Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (43) Malta
Güney Avrupa’da, Akdenizin kalbinde yer alan Malta, 316 kilometrekare yüzölçümüne sahip (Mamak ilçesi kadar) bir ada ülkesidir. Sicilya’nın 93 km güneyinde bulunur. Başkenti Valletta, para birimi Euro’dur. Nüfusu yaklaşık 574.000’dir (Pendik ilçesi kadar).
- Malta, 2025 yılında 49.277 dolarlık kişi başı geliri ile bizimkinin (18.040 dolar) 2,7 katıdır. Bu kişibaşı gelirle dünyada 27. sıradadır (biz 69. sıradayız). Dolayısıyla yüksek gelir grubuna sahip bir ülke sayılır.
- Yıllık enflasyonu %2,4, işsizlik oranı % 2,5’tir…
- Gelirlerinin çok büyük kısmı (yaklaşık %89) finans, turizm ve dil eğitimi gibi hizmet sektörüne dayanır. Malta 2004 yılında AB üyesi olmuştur.
- UNESCO’nun Dünya Mirası Sit Alanı olarak belirlediği 9 yer Malta’da bulunmaktadır. Bu bakımdan dünyanın en önemli turizm destinasyonlarından biridir.
- Yabancı yatırımcıların iş yapmaları için güvenli, istikrarlı ve kolay mevzuata sahip bir pazar olarak değerlendirilmektedir. Malta’nın 2024 yılında yurt dışından gelen doğrudan yabancı yatırım stoku 10,7 milyar dolardır. Bizimki de aynı dönem için 11,3 milyar dolardır.
- Gıda ihtiyacının sadece %20’sini yerel üretimle karşılayabilmekteler. Yani bu günkü fiyat kıyaslamamızı %80 ithal ürün tüketen bir ülke ile yapıyoruz.
- Asgari ücret aylık brüt 994 Euro, net 890 Euro’dur. Bizimki 528 Euro’dur.
Fiyat kıyaslamamıza geçebiliriz…
- Ülkedeki market zincirleri; Lidl ve EuroSpin (indirim marketleri), Greens (Hipermarket), Welbee’s (orta gelir grubu için), Arkadia (ürün kalitesi yüksek).
- Fiyatların alındığı tarih 1 Temmuz 2026, alışveriş yeri Welbee’s. Markettir.
- Güncel kur, 1 Euro= 53,15 TL
- 68 ürünün yer aldığı listede Malta alışverişi 313,75 Euro, Türkiye alışverişi 424,01 Euro (22.527 TL) tutmuştur. Yani ülkemizde aynı alışverişe %35 fazla ödenmektedir. Alkol olmadan görmek isteyenler için ara toplam verilmiştir. Bu şekilde de fark % 25’dir. Fiyatı daha yüksek olan ürün sayımız 43’tür.
- Kırmızı etteki pahalılığımız bu kıyaslamada da dikkat çekiyor.
- Muz fiyat yönünden sorunlu ürün çeşitlerimizden olmayı sürdürüyor. Ancak son günlerde yapılan indirimlerle şimdilik fark azalıyor.
- Ayçiçek yağı fiyat seviyemizin kolay savunulabilecek bir yanı yoktur.
- Makarna, ekmek ve diğer unlu mamullerde de bizim aleyhimize fiyat farkı açılmaya başlamıştır.
- Aynı durum süt ürünlerinde de görülmeye başlanmıştır. Son zamanlarda bizim tereyağı fiyatlarına (20 Euro/kg) yaklaşan bir ülke bulamadım. Bir Fransız markası olan President tereyağın aynı ambalajı Malta’da 2,99 Euro, Türkiye’de 4,38 Euro fiyata sahiptir. Yüzde 46 fazlalığın yorumunu sizlere bırakıyorum.
- Nescafe Klasik 100 gr ambalaj Malta fiyatı 3,59 Euro, Türkiye fiyatı 6,21 Euro’dur. Fazlalık oranı %73’tür.
- Nescafe Gold 100 gr ambalajda Malta fiyatı 4,99 Euro, Türkiye fiyatı 11,29 Euro’dur. Fazlalık oranı %126’dır.
- Bir Fransız markası olan Bonne reçellerinin Malta fiyatı 4,05 Euro, Türkiye fiyatı 6,49 Euro’dur. Fazlalık oranı %60’tır.
- Milka çikolata 100 gr Malta fiyatı 2,99 Euro, Türkiye fiyatı 3,67 Euro’dur. Fazlalık oranı %23’tür.
- Colgate diş macunu 75 ml Malta fiyatı 1,75 Euro, Türkiye fiyatı 4,08 Euro’dur. Fazlalık oranı %133’tür.
- Alkollü içeceklerdeki büyük farkın vergiden kaynaklandığını biliyoruz. Ancak buna tedarikçi katkısı da varsa, onu ölçemiyoruz.
- Bu alışverişe bizim vatandaşımız %35 daha fazla öderken, alışverişi ucuza getiren Malta vatandaşının geliri %69 daha fazladır.
Satın alma gücü farkına gelecek olursak; Malta vatandaşı aylık geliri ile bu alışverişi bir ayda 2.8 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi aylık geliri ile 1,2 defa yapabilmektedir. Başka bir ifade ile Malta vatandaşı aylık gelirinin %35’i ile bu alışverişi yapabilirken, bizim vatandaşımız gelirinin %59’unu bu alışverişe ayırmak durumundadır.
Sonuç olarak; artık gıda ürünlerinde, dolar ve euro bazında dünyanın en pahalı fiyat seviyelerinde olduğumuz genel kabul görmüştür. Ancak yukarda aynı küresel markaların birebir aynı ambalajdaki 6 çeşidinin iki ülke arasındaki normal olmayan fiyat farkları da şaşırtıcıdır. Kaldı ki bu küresel markaların bir kısmının ülkemizde de üretimleri bulunuyor.
Yerli markalarımızın da yurt dışında daha ucuz olduğunu çok tespit ettik. En son örneği de kaynak suyunda gördük. Yılın ilk 5 ayında İngiltere’ye litresi 5,85 TL’den kaynak suyu ihraç edilmişken, marketlerde en ucuz suyun litresi 14 TL’den satılır oldu (Dünya Gazetesi).
Şimdiye kadar 43 ülke ile fiyat kıyaslaması yaptık ve gıda dışı kategorilerde de en pahalı ülkeler arasında olduğumuz anlaşıldı. Bunun çeşitli sebepleri olabilir.
Deutsche Bank kaynaklı, “Dünyanın Fiyatlarını Haritalamak” başlıklı 41 ülkede yapılan araştırmaya göre Türkiye’de satılan iPhone’un küresel en pahalı fiyata sahip olduğu ve ABD fiyatının yaklaşık 2,2 katına ulaştığı bildiriliyor. Bu ürünün ABD’den daha ucuza satıldığı ülkelerin ise Güney Kore ve Japonya olduğu açıklanıyor. Konunun yeterince anlaşılmış olduğunu umuyorum.

Ercüment Tunçalp
Dar gelirlinin enflasyonu!
Resmi kurumlarca açıklanan enflasyon verileri genel bir ortalamayı yansıtsa da bireylerin harcama alışkanlıkları, gelir düzeyleri ve yaşam tarzları birbirinden farklı olduğu için kişisel enflasyon oranları büyük değişiklik gösterir. Aynı gelire sahip bireylerin enflasyonu da birbirine yakın çıkar. Ancak ülkede enflasyon yüksekse; bunun yanında dar gelirlinin harcamaları içinde büyük yer tutan (ağırlığı fazla olan) kategorilerin enflasyonu da ortalamanın üzerinde ise bu grubun enflasyonu (TÜFE) daha yüksek yaşaması kaçınılmazdır.
Her ay TÜİK tarafından açıklanan TÜFE’yi, sepet ağırlıklarını, grupların yıllık fiyat artış oranlarını ve grupların enflasyona katkısını aynen alalım ve Haziran 2026 ayına ait tablo üzerinden izleyelim.
|
Harcama Grubu |
Sepetteki Ağırlık% | Grup Fiyat Artış% | Enflasyona Katkı% |
| Gıda ve alkolsüz içecekler | 24,44 | 35,45 | 8,66 |
| Konut, su, elektrik, gaz | 11,40 | 45,14 | 5,15 |
| Ulaştırma | 16,62 | 31,15 | 5,18 |
| Lokanta ve oteller | 11,13 | 31,61 | 3,52 |
| Mobilya, ev aletleri | 7,92 | 22,32 | 1,77 |
| Giyim ve ayakkabı | 7,90 | 14,18 | 1,12 |
| Çeşitli mal ve hizmetler | 4,49 | 22,71 | 1,02 |
| Eğlence ve kültür | 4,34 | 25,39 | 1,10 |
| Sağlık | 2,79 | 33,62 | 0,94 |
| Haberleşme | 3,10 | 25,57 | 0,79 |
| Eğitim | 2,02 | 46,10 | 0,93 |
| Alkollü içecekler | 2,75 | 34,15 | 0,94 |
| Sigorta ve finansal hizmetler | 1,07 | 28,07 | 0,30 |
| 100,00 | TÜFE | 32,11 |
- Bu tablo üzerinde, harcama gruplarının TÜFE’ye etkisinin (enflasyona katkısının) nasıl hesaplandığını görelim…
Grup etkisi= Ağırlık X Yıllık fiyat artış oranı / 100
Burada, Haziran ayı Ulaştırma harcama grubunu örnek alalım ve formüle yerleştirelim.
Grup etkisi= 16,62 X 31,15 / 100= 5,18
Tüm grupların katkıları bu şekilde bulunduktan sonra toplanır ve o ayın (Haziran) yıllık enflasyonuna ulaşılır.
Buraya kadarı ülkemizin ortalama enflasyonudur (TÜFE). Ancak birçok kişinin seslendirdiği gibi bu oran alt gelir grubunun enflasyonunu yansıtmaz.
Ben diyorum ki; yukardaki gerçek tablo üzerinden Haziran ayının %32,11’lik enflasyonuna etki eden sepet ağırlıklarını değiştirirsek (bilinen gerekçelerle), bu grubun yaşadığı enflasyona yaklaşabiliriz. Şimdi de o uygun bulduğumuz yeni ağırlıkları tespit edelim:
Alt gelir grubunun sepetteki gerçek gıda ağırlığını %24,44 yerine asgari %40,00 alıyoruz. Konut ağırlığını %11,40 değil asgari %25,87, Ulaştırma ağırlığını %16,62 yerine %14,62, Lokanta ve otel ağırlığını %11,13 değil en fazla %1,13, Mobilya ağırlığını %7,92 yerine %2,92, Giyim ağırlığını %7,90 yerine %2,90, Çeşitli mal ve hizmet ağırlığını %4,49 yerine %2,49 alıyoruz. Eğlence ve kültüre bütçe ayırma imkanı hiç olmadığı için bu ağırlığı %4,34 yerine %1,34 alıyoruz, Sağlık ağırlığını %2,79 olarak aynen bırakıyoruz. Haberleşme ağırlığını %3.10 yerine %2,10 alıyor, Eğitim ağırlığını %2,02 olarak aynen bırakıyoruz. Alkol ağırlığını %2,75 yerine %0,75 alıyor, Sigorta ve finansal hizmetler ağırlığını %1,07 olarak aynen bırakıyoruz. Toplamı 100 olan yeni ağırlıkların yukardaki formül yardımıyla tek tek hesaplanması durumunda da değişen enflasyona katkı oranlarını buluyoruz. Son olarak; 13 katkı rakamını toplayarak dar gelirlinin tahmini ortalama enflasyonuna ulaşıyoruz. O zaman aynı sırayla toplayalım…
14,18+11,68+4,55+0,36+0,65+0,41+0,57+0,34+0,94+0,54+0,93+0,26+0,30= 35,71
Ağırlıklar değişince, %32,11 olan yıllık TÜFE’nin, nasıl %35,71’e çıkabildiğini göstermek istedim. Fark 3,6 puandır ve önemsenmelidir. Zira ekonomiyi yönetenlerin, “vatandaşı enflasyona ezdirmedik” sözünün temelinde resmi enflasyon vardır. Ancak enflasyonu farklı yaşayan geniş halk kitlelerinden gelen itirazın temelinde de enflasyondan başka bir şey olan hayat pahalılığı bulunmaktadır. İşte ağırlıklara etki eden gelir seviyelerini işin içine dahil etmemizin sebebi de budur. Eğer benzer çalışmalar yapılmazsa, enflasyon düşürülse bile hayat pahalılığı baki kalır. Üstelik gerçek satın alma gücü de hiçbir zaman ölçülemez. Bu durumda da dış güçlerin (IMF, Dünya Bankası), sadece fiyat seviyelerini esas alarak uydurduğu SAGP (Satın Alma Gücü Paritesi) sıralamasını kabullenmek zorunda kalırız.
Sonuç olarak; düşük gelirli haneler, harcamalarının çok büyük bir kısmını gıda, konut ve temel ihtiyaçları için harcarlar. Eğer bir de gıda ve konut enflasyonu genel enflasyonun (TÜFE) üzerindeyse (%35,45 ve %45,14), alt gelir grubunun yaşadığı enflasyon üst gelir grubuna göre daha yüksek çıkar.
Gelir artmadıkça sinema ve tiyatroya gitmek, dışarda yemek ve tatile çıkmak dar gelirli için hemen hemen yok hükmündedir. Bunun için yukarda bu harcama ağırlıklarını değiştirdim ve hiç de azımsanmayacak fark çıktığını göstermeye çalıştım. Elbette bunlar benim tahminlerimdir ve başka görüşlere göre aşağı ve yukarı bir miktar oynayabilir. Burada anlatmak istediğim; gerçeğe yakın ağırlıklar alındığında tablonun ne kadar değişebileceğidir…
TÜİK, resmi enflasyonu hesaplarken uluslararası standartlara uygun olarak Zincirleme Laspeyres Endeksi formülünü kullanıyor. Ancak TÜFE hesabında fiyatları ve kaynaklarını bilmiyoruz. Bu bakımdan aynen alıp kabul ediyoruz. Ve sadece ağırlıklar üzerinden gerçeğe yaklaştıkça, muhtemel değişimin ne olabileceğini görüyoruz.
Bunun yanında, aynı formülle perakende şirketlerde sıfır hata ile enflasyonun nasıl hesap edilebileceğini birkaç hafta içinde bilgilerinize sunacağım…
Ercüment Tunçalp
Kuru soğan ve plansız üretim
Elbette tarım ürünlerinin geneli için geçerli olan bir hususu kuru soğan örneği üzerinden değerlendireceğim. Yıllarca üreticiden en fazla duyduğum söz, “benim ürünüm bir sene para ediyor, ertesi sene tarlada kalıyor” olurdu. Maalesef seneler geçse de durumun değişmediğini son yaşadığımız kuru soğan olayında da görüyoruz. Oysa işin gerçeği plansızlık…
Ürün bir yıl para ettiyse, ertesi yıl cümbür cemaat o ürünü ekiyoruz. Arz fazlası sebebiyle ürünün çoğu tarlada kalıyor. Bu sefer çoğunluk o üründen vazgeçiyor, sonraki yıl da fiyat anormal seviyelere çıkıyor (bu sene olduğu gibi).
Hollanda ve ABD gibi planlı tarım üretiminde başarı sağlamış ülkelerde ise; olağanüstü iklim koşulları yaşanmadıkça sürprizlere yer yoktur. Zira 50 yıl önce bize de öğretildiği gibi çaresi; “Örümcek Ağı Teoremi’dir.
Teorem, özellikle tarım sektöründe; üretim kararının alınması ile ürünün piyasaya arzı arasındaki zamanda (örneğin 1 yıl) yaşanacak fiyat dalgalanmalarını ifade eder. Ülkemizde yaşanan kuru soğan gerçeği üzerinden, geçmiş senelere ait market fiyatlarıyla bunu açıklayacağım…
- 2026 Temmuz 69 TL
- 2026 Nisan 12 TL
- 2025 Ağustos 10 TL (üretici fiyatı 6 TL)
- 2024 Eylül 14,90 TL
- 2023 Mayıs 21.90 TL
Sakın sadece son 2 yıl arasındaki fiyat artışının %590 olmasına takılmayalım, 2026 Nisan ayında 12 TL olan market fiyatına (depolama ve fire maliyetine rağmen) bakarak son 3 aydaki %475 fiyat artış oranına odaklanalım.
Daha da tuhafı; 2023 Mayıs ayındaki 21,90 TL fiyatın, bu yüksek enflasyon döneminde ve tam 3 yıl sonra 12 TL’ye düşüşünü sorgulayalım.
İşte bu teori diyor ki; “kızı kendi haline bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya kaçar.” Evet üreticiyi de kendi haline ve desteksiz bırakırsanız örümcek ağına takılır (tüketiciyle birlikte). Yani çiftçilerin bir önceki dönemin fiyatlarına bakarak yaptıkları üretim hatalarıyla düştükleri tuzağı ifade ediyor.
Bu tuzağa 2025 yılında düşenlerin (fiyatı 6 TL’de kalan veya çöpe giden ürünler nedeniyle) üretimden vazgeçmeleri bu seneki olumsuz sonucu doğurmuştur.
Şimdi de sırada bu teorinin çözüm için önerileri var…
- Üretim planlaması ve kotalar: Devlet ve kooperatifler aracılığıyla, hangi bölgede hangi üründen ne kadar ekilmesi gerektiğine göre planlama yapılır. Ve arz fazlasını önlemek üzere üretim kotaları belirlenir.
- Sözleşmeli tarım: Üretici, ürünü ekmeden önce belirli bir fiyattan satacağını sözleşme ile garanti altına alır. Bu yöntem yazının başında belirttiğim, çiftçinin geçmiş yıla ait yüksek veya düşük fiyatlara bakarak karar almasını engeller. Böylece örümcek ağı (fiyat dalgalanmaları) kırılır.
- Taban fiyat ve destekleme politikaları: piyasa fiyatı üreticiyi zarar ettirecek seviyeye düştüğünde; devlet devreye girerek makul bir taban fiyat garantisi vererek üretici çoğunluğunun o üründen vazgeçmesini engeller.
- Doğru bilgiye ulaşmak: Üreticiye anlık piyasa verilerinin, stok miktarlarının ve talep tahminlerinin ulaştırılması, rasyonel kararlar almalarına yardımcı olur.
Bu teoremin yeni bir şey olmadığı, 1934 yılında Nicholas Kaldor tarafından literatüre kazandırıldığını da kenara not edelim.
Kuru soğanın en problemli 2-3 üründen biri olmasının başka nedenleri de vardır.
Fiyatlara üretim miktarı kadar depo stokları da yön verir. Hasat Temmuz-Eylül arasındadır ve bir yıl boyunca depolardaki stokların kademeli şekilde piyasaya sürülmesi gerekir. İşte en hassas kısım burasıdır. Ürünün hangi ellerde ve depolarda olduğu şeffaf şekilde izlenebilmelidir. Bunun aksaması piyasayı spekülatörlerin insafına terk edebilir. Aynen kırmızı ette olduğu gibi…
Bu ürün depolanabilen meyve sebze çeşitleri içinde en fazla fire riski taşıması ile de ünlüdür. Eğer uygun sıcaklık ve havalandırma şartları sağlanarak çürüme ve filizlenme önlenemezse, depolarda “var zannedilen” stokların önemli kısmının çöpe gitme ihtimali vardır. Ve bu da net arzı doğrudan etkiler.
Bence gerektiğinde bu depolama işini devlet üstlenmelidir. “Tampon stok” olarak bilinen sistemin uygulayıcılarından biri dünyanın en büyük soğan üreticilerinden olan Hindistan’dır. Tarımsal Pazarlama Kooperatifleri aracılığı ile doğrudan çiftçiden alınan ürün devlet depolarında korunur. Hem milli değerin sağlıklı muhafazası hem de fırsatçılığın önüne geçilmesi için tedbirdir.
Sonuç olarak; dünyayı yeniden keşfetmeye gerek yoktur. Kurallar bellidir ve yeteri kadar da izlenecek başarılı ülke bulunmaktadır. Örneğin Hollanda’da tarımsal üretim genellikle önceden belirlenmiş ihracat pazarları ve iç talep doğrultusunda sözleşmeli olarak yapılır. Güçlü kooperatif yapısı olduğundan üreticiler bir araya gelerek güçlerini artırır ve arz fazlasını önleyecek üretim kotalarını kendi içlerinde koordine ederler. Üreticiler arasındaki bilgi paylaşımını da yine güçlü yönetim kademeleri sağlar.
Bütün bu noksanlarımıza rağmen gizli ellerin de devrede olduğunu rakamlar söylüyor. TÜİK, bitkisel üretim 2026 yılı 1. tahminine göre, kuru soğan üretim miktarında %13,5 oranında azalışı öngörmektedir. Yine TÜİK verilerine göre 2025 yılı üretim miktarı 2,9 milyon ton olarak açıklanmıştır. Yani 2026 yılında 2,5 milyon ton üretim bekleniyor. Kişi başı tüketim yaklaşık 27 kilo olduğundan (27 kgx86 milyon= 2,3 milyon ton) üretim iç pazar için yeterlidir. Hatta 200 bin ton da ihracat payı kalmaktadır (2025 rakamı 144 bin ton). Bu veriler ülkemizin kendine yeterlik oranının %100’den düşük olmadığını göstermektedir. Ve bu durum hızlı fiyat artışlarını makul göstermemektedir. Dolayısıyla hükümetin, bu anormal fiyatları dengelemek amacıyla “kuru soğan ithalatındaki gümrük vergisini geçici olarak (31 Ağustos 2026’ya kadar) %49,5’den %5’e indirmesi doğru bir karardır, ancak buna bile ihtiyaç duyulmayacak şekilde gelecek yıllar için şeffaf ve planlı üretime geçilmesi şarttır. Yoksa “gerekirse kuru ekmek soğan yeriz” sözü de tarihe karışacaktır…
Ercüment Tunçalp
Fiş almayan müşteriler!
Çok rastladığım bir olaydır ve sizler de mutlaka şahit olmuşsunuzdur…
Kasiyer tahsilatı yaptıktan sonra müşteriye alışveriş fişini uzattığında arada sırada aldığı cevap “fişi at kızım çöpe” olur. Veya duymazdan gelerek yürür gider…
Bir gün kasa önünde beklerken, arkamdaki beyefendi “Parayı sokaktan toplasam böyle davranmam” dedi. Son derece haklıydı ama sosyal medyada tam tersine “alışveriş fişi almıyorum, çünkü…” diye başlayan ancak en önemli gerçeğin yanından bile geçmeyen bir sürü ifadeye şahit oldum. Kağıt israfının önlenmesinden, çevre temizliğinden, kasa hızını artırma özelliğine kadar bolca görüş ortaya konarken, kimse cebinden düşen para ile ilgilenmiyordu!
Dolayısıyla bugün tüketiciye kaybettiren önemli bir durumdan bahsedeceğim.
Son zamanlarda, bilhassa ulusal zincirlerde personel giderinden tasarruf amaçlı eksik istihdam söz konusudur. Bu durum hizmetin aksamasına, alan yönetimi ve etiket değişikliği ihmaline, çalıntı oranının artışına neden olsa da esas riski yüklenen tüketici oluyor.
Son zamanlarda “etiket ile sistem arasındaki uyumsuzluk” aşırı artmıştır. Bir tüketici olarak marketlerden para iadesi almadığım hafta yoktur…
Bu konuda rekor eski Azerbaycan Ramstor Genel Müdürü Alparslan Uçur’a aittir. Bazen kasa ile etiket arasındaki farktan, bazen son kullanım tarihi aşımından, bazen de evde yaptığı kalite kontrol olumsuzluklarından alışveriş fişi sayesinde korunabilmektedir. Oldukça fazla yekun tuttuğu da kendi ifadesidir.
Tüketicinin yapması gereken; öncelikle fiyat avantajı görülen ürünlerde kasa fişi ile akılda kalan fiyatların karşılaştırılmasıdır. Emin olunmayan fiyatlarda tekrar rafa dönüp kesin kanaate ulaşılmalıdır. Hata bulunduğunda, etiket raftan alınarak fiş ile yan yana kasiyerin önüne konmalıdır.
Burada esas olan etiket fiyatıdır. Nedeni ve sonuçları tüketiciyi ilgilendirmez.
Örneğin Fiskobirlik fındık ezmesi normal fiyatı olan 370 TL’den 199 TL’ye inmişti ama kasada benden istenen ilk fiyattı. Elbette itiraz hakkımı kullanarak 171 TL’nin cebimde kalmasını sağladım. Peki bu hatalar hep tüketici aleyhine mi olur?
Evet çoğunlukla öyledir. Zira bu hatalar fiyat artışı durumunda söz konusudur. Ülkemizde kampanyalar hariç fiyat düşüşleri sık görülen bir şey değildir. Olsa bile tüketici etiket fiyatını yüksek bulursa ürünü almayabilir. Veya insert içinde düşük fiyatı gördü ama rafta yüksek fiyatla karşılaştı ise itiraz hakkı da vardır.
Elbette bütün bunlardan, “fişi çöpe at kızım” diyenlerin haberi olmaz ve de hatayı telafi etme imkanı kalmaz…
Kaldı ki, alışveriş sonrası fişini almayan müşteriler, Vergi Usul Kanunu kapsamında alışveriş tutarına bakılmaksızın 5.000 TL özel usulsüzlük cezası riskiyle karşı karşıyadır. Ayrıca 213 sayılı bu kanun çerçevesinde, satıcı da alıcının isteğine bakmadan o fişi ödeme kaydedici cihazdan (kasadan) çıkarmak ve müşteriye uzatmakla yükümlüdür. Bu kısımda sorun yoktur, zira eğitilen kasiyerler fişi müşteriye uzatırlar. Sorun daha çok müşteridedir…
Olayın başka boyutları da var. Fiş ürünün o mağazadan alındığına dair hukuki kanıttır. Fişi almayan kişinin kusurlu bir malı (tarihi geçmiş, tağşişli veya insan sağlığı için tehdit oluşturan) iade ve değişim hakkı olamaz. Biraz daha ileri gidiyorum, bir zehirlenme olayında hak iddia edemez.
İki ürün alırsınız kasadan dört adet olarak geçebilir. Sizden sonraki müşteri kasa bankosuna ürünlerini boşaltmaya başladığında sizin işleminiz devam ediyor olabilir. Kasiyer yanlışlıkla onun ürününü sizin fişinize yazabilir. Aldığınız avokado kasadan ananas olarak geçebilir. Elinizde fiş yoksa nasıl bileceksiniz?
En önemlisi birkaç market dolaşan tüketici için fiş, güvenlik kontrolünde herhangi bir ürünün önceki perakendeciden alındığını ispat için de gereklidir.
Yani haksız suçlamaların önüne geçilebilmesi için de yardımcı bir işlevi vardır.
En taze örneği verdiğimde, fişin piyasa kontrolünde ne kadar işe yaradığı da görülecektir. Konumuz, “Duru sıvı sabun ‘Zeytin Bahçesi-Mutluluk’ ifadesi ile 3 lt ambalajda satışa sunulan ve market raflarında yer bulan bir üründür. Bizi ilgilendiren kısmı, bu ürünün bir markette 415 TL’ye, başka bir markette 109 TL’ye (indirimde) satılmasıdır. Eğer elinizde fiş yoksa toplam alışveriş tutarınız içinden bunu nasıl süzeceksiniz? Buraya kadarı müşteriyi ilgilendiren kısmıdır.
Ayrıca fiyatlama özgürlüğünün bu kadar geniş olduğu ülkemizde; düşük olan fiyatın maliyet fiyatına yakın olduğunu kabul etsek bile (ki mümkün değildir), %271 kâr ilavesi ile de ilgilenecek olanlar çıkabilir…
Peki dünyadaki uygulama nasıldır?
Almanya, Fransa, İsveç, Portekiz gibi bazı ülkelerde fiş alma zorunluluğu yoktur. Bize biraz daha benzeyen İtalya’da market fişini almamak gibi bir durum söz konusu olamaz. İtalyan mali polisi marketlerden çıkan müşterileri durdurup fiş kontrolü yapabilirler. Eğer market kapısından çıkmış ve fişinizi polise ibraz edememişseniz hem siz hem de işletme ağır para cezalarıyla karşılaşabilir. Çekya ve Yunanistan’da da müşterinin fişi almayı reddetmek gibi bir seçeneği yoktur. Norveç ve Hollanda’da kasiyersiz sistemler yaygındır, bu bakımdan market fişini almak zorunludur. Örneğin Hollanda’da Albert Heijn gibi bazı zincirlerde self servis kasa bölgesinden çıkmak için kapıdaki turnikeye fişteki barkodu okutmak zorundasınız.
Sonuç olarak; görüldüğü gibi bu konuda hem devleti koruma hem de satıcıyı kontrol altında tutma öncelikleri vardır. Tüketicinin korunması ise daha çok onun kendi tercihine bırakılmıştır. İşte söylemek istediğim tam da budur. Yani ortada hatırı sayılır maddi kayıp söz konusudur ve kimse devletten daha zengin değildir. Elbette buna rağmen bireysel tercihlere de saygımız sürmektedir…
