Yalçın Aras
NOSAB gecesindeki final konuşmamı sizlerle paylaşmak istedim
Sevgili Retail Türkiye okuyucuları, 12,5 yıldır NİLSİAD,10 yıldır da NOSAB’ın kurucu başkanlığını yapmaktayım. NİLSİAD’ın açılımı Nülüfer Sanayici ve İş Adamları Derneği, NOSAB’ın açılımı ise Nilüfer Organize Sanayi Bölgesi’dir. 12,5 yıl önce hiç birisi yoktu, şimdi ise NOSAB Bursa’nın üçüncü OSB’si, 17 bin insan çalışıyor ve 2 milyar dolarlık ticaret hacmi var. Devletten hiç para ve yardım almadan Bursa’nın ve hatta iddia ediyorum Türkiye’nin en modern çevreci ve bütün sorunlarını bitirmiş OSB’si haline getirdik. İlk geçici hizmet binasını açarken; tam 9 yıl önce bölgeyi bu hale getireceğimi kameraya kayda almış ve ayrılacağımı da aynı tarihte kameralara karşı söylemiştim. Görev süremin bitmesine 1,5 yıl kala verdiğim sözü tutarak NOSAB’ı daha da ileriye taşıyacak emin ellere teslim ettim. Bu yazımı ve veda konuşmamı sizlerle paylaşmak istedim.
Bursa’ya yolunuz düşerse fabrikalarımın da bulunduğu bölgeye beklerim.
Toplu kalkınmada, çağdaşlıkta, uygarlaşmada, yüksek hayat standartlarına kavuşmada ve işsizliği azaltmada sanayileşmenin önemi asla gözardı edilemez.
Uygarlığın ve sürekli örnek gösterdiğimiz kalkınmış toplumların aynı zamanda sanayileşmiş toplumlar olması tesadüf değildir.
Yaşadığımız doğayı gelecek nesillere en az bize bırakanlar kadar temiz bırakmayı göz ardı etmeden sanayileşmek ise planlı ve modern sanayi yasaları ile mümkündür.
Bursa tarımın, turizmin yanında aynı zamanda kendini ispatlamış Türkiye’nin çok önemli sanayi merkezlerinden biridir. Organize sanayi bölgelerinin Türkiye’nin sanayileşme ve kalkınmasında önemi çok büyüktür.Dünyada yıldızı yükselen ülkemizin ve endüstriyel gelişmenin temelinde OSB’ler mevcuttur.
Kamudan hiç bir dış kaynak ve destek almadın, arsa üretip satmadan sadece ve sadece çalışmaya inanan üyelerin katkıları ile çok kısa sürede bu günlere gelen NOSAB, kaynaklarını doğru kullanan, amacı dışına harcama yapmayan, her kuruşun değerini iyi bilen uygulamaları ile bunu kanıtlayan örnek bir kuruluş olmuştur.
Başarıda birlik, şeffaf bir yönetim anlayışı sergilemenin, ilkeli davranmanın, katılımcılığa önem vermenin ve inanarak konulan hedeflere inançla bağlı kalmanın payı çok büyüktür.
Bu anlattıklarım aynı zamanda NOSAB’ın tarifidir.
Nilüfer OSB aynı zamanda planlı, programlı iş yapmanın da öyküsüdür.
Başladığımız ilk günden bu yana ortaya koyduğumuz planlar ve projelerde bilim asla gözardı edilmemiştir.
Yönetim kurulumuz bütün projeleri aylar, haftalar ve hatta yıllar süren araştırma ve incelemeler neticesinde ve özümseyerek hayata geçirmiştir.
Yapmış olduğumuz bütün projeler akla ve bilime uygunluğu kullanım esnasında kendini kanıtlamıştır.
Çevre ve doğa asla ve asla gözardı edilmemiş, daha ilk başlangıçta çevreye olan inancımızı ve borcumuzu ödeyeceğimizin sözünü vermişizdir.
Çevreye yapmış olduğumuz yatırımlar sosyal alanlarda kullanılmak üzere gelecek nesillere gelir getirecek nitelikte olması, örnek teşkil etmesi açısından son derece önem arzetmektedir.
Bilmenizi isterim ki diktiğimiz bir bitkinin veya ağacın yetişmesi, sanayinin ciddi bir problemi kadar önem arzetmiştir.
NOSAB ilkelerini inandırıcılığa dayandırdık, başta yönetim kurulumuz birbirimize sonuna kadar inanarak bütün ihaleleri ve harcamaları şeffaf bir şekilde yaparken, iş yaptırdığımız mütehaitleri mağdur etmemek için bankalardan kredi alırken kendi kişisel kefaletlerimize imza atarak kararlılığımızı ispat ettik.
Bu kararlılığımızı NOSAB’ın menfaatleri doğrultusunda kendi iş seyahatleri ve randevularımızı iptal ederek çoğu zaman gösterdik.
NOSAB’ta yapılanları hayal ettik ve şimdi hayal ettiklerimiz eserlere tanıklık ediyoruz.
NOSAB yönetimi olarak ilkelerimizi yazarak değil, yaparak hayata geçirdik.
Bundan sonra yaptıklarımız değil yapılacak olanlar daha önemlidir.
Ne mutlu bana bütün bu yaptıklarıma öncülük edebildim ve herşeyden önemlisi alnımız açık, şerefimizle namusumuzla bu işlerin altından kalkabildik.
Bu vesile ile katkısı olan herkese, ama her herkese teşekkür ediyorum.
Hepinizin bildiği gibi bu tür organizasyonlarda görev almak gönüllülük esasına dayalı bir bayrak yarışıdır. Gönüllülük bir anlamda çok ağır bir yükü hiç bir karşılık beklemeksizin ve sızlanmaksızın üstlenmek işidir.
Ben Yalçın Aras olarak bu bayrağı gönüllü olarak yönetim kurulu arkadaşlarımla başıyla ve gururla taşıdığıma inanıyorum.
Ancak taktir edersiniz ki bir üretici, ihracatçı ve sanayici olarak pek çok zaman NOSAB’a dair meşguliyetler yüzünden çok sevdiğim ailemi ve işimi ihmal etmek zorunda kaldım.
NOSAB ellerimizde büyüyen bir çocuğumuz gibi idi, şimdi bu yetişkin evladı emin ellere teslim ediyorum.
NOSABI OSB olmaya taşıyan ve sosyal sorumlulukları olan NİLSİAD başkanlığındaki çalışmalara ağırlık vermek istiyorum.
En derin sevgilerimle.
Yazarımızın bu yazısı Retail Türkiye Dergisi’nin Temmuz 2011 – 29. sayısında yayınlanmıştır.
Yalçın Aras
Kara Toprak
Gözleri görmeyen Aşık Veysel bile
“Benim sadık yârim kara topraktır” demiş.
“Ona işkence yapınca bana gülerdi, bir tohum ektim dört bostan verdi”
Dediği dünya ve kara toprağı aslında bizim yaşam kaynağımız.
Bize hayat veren fakat bizim umursamadığımız üç unsur hava, su ve toprak.
Son yıllarda maalesef güzel şeyler yaşamıyoruz. Evlere tıkıldık, bir sabah kalktık ki her şey değişmiş.
Seyahatler, arkadaşlar ile doya doya sohbet, bir yerde buluşmak, sevdiklerine sarılamamak dert oldu her birimize.
Acıyı, hüznü bile kalbimize gömmek durumu ile karşılaştık.
Dünyayı çok hor kullandık, dünya sadece insanlara ait zannettik.
Gölleri, denizleri, nehirleri kirlettik, yetmedi havayı kirlettik.
Şu sıkıntılı günlerde ilaç olacak olan, hasret kaldığımız doğayı bozduk ve halen daha da bozmaya devam ediyoruz.
Tarım alanlarının tam ortasına fabrikalar kurduk karasinekler bastı, ilaçla hepsini telef ettik.
Tarla fareleri evsiz kaldı çıktığı deliklere zehir doldurduk, yılanlar çıktı hepsini katlettik.
Otoyollar yaptık kurda kuşa geçit vermedik, dereleri kanalizasyon ve fabrika atıkları ile zehirledik.
Su kuyuları vardı başlarında da kavak ağaçları hepsini kestik, dallarına kuşlar geliyordu şimdi yoklar.
Sahillerin her karışına ev yaptık martılara konacak yer, yuva bırakmadık artık fabrika çatılarına konuyorlar.
O milyarlarca yılda var olmuş toprağın, doğanın dokusunu bozduk.
Üredikçe yer daraldı insanoğluna, yer daraldıkça doğaya saldırdı.
Koca şehirlerde içilecek sular taşıma sistemi ile besleniyor.
Hani atalarımız demiş ya taşıma su ile değirmen dönmez.
Hala anlamadık, anlamadık, anlamadık.
Elimize geçirdiğimizi denize attık yuttu sandık..
Oysa birçok balığı naylonla boğduk öldürdük,
Mikronize olan çöpleri balık bize yedirdi ve geri kalanı da müsülaj diye bir köpükle ölüyorum artık dedi deniz.
Bu olanlara kahroluyorum, Ama yine de her şeye rağmen ben doğaya aşığım.
Aklımızı başımıza almamız gerekli. Bu işin zengini, fakiri, siyaseti yok.
El birliği ile bozduk, el birliği ile de yeter dememiz lazım.
Gelecek nesillere bize bırakıldığı gibi bırakmamız lazım.
Olmasa dağı olmasa denizi, nehri, gölü, tarlası, kurdu kuşu
Böceği, çiçeği, meyvesi neylesin yeni nesil dünyayı…
Yalçın Aras
İstanbul’un taksicileri
İş yaşamım nedeniyle İstanbul’u az çok tanırım. Dünya güzeli ve içinden deniz geçen bu muhteşem şehrin neyini sevmezsiniz diye sorsalar cevabım hiç gecikmez ve acımadan söylerim “bazı taksicileri” derim.
Geçmişten günümüze ne zaman ki İstanbul’a gitsem ve taksi ihtiyacım olsa inanın burnumdan gelir.
Pandemi dolayısı ile yaklaşık 1,5 yıldır bu taksi çilesini çekmiyordum. Geçtiğimiz hafta Ataşehir’de bir alışveriş merkezine aracımı park ettikten sonra hesap ettim, bugün dönüş dahil tam birkaç taksi maceram olacak dedim içimden. Çünkü hepsi bir macera, binmek bir dert inmek ayrı bir dert.
Neyse, önceki taksi operasyonları başarılı ile geçti. En son durak Karaköy, oradan da Ataşehir ve Bursa’ya dönüş. Aslında ilk bindiğim taksilerde de işler istediğim gibi gitmedi ama olaylar hafif.. Size en ilginç olanını anlatayım. Sarıyer’den Halaskargazi caddesine gideceğim, taksici Sarıyerliymiş “dayı nereden gideyim?” diye sordu.
“Mesela tünelden gideyim mi dayı” dedi. Tünel deyince ben Sarıyer Maslak arasında bir tünel var orası zannettim ve tamam dedim. Seninki oradan çevre yoluna çıktı, Telekom stadyumunun önünden dolaşıp Kağıthane’ye oradan Beşiktaş’a giden tünele ve oradan da Taksim’e derken tam iki misli ücret.
İstanbul taksicilerinin en iyisi bu çünkü yol boyunca doğruluktan, insanlıktan, ahlaktan bahsetti, ders bile verdi yani.
Finalde, saat 17.00 civarı Karaköy’den Ataşehir’e gitmek için tam 12 taksi çevirdim ve çoğunu da kırmızı ışıkta yakaladım. Hepsi de aynı ağız “dayı nereye? Ataşehir’e bu saatte gidemem, köprü ölümdür şimdi, OGS yok, evrakım eksik, şimdi devrediyorum taksiyi, hastam var” gibi bahaneler.
Bendeki çaresizlik teklife dönüştü. Tünelden geçelim karşıya, dönüşte müşteri bulamazsan ben karşılayacağım, yani iki katı ödeme.
En sonunda bir insan evladı, 60 yaşındaymış, yanaştı ve “buyurun dedi.” Bindim, isterseniz tünelden geçelim teklifi benden geldi, zorla kabul etti. Paranın üstü lütfen kalsın dedim o da kedilerime mama alacağım o şartla” diyerek kabul etti.
Ve sohbetin devamında şoför “mesleğim taksicilik ama iş çığırından çıktı, iktidarın veya muhalefetin tebdili kıyafetle müşteri olmaları halinde vatandaşa ne kadar büyük bir kötülük yaptıklarını bizzat anlayacaklardır” dedi!
Geçmişten günümüze gittikçe kötüleşen, insan hayatına etki eden ve İstanbul’dan soğutan bu bir kısım taksicilere mutlaka bir çare bulunmalı.
Geçen hafta yurt dışından gelen bir müşterimizin başına geleni ise anlatmak bile istemiyorum.
Buram buram insanlık dışı davranışların ve zorla para istendiği bir durum özetle.
Yani ülkemiz açısından da çok kötü bir imaj, bu resmen ülkemize ve insanlarımıza eziyet.
Bu durum ülkemiz açısından çok büyük ve çözülmesi gereken bir sorun.
Sorun aslında siyasi bir çekişme ve çıkmaza sokulmuş durumda. Herkes işin ne olduğunu çok iyi biliyor.
İşin garip yanı binmiş olduğum bütün taksi şoförleri kimin çözümden yana olduğunu biliyorlar ve İstanbul’da taksi sayısının artması ile sorunun çözüleceğinden yani İstanbul Büyükşehir’den yanalar.
Bir vatandaş olarak ise “lütfen artık bu sorunu çözün” demekten başka çaremiz yok.
Çünkü birtakım taksiciler insanlıktan çıkmışlar, onlar ile bırakın aynı şehrin aynı dünyanın insanı bile olmak istemiyorum.
Hem taksiye almıyorlar, hem gideceği yeri beğenmiyorlar hem de ağızından çıkacak bir küçük sitem için bile hakarete hazırlar, kavgaya hazırlar ve de çekinmiyorlar.
O kadar kötü yani!
Yalçın Aras
Hesap makinesi ve terazi
Klimaların dünya enerjisinin yüzde 10’nu harcadığını bahseden gazete haberini okurken bir taraftan da bu hafta yazacağım makale oluştu.
Masamın üzerinde 25 yıldır duran ve 20’ye 15 cm ebadında 24 haneli bir hesap makinası var.
Japon malı bu aletin üstüne bugüne kadar çay, kahve, su gibi sıvılar pek çok kez dökülmesine rağmen bana hizmet etmeye devam etti.
Ayrıca Kovid19’dan sonra her gün kolonya ile bulaşık yıkar gibi temizledim de yine bana mısın demedi. Hani bozulur da yenisini alırım, zira rengi de soldu.
Ama asıl konu aldığım günden beri hiç pil takmadığım bu makine üstünde bulunan1x4 cm ebadında güneş ışığı kolektörü ile bir gün bile bozulmadan tam 25 yıldır hizmet veriyor olması… Diğer taraftan da, her sabah tartıldığım ve pille çalışan emektar terazim var. Maşallah yılda 4 kalem pil yiyor.
Hesap makinesi milyonlarca rakam üretiyor terazi ise sadece üç haneli ve günde bir kez işlem görüyor.
Biri tüketiyor diğeri ise enerji üretiyor. Asıl mesele pilin ücreti değil, bu aleti kullananların ülkemizde milyonlarca ve tüm dünyada milyarlarca pil tükettiğinde pillerin doğaya verdiği zarar.
Biri yenilenebilir enerji diğeri ise yerli bile olsa içindeki lityumu şuyu buyu ile ithal pil.
Bir taraftan da şunu düşünmüyor değilim, Japonların teknolojisini ve yenilebilir enerjinin hayatımıza getirdiği kolaylık. Bir hesap makinesi veya basit bir terazi bile olsa.
Asıl mesele çarpanları ve cüzdan ile doğaya verdiği zarardır.
