Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Fiyatlamada davranış bozukluğu!

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Uzun zamandır bu konunun üzerinde fazla durmam belki sevimli gelmeyebilir. Ancak aklımızla alay edenlerin bu oyunu sürdürmelerini engellemek gerekiyor.

Et spekülatörlerini öne alarak şimdiye kadar hem gıdada hem de gıda dışında birçok örnek verdim. Aralık ayı içindeki en taze olanı tekrar hatırlayalım.

Küresel bir markanın birebir aynı ürününün (500 ml duş jeli) piyasada 204,89 TL’ye satıldığı yer de var, normal fiyatı 99.90 TL duyurup, indirimli olarak 59,90 TL’den satan (9-22 Aralık inserti ile) satış noktası da var. Bu markanın aynı ambalajda, içlerinde fiyatı 300 TL’yi aşan daha onlarca çeşidi de bulunuyor. Amaç tüketicide kafa karışıklığı yaratmak olsa da bahsettiğim bu değildir, yan yana getirdiğim aynı iki ürün arasındaki farktır. Ben şimdiye kadar hiçbir gelişmiş ülkede, hiçbir üründe 3,5 kata varan fiyat farkına rastlamadım. Eminim markayı yönetenler de rastlamamışlardır. O zaman bize bu farkı izah etmeliler. Zira piyasa fiyat istikrarını korumak markanın sorumluluğundadır. Bunu sağlayamıyorsa, ya müşteriler arasında uyguladığı fiyat makası çok geniştir ya da bu istikrarın bozulmasına göz yummaktadır. Olaya hangi açıdan bakılırsa bakılsın ortada ‘fiyatlamada davranış bozukluğu’ vardır.

Yukarda değişik yerlerden alınan şaşırtıcı fiyat farklılıklarını aktardım. Daha tuhaf örneği ise başka bir gıda perakendecisinden aktarıyorum. Tanınmış bir markanın 100 gramlık kavonoz kahve afişinde, normal fiyat olan 450 TL’nin üzeri çizilmiş ve indirimli fiyat olarak 175 TL duyuruluyor. Bu şekilde yüzde 61 indirim söz konusudur. Bunu da 10 liralık alışveriş şartına bağlamışlar. Yani şart filan yok. Gayri ciddi teklif olması bir yana, firma 175 TL’den satarken de kâr ettiğine göre kampanya bitiminde tüketicinin cebinden çıkacak yüzde 157 fazlasına talip olduğunu da göstermektedir. Kaldı ki aynı ürünün 519,50 TL’ye satıldığı yer de var. Burada ilk sorulacak soru ‘bu nasıl bir kâr marjıdır?’

Enflasyon düşse de daha önce küçük küçük ama sık yapılan fiyat artışlarından kalıcı fahiş fiyat sarmalına geçilmiştir. Hem de öyle ki, bir markette indirimde olan bir ürün diğer markette indirimsiz olarak aynı fiyata (bazen de daha ucuza) satılabiliyor. Bunun anlamı; birinci market indirim tutarı kadar fiyatı şişirmiştir.

Daha da tehlikelisi kırmızı et piyasasında yaşanmaktadır. Bir meslek kuruluşunun eski başkanını ana muhalefet partisi ‘Tarım ve Hayvancılık gölge Bakanı’ ilan etmiş. Belki de sürekli olarak hükümetin bu konudaki yanlış politikalarından bahsettiği için kullanışlı bulunmuş olabilir. Oysa yetersiz politikalar ne kadar gerçekse fiyat artışlarının teşvik edildiği de o kadar gerçektir. Dolayısıyla uzmanlığa saygı duysak da kişinin aynı zamanda yetiştirici ve meslek örgütü yöneticisi olduğu unutulmamalıdır. Keşke “Çiftliğimizden sofralarınıza” sloganı ile işletmesinde perakende olarak 1.000 liranın üzerinde fiyatla dana kıyma ve kuşbaşı satıldığı görülseydi. Aracılardan tedarik edenlerin bile bu fiyata satmadığını da kenara not edelim.

Demek ki aracıları kaldırıp, üreticiden direkt almak tüketiciye her zaman avantaj sağlamıyormuş!

Değerli iş adamı diyor ki; “Keşke Çanakkale köprüsü yerine Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde organik et üretimi için yatırım yapılsaydı.”

Hedefe bakar mısınız?

Tüketici o köprüden seyrek de olsa geçiyor, ancak etin normalini almakta zorlanan halkın, daha yüksek fiyatlı organik olanına ulaşabilme ihtimali var mı?

Cevabı da zaten kendisi veriyor; “yurt dışına satarız” diyor. Yani önemli olan ‘kim alabiliyorsa ona satmak.’  Bu vesileyle ilk kaynaktan halkçılığın tarifine bir kere daha baktım; “Bazı sınıf ve zümrelerin ekonomik ve siyasal imtiyazlarının kaldırılmasıdır, sahipsizlerin sahibi olmaktır, çözümleri halk için, halkla beraber bulmaktır” deniyor. Peki gördüğümüz bu mu?

Dünyanın her yerinden fiyat kıyaslamaları yapıyoruz. Kırmızı et konu olunca karkas fiyatlarını da takip ediyoruz. Hem karkas hem de perakende fiyatlarda 2 kata varan farklarla döviz bazında dünyanın en pahalı kırmızı etini biz satıyoruz. Buna rağmen de “fiyatlar sürekli artacak” müjdesi verenlere rastlıyoruz.

FAO’nun son raporuna göre; bizden sonraki en pahalı karkas et kilogram fiyatları İngiltere’de 7.45 euro, ABD’de 7.27 euro, AB’de 6.70 euro’dur. Bizde ise 11.15 euro’dur. Aradaki farka bakar mısınız?

Dolayısıyla yukarda bahsettiğim çevreler maliyeti sebep gösteriyorlar ama gerçek olmadığını rakamlarla ortaya koyuyoruz. Geçen yıla kadar hayvan sayımızdaki eksikliği bahane ediyorlardı, tersine hayvan sayısının arttığını ve bunun doğal sonucu olarak çiğ süt miktarının da eksilmediğini TÜİK verileri ile (Haziran 2025 itibariyle) ortaya koyduk.

Aynı çevrelerin bugün de zam bahaneleri ‘şap hastalığı’dır. Ancak o da geçince başka neden yaratmaları gerekecek, çünkü fiyatların geri vitesi yine çalışmayacaktır. Kaldı ki bu görüşe cevap yine başka bir meslek örgütünden gelmişti. Temmuz ayında Türkiye Damızlık Koyun Keçi Yetiştiricileri Merkez Birliği eski Genel Başkanı Nihat Çelik AA muhabirine yaptığı değerlendirmede; “Et fiyatlarının şap hastalığı nedeniyle artması söz konusu değildir. Ayrıca bu hastalığın insanlara bulaşması da söz konusu olmayıp, et ve süt tüketiminde iyice pişirmek kaydıyla herhangi bir risk bulunmadığını ve güvenle tüketilebileceğini söyleyebiliriz” demişti. Elbette bunun şap değil, fırsat zammı amaçlı olduğunu biliyorduk ama bir de yetkili bir ağızdan duymuş olduk.

Sonuç olarak; fiyatlamada davranış bozukluğu mutlaka tedavi edilmelidir. Yoksa alışkanlık haline gelip daha da genişleme ihtimali söz konusudur.

Üstelik öğrenmenin yaşı yok, kimin dar gelirli tüketicinin yanında olduğunu da bugüne kadar öğrenememişim. Yardımcı olanlara teşekkürü borç bilirim…

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Enflasyon sepeti ve akla takılan sorular

Ercüment Tunçalp

TÜİK her yılın başında fiyat derlenen yerleşim ve işyerleri ile her sene sayısı değişen sepetteki ürünleri ve grup ağırlıklarını güncelliyor. Açıklanmadığı için fiyatları ve fiyat alınan satış noktalarını ise göremiyoruz.

Öğrenebildiklerimiz; sepette bu yıl 428 madde ve 972 madde çeşidi bulunduğu ve aşağıda fikir yürüteceğimiz ağırlıklardır. Hepsi bu kadar…

Üzerinde en fazla konuşulan konuya hemen yazının başında açıklık getireyim.

Herkesin enflasyonu farklıdır ve her tüketici kendi enflasyonunu en doğru şekilde ölçebilir. Harcamasını en yoğun yaptığı kategorilerin payını yüksek tutarak…

Alışkanlık olduğu üzere her ay hesapladığım kendi enflasyonumla hem TÜİK sepeti ağırlıklarının hem de çıkan sonuçların benzerliği olmadığını rahatça söyleyebilirim. Peki gelir seviyesi daha düşük vatandaşlar için durum nedir?

Haliyle benden daha da fazla resmi enflasyondan uzak düşme ihtimalleri vardır. Oysa açıklanan sonuçların her kesim için bir ortak noktası olmalıdır.

  • Detaya girecek olursak; orta ve alt gelir grubunun harcamaları içindeki gıdanın ağırlığı yüzde 50’nin altında değildir. Peki o zaman enflasyon sepeti içindeki ‘gıda ve alkolsüz içecekler’ ağırlığının artırılması gerekmez miydi?

Mevcut haliyle bile bırakılmadı; yüzde 24,96’dan, yüzde 24,44’e indirildi.

Gıda grubunun lokomotifi olan kırmızı etin son 5 yıldaki fiyat artış oranı yüzde 1.400’dür (2021 Şubat/2026 Şubat UKON). Buna rağmen 2021 yılında gıdanın ağırlığı yüzde 25,94 iken, 2026 yılında yüzde 24,44’e düşmüştür. Elbette 1,5 puanlık düşüş anlaşılır gibi değildir. Ve bu sürekli düşüş nereye kadar devam edecektir?

  • Otomatik zam gören, ‘Konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar’ harcama grubu ağırlığının yüzde 15,21’den yüzde 11,40’a düşürülmesi de önemli sorulardan biridir. Zira bir ürün grubu istisnasız nüfusun tamamını ilgilendiriyor ve gelir seviyesi düştükçe de harcamalar içindeki payı artıyorsa, o grup ağırlığının düşürülmesi (hem de 4 puan) şaşırtıcı olmaz mı?
  • Vergi güncellemeleri sebebiyle fiyatı en hızlı artan ‘Alkollü içecekler, tütün ve tütün ürünleri’ grubuna ait ağırlığın da yüzde 3,52’den yüzde 2,75’e düşürülmesi bir başka akla takılan sorudur.
  • Vatandaşın “önce sağlık” inanışı da buradaki değişiklik ile boşa çıkmış görünüyor. Sağlık ağırlığı yüzde 4,09’dan yüzde 2,79’a düşürülmüş. Oysa vatandaş bu ihtiyacı için para yetiştiremediğinden (sigortalı olanlar da dahil) şikayetçidir. Acaba bu sebepten olabilir mi?

Peki ağırlığı artırılan gruplar hangileri?

  • Nüfusumuzun en az yüzde 70’inin unuttuğu ‘Lokantalar ve konaklama hizmetleri’ ağırlığı yüzde 8,31’den yüzde 11,13’e çıkarılmış. Evet dışarda yeme içme, konaklama maliyeti yükseldi ama sadece buna bakarak; nüfus çoğunluğu için yok hükmünde olan bir harcama kaleminin (en azından emekli ve asgari ücretli için) payını artırmak isabetli sayılabilir mi?
  • Aynı şekilde ‘Eğlence, dinlence, spor ve kültür’ grubu için de rüzgar tersten esmiş. Haliyle yukardaki nedenlerden ötürü düşürülmesi gereken ağırlığın yüzde 3,36’dan yüzde 4,34’e çıkarılmış olmasının da bir izahı olmalı…
  • ‘Giyim ve ayakkabı’ grubunun iki tarafı da mutsuzdur. Satıcı satışların düşmesinden, tüketici ise bu gruba bütçesinde yer ayıramamaktan şikayetçi…

Gıda dışı gruplarda daralma yaşanırken ve sektör temsilcilerinin sıkıntıları ortadayken, bu grupta ne gibi bir itici güç ağırlığı yüzde 7,16’dan yüzde 7,90’a yükseltmiş olabilir?

  • Sepetten çıkan ve yerlerine giren bazı ürünlere de bakalım. Beni en fazla şaşırtan maddeyi en başa alayım. Halkın temel besin kaynağı olan simitin ilk kez listeye girebilmesi normal mi?
  • Önemli bir kesimin her gün kullandığı banliyö tren bileti listeden çıkartılmış.
  • Yine yaygın kullanımı olan tıraş malzemeleri çıkartılırken, termos sepete alınmış. Oysa hangisinin diğerinin onlarca katı olarak kullanıldığını söylemeye gerek var mı?
  • Listeye yeni giren banyo paspası sürekli alınan bir ürün değildir. Her sene 1 tane alınsa evlerde koyacak yer kalmaz.

Listeden çıkarılan gazete ve derginin yıllık toplam tirajı (360 milyon) eskiye göre düşüş gösterse de hem sürekliliği olması hem de her haneye (3 kişilik) yılda ortalama 13-14 adet girmesi kalıcı olmasını sağlamaz mıydı?

  • Bebe elbisesi listeye girmiş, çocuk elbisesi çıkmış. Doğumdan sonraki 2 yıl bebeklik, 3-11 yaş arası da çocukluk dönemi olarak kabul edilir. Yani 2 yıllık ihtiyaç sepete giriyor, 9 yıllık ihtiyaç listeden çıkıyor. Hani “bebe ve çocuk” tek sayılsa kimsenin itirazı olamaz. Ancak tercih şaşırtıcıdır…

Sonuç olarak; zaten hissedilen enflasyon ile açıklanan enflasyon arasındaki fark ortadayken, bir de vatandaş kendi gerçeklerine uymayan bu değişiklikleri gördükçe enflasyonun düşeceğine dair inancını kaybediyor. Dolayısıyla hane halkına göre 12 ay sonrası için enflasyon beklentisinin yüzde 52,08 çıkmasını (MB anketi) haksız gösterecek bir başka neden bulunmuyor. Zira vatandaş sepet değişirse, çıkacak enflasyon oranının da hangi yönde değişeceğini iyi biliyor.

Kaldı ki; Amerika, Avrupa ve Asya’daki farklı ülkelerde araştırma ve ekonomik analiz alanında bir referans noktası olan BBVA Research, “TÜFE sepetindeki yeni ağırlıkların enflasyon ataletini güçlendirebileceği, yani fiyat artışlarını daha kalıcı hale getirebileceği” uyarısında bulunuyor.

Dolayısıyla şeffaflık güven verir, yokluğu bilgi kirliliği üretir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (30) Almanya

Ercüment Tunçalp

Almanya Federal Cumhuriyeti 16 eyaletten oluşur. Nüfusu 84,7 milyondur. Avrupa Birliği’nde en yüksek nüfusa sahip olması yanında, dünyanın en çok ihracat gerçekleştiren ikinci ülkesidir. Bu özelliği ile de dünyanın en büyük dördüncü ekonomisi olmayı başarmıştır. ABD, Japonya ve Çin’in ardından…

Almanya’da yüksek öğrenim herkes için ücretsizdir (yabancı öğrenciler için bile). Dünyada tatil için en çok bütçe ayıran millettir Almanlar. Bunun sonucu olarak da bu ülkeden 2024 yılında 95 milyon defa (nüfusundan %12 fazla) yurt dışı seyahat yapılmış. TÜİK verilerine göre 2024’te Türkiye’den yurt dışına çıkış sayısı 11 milyon 391 bin oldu. Nüfusları hemen hemen aynı olan iki ülke arasında yurt dışı seyahatlerdeki fark 8 kattır.

Kişi başı geliri 59.925 dolar olup, Türkiye’nin 15.463 dolardır. Fark 3,8 katıdır. 2026 yılında Almanya’da asgari ücret saatlik 13,90 euro olup, haftada ortalama 40 saat çalışanın aylık brüt geliri 13,90X160= 2.224 Euro’dur. Net asgari ücret ise yaklaşık 1.845 euro olmaktadır. Türkiye asgari ücreti net 28.075 TL ve karşılığı ise 557 euro dur. Buradaki fark da 3,3 katıdır. Ancak bizim asgari ücret neredeyse ortalama ücrettir. Asgari ücretli çalışan oranı sadece yüzde 6,6 olan Almanya’nın ise ortalama ücreti 4.334 Euro’dur. Buna rağmen biz yine de usulü bozmuyor ve net asgari ücretler üzerinden devam ediyoruz. Ancak gerçek fark gösterdiğimizden daha fazladır.

  • Almanya’da fiyatlar LIDL’dan, “De Almanya Günlüğüm” adlı YouTuber tarafından 3 Ocak 2026 tarihinde, Türkiye fiyatları ise iki ulusal marketimizden alınmıştır. Alışveriş tarihindeki güncel euro kuru 50,38 TL
  • İlişikteki listenin birinci sütununda Almanya fiyatları euro cinsinden, üçüncü sütundaki Türkiye fiyatları TL cinsinden, orta sütunda ise kolay kıyaslanabilmesi için Türkiye fiyatları euro cinsinden gösterilmiştir.
  • Aynı alışverişe Almanya’da 50 euro, Türkiye’de 68,99 euro ödenmiştir.
  • Listede görüleceği üzere 32 ürünlük aynı alışverişe, euro bazında ülkemizde yüzde 38 daha fazla ödenmiştir. 26 üründe biz pahalıyız, 6 üründe ise daha ucuzuz. Üstelik pahalı olduğumuz ton balık ve ayçiçeği yağı bizde market markasıdır (diğer markalar daha pahalı). Ucuz olduğumuz havuç Almanya’da organiktir. Dana kıyma ve çikolatada 2 katı aşan fiyatlarımız dikkat çekicidir. Pahalı kaldığımız muz, Almanya’da ithal, Türkiye’de yerli üründür.
  • Bir Alman tüketici bu alışverişi 1.845 Euro’luk geliri ile bir ay içinde 37 defa tekrarlayabilirken, ülkemiz tüketicisi 557 euro karşılığı olan geliri ile aynı alışverişi 8 defa tekrarlayabiliyor.
  • Eğer her iki tarafın da gelir ve fiyat düzeyleri benzerlik gösterseydi, bizdeki alışverişin tutarı 3.476,87 TL yerine 760 TL olmalıydı. Veya 3.476 TL’lik alışverişi yapan vatandaşımızın asgari ücreti 128.612 TL olmalıydı.
  • Almanya’da yıllık enflasyon yüzde 2,2 seviyesindedir. Bizde ise sadece ocak ayı enflasyonu bile bu oranın iki katından fazladır (yüzde 4,84).

Yukardaki tablo sadece bizim yaptığımız market kıyaslamalarında ortaya çıkmıyor. TCMB eski Baş ekonomisti Prof. Dr. Hakan Kara’nın ‘Big Mag Endeksi’ üzerinden yaptığı değerlendirmede; 2022 başından bu yana dünyada dolar bazında yüzde 25 artan ürün fiyatlarının Türkiye’de yine dolar bazında yüzde 224 oranında yükseldiğine dikkat çekiliyor. Yani ülkemizdeki artış dünya ortalamasının 9 katı oluyor.

Sonuç olarak; Almanya’nın daha yüksek satın alma gücü ve daha yüksek yaşam standartları yanında, bizim oldukça düşük satın alma gücümüz ve düşük yaşam koşullarımız (en üst %20’lik dilim hariç) iki ülke arasındaki  uçurumu ortaya koyuyor. Almanya’daki çalışan zorunlu harcamalarını yaptıktan sonra maaşının yaklaşık yüzde 25’ini biriktirme imkanına sahipken, bizim ülkemizde ise gelirlerin tamamı temel ihtiyaçlar için harcanarak tasarruf imkanı bulunmuyor.

 

Not: İstanbul PERDER Başkanı Rahmi Kartal’ın dergimize verdiği bir röportaj sonrası bir konuda bilgilendirme ihtiyacı hasıl olmuştur. Kendisine öncelikle yeni görevinde başarılar diler, şahsım için söylediği güzel sözler için teşekkür ederim. Sayın Başkan, benim “Fiyatlamada davranış bozukluğu” görüşüme itirazla ÇAYKUR çaylarındaki fiyat istikrarından bahsetmiştir. Ancak bu örnek isabetli değildir. Zira bu kurum bir iktisadi devlet kuruluşudur ve elbette ürünlerinde fiyat esnekliği düşüktür. Yaptığımız işin esası, Sayın Başkan’ın da belirttiği şekilde; marka, çeşit ve gramaj bakımından ürünlerin tıpatıp aynı olmasını sağlamaktır. Tek istisnası, yurt dışı raflarda bulunamayan yerli ürünlerin zorunlu olarak o ülkelerdeki benzer ürünlerle kıyaslanmasıdır. Küresel markalarda ise (Coca-Cola, Pepsi Cola, Nestle, Milka, Red bull, Nutella gibi) dışarda ve içerde birebir aynı ürünleri karşılaştırıyoruz.

Kaldı ki geçen yıl ABD’de bulunan bir Türk market ile de yerli markalarımızda birebir kıyaslama imkanı bulduk. Şaka gibi ama ek lojistik maliyete rağmen aynı sanal alışveriş döviz bazında yine bizde yüzde 15 pahalı çıktı.

Şimdi aşağıda 8 güncel örnek daha vereceğim:

  • Fiskobirlik fındık ezme 180 gr ulusal markette 227,90 TL, Mopaş’ta 89,90 TL.
  • Marmarabirlik kuru sele zeytin 400 gr (3xs yeşil kutu) ulusal markette 184,90 TL, Mopaş’ta 109,95 TL, Boldy’de 99,90 TL.
  • Sütaş tereyağı yayık 225 gr ulusal markette 200,95 TL (Birim fiyat 893 TL), Şok’ta 350 gr 215 TL (Birim fiyat 614 TL).
  • Sütaş tereyağı 750 gr yerel bir markette 632,45 TL (Birim fiyat 847,26 TL), Boldy’de 449,90 TL (Birim fiyat 599,86 TL).
  • Milka çilekli-yoğurtlu çikolata 100 gr tablet, yerel bir markette 164,95 TL, Çağrı’da 89,95 TL, Boldy’de 79,90 TL.
  • Palmolive aroma sensations 500 gr ulusal markette 330 TL, Watsons’ta 129 TL.
  • Solo 6’lı havlu, yerel bir markette 132,20 TL, Özkuruşlar’da 59,95 TL.
  • Canped Mesane pedi (L) 10’lu, yerel bir markette 204,65 TL, Hakmar Eksperes’te 115,00 TL.

Neticede, aynı üründe 2 katı aşan fiyatlara küresel genişlikte rastlamak o kadar kolay değildir. Fiyatlamada sorun olduğu inkar edilemez bir ülke gerçeğidir. Bunu yukarıda da belirttiğim üzere benim dışımda da araştıran ve açıklayan birçok akademisyen vardır. En sonuncusunu 2 ay önce ele aldığım bu sorunu TCMB 23 Ocak 2026 tarihinde adeta teyit etmiştir. Yapılan açıklamada; “Yüksek enflasyon dönemlerinde kârlılığın kaybedileceği korkusu firmalarda baskın bir duygu haline gelmekte ve fiyatlama davranışını bozabilmektedir” deniyor. Sanıyorum, artık bu konuyu tartışmak boşa zaman kaybı olacaktır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

İnovasyon olmadan da olur mu?

Ercüment Tunçalp

Gerçi başlıktaki yazının cevabı “Yaratıcı yıkım” konulu yazımda var ama hem bir önceki Ar-Ge konusunu tamamlaması hem de biraz daha ayrıntı ihtiyacından gündeme alınmıştır. Ar-Ge ile çok karıştırılan inovasyon o çalışmanın bir sonraki aşamasıdır. Yani Ar-Ge inovasyonun temelini oluşturur. Dolayısıyla oradan gelecek bilgiler inovasyon sayesinde üretimin ticarileşmesini sağlar.

Peter Drucker’ın Ar-Ge ve inovasyon birlikteliğini açıklayan çok güzel bir sözü var. “Bilgi, tek başına ekonomik bir kaynak değildir. Bilgi alınıp, satılamaz, sadece bilgiyle yaratılanlar alınıp satılabilir” diyor büyük usta…

Tekrarlamakta yarar var; inovasyon çıktısı elde etmek için öncelikle Ar-Ge yatırımına ihtiyaç vardır. Yani temel sağlam atılmalıdır. Bunun öncesinde de bilgi- teknoloji alt yapısının yeterli olması sağlanmalıdır.

Ülkemiz genelinde inovasyon kapasitesini artırmadan ve bunu üretime yansıtarak ticari sonuca ulaşmadan refah artışı sağlanamaz.

İktisat tarihinin büyük ustalarından Schumpeter’in tanımına göre inovasyon (yenilik), “Yeni yaratıcı fikirlerin veya buluşların ticaret, endüstri ve hizmet gibi ekonomik alanlara uygun hale getirilip uygulanmasıdır.”

Elbette sadece bir yeniliği kapsamaz. Yeniliğin devamlılığının da sağlanmasını hedefler. Yetmez, bir süreci ve sonucu kapsaması ve de yeniliğin bir değer katması beklenir. Bazı çevreleri kızdırma ihtimali olsa da söylemeden duramam. Şeffaf olmayan şirketler için uydurulmuş “Kapalı inovasyon” bizim anladığımız inovasyon değildir. Zira bu tarz işletmeler süreci kendi içlerinde yürütürler. Dış kaynaklardan gelecek desteklere ve yaratıcı fikirlere açık olmazlar. Şirket içindeki beyin fırtınasını yeterli bulurlar. Bu inovasyon değildir. Çünkü adı üstünde, şirket içinde kalarak dar çevrede Ar-Ge yapılamaz. Ar-Ge olmadan da inovasyon aşamasına geçilemez.

Bir yanlış anlamanın daha altını çizmeliyim. Pek çok kişi, inovasyon denince mevcut işleyişi tamamen değiştirecek bir buluş olarak değerlendirmektedir. Oysa inovasyon buluş yapmayı değil, yapılan işe yeni değer katmayı hedefler. Yani daha önceki bir buluşu veya mevcut bir fikri ekonomik ve sosyal değer katarak yeniden uygulanabilir hale getirmektir. Yoksa sıfırdan ortaya çıkarılmış bir fikir veya obje değildir.

Daha önce de verdiğim örnekler var. Fotoğraf makinası icadı 2 asır önceye dayanmaktadır ama dijitale geçiş çok yenidir. Kodak’ın lider pozisyonu kaybetmesi inovatif olamaması ile hazin şekilde neticelenmiştir. Telefon 1800’lü yıllarda icat edilmiştir ama dokunmatik hale gelmesi yenidir. 1950’li yıllarda tank gibi taşınması kolay olmayan bilgisayarlardan, hafif ve küçülmüş hale gelmesine kadar geçen süre; bütün donanım yenilikleri de düşünülürse çok kademeli bir inovasyon sürecini ifade eder. Dolayısıyla buluş, inovasyon ile desteklenmediği taktirde yaşayamaz.

Dünyadaki başarılı ürün inovasyon örnekleri olarak; en başta Apple’ın iPhone, iPad, iPod gibi ürünleri ile Tesla’nın hızlı şarj olan sürdürülebilir pil gibi yenilikçi fikirleri ile hibrit ve elektrikli araçların piyasaya sürülmesini sayabiliriz.

Hizmet inovasyonuna örnek ise; Uber’in ulaşım hizmetleri arz ve talebinin dijital bir platform aracılığıyla karşılandığı bir uygulama yaratılmasıdır.

Airbnb’de konaklama alanında yarattığı hizmet inovasyonu ile müşterilerin konaklama biçimlerinde çığır açan yeniliklerden birine imza atıyor. (Allianz)

İnovasyon inovatif düşünme ile başlar. Bu gerçekleşmeden inovasyon başarısı gelmez. Yenilikçi düşüncelere açık, mevcut durumları geliştirerek değer yaratan kişiler sayesinde ancak süreç veya çözümleri ilerletmek mümkün olabilir…

Sonuç olarak; inovasyon bu farklılığın yanında bilim ve teknoloji ile de sınırlı değildir. Korkulduğu kadar uzak durulacak ve sadece büyük şirketlere bırakılacak uygulamalar da değildir.

Zira mutlaka büyük kaynak ve finansman gerektirmez. Bir defalık faaliyet ve proje olmayıp süreklilik gerektiren bir kültürdür. Sadece inovasyon kadrosu ile de sınırlı olmayıp ihtiyaç duyuldukça katılım sağlanabilir. Hatta üniversitelerimizden destek alınabilir. Aslında en başarılı inovasyonlar çoğunlukla sahadan, yani müşteriden gelir. İşte maliyeti olmayan kısmı da burasıdır. Fikirler inovasyonun ham maddesidir. İşlenmesi ve uygulamaya geçirilmesi gerekir ki; fayda üretilebilmesi (ticarileştirilmesi) mümkün olabilsin.

Yukarda çalışmaları yürüten ekibin inovatif düşünme yeteneğinden bahsetmiştim. Bu ekibe liderlik edecek kişide ise daha fazlasının bulunması gerekir. Şirket adına yapılacak özeleştiri, tüketici ile kurulacak empati, rakiplerle ve ticari muhataplarla yapılacak benchmarking (kıyaslama) alışkanlığı diğer olmazsa olmaz özelliklerdendir.

Burada unutulmaması gereken en önemli husus, Ar-Ge temeline oturmayan inovasyonun başarı getiremeyeceğidir. İşte bunun için ülkemizde öncelik ilkine verilmiş, yetersiz de olsa birçok şirket tarafından Ar-Ge merkezleri ve Ar-Ge ekipleri kurulmuştur. İnovasyon için ise aynı şeyleri söylemek mümkün değildir. Anlaşılıyor ki; katedeceğimiz daha uzunca bir yol vardır.

Eğer yapılan Ar-Ge çalışması ticari bir başarıya dönüştürülmeyecekse inovasyon faaliyeti zorunlu olmayabilir. Zira eğer müşterilere ulaştırılan ve karşılığında gelir elde edilen bir ürün yoksa zaten inovasyon yok demektir. Yani Ar-Ge yaptınız ama inovasyonu eksik bıraktıysanız o ürün pazarda yer bulamaz.

Yine Peter Drucker’ın bu konudaki bir sözü ile bitireyim. “Her ticari işin iki temel fonksiyonu vardır; yenilik ve pazarlama.”

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER