tarafta ağır bastığı kolayca tespit edilebilir.

87.087 dolarlık kişi başı geliri (bu da bütün nüfusun ortalaması) bizden 9 kat fazla olan İsviçreli tüketici de pahalı bir ülkede yaşadığını biliyor. Ve hatta aylık süpermarket alışverişi için Fransa veya Almanya’ya geçenler de oluyor. Bu durum satın alma gücü düşüklüğünden değil, hesabını iyi yapan ve ne tasarruf ettiğini hesaplayabilen bilinçli tüketicinin davranışı olarak öne çıkıyor.

Darısı bizim başımıza…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Büyüme neden tüketiciye yansımıyor?

Ercüment Tunçalp

Son yıllarda ‘tüketicinin düşen satın alma gücü’ hakkında çok fazla yazı kaleme aldım. Elbette yeteri kadar da rakamsal verilerle destekledim.

Ancak gerek 2021 yılının tatminkar büyüme rakamı, gerekse son açıklanan bu yılın ikinci çeyreğine ait yüzde 7.6’lık büyüme oranı kafaları karıştırabilir.

Baştan söylemeliyim ki; bu büyümeyi geniş tüketici kesimleri hissetmediği gibi yoksullaşma hız kesmeden devam ediyor. Biz olaylara tüketici cephesinden baktığımız için de çelişki gibi gözüken bu durumu aydınlatmak şart oluyor.

Peki bu büyüme kime yarıyor?

Bu sorunun kısa cevabı, büyüme esnasında emekten kesilen payın sermayeye kanalize olduğudur. Her şey o kadar açık şekilde gerçekleşiyor ki; üzerinde en geniş mutabakat sağlanan bir sorun olarak karşımızda duruyor.

İşte TÜİK’in konuya açıklık getiren açıklamasından bir bölüm:

İşgücü ödemelerinin cari fiyatlarla gayrisafi katma değer içindeki payı geçen yılın ikinci çeyreğinde yüzde 32.6 iken, bu oran 2022 yılında yüzde 25.4 oldu.”

Söz konusu oranın 2020’nin ikinci çeyreğinde ise yine aynı kurumun verdiği bilgiye göre yüzde 36.8 ile daha yüksek olduğunu da biz ilave edelim.

İki yılda 11 puandan fazla kayba uğrayan emeğin payına bakar mısınız?

Ülke büyürken vatandaşın nasıl yoksullaştığına dair sadece bu açıklama bile yeterlidir ama büyüme payının nereye gittiği de iyi görülmeli ve de eksik kalmamalıdır. Resmi açıklamaya göre en yüksek büyüme yüzde 26.6 ile finans sektörüne aittir. Bu kadar da değil, örneğin bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 400’ün üzerinde kâr artışı kaydeden bankaları da daha fazla oranda kâr artışı sağlayan şirketleri de finansal tablolarından izlemek mümkündür. Bankaların yüksek kâr artışları doğal performanslarının bir sonucu olmayıp, politika faizinin piyasa koşullarına uymamasının onlara getirdiği bir avantajdır.

Tüketicinin durumunu kendi ağzından öğrenmek isteyenler için ise bakılacak yer son zamanlarda küçük iniş çıkışlar gösterse de çok düşük seyreden ‘Tüketici Güven Endeksi’ olabilir. Tüketici güven endeksi hesaplamasında 100 seviyesi eşik değer olarak kabul edilir. Bu seviyenin altı tüketici güveninde kötümser durumu ifade eder. Ağustos ayı değeri 68’den 72.2’ye yükselince tüketici güveni artmış olmaz. Bazı önemli gazetelerin bile, “Tüketici güveni 4 puan arttı” değerlendirmeleri temelden yanlıştır. Doğrusu endeks değerinin yükseldiğidir. Veya tüketici güvenindeki kötümserliğin bir miktar azaldığıdır. Tüketici güveni ancak 101’den itibaren artışa geçer ki; son 10 yılda rastlanmış bir durum değildir. Görülen en yüksek seviye 2014 Nisan’ında ölçülen 97.4’lük değerdir.

İmalatçıların ağzından piyasanın durumunu öğrenmek isteyenler için de bakılacak yer ‘PMI- Satınalma Yöneticileri Endeksi’dir. Oradaki eşik değer de 50 olup, 6 aydır bu seviyenin altında seyreden ve daralmaya işaret eden tabloya bakmak yeterlidir.

Türkiye imalat sektörü 6 aydır daralma yaşıyor. İmalat PMI, Mart (49.40), Nisan (49.20), Mayıs (49.20), Haziran (48.10), Temmuz (46.90), Ağustos (47.40) aylarında eşik değer olan 50’nin altında ve daralma bölgesinde kalmaya devam ediyor. Hem iç hem de dış pazarlardaki zayıflıklar sebebiyle piyasa koşullarında belirgin zorluklar söz konusudur. Endeks sadece imalat için değil zinciri oluşturan ekonominin tümü için önemlidir. Çünkü imalatın devamı ‘satmak üzere satın alma’ yapan perakende sektörünü de, ‘kullanmak üzere satın alma’ yapan turizm sektörünü de, küresel piyasalara yelken açan ihracat kanadını da aynı ölçüde ilgilendiriyor.

PMI verileri ekonominin gidişatına dair öncü göstergedir. Yani bu veri geleceğe ışık tutuyor. Hani yukarda ikinci çeyreğe ait bahsi geçen büyüme oranı var ya, o artık geride kaldı ve yaşandı bitti. 1 Eylül’de açıklanan 47.40’lık değer geleceğe dair uyarıdır. PMI 0-100 arasında bir değer alır. Eşik değer sayılan 50’nin altındaki herhangi bir rakam küçülmeye, üzerinde gerçekleşmesi durumu ise büyüme olacağına işarettir. Eğer endeks 3-4 ay boyunca 42 puanın altında seyrediyorsa resesyona girileceğine dair uyarı niteliğindedir. Yani ekonomide fala bakmaya gerek yoktur, yeter ki güvenilir veriler elde olsun…

Yeni açıklanan Orta Vadeli Program’a göre yıl sonu için yapılan yüzde 65’lik TÜFE tahmininin tutması oldukça zordur. Zira Ağustos ayında TÜFE yüzde 80,21 iken Yİ-ÜFE yüzde 143,75’ tir. Yani arada maliyet artışı olarak 63 puanlık fazla vardır. Ya bu artışlar perakendeye yansıyacak ve TÜFE daha da artacaktır ya da üretici firmaların çoğu iflas edecektir. Yani üçüncü bir ihtimal yoktur. Bu kadar da değil!

Yoksulluk sınırı altındaki büyük halk kesimlerinin enflasyonu resmi hesapla bile yüzde 100’e yakındır. Zira TÜFE sepetinde dikkate alınan gıdanın payı yüzde 25,32 iken, orta ve alt gelir grubunun fiili gıda payı yüzde 45’e yakındır.

Gıda fiyatları yıllık artışı yüzde 90,25 olduğuna göre yoksulun enflasyonu yüzde 80,21 olamaz. Kaldı ki Türkiye’nin resmi enflasyon hesabı yapan ikinci kurumu olan İstanbul Ticaret Odası (İTO) Ağustos ayı için yıllık enflasyon oranını yüzde 99,91 olarak açıklamıştır.

Yapay müjdeler pompalamaya meraklı bazı kalemlerin “enflasyonun yarı yarıya düşeceği ve bu sayede hayat pahalılığının da azalacağı” yönündeki görüşleri matematiğe aykırıdır. Yıllık enflasyon yüzde 100 ise 1 yıl sonra 100 TL’lik sepet 200 TL olmuş demektir. Devamında ise yüzde 50’ye düşeceği söylenen enflasyon oranı ile fiyatlar gerilemez, tersine 200 TL’lik sepet tutarı 300 TL’ye çıkar. Yani ancak fiyat artış hızı azalabilir ama hayat pahalılığı yıpratmaya devam eder.

Sonuç olarak; emeği ile hayatını sürdüren ve toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan kesimlerin refahını gözetmeyen bir büyümenin perakendecilere de faydası yoktur. Yani bu şartların devamı, esnafı da çiftçiyi de düşen satın alma gücü kapsamına dahil eder. Zincirleme etki dediğim budur.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER