Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Vade farkını kim ödüyor?

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Bu güne kadar Market fiyatları çok konuşuldu. Ben de altını çizerek dalgalanan döviz kurunun en yüksek değerinden oluşan tedarikçi fiyatlarının rafa yön verdiğini aynı başlık altında açıkladım. O tepe noktadan dolar kuru 2 TL geri gelmesine rağmen fiyatlar çıktıkları yerde kaldılar.

Yapılan gramaj değişikliklerinin de ‘gizli zam’ oluşturduğunu açıkladım.

Benim yazımdan bir müddet sonra Ticaret Bakanlığı kontrollerinde, söylediklerimi teyit eden sonuçlar çıktı.

Ocak ayındaki yazımda; gider kalemlerinin cirolardan daha hızlı artması sebebiyle 2000 yılına kadar yüzde 19 seviyesinde olan kâr marjlarının yüzde 28’e yükselmesi sebebiyle buradan da şişme meydana geldiğini ortaya koydum.

Bu yazıda, şimdiye kadar ben dahil kimsenin sözünü etmediği yeni bir maliyet kaleminden bahsedeceğim. Hem de sadece çok konuşulan meyve – sebzeyi değil, bütün ürün kategorilerini ilgilendiren bir husustan…

Gerçi 7 ay önce Gimsa bunu nasıl başardı? başlıklı yazımda, peşin alım yapan bir perakendecinin raf fiyatlarında ne kadar düşük kaldığını anlatmıştım ama henüz o tarihte ‘şişirilmiş fiyat şikayetleri’ gündemde değildi.

Şimdi sırası geldi!

Perakendecinin tedarikçiye yaptığı ödemelerde; vadelerin uzun olması tedarikçiye önemli yük bindiriyor. Birçok tedarikçi 10 günde satılan ürününe ait ödemeyi 3-4 ay sonra almaya itiraz edemiyor.

Peki bu maliyeti sineye mi çekiyorlar?

Birçok ülkede olduğu gibi enflasyon yıllık yüzde 2 olsaydı, faizlerde yüzde 3-4 seviyelerinde kalsaydı bu konuyu belki de hiç konuşmazdık.

Faizlerin yüzde 24-25 mertebelerinde olduğu bir ortamda ise hiçbir tedarikçi bu vade farkını maliyetleri dışında tutamaz.

Kendisi de kredi kullanan perakendecinin, satınaldığı ürün içindeki bu şişmeden habersiz olduğu düşünülemeyeceği gibi buna da itiraz edemez.

Zira kendi faiz gideri de maliyetleri içinde yer alıyor. Düşünebiliyor musunuz, hem tedarikçinin hem de perakendecinin finansal maliyetinin yer aldığı fiyatlardan bahsediyoruz. Bu fiyatlar şişmesin de ne olsun?

Önemli bir hatırlatma; bu vade farkı perakendecinin yüzde 28’lik brüt kâr marjının içinde değil, tedarikçinin fiyatı içinde yer alıyor.

İşte hesaplamadaki kur farkına itirazın önünü de bu vade farkı kesiyor!

Elbette neticede her ikisini de tüketici ödüyor.

Ticarette kuraldır; aşırı rekabet ortamında çok satan kategori lideri ürünlere yüksek kâr marjı uygulamazsınız? Çok satarak kârınızı artırabilirsiniz.

Tok satıcı stratejisi normalde raf fiyatlarını dengede tutmak üzerine kuruludur. Bu bakımdan güçlü markanın tedarikçisinden beklenen fedakarlık minumum düzeyde kalır.

Peki hiç merak etmiyor muyuz, son zamanlarda bu tip ürünlerde nasıl oluyor da yüzde 40-50’ye varan indirimler uygulanabiliyor?

Çünkü bu oranda yapılan indirimlerin tahminen yüzde 25’lik bölümü balon yapmış kısımdır.

Bunun dışında kalan yüzde 15-20’lik dilimi ise gerçek indirim gibi görebiliriz.

Kayda geçmek üzere son zamanlardaki bazı grup indirimlerini sunuyorum:

  • Çamaşır deterjanlarında yüzde 25 indirim,
  • Buzdolabı poşeti, çöp torbalarında yüzde 50 indirim,
  • Şampuan ve saç kremlerinde yüzde 40 indirim,
  • Bulaşık makinası ürünlerinde yüzde 25 indirim,
  • Yüz, vücut ve el bakım ürünlerinde yüzde 50 indirim,
  • Traş makinası ve bıçaklarında yüzde 40 indirim,
  • Pillerde yüzde 40 indirim,
  • Evcil hayvan mamalarında yüzde 50 indirim,
  • Diş fırçası ve diş macununda (tek marka) yüzde 40 indirim,
  • Vücut şampuanında (tek marka) yüzde 50 indirim,
  • Kahvaltılık gevreklerde(tek marka) yüzde 30 indirim.

Bu ürünlerin ortak yönleri, çoğunun küresel marka olmalarıdır. Güçlü ürünlere bu kadar yüksek indirim yapılabiliyorsa ilk fiyat gerçekçi olamaz.

Çünkü;

  • Bu ürünlerde bu kadar kâr marjı yoktur.
  • Güçlü tedarikçi zararına kampanya yapmaz,
  • Güçlü perakendeci zarar edeceği insert düzenlemez,
  • Ortaklaşa kârsız ticaret yapamazlar,
  • İsyan eden ve alımı azaltan tüketiciye de kayıtsız kalamazlar.

İşte yapılan yüksek oranlı indirimlerin sıradan olmadığını gösteren sebepler bunlardır.

Sonuç olarak; tedarikçi, kurun geri gelmesini geçici gördüğü için bu fazlalığı iptal etmiyor ve dönemsel uygulamalara daha fazla destek veriyor olabilir.

Elbette bunu kabul etmelerini bekleyemeyiz, hatta bazı kampanya tekliflerini geri çevirmiş de olabilirler.

Ancak iyi bilinmelidir ki; tedarikçi her perakendeciye aynı gözle bakmaz. Az sayıdaki birinci grupta satışı artırmaya, çok sayıdaki ikinci grupta ise riski azaltmaya odaklanırlar.

Ekonomiyi yönetenlerin, fiyatı oluşturan bu yüklerin her birine ayrı odaklanmaları sorunu çözebilir. Olası bir toptancı bakış ise yolu tıkayabilir.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Kim stokçu, kim depocu?

Ercüment Tunçalp

Ülkemizde fiyat artışlarının hızlandığı her dönem karşımıza çıkan en önemli sorun ‘stokçuluk’tur. Mücadele etmek için sapla samanın iyi ayrılması gerekir. Zira stokçuluk ile depoculuk iç içe geçmiş kavramlar gibi görülmektedir.

Peki bunları birbirinden nasıl ayıracağız?

Çok kolay, niyete bakacağız. Örnekler üzerinden yürüyelim.

  • Kişinin gıda sektörü ile ilişkisi yok ama sıvı yağ stoklamış, uygun fiyat seviyesini bekliyor; stokçudur.
  • Şirket hızlı tüketim ürünleri satıcısıdır, depoya tuvalet kağıdı doldurmuş ama müşterisine veya şubelerine göndermiyor; stokçudur.
  • Perakendeci veya tedarikçi paketlemek üzere hasat zamanı büyük miktarda bakliyat toplamış; depocudur. Çünkü satışta devamlılık vardır ve talep eksiksiz karşılanmaktadır.
  • Beyaz peynirin en az 5 ay soğuk hava depolarında bekletilmesi yasa gereğidir. Bu süre içinde sahibinin üretici, tedarikçi veya perakendeci olması önemli değildir, çünkü işin gereğidir. Hangisinin parasal gücü yerindeyse peynir bu yasal süreyi onun mülkiyetinde geçirir. Dolayısıyla yapılan iş depoculuktur.
  • Perakendeci veya tedarikçi hasat zamanı birçok meyve sebze çeşidini (soğan, patates, elma, armut, ayva, limon, portakal, şeftali, erik vb) işin gereği olarak depolarlar. Bu ürünleri yılın büyük bir kısmında tezgahlarda bulabiliyorsak bu sayededir.
  • Sanayicinin hasat zamanı büyük miktarlarda alıp; konserve, reçel, dondurulmuş, kurutulmuş, içecek şekline çevirdiği işlenmiş meyve sebze muhafazası da depoculuktur.
  • Lisanslı depo yatırımcısı görev tanımının dışında; deposuna muhafaza amaçlı değil de kendisi için spekülatif amaçlı alım yapıyorsa stokçudur.

Bir kişiye veya işletmeye stokçu denebilmesi için hangi şartların oluşması gerekir?

  • Piyasada darlık yaratılması,
  • Tüketicinin mallara ulaşmasının engellenmesi,
  • Fahiş fiyat artışına kapı aralanması,
  • Bir kısım müşteriye ‘yok’ denirken, bir kısım müşteriye de satış yapılması,
  • Ürünün kaynağında yokluğu çekilirken, aracı firmalarda önemli fiyat farkları ile rahatça bulunabilmesi (son zamanlardaki sıfır araç stokları),
  • Depoda bulunan malın şubelere gönderilmemesi…

Stokçuluğa uygun ortam nasıl oluşur?

  • En çok enflasyonist ortamlarda gelişir. Bir üründe sık fiyat artışları oluyorsa “iyi bir yatırım aracı” olarak görülmesi ihtimali artar.
  • Bize özel ağırlıklı sebep; TL’ye verilen negatif reel faiz nedeniyle dövize artan talep ve artan kur farklarının enflasyona dönüşmesidir.
  • Yanlış tarım politikalarının neden olduğu rekolte ve arz eksikliğiyle oluşur.
  • İklimsel değişiklik nedeniyle yaşanan rekolte ve arz eksikliği de aynı sonucu doğurur. Bunun için hasat esnasında kıt ürünlere üşüşen çok olur!
  • Bütün bu sebeplerin birleşmesiyle gıda işletmeleri için ‘stoktan kazanmak, alıp satmaktan daha kârlı’ hale gelir. Sadece işletmeler olsa iyi, seneler önce Çanakkale’de tasarruflarını koyun peyniri olarak soğuk hava deposunda tutan memurlar gördüm.

Stokçuluk pratikte o kadar kolay mı?

  • Perakendeci sattığının yerine aynı malı koymakta zorlanırken, spekülatif amaçlı stok için kaynak gerekir. O kaynak tedarikçiye yapılan ödemelerin vadesini uzatmaktan geçer. Bu durum ise tedarikçiden kolay kabul görmez.
  • Tedarikçi de bu tahsilat şartlarında stoklarını kolay artıramaz. Diyelim ki o imkana sahip olanlar çıktı, bu durumda da mutlaka o stoktan ilave para kazanması gerekir. Ama bu defa da perakendeciye yeni fiyatları kabul ettirmenin zorluğu vardır.
  • Geçmiş senelerde ‘soğan depolarına baskın’ gündemi en fazla meşgul eden konular arasındaydı. Oysa stokçusu için soğan bombadır, bekledikçe fire verir. Elimi sürmeyeceğim tek ürün olma sebebi çürüme ve bozulma riski en yüksek ürün olmasındandır. Ancak depolarda soğan yoksa mutfaklarda sadece 2 ay soğan bulunabilir.
  • ‘Depolardaki fındık’ için baskın yapıldığını ise ben hiç duymadım. Ama onun kaymağını da hem artan küresel fiyatlardan hem de kur farkından dolayı yabancı şirketlerin yediğini çok duydum. Kısacası bu iki üründen de zengin olmuş ülkemiz vatandaşına ben rastlamadım. Yani ürünün şöhreti ile stokçunun kimliği de çok önemlidir.
  • Büyük resimde yetersiz işletme sermayeleri kolay kolay stokçuluğa izin vermez.
  • Evet bütün bunlara rağmen; ülkemizde hâlâ fahiş fiyat vardır, stokçuluk da yapılmaktadır ve hâlâ gıda hileleri artarak devam etmektedir (17 aydır taklit tağşiş listelerinin neden yayınlanmadığını da ayrıca merak ediyoruz).

Peki stokçuluk kısmını kim, nasıl tespit edebilecektir?

  • İşte anlattık; depoya yığılmış her ürün stokçuluğa işaret etmez…
  • Tedarikçiler fiyat geçişleri öncesi perakendecinin son siparişini eski fiyattan gönderirler. Şirketini düşünen bir yetkilinin de bu siparişi biraz fazla tutması stokçuluk değildir. Raf fiyatını rakiplerden önce artırmak zorunda kalmamak üzere alınmış bir önlemdir.
  • Piyasada darlığı çekilen bir ürünün perakendeci deposundaki stok seviyesini yüksek tutmak da stokçuluk değildir. Yeter ki şubelere mal akışı devam edebilsin. Eğer depoda stok olduğu halde şubelere gönderilmiyorsa ‘stokçuluk eylemi’ gerçekleşmiş olur (ince bir ayrıntı).

Konunun ne kadar hassas olduğu netleştiğine göre; denetim yapmaya gidecek görevlinin de doğru analiz yapabilecek seviyede donanıma ve yeteneğe sahip olması şarttır.

Stokçuluğu cazip halden çıkartacak çözümler nelerdir?

  • Tarımsal ve hayvansal üretim artışının sağlanması,
  • Yetersiz olan tarımsal desteklerin artırılması,
  • TL’ye güç kazandıracak doğru para politikalarının uygulanması,
  • Döviz kurlarının kontrol altına alınması ve istikrar kazandırılması,
  • Lisanslı depoculuğun batıdaki örneklere uygun hale getirilmesi,
  • Ticaret ve finans sektörlerinde güven artışı sağlanması,
  • Elbette tespit edilen kötü niyetlilerin de ayıklanmasıdır.

Sonuçta; önce ekonomik istikrarın oluşması, sonra da usulüne uygun lisanslı depoculuğun geliştirilmesi bu sorunu gündemimizden düşürebilir. Yerimiz kalmadığı için o konuyu haftaya bırakıyoruz.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Kurdaki düşüş kurtarmadı!

Ercüment Tunçalp

Yılın son 10 gününü kurdaki düşüşe rağmen artan fiyatlarla tamamladık.

Çünkü zaten maliyet enflasyonunun tamamı kur artışı ile ilgili değildi ki…

TÜFE Aralık 2021’de yıllık olarak yüzde 36,08’e, Yİ-ÜFE yüzde 79.89’a tırmandı. Aradaki bu 44 puan fark inanılır gibi değildir. Elbette üreticiler her maliyet artışlarını zamanında satış fiyatlarına yansıtamazlar, perakendecilere yeni fiyatlarını kolay kabul ettiremezler. Ancak bunun hem oran olarak hem de zaman olarak bir sınırı olmalıdır. Aylarca devamlı tırmanan bu büyük fark sürdürülebilir değildir. Neticede üreticiler topluca batmadıklarına göre burada izaha muhtaç bir durum vardır.

Yeni yılın ilk günü 3 haneli elektrik zammı başta olmak üzere, henüz gider kalemlerine yansımamış olan birçok fiyat artışını şimdilik hesap dışı tutarak, maliyet enflasyonundaki mevcut durumu görelim.

Bilindiği gibi döviz kurunun enflasyona etkisi en çok ithal mal girişlerinde hissedilir. Normalde girdi maliyetlerinin artması, kur artışının enflasyona geçiş etkisini hızlandırır. Kriz dönemlerinde ise ithalatın sınırlı kalması nedeniyle maliyet enflasyonu daha çok ‘kur artışı dışındaki nedenler’e dayanır.

Ancak yine de döviz kuru düzeyinin, enflasyonun istikrarını bozan ana etken olması; MB tarafından özel ilgiyi gerektirir. Aksi durumda, piyasalardaki şaşkınlık ortamı istikrarı bozar ve olası hasarın boyutlarını genişletir.

Örneğin kredi kullanan tüketiciyi ilgilendiren faiz, MB’nın yüzde 14’e indirdiği politika faizi değildir, yüzde 25 seviyelerine çıkan faizdir. Devlet tahvili faizleri bile yüzde 24 civarındadır. Mevduat faizleri de yüzde 19-20’ye çıktığına göre, inmiş gözüken politika faizinin işlevi kalıyor mu?

İşte şaşırtan ve herkesi kendi başının çaresine bakmaya sevkeden durum budur. Ayrıca bu ortamda kur düşüşünün olumlu etkilemediği maliyet kalemleri de az değildir.

  • Artan işçilik maliyetleri,
  • Her türlü kira artışları (arsa, depo, mağaza, üretim tesisi, yönetim merkezi vb.),
  • Döviz kuru düşüşüne rağmen, yukarı yönlü hareket etmeye devam eden akaryakıt ve enerji fiyatları (elektrik, doğal gaz),
  • Gıda nakliyesinde; geçilen yolların, köprülerin ücretlerinden kaynaklanan artan maliyetler,
  • Artan finansman giderleri (politika faizi düştüğü halde yükselen kredi faizleri),
  • Yaygın olmasa da bazı firmaların kâr oranlarını artırma isteği,
  • Vergiler ve denetimler sonucu takdir edilen para cezaları maliyet enflasyonunu artıran sebepler olarak sayılabilir.

Bu kadar mı?

Ulusal Süt Konseyi’nin yeni belirlediği 4 lira 70 kuruş çiğ süt fiyatı, süt sektörü temsilcileri tarafından yetersiz bulundu. Oysa bu fiyattan alınan sütle üretilmiş birçok peynir çeşidi için bile yapılacak fiyat artışları sırasını bekliyor. Döviz kurlarının geri gelmesinden sonra (25 Aralık 2021 tarihinde), “Acaba yukardaki süt fiyatına razı olurlar mı?” diye düşündüğümüz süt sektörü temsilcilerinin basın açıklaması vardı. “Kurdaki yüzde 35’lik düşüşe rağmen yemdeki yüzde 11’lere varan düşüşün yeterli olmadığı”, “Süte verilen 20 kuruşluk primin çok düşük kaldığı”, “Akaryakıt ve enerji fiyatlarının üreticiler için avantajlı seviyelere indirilmesi gerektiği” ana başlıklardı.

Ulusal Kırmızı Et Konseyi’de yem fiyatlarında benzer açıklamayı yaparak, 2021 yılında yaşanan kuraklık sebebiyle et üretiminin olumsuz etkilendiğinden bahisle zararlarının azaltılması için destek beklediklerini açıkladılar. Yani et ve süt ürünlerinde bırakınız fiyat indirimlerini, ‘sektör paydaşlarını tatmin edecek daha yüksek fiyat seviyesi’ beklentisi vardır.

Ekmek ve unlu mamuller kategorilerinde neler yaşanacağını da TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Baki Remzi Suiçmez’den dinleyelim:

“Döviz kurundaki artışın, girdi ve üretim maliyetlerini aşırı yükselttiği günümüzde, döviz kurundaki nisbi azalışların aynı oranda maliyet kalemlerine yansımaması nedeniyle ekmek fiyatlarında indirim beklemiyoruz. Aksine doların 7.5 TL’den 18.5 TL’ye yükselip son kararlarla 11.5 TL düzeylerine inmesine karşın artan un, maya, su, elektrik maliyetleri nedeniyle ekmekte yeni zamların gündeme gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır” demişti.

Şimdi de daha geniş bir pencereden; bu konuda ileriye dönük beklentileri desteklemesi beklenen politikalara bakalım.

Merkez Bankası’nın 2022 yılı para ve kur politika metninde; sıkı para politikası uygulanacağına dair bir ibare göremiyoruz. Oysa içinde bulunduğumuz şartlarda, parasal genişlemenin en önemli sakıncası; enflasyonun yükselmesine, tüketicilere güçleri üzerinde harcama yaptıracak ve borçlarını artıracak ortam sağlanmasına ve de geri dönmeyen krediler sebebiyle bankacılık sisteminin zarar görmesine zemin hazırlamasıdır.

İşte bunun için bütün dünyada enflasyonla mücadele için sıkı para politikası uygulanıyor. Hem de problemleri bizimle kıyaslanmayacak kadar düşük seviyede kalan ülkeler tarafından…

Bunun için;

“Dünyada da enflasyon yükseliyor” sözünü en son bizim söylememiz gerekir. Zira dünyada çift haneli enflasyonu olan 2 ülke var; Arjantin ve Türkiye…

Yani küresel enflasyon artışları ile bir benzerliğimiz bugün için yoktur!

Yine de bir yazarımız tweet atmış; “Akaryakıtı Avrupa bizden 5-6 kat pahalı kullanıyor” diye. Hangisini düzelteyim. Birincisi, benzinin en pahalı satıldığı Almanya’da bile litre fiyatı 1.74 Euro, Türkiye’de litre fiyatı 12.92 TL, yani 0.88 Euro dur. Fiyat 6 kat değil 2 katıdır. İkincisi, gelir seviyeleri aynı olmadığı için ülkeler arasında kıyaslama böyle yapılmaz. Örneğin asgari ücretleri dikkate alırsak; Alman asgari ücretli 1920 Euro geliri ile 1 ayda 1.103 litre benzin alabilirken, Türk asgari ücretli 4250 TL (290 Euro) geliri ile 1 ayda 329 litre benzin alabilir. Hal böyleyken bu muhteremle tartışanlardan bir tanesi de çıkıp bu basit hesabı önüne koyamıyor. İşte esas ümitsizlik yaratan durum budur!

Sonuç olarak; enflasyonun 2022’de umut vermediğini söylemek için kâhin olmaya gerek yoktur.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Enflasyon hız kesmediği müddetçe…

Ercüment Tunçalp

Döviz kurlarının rekor seviyelerden geri dönmesi elbette olumludur. Ancak enflasyon düşmediği müddetçe, tüketici motivasyonunda bugünü de ararız.

Türkiye İstatistik Kurumu ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası işbirliği ile yürütülen tüketici eğilim anketi sonuçlarından hesaplanan mevsim etkilerinden arındırılmış Tüketici Güven Endeksi, Aralık ayında bir önceki aya göre yüzde 3,1 düşüşle 68,9 puana gerilerken, tarihin en düşük seviyesine inmiş oldu.

Eğer “etrafta güzel şeyler oluyor da, acaba tüketici bunu neden farketmiyor?” diye düşünenler varsa bu defa da aşağıdaki grafiğe göz atmalarını öneririm.

Dünya Eşitsizlik Raporu’nun 2021 sonuçlarına göre; son 25 yılda ulusal serveti iki katına çıkan Türkiye’de servet dağılımındaki eşitsizliğin daha da derinleştiği belirtiliyor. Bugün, en yoksul yüzde 50 toplam milli servetin sadece yüzde 4’ünü elinde tutarken, en üstteki yüzde 10 toplam milli servetin yüzde 67’sini elinde tutuyor.

Üzerinde en fazla araştırma yaptığım ve yazı yazdığım bir başka konu satın alma gücü paritesidir (SAGP). Bu günkü konumuzla da yakın ilişkisi bulunmaktadır. SAGP aynı mal ve hizmet sepetinin farklı ülkelerde hangi tutarla satın alınabileceği varsayımına dayanır. Bu bir alım gücü karşılaştırmasıdır ama yanıltıcı sonuçları vardır. Zira düşük fiyat seviyesinin, düşük gelir seviyesinden kaynaklandığını dikkate almaz. İşçilerin kendi ülkelerinde kazanıp, bir başka ülkeyi ziyaretlerindeki durumu da yansıtmaz. Dolayısıyla buradan bizim için çıkabilecek tek sonuç; Avrupa ülkeleri içinde en düşük asgari ücrete sahip 2 ülkeden biri olduğumuzdur (diğeri Arnavutluk).

Hem de gerçek yaşanan enflasyona göre gelen yüzde 50 artışa rağmen…

Asgari ücret düzeyinin düşük olması yanında, asgari ücretle çalışanların oranı da (%55) en yüksek ülkesiyiz. AB üyesi ülkelerde asgari ücretli çalışan oranları yüzde 5 civarındadır. En yüksek oran yüzde 20 ile üç ülkede (Portekiz, Macaristan ve Romanya) görülmektedir. Peki bu 2 özellik (en düşük asgari ücret ve en yüksek asgari ücretli oranı) bizi nereye götürüyor?

Çin modeline…

Hiç benzemeyen iki ekonominin kıyaslanmasından da beklenen sonuç çıkmaz. Para politikasını benzetseniz, üretim modelini benzetemedikten sonra netice alamazsınız. Üstelik bir kere o yola girdikten sonra dönmeye kalkmanın maliyeti de epeyce yüksek olur.

Çin modelinin uzun yıllara dayalı temeli; işçilerin aldığı ücretlerin düşük tutulmasına bağlı olarak piyasalarda rekabet gücünü artırmak ve bu yolla ihracata dayalı büyümeyi sağlamaktı. Yani tam da halkın oyuna ihtiyacı olmayan otoriter rejim modeliydi. Bu model, ülke içinde olmayan muhalefet ve kesin itaat sayesinde tutmuştu. Peki seçim olan ülkelerde bu mümkün mü?

Kaldı ki Çin bile artık tam tersini hedefleyerek; teknoloji ağırlıklı ihracata ağırlık veren ve iç pazarın da güç kazandığı bir modele dönüşmek isterken…

Dolayısıyla bir taraftan halkın yoksullaşması, diğer yandan gelecek için refah artışı vaadinin inandırıcılığı olmaz. Bir taraftan kuru hedeflememek, diğer taraftan enflasyonla mücadele sözde kalır. Zira değişik oranlarda da olsa, ikisi birlikte hareket eder. Ya ikisine karşı da hassas davranmalısınız, ya da ikisine birden boş vermelisiniz.

Yıllardır dünyanın çeşitli ülkeleri ile gelir ve fiyat seviyelerini kıyaslamaktayız.

Geçtiğimiz günlerde kadrolu televizyon yorumcularından birisi iki program üst üste, “ben çok dolaşıyorum, bizim tüketicimizin şartları batı ülkelerinden daha iyidir” şeklinde sallayınca, bir küçük kıyaslama da onun için yapmamız şart oldu.

Soru: 10 dolara ABD’de neler alınabiliyor?

Alışveriş tarihi: 31 Ekim 2021

Alışverişi yapan: Ender Güneş / You Tube

Ürün cinsi                     Key Food                   Migros

İthal muz (libre)               0,69 $                  13 TL (çevrilmiş hali)

Bira 4 adet                        2,49 $                  44 TL ( 4x 33 cc)

Biftek 3 dilim                   3,23 $                  33 TL ( 250 gr)

Yumurta 12’li                   1,59 $                  17,50 TL (15’liden çevrildi)

Süt 1 lt                              1,49 $                  11,75 TL

Toplam                             9,49 $                119,25 TL

Görüldüğü gibi ABD’de tamamı 9,49 dolara alınan 5 çeşit ürünün 1 tanesini bile ülkemizde 10 TL’ye almak mümkün değildir. Üstelik dolar kazanmayan tüketicimizin aynı alışverişi neredeyse bu günkü kurla dolar bazında aynı fiyat karşılığında yapabildiği görülmektedir. Oysa her ülkenin 1 birim parasının kendi tüketicisi için aynı satın alma gücünü yaratması hedeftir. Bizdeki alışveriş yeni asgari ücretimizle 36 defa tekrarlanabilirken, Amerikalının asgari ücreti ile (2400 $) bir ayda 252 defa tekrarlanabilmektedir. Aradaki farka bakar mısınız?

Gelelim gelir ve servet dağılımı eşitsizliğinin güncel durumuna;

Öncelikle kurların geri gelmesini piyasaların memnuniyetle karşılaması gerekir. Ancak yeni sistemin kur artışına karşı koruyucu özelliği, enflasyona karşı da koruyacağı anlamına gelmez. TL tasarruflara direkt yeterli faizi vermek yerine, kur farkına endekslemek; orta ve uzun vadede dolarizasyonu artırır, devamında da enflasyonist etki yaratır. Bunun bir başka sonucu; vergi veren geniş kitlelerden mevduat sahiplerine gelir transferidir. Söylendiği gibi buradan, “refah sisteminin toplumun tamamına yansıtılacağı bir model” çıkmaz. Kaldı ki dolar kuru yüzde 35 geri geldiği halde fiyatlarda ters yönlü bir hareket henüz göremiyoruz. Aksine birçok üründe devam eden fiyat artışlarını (ekmek ve unlu mamuller, yumurta, süt ürünleri, tuvalet kağıdı başta olmak üzere) izliyoruz. Çünkü maliyet enflasyonuna etki eden sadece kur artışı değildir. Bunu gelecek hafta daha geniş ele almak üzere kısaca belirteyim ki; et ve süt ürünleri ile birçok temel ihtiyaç malzemesinde bırakınız fiyat indirimini, ilgili meslek örgütleri tarafından daha fazla destek çağrıları yapılmaktadır.

Tüketici cephesinde ise; yazının başında sunduğum gibi en taze Tüketici Güven Endeksi “kriz olduğunu” söylüyor. Bu gösterge değişmediği sürece beklentileri abartmamalıyız.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER