Sosyal Medya Hesaplarımız

Yalçın Aras

Üretmeden asla…

Yalçın Aras
Abone Ol:

2010 yılı ihracatımız bir önceki yıla kıyasla yüzde 10.9 artarak 102 milyar dolar oldu.

Yılın son ayında da onbir ayın ortalamasına göre ihracat olur ise 2010 yılı ihracatımız 111.2 milyar dolar olacaktır.

Diğer taraftan TUİK’in açıklamalarına göre 2010 yılının ilk on ayının ithalatı ise 147 milyar dolar oldu.

Yine yıllık ortalamayı baz aldığımızda, yani kalan iki ayıda eklediğimizde bu yılkı ithalatımız 176.4 milyar dolar olacak.

Bu durumda 2010 yılında dış ticaret açığı 65.2 milyar dolar, turizm ve diğer dış gelirleri de kaba ve iyi niyetli bir hesapla 25 milyar dolayında kabul edersek dış ticaret açığımız 40 milyar dolar civarında.

Bir çarpıcı istatistik ise ihracatımız bir artıyorsa ithalat üç artıyor, ihracat yüzde 11 artarken ithalat yüzde otuz civarında artmış.

Sıcak para döviz kurunu düşürüyor, döviz kuru ise ithalatı körüklüyor doğal olarak ithalatta kullanılan ara mal yerli üretilse bile pahalı kalıyor ve satılabilir ürün olmaktan çıkıyor.

Döviz kurunun düşük olması yerli ihracatçıyı karsız bırakırken, ithalatı da ha bire körüklüyor.

Hani hiç ağzımızdan düşmeyen bir laf vardır, “Cumhuriyetimizin 100’üncü yılında 500 milyar dolar ihracat yapacağız” diye.

Bu iş dış ticaretin açığını yüksek faiz ile ülkemize gelen hariçten para ile döviz kurunu baskı altında tutarak, TL’nin suni değerlenmesi ile asla ama asla mümkün değildir.

TUİK’in verilerine baktığımda ihracatımızda ilk üç sırayı alan otomotiv, hazır giyim ve konfeksiyon ve kimya sanayi. En çok ithalat yaptığımız kalemler ise yine ihracat yaptığımız sektörler. Bu durum da şöyle bir gerçeği ortaya çıkarıyor, ihracatımız ithalata dayalı üretim yapısına sahip.

Bu hesaba göre, eğer 500 milyar dolar ihracat yaparsak, ithalatımız ise 875 milyar dolar, dış ticaret açığımız ise 375 milyar dolarlar seviyesinde olacak.

Otomobil ihracatı var fakat ithal oranı yüzde 80’in üzerinde.

Hazır giyimde ihracat var iğne, iplik, düğme, kumaş, astar dışarıdan geliyor sadece işçilik bizden.

Keza kimya ürünleri de öyle.

Yazımı daha da pekiştirmek için bir örnek vermek istiyorum: pazarda muz, galeride otomobil, tekstilde ceket, yapı marketinde pense, çicekcide kaktüs, zücaciyecide kaşık, elektro markette hepsi, kasapta et, hububatçı da hayvan yemi ithal olursa nasıl çıkarız ekonomide aydınlığa.

Bu anlayışla 500 milyar dolar ihracatı yakalamamız mümkün değil.

İyi gün var, kötü gün var Yunanistan, Portekiz, İrlanda, Macaristan gibi ülkelerin düştüğü durumun çok iyi irdelenmesi gerekli diye düşünüyorum.

Ülkemize gelince…

Böyle bir dış ticaret açığının altından çıkmak olanaksız olduğuna göre ne yapmamız gerektiği çok açık…. Eğer değerli TL, düşük enflasyon, ihracatta patlama ve kabul edilebilir seviyelerde dış ticaret açığı istiyorsak. Buna paralel kalkınma yolunda hızlı bir ülke ve işsizliğin en alt seviyelerde dolaştığı refah bir ülke istiyorsak. Üretim kapasitesini artırmadan, daha da Türkçesi her alanda ve sektörde üretim seferberliği ilan ederek, insanlarımızıda çalışma seferberliğine dahil etmeden üretime dayalı ihracatı gerçekleştirmeden…

Asla olmaz.

Yazarımızın bu yazısı Retail Türkiye Dergisi’nin Aralık 2010 – 22. sayısında yayınlanmıştır.

 

Yılın son ayında da onbir ayın ortalamasına göre ihracat olur ise 2010 yılı ihracatımız 111.2 milyar dolar olacaktır.
Diğer taraftan TUİK’in açıklamalarına göre 2010 yılının ilk on ayının ithalatı ise 147 milyar dolar oldu.
Yine yıllık ortalamayı baz aldığımızda, yani kalan iki ayıda eklediğimizde bu yılkı ithalatımız 176.4 milyar dolar olacak.
Bu durumda 2010 yılında dış ticaret açığı 65.2 milyar dolar, turizm ve diğer dış gelirleri de kaba ve iyi niyetli bir hesapla 25 milyar dolayında kabul edersek dış ticaret açığımız 40 milyar dolar civarında.
Bir çarpıcı istatistik ise ihracatımız bir artıyorsa ithalat üç artıyor, ihracat yüzde 11 artarken ithalat yüzde otuz civarında artmış.
Sıcak para döviz kurunu düşürüyor, döviz kuru ise ithalatı körüklüyor doğal olarak ithalatta kullanılan ara mal yerli üretilse bile pahalı kalıyor ve satılabilir ürün olmaktan çıkıyor.
Döviz kurunun düşük olması yerli ihracatçıyı karsız bırakırken, ithalatı da ha bire körüklüyor.
Hani hiç ağzımızdan düşmeyen bir laf vardır, “Cumhuriyetimizin 100’üncü yılında 500 milyar dolar ihracat yapacağız” diye.
Bu iş dış ticaretin açığını yüksek faiz ile ülkemize gelen hariçten para ile döviz kurunu baskı altında tutarak, TL’nin suni değerlenmesi ile asla ama asla mümkün değildir.
TUİK’in verilerine baktığımda ihracatımızda ilk üç sırayı alan otomotiv, hazır giyim ve konfeksiyon ve kimya sanayi. En çok ithalat yaptığımız kalemler ise yine ihracat yaptığımız sektörler. Bu durum da şöyle bir gerçeği ortaya çıkarıyor, ihracatımız ithalata dayalı üretim yapısına sahip.
Bu hesaba göre, eğer 500 milyar dolar ihracat yaparsak, ithalatımız ise 875 milyar dolar, dış ticaret açığımız ise 375 milyar dolarlar seviyesinde olacak.
Otomobil ihracatı var fakat ithal oranı yüzde 80’in üzerinde.
Hazır giyimde ihracat var iğne, iplik, düğme, kumaş, astar dışarıdan geliyor sadece işçilik bizden.
Keza kimya ürünleri de öyle.
Yazımı daha da pekiştirmek için bir örnek vermek istiyorum: pazarda muz, galeride otomobil, tekstilde ceket, yapı marketinde pense, çicekcide kaktüs, zücaciyecide kaşık, elektro markette hepsi, kasapta et, hububatçı da hayvan yemi ithal olursa nasıl çıkarız ekonomide aydınlığa.
Bu anlayışla 500 milyar dolar ihracatı yakalamamız mümkün değil.
İyi gün var, kötü gün var Yunanistan, Portekiz, İrlanda, Macaristan gibi ülkelerin düştüğü durumun çok iyi irdelenmesi gerekli diye düşünüyorum.
Ülkemize gelince…
Böyle bir dış ticaret açığının altından çıkmak olanaksız olduğuna göre ne yapmamız gerektiği çok açık…. Eğer değerli TL, düşük enflasyon, ihracatta patlama ve kabul edilebilir seviyelerde dış ticaret açığı istiyorsak. Buna paralel kalkınma yolunda hızlı bir ülke ve işsizliğin en alt seviyelerde dolaştığı refah bir ülke istiyorsak. Üretim kapasitesini artırmadan, daha da Türkçesi her alanda ve sektörde üretim seferberliği ilan ederek, insanlarımızıda çalışma seferberliğine dahil etmeden üretime dayalı ihracatı gerçekleştirmeden…
Asla olmaz2010 yılı ihracatımız bir önceki yıla kıyasla yüzde 10.9 artarak 102 milyar dolar oldu.Yılın son ayında da onbir ayın ortalamasına göre ihracat olur ise 2010 yılı ihracatımız 111.2 milyar dolar olacaktır.Diğer taraftan TUİK’in açıklamalarına göre 2010 yılının ilk on ayının ithalatı ise 147 milyar dolar olYine yıllık ortalamayı baz aldığımızda, yani kalan iki ayıda eklediğimizde bu yılkı ithalatımız 176.4 milyar dolar olacak.
Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Advertisement

Yalçın Aras

Kara Toprak

Yalçın Aras

Yazar:

Gözleri görmeyen Aşık Veysel bile

“Benim sadık yârim kara topraktır” demiş.

“Ona işkence yapınca bana gülerdi, bir tohum ektim dört bostan verdi”

Dediği dünya ve kara toprağı aslında bizim yaşam kaynağımız.

Bize hayat veren fakat bizim umursamadığımız üç unsur hava, su ve toprak.

Son yıllarda maalesef güzel şeyler yaşamıyoruz. Evlere tıkıldık, bir sabah kalktık ki her şey değişmiş.

Seyahatler, arkadaşlar ile doya doya sohbet, bir yerde buluşmak, sevdiklerine sarılamamak dert oldu her birimize.

Acıyı, hüznü bile kalbimize gömmek durumu ile karşılaştık.

Dünyayı çok hor kullandık, dünya sadece insanlara ait zannettik.

Gölleri, denizleri, nehirleri kirlettik, yetmedi havayı kirlettik.

Şu sıkıntılı günlerde ilaç olacak olan, hasret kaldığımız doğayı bozduk ve halen daha da bozmaya devam ediyoruz.

Tarım alanlarının tam ortasına fabrikalar kurduk karasinekler bastı, ilaçla hepsini telef ettik.

Tarla fareleri evsiz kaldı çıktığı deliklere zehir doldurduk, yılanlar çıktı hepsini katlettik.

Otoyollar yaptık kurda kuşa geçit vermedik, dereleri kanalizasyon ve fabrika atıkları ile zehirledik.

Su kuyuları vardı başlarında da kavak ağaçları hepsini kestik, dallarına kuşlar geliyordu şimdi yoklar.

Sahillerin her karışına ev yaptık martılara konacak yer, yuva bırakmadık artık fabrika çatılarına konuyorlar.

O milyarlarca yılda var olmuş toprağın, doğanın dokusunu bozduk.

Üredikçe yer daraldı insanoğluna, yer daraldıkça doğaya saldırdı.

Koca şehirlerde içilecek sular taşıma sistemi ile besleniyor.

Hani atalarımız demiş ya taşıma su ile değirmen dönmez.

Hala anlamadık, anlamadık, anlamadık.

Elimize geçirdiğimizi denize attık yuttu sandık..

Oysa birçok balığı naylonla boğduk öldürdük,

Mikronize olan çöpleri balık bize yedirdi ve geri kalanı da müsülaj diye bir köpükle ölüyorum artık dedi deniz.

Bu olanlara kahroluyorum, Ama yine de her şeye rağmen ben doğaya aşığım.

Aklımızı başımıza almamız gerekli. Bu işin zengini, fakiri, siyaseti yok.

El birliği ile bozduk, el birliği ile de yeter dememiz lazım.

Gelecek nesillere bize bırakıldığı gibi bırakmamız lazım.

Olmasa dağı olmasa denizi, nehri, gölü, tarlası, kurdu kuşu

Böceği, çiçeği, meyvesi neylesin yeni nesil dünyayı…

Devamını Oku

Yalçın Aras

İstanbul’un taksicileri

Yalçın Aras

Yazar:

İş yaşamım nedeniyle İstanbul’u az çok tanırım. Dünya güzeli ve içinden deniz geçen bu muhteşem şehrin neyini sevmezsiniz diye sorsalar cevabım hiç gecikmez ve acımadan söylerim “bazı taksicileri” derim.

Geçmişten günümüze ne zaman ki İstanbul’a gitsem ve taksi ihtiyacım olsa inanın burnumdan gelir.

Pandemi dolayısı ile yaklaşık 1,5 yıldır bu taksi çilesini çekmiyordum. Geçtiğimiz hafta Ataşehir’de bir alışveriş merkezine aracımı park ettikten sonra hesap ettim, bugün dönüş dahil tam birkaç taksi maceram olacak dedim içimden. Çünkü hepsi bir macera, binmek bir dert inmek ayrı bir dert.

Neyse, önceki  taksi operasyonları başarılı ile geçti. En son durak Karaköy, oradan da Ataşehir ve Bursa’ya dönüş. Aslında ilk bindiğim taksilerde de işler istediğim gibi gitmedi ama olaylar hafif.. Size en ilginç olanını anlatayım. Sarıyer’den Halaskargazi caddesine gideceğim, taksici Sarıyerliymiş “dayı nereden gideyim?” diye sordu.

“Mesela tünelden gideyim mi dayı” dedi. Tünel deyince ben Sarıyer Maslak arasında bir tünel var orası zannettim ve tamam dedim. Seninki oradan çevre yoluna çıktı, Telekom stadyumunun önünden dolaşıp Kağıthane’ye oradan Beşiktaş’a giden tünele ve oradan da Taksim’e derken tam iki misli ücret.

İstanbul taksicilerinin en iyisi bu çünkü yol boyunca doğruluktan, insanlıktan, ahlaktan bahsetti, ders bile verdi yani.

Finalde, saat 17.00 civarı Karaköy’den Ataşehir’e gitmek için tam 12 taksi çevirdim ve çoğunu da kırmızı ışıkta yakaladım. Hepsi de aynı ağız “dayı nereye? Ataşehir’e bu saatte gidemem, köprü ölümdür şimdi, OGS yok, evrakım eksik, şimdi devrediyorum taksiyi, hastam var” gibi bahaneler.

Bendeki çaresizlik teklife dönüştü. Tünelden geçelim karşıya, dönüşte müşteri bulamazsan ben karşılayacağım, yani iki katı ödeme.

En sonunda bir insan evladı, 60 yaşındaymış, yanaştı ve “buyurun dedi.” Bindim, isterseniz tünelden geçelim teklifi benden geldi, zorla kabul etti. Paranın üstü lütfen kalsın dedim o da kedilerime mama alacağım o şartla” diyerek kabul etti.

Ve sohbetin devamında şoför “mesleğim taksicilik ama iş çığırından çıktı, iktidarın veya muhalefetin tebdili kıyafetle müşteri olmaları halinde vatandaşa ne kadar büyük bir kötülük yaptıklarını bizzat anlayacaklardır” dedi!

Geçmişten günümüze gittikçe kötüleşen, insan hayatına etki eden ve İstanbul’dan soğutan bu bir kısım taksicilere mutlaka bir çare bulunmalı.

Geçen hafta yurt dışından gelen bir müşterimizin başına geleni ise anlatmak bile istemiyorum.

Buram buram insanlık dışı davranışların ve zorla para istendiği bir durum özetle.

Yani ülkemiz açısından da çok kötü bir imaj, bu resmen ülkemize ve insanlarımıza eziyet.

Bu durum ülkemiz açısından çok büyük ve çözülmesi gereken bir sorun.

Sorun aslında siyasi bir çekişme ve çıkmaza sokulmuş durumda. Herkes işin ne olduğunu çok iyi biliyor.

İşin garip yanı binmiş olduğum bütün taksi şoförleri kimin çözümden yana olduğunu biliyorlar ve İstanbul’da taksi sayısının artması ile sorunun çözüleceğinden yani İstanbul Büyükşehir’den yanalar.

Bir vatandaş olarak ise “lütfen artık bu sorunu çözün” demekten başka çaremiz yok.

Çünkü birtakım taksiciler insanlıktan çıkmışlar, onlar ile bırakın aynı şehrin aynı dünyanın insanı bile olmak istemiyorum.

Hem taksiye almıyorlar, hem gideceği yeri beğenmiyorlar hem de ağızından çıkacak bir küçük sitem için bile hakarete hazırlar, kavgaya hazırlar ve de çekinmiyorlar.

O kadar kötü yani!

Devamını Oku

Yalçın Aras

Hesap makinesi ve terazi

Yalçın Aras

Yazar:

Klimaların dünya enerjisinin yüzde 10’nu harcadığını bahseden gazete haberini okurken bir taraftan da bu hafta yazacağım makale oluştu.

Masamın üzerinde 25 yıldır duran ve 20’ye 15 cm ebadında 24 haneli bir hesap makinası var.

Japon malı bu aletin üstüne bugüne kadar çay, kahve, su gibi sıvılar pek çok kez dökülmesine rağmen bana hizmet etmeye devam etti.

Ayrıca Kovid19’dan sonra her gün kolonya ile bulaşık yıkar gibi temizledim de yine bana mısın demedi. Hani bozulur da yenisini alırım, zira rengi de soldu.

Ama asıl konu aldığım günden beri hiç pil takmadığım bu makine üstünde bulunan1x4 cm ebadında güneş ışığı kolektörü ile bir gün bile bozulmadan tam 25 yıldır hizmet veriyor olması… Diğer taraftan da, her sabah tartıldığım ve pille çalışan emektar terazim var. Maşallah yılda 4 kalem pil yiyor.

Hesap makinesi milyonlarca rakam üretiyor terazi ise sadece üç haneli ve günde bir kez işlem görüyor.

Biri tüketiyor diğeri ise enerji üretiyor. Asıl mesele pilin ücreti değil, bu aleti kullananların ülkemizde milyonlarca ve tüm dünyada milyarlarca pil tükettiğinde pillerin doğaya verdiği zarar.

Biri yenilenebilir enerji diğeri ise yerli bile olsa içindeki lityumu şuyu buyu ile ithal pil.

Bir taraftan da şunu düşünmüyor değilim, Japonların teknolojisini ve yenilebilir enerjinin hayatımıza getirdiği kolaylık. Bir hesap makinesi veya basit bir terazi bile olsa.

Asıl mesele çarpanları ve cüzdan ile doğaya verdiği zarardır.

Devamını Oku

Yalçın Aras

POPÜLER