Ercüment Tunçalp
1000 TL’lik banknot için erken mi?
Dört ay önce “500 TL’lik banknot için çok geç” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Düşüyor denen enflasyon küçük değişikliklerle aynı şekilde varlığını sürdürdüğü için 1.000 TL’lik banknotun alım gücünü de oldukça düşürmüştür. Elbette enflasyon konusunda iyimser düşünceler vardır ama elimizdeki veriler iyileşmeyi desteklemiyor. Zira Mayıs ayında yüzde 1.53, Haziran ayında yüzde 1.37 çıkan aylık TÜFE, Temmuz ayında yüzde 2.06, Ağustos ayında yüzde 2.04 seviyelerini bulmuştur. Dünya üzerinde bizim aylık enflasyonumuzu, yıllık olarak bile yaşamayan birçok ülke vardır.
İşte bazı ülkelerin en taze yıllık enflasyon oranları: Almanya (% 2), Fransa (% 0.9), Kanada (%1.9), İtalya (%1.7), Belçika (%1.9), İsviçre (%0.2), Finlandiya (%0.2), Çin (%0.4), Tayland (%0.8), Ürdün (%1.7).
Tekrar ediyorum; bu 10 ülkenin enflasyon oranları aylık değil yıllıktır.
İşte gelinen bu noktada tedavüldeki en büyük banknotumuz (200 TL) 5 doları karşılayamaz haldedir. Oysa 1 Ocak 2009’da 200 TL piyasaya ilk çıktığında dolar 1,53 TL idi. Yani o zamanki en büyük banknotun karşılığı 130 dolardı. 1.000 TL bugün tedavüle çıksa bile 25 dolar karşılığı değildir. Yani bu banknot basılana kadar satın alma gücünün daha da yetersiz kalacağı açıktır.
5.000 TL’lik banknotun bile bu günden tasarlanması gerekir. Zira güncel değeri 121 dolar olmasına rağmen, analistlerin 2026 yıl sonu için 51.40’lık kur tahminlerine göre ancak 97 dolara denk gelecektir.
Tahminlerin sık sık değişmesinin de nedenleri vardır…
Son siyasi krizin getirdiği rezervlerdeki erime MB’nin elini zayıflatıyor. Uzun süre yatay seyreden kurların hareketlenmesi de enflasyona olumsuz katkı sağlıyor. Özellikle gıda fiyatlarındaki kronik sorunlar olan; yüksek enflasyonun imkan sağladığı fırsatçılık başta olmak üzere, lojistik maliyetler, ithalat bağımlılığı, tarımsal üretimde verimsizlik gibi nedenler en azından bu kategoride ümitli olmamızı engelliyor. Kaldı ki, 2025 yılı 2. çeyrekte Türkiye ekonomisi geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 4.8 büyürken, tarım sektörü aynı dönemde zirai don olayları nedeniyle yüzde 3.5 daralmıştır. Bunun en belirgin sonucu ileride enflasyonist etki yaratacak olmasıdır. Yani gıda fiyatlarındaki anormal artışları mevcut politikalarla kontrol altına almanın zorluğu da ortadadır. Bu haliyle de yüksek enflasyonun, temel ihtiyaç mallarında euro ve dolar bazında bizi en yüksek fiyatlara sahip ülke konumuna getirdiğini “İki ülkede iki alışveriş” yazı dizimizle sürekli aktarıyoruz.
Bu açıdan bakınca da görüyoruz ki; artık 1 kilogramına 1.000 TL’nin yetmediği ürünlerin sayısı her geçen gün artmaktadır. Bu ürünlerin listesini kategori bazında yazının sonuna ekliyorum. Fiyatların tamamı kg veya litre olarak ifade edilen birim fiyatlardır. Ve elbette 1 kg dışında kalan ambalaj fiyatları kg veya litreye çevrilmiştir.
Sonuç olarak; sakın bütün listenin aşağıdakilerle sınırlı olduğu anlaşılmasın. Birbirinin benzeri olan ürünleri ayrı ayrı belirtmek anlamlı olmadığından elemem gerekti. Aşağıdaki listede 135 adet ürün bulunmaktadır. Her kategorideki ürün sayısını en az 10 ile çarpmak gerekir. Zira değişik marka, değişik çeşit ve değişik gramajlı ambalajlar dikkate alındığında 1000 sayısının aşıldığını söylemek mümkündür. Detaya inmeseydim ben bile bu kadarını tahmin edemezdim. Düşünebiliyor musunuz; bir kilo ürün alıyorsunuz, 1.000 TL yetmediği için üzerini tamamlıyorsunuz. Dört adet 1.000 TL verdiğiniz durumda bile listede 1 kilogramına sahip olamayacağınız ürünler vardır. Neticede beyaz eşya almıyorsunuz, 1 kg gıda için bu parayı ödemek zorundasınız.
Fiyatlar sadece ulusal zincir marketlerden alınmıştır. Birçok ürün indirimli fiyatına rağmen 1.000 TL’nin üzerinde kalmıştır.
Lüks şarküteri, lüks manav, lüks kasap ve lüks kuruyemişçiden alınmış tek fiyat yoktur. Eğer öyle olsaydı hem fiyatlar daha da artar hem de liste genişlerdi.
Konumuz 1.000 TL’yi aşan ürünler olmasına rağmen, görüleceği gibi 2.000–3.000 ve hatta 4.000 TL’yi aşan ürünler de vardır. Dolayısıyla satın alma gücü her şeydir. Reel gelir azalırken sadece cüzdanın şişkin kalması ise yanıltıcıdır.
İşte 1000 TL’nin yetmediği o ürün çeşitleri ve fiyatları:
- Et ve et ürünleri: Kuzu sotelik et 1.130 TL, kuzu külbastı 1.180 TL, dana antrikot 1.400 TL, dana bonfile 1.800 TL, dana pirzola 1.080 TL, kasap sucuk 1.017 TL, dana kavurma 1.459 TL, antrikot pastırma 1.800 TL, fıstıklı salam 1.443 TL, parmak sucuk 1.549 TL, kangal sucuk 1.483 TL, blok kavurma 2.190 TL, organik dana sosis 1.732 TL, dana Frankfurter sosis 1.179 TL, çemeni sıyrılmış pastırma 3.269 TL, dana jambon 1.489 TL, macar salam 1.190 TL, hindi göğüs füme 1.590 TL, karabiberli rozbif 3.250 TL, kurutulmuş füme et 2.999 TL, antrikot füme et 3.350 TL, rozbif biberli füme et 2.509 TL, füme dana kaburga dilimli 2.985 TL, dana kontrafile füme 3.100 TL, dana kuru et 4.290 TL, isli kuru et 4.290 TL, uzun sosis 1.153 TL, dana sosis 1.490 TL, kokteyl sosis 1.162 TL.
- Deniz ürünleri: Levrek 1.247 TL, midye 1.245 TL, deniz ürünleri salatası 1.445 TL, Karadeniz somon füme 1.690 TL, somon dilim 1.072 TL, kalamar 1.100 TL, palamut lakerda 1.150 TL.
- Kuru yemiş ve kuru meyveler: Badem 1.209 TL, kabuklu Antep fıstık 1.071 TL, toz Antep fıstık 2.799 TL, karışık kuruyemiş 1.321 TL, kaju kavrulmuş 1.382 TL, fındık içi 1.110 TL, kuru kayısı 1.071 TL, gün kurusu kayısı 1.500 TL, mango kurusu 1.200 TL, dut kurusu 1.120 TL, ejder meyvesi kurusu 3.000 TL, gül kurusu 1.285 TL, organik domates kurusu 1.299 TL.
- Süt ürünleri (peynir, tereyağı): Eski kaşar peynir 1.050 TL, yarım yağlı parmesan peynir 1.045 TL, peynir tabağı 1.320 TL, cheddar peynir 1.897 TL, keçi peyniri 1.285 TL, gouda peynir 1.370 TL, Kars gravyeri 1.099 TL, yayık tereyağı 1.200 TL, keçi tereyağı 1.057 TL.
- Mezeler: Arnavut ciğeri 1.567 TL, kadınbudu köfte 1.370 TL, portakallı enginar türlüsü 1.479 TL, çerkez tavuğu 1.025 TL, içli köfte 1.115 TL, cevizli ıspanak kroket 1.185 TL.
- Çay ve kahveler: Bardak poşet çay 1.200 TL, Seylan çay 1.318 TL, demlik poşet çay 1.395 TL, yeşil çay 1.825 TL, ıhlamur 4.280 TL, klasik kahve 1.148 TL, gold kahve 2.599 TL, Starbucks Türk kahve 1.599 TL, kafeinsiz Türk kahve 1.399 TL, çekirdek kahve espresso 1.399 TL, öğütülmüş kahve 2.725 TL, filtre kahve 1.960 TL.
- Ballar: yayla çiçek balı 1.050 TL, Şemdinli balı 1.202 TL, lavanta balı 1.630 TL, Yüksekova balı 1.202 TL, Kayseri balı 1.202 TL, kekik balı 1.500 TL, kestane balı 1.540 TL, karakovan balı 1.530 TL.
- Reçeller: Organik kayısı reçeli 1.036 TL, çilek marmelatı 1.307 TL, şeker ilavesiz incir marmelatı 1.259 TL, kakaolu fındık kreması 1.110 TL, Dalfour böğürtlen reçeli 1.268 TL, Dalfour şeftali reçeli 1.091 TL.
- Çikolatalar: Ferrero çikolata 1.375 TL, Raffaello çikolata 1.003 TL, Lindt dolgulu çikolata 3.475 TL, Kinder çikolata 1.706 TL, Godiva bitter 1.922 TL, fındıklı sütlü çikolata 1.003 TL, kare bitter çikolata 1.582 TL, Antep fıstıklı sütlü çikolata 1.575 TL.
- Şekerlemeler: Çakıl taşı draje 1.700 TL, karışık lokum 1.700 TL, sakızlı lokum 1.717 TL, Antep fıstıklı lokum 1.920 TL, Antep fıstıklı- Hindistan cevizli lokum 2.480 TL, portakallı draje 1.900 TL.
- Unlu mamuller (kurabiye-kek- ekmek): Glutensiz kurabiye 1.100 TL, vegan kurabiye 1.550 TL, sade tuzlu kurabiye 1.135 TL, zerdaçallı kurabiye 1.550 TL, üzümlü-yulaflı kurabiye 1.134 TL, organik bademli kurabiye 1.772 TL, organik sade tereyağlı bisküvi 3.000 TL, tarçınlı havuçlu kek 1.030 TL, glutensiz esmer ekmek 1.859 TL, glutensiz mısır gevreği 1.455 TL, glutensiz badem unu 1.414 TL.
- Tatlı ve pastalar: fıstıklı baklava 1.400 TL, fıstıklı şöbiyet 1.830 TL, portakallı- bademli şekerpare 1.134 TL, havuç dilim baklava 1.770 TL, cevizli baklava 1.200 TL, cheesecake 1.400 TL, beyaz çikolatalı pasta 1.536 TL.
- Donuk ürünler: çikolatalı pasta 1.400 TL, cheesecoke 2.253 TL, jumbo karides 1.245 TL, dana Tekirdağ köfte 1.400 TL, halka kalamar 1.365 TL, sushi 1.157 TL, karides 1.100 TL.
- Konserveler: Zeytinyağlı ton balığı 1.390 TL, zeytinyağlı somon 1.981 TL, light ton balığı 1.150 TL.
- Alkollü içecek: Rakı 1.475 TL, orta kalite şaraplar 1.100 TL ve üstü…
Ercüment Tunçalp
İnovasyon olmadan da olur mu?
Gerçi başlıktaki yazının cevabı “Yaratıcı yıkım” konulu yazımda var ama hem bir önceki Ar-Ge konusunu tamamlaması hem de biraz daha ayrıntı ihtiyacından gündeme alınmıştır. Ar-Ge ile çok karıştırılan inovasyon o çalışmanın bir sonraki aşamasıdır. Yani Ar-Ge inovasyonun temelini oluşturur. Dolayısıyla oradan gelecek bilgiler inovasyon sayesinde üretimin ticarileşmesini sağlar.
Peter Drucker’ın Ar-Ge ve inovasyon birlikteliğini açıklayan çok güzel bir sözü var. “Bilgi, tek başına ekonomik bir kaynak değildir. Bilgi alınıp, satılamaz, sadece bilgiyle yaratılanlar alınıp satılabilir” diyor büyük usta…
Tekrarlamakta yarar var; inovasyon çıktısı elde etmek için öncelikle Ar-Ge yatırımına ihtiyaç vardır. Yani temel sağlam atılmalıdır. Bunun öncesinde de bilgi- teknoloji alt yapısının yeterli olması sağlanmalıdır.
Ülkemiz genelinde inovasyon kapasitesini artırmadan ve bunu üretime yansıtarak ticari sonuca ulaşmadan refah artışı sağlanamaz.
İktisat tarihinin büyük ustalarından Schumpeter’in tanımına göre inovasyon (yenilik), “Yeni yaratıcı fikirlerin veya buluşların ticaret, endüstri ve hizmet gibi ekonomik alanlara uygun hale getirilip uygulanmasıdır.”
Elbette sadece bir yeniliği kapsamaz. Yeniliğin devamlılığının da sağlanmasını hedefler. Yetmez, bir süreci ve sonucu kapsaması ve de yeniliğin bir değer katması beklenir. Bazı çevreleri kızdırma ihtimali olsa da söylemeden duramam. Şeffaf olmayan şirketler için uydurulmuş “Kapalı inovasyon” bizim anladığımız inovasyon değildir. Zira bu tarz işletmeler süreci kendi içlerinde yürütürler. Dış kaynaklardan gelecek desteklere ve yaratıcı fikirlere açık olmazlar. Şirket içindeki beyin fırtınasını yeterli bulurlar. Bu inovasyon değildir. Çünkü adı üstünde, şirket içinde kalarak dar çevrede Ar-Ge yapılamaz. Ar-Ge olmadan da inovasyon aşamasına geçilemez.
Bir yanlış anlamanın daha altını çizmeliyim. Pek çok kişi, inovasyon denince mevcut işleyişi tamamen değiştirecek bir buluş olarak değerlendirmektedir. Oysa inovasyon buluş yapmayı değil, yapılan işe yeni değer katmayı hedefler. Yani daha önceki bir buluşu veya mevcut bir fikri ekonomik ve sosyal değer katarak yeniden uygulanabilir hale getirmektir. Yoksa sıfırdan ortaya çıkarılmış bir fikir veya obje değildir.
Daha önce de verdiğim örnekler var. Fotoğraf makinası icadı 2 asır önceye dayanmaktadır ama dijitale geçiş çok yenidir. Kodak’ın lider pozisyonu kaybetmesi inovatif olamaması ile hazin şekilde neticelenmiştir. Telefon 1800’lü yıllarda icat edilmiştir ama dokunmatik hale gelmesi yenidir. 1950’li yıllarda tank gibi taşınması kolay olmayan bilgisayarlardan, hafif ve küçülmüş hale gelmesine kadar geçen süre; bütün donanım yenilikleri de düşünülürse çok kademeli bir inovasyon sürecini ifade eder. Dolayısıyla buluş, inovasyon ile desteklenmediği taktirde yaşayamaz.
Dünyadaki başarılı ürün inovasyon örnekleri olarak; en başta Apple’ın iPhone, iPad, iPod gibi ürünleri ile Tesla’nın hızlı şarj olan sürdürülebilir pil gibi yenilikçi fikirleri ile hibrit ve elektrikli araçların piyasaya sürülmesini sayabiliriz.
Hizmet inovasyonuna örnek ise; Uber’in ulaşım hizmetleri arz ve talebinin dijital bir platform aracılığıyla karşılandığı bir uygulama yaratılmasıdır.
Airbnb’de konaklama alanında yarattığı hizmet inovasyonu ile müşterilerin konaklama biçimlerinde çığır açan yeniliklerden birine imza atıyor. (Allianz)
İnovasyon inovatif düşünme ile başlar. Bu gerçekleşmeden inovasyon başarısı gelmez. Yenilikçi düşüncelere açık, mevcut durumları geliştirerek değer yaratan kişiler sayesinde ancak süreç veya çözümleri ilerletmek mümkün olabilir…
Sonuç olarak; inovasyon bu farklılığın yanında bilim ve teknoloji ile de sınırlı değildir. Korkulduğu kadar uzak durulacak ve sadece büyük şirketlere bırakılacak uygulamalar da değildir.
Zira mutlaka büyük kaynak ve finansman gerektirmez. Bir defalık faaliyet ve proje olmayıp süreklilik gerektiren bir kültürdür. Sadece inovasyon kadrosu ile de sınırlı olmayıp ihtiyaç duyuldukça katılım sağlanabilir. Hatta üniversitelerimizden destek alınabilir. Aslında en başarılı inovasyonlar çoğunlukla sahadan, yani müşteriden gelir. İşte maliyeti olmayan kısmı da burasıdır. Fikirler inovasyonun ham maddesidir. İşlenmesi ve uygulamaya geçirilmesi gerekir ki; fayda üretilebilmesi (ticarileştirilmesi) mümkün olabilsin.
Yukarda çalışmaları yürüten ekibin inovatif düşünme yeteneğinden bahsetmiştim. Bu ekibe liderlik edecek kişide ise daha fazlasının bulunması gerekir. Şirket adına yapılacak özeleştiri, tüketici ile kurulacak empati, rakiplerle ve ticari muhataplarla yapılacak benchmarking (kıyaslama) alışkanlığı diğer olmazsa olmaz özelliklerdendir.
Burada unutulmaması gereken en önemli husus, Ar-Ge temeline oturmayan inovasyonun başarı getiremeyeceğidir. İşte bunun için ülkemizde öncelik ilkine verilmiş, yetersiz de olsa birçok şirket tarafından Ar-Ge merkezleri ve Ar-Ge ekipleri kurulmuştur. İnovasyon için ise aynı şeyleri söylemek mümkün değildir. Anlaşılıyor ki; katedeceğimiz daha uzunca bir yol vardır.
Eğer yapılan Ar-Ge çalışması ticari bir başarıya dönüştürülmeyecekse inovasyon faaliyeti zorunlu olmayabilir. Zira eğer müşterilere ulaştırılan ve karşılığında gelir elde edilen bir ürün yoksa zaten inovasyon yok demektir. Yani Ar-Ge yaptınız ama inovasyonu eksik bıraktıysanız o ürün pazarda yer bulamaz.
Yine Peter Drucker’ın bu konudaki bir sözü ile bitireyim. “Her ticari işin iki temel fonksiyonu vardır; yenilik ve pazarlama.”
Ercüment Tunçalp
Ar-Ge ne kadar önemli?
Sözünü çok duyduğumuz ama gerçek anlamda uygulanmasına sık rastlayamadığımız çalışmalardır. Ülkemizde, özel sektör içinde en fazla Koç Grubu şirketlerinde zaman ve kaynak ayrıldığını izliyoruz. Neticesi de sahaya yansıyor zaten…
OECD tarafından yapılan tanıma göre, “Araştırma ve Geliştirme (Ar-Ge), insan, kültür ve toplumun bilgisinden oluşan bilgi dağarcığının artırılması ve bu dağarcığın yeni uygulamalar tasarlamak üzere kullanılması için sistematik bir temelde yürütülen yaratıcı çalışmalardır.”
Ar-Ge yapan kuruluşlar (hem özel hem de kamu kurumları), üretim kalitelerini artırarak veya yeni ürün ve hizmetler yaratmayı amaçlayarak büyüyeceklerine ve gelişeceklerine inanırlar. Bu da niyetle ilgili kısmıdır.
Perakende sektöründeki örnek Migros’tur. Hem sektörümüzü ilgilendirdiği için hem de ‘zaman ve mekan’ ifademe açıklık getirmek amacıyla biraz daha açmakta yarar var. 12 yıl önce kurulmuş, 300 civarında çalışanı olan bir Ar-Ge merkezleri bulunmaktadır. Ar-Ge projeleri ile süreçlerin iyileştirilmesi, dijital dönüşüm, kayıpların azaltılması, maliyetlerin düşürülmesi, iş günü ve zaman tasarrufu, ek gelir yaratma ve sektörde rekabet avantajı sağlama gibi konularda kazanımlar elde etmekteler. Senelerdir bu kadar büyük bir insan ve finansal kaynak ayırmanın, yukardaki kazanımları garanti ettiği ortadadır. Ülkemizde bu sektöre ait bütün ‘ilk’lerin buradan çıkması da hiç tesadüf değildir.
Bu uygulamaların dışında kalan şirketleri hangi risklerin beklediğini gösteren uyarılar, 2025 yılında Nobel Ekonomi Ödülü’nü kazanan çalışmada mevcuttur.
Burada bir yanlış anlayışın altını çizmeliyim. Önce proje hedefleri, kapsam ve bütçe belirlemek; daha sonra da araştırma takımı oluşturmak verimsizlik sebebidir. Zira en başa alınması gereken insan kaynağıdır. Eğer elde yoksa veya bulunamıyorsa çalışma başlatılmamalıdır. Yoksa şirket içindeki çalışanlardan asli işleri yanında ikinci bir iş olarak bu konuya odaklanmalarını beklemek isabetli olmaz. Kaldı ki, araştırma geliştirme tek seferlik işlem değil, bir süreçtir. Yani her seferinde takım oluşturmak çalışmaların kalitesini düşürür. Doğrusu, departman kurulduktan ve Ar-Ge kadrosu oluşturulduktan sonra projelere sıra gelmesidir. Aynen Migros örneğinde olduğu gibi…
Elbette her proje ilerlerken şirket içinde uzmanlığı olan insan kaynağının katılımı da sağlanabilir. Sistemin değişkenlik gösteren kısmı burasıdır. Ancak bu çalışmaların tek sahibi olmalıdır ve o da Ar-Ge personelinin oluşturduğu departmandır. Kaldı ki Ar-Ge merkezi kurmak isteyen firma belirli sayıda tam zamanlı Ar-Ge personeli istihdam etmek zorundadır. Ancak bu şekilde vergi avantajlarından, teşvik programlarından faydalanarak bu yatırımlar sürdürülebilir hale getirilebilir.
Başarılı şirketlerin veya ülkelerin Ar-Ge harcamaları yüksek olur. Bunun istisnası, departmanın doğru kurulamamasıdır. Temel sağlam olmayınca da gösterişli bina ayakta kalamaz. Ar-Ge çalışmalarının başarısı eğitimli ve yetkin insan kaynağına bağlıdır. Yani harcamayı planlamadan önce daha fazla nitelikli araştırmacıya sahip olmak gerekir. Yoksa kaynak boşa gider, başarı gelmez.
Ar-Ge çalışmalarında, ‘fikir üretme’ sırasında pazar ihtiyaçları doğru analiz edilemiyor ve fizibilite doğru yapılamıyorsa sonraki aşamalar zaman ve para kaybıdır.
Ar-Ge harcamalarını ek maliyet kalemi gibi görmek yanlıştır. Uzun vadedeki tasarruf ve rekabet avantajı dikkate alınmalıdır. Kaldı ki dünyada olduğu gibi ülkemizde de devletin bu harcamalar için çeşitli destekleri (vergi indirimi, SGK prim desteği gibi) bulunmaktadır.
Gelişmiş ülkelere göre henüz yolun başındayız. Ekonomik büyümeyi çok istiyoruz ama onun temelindeki itici güç olan fikir üretimini ihmal ediyoruz.
Ülkemizde 2024 yılında Ar-Ge harcamasına göre ilk 6 şirket (Tusaş, Aselsan, Roketsan, Ford, Havelsan, Arçelik) içinde başarısı ile harcaması orantısız olan tek şirket bulunmuyor. (Turkishtime)
Görüldüğü gibi Ar-Ge harcamasında başı çeken firmalar savunma, havacılık, otomotiv ve beyaz eşya sektörlerinde yer alıyor. Aynı zamanda bunların ileri teknoloji faaliyetleri ve işbirliği yapan girişimler olduğu da ortadadır.
Ülkemizin 2024 yılı Ar-Ge harcamasının gayrisafi yurt içi hasıla (GSYH) içindeki payı yüzde 1,46 oldu. (TÜİK)
Dünyada GSYH’ye oranla en fazla Ar-Ge harcaması yapan (2023 verilerine göre) ilk 6 ülke; İsrail (%6,3), Güney Kore (%5), Tayvan (%4), (İsveç %3,6), Japonya (%3,4) ve ABD (%3,4) olmuştur. (OECD)
Türkiye yıldan yıla bu konuda artış kaydetse de (2023’te %1,39), gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında Ar-ge harcamalarının payı hâlâ çok düşük seviyededir.
Sonuç olarak; Ar-Ge çalışmalarının sadece üretim, savunma ve havacılık, bilgi ve teknoloji, otomotiv, beyaz eşya, elektrik ve elektronik alanlarıyla sınırlı olduğu anlaşılmasın. Yukarda da örneğini verdiğim üzere her türlü ticari ve hizmet sektörü ile de ilgili, hatta sanatsal projeleri bile kapsadığı söylenebilir. Biraz daha ileri gideyim; kâr amacı olmayan, vatandaşlara değer sunmak üzerine odaklanmış kurumları da ilgilendirdiğini unutmayalım. Ar-Ge Merkezleri’ni geliştirirken, üniversitelerle işbirliği yapmanın da katkısı inkar edilemez.
Ayrıca vatandaşların refah düzeyleri ile ülkelerin Ar-Ge harcamaları arasında paralellik vardır. Refahı artırmak ve gelişmiş ülkelerle rekabet edebilmek için bu kaynağı artırmak zorundayız. Yoksa büyürüz ama kalkınamayız…
Bu konuyla çok karıştırılan inovasyon, Ar-Ge‘nin bir sonraki aşamasıdır. Yani Ar-Ge inovasyonun temelini oluşturur. O da önümüzdeki yazının konusu olacak…
Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (29) İsveç
İsveç, dünyadaki en gelişmiş ülkeler arasında yer almaktadır. Kral’ın rolünün törensel görevlerle sınırlı olduğu anayasal bir krallıktır. Gücünü doğrudan halktan alan parlamenter demokrasi ile yönetilmektedir.
İnovasyon, sürdürülebilirlik, birlikte yaratma ve her türlü eşitlik odaklı yaklaşımı esas alan dinamik bir ekonomiye sahiptir. Yıllık tüketici enflasyonu yüzde 2,1’dir. Çok gelişmiş bir sosyal güvenlik sistemine sahiptir. İsveç kültürünün dikkate değer yönlerinden birisi de çevrenin korunmasına verdikleri önemdir. Yaklaşık 24 bini yemyeşil ormanlar ve bitki örtüsü ile kaplı, dünyanın en çok adaya sahip ülkesidir. Ülkenin üçte ikisi ormanlarla kaplıdır ve her yıl 340 milyon ağaç dikilmektedir.
İsveç Avrupa’da kişi başına en yüksek patent sayısına sahip ülkedir. Dinamit, kalp pili, bilgisayar faresi, böbrek diyaliz cihazları, fermuar, Tetra Pak, Skype bu ülkeden çıkmıştır. Volvo, Ericson, IKEA, H&M, Elektrolüx gibi çok uluslu şirketleri ile bilinir. Nobel ödüllerinin verildiği ülkedir.
Görüldüğü gibi sadece gelir ve fiyat düzeylerini kıyaslamıyoruz.
İsveç GSYH sıralamasında dünyanın en zengin ilk 10 ülkesi arasında yer alır. Elbette sosyal refah seviyesinde de üst sıralarda bulunmaktalar. Nüfusu 10,5 milyon olup, kişi başı geliri 57.625 dolardır.
İsveç pazarının en yaygın perakende zinciri ICA’dır. Hemköp, Coop, Willys ve Netto diğer pazar payı yüksek zincirlerdir. Lidl ise Alman menşeli olarak bu ülkede de faaliyettedir. Bizi ilgilendiren ve gururlandıran kısmı ise; Türk girişimci Dr. Muhittin Taylı’ya ait Matvärlden marketler zincirinin, 2017 yılında İsveç’te 2500 market arasında yılın en iyi marketi seçilmesidir. Halen de görsel teşhir ve titiz kalite kontrolündeki üstünlüğü ile büyümesini sürdürmektedir.
Aşağıdaki 25 ürünlük alışveriş, youtuber Sadık Şimşek tarafından Lidl’dan 26 Aralık 2025 tarihinde yapılmıştır.
- Dikkate alınan güncel kurlar; 1 İsveç kronu (SEK)= 4,68 TL,
1 Euro= 10,71 SEK, 1 Euro= 50,16 TL şeklindedir.
- Listede görüldüğü üzere döviz bazında biz yüzde 13 daha pahalıyız.
Kırmızı et ve et ürünleri, süt ve peynir, un, domates salçası, sarımsak, ceviz, kestane ve hatta elma pahalı çıkan ürünlerimizdir. Bu harcamadaki dezavantajımız…
- Gelirdeki farka da bakalım mı?
İsveç’te asgari ücret, devlet müdahalesinden bağımsız olarak sendikalar ve işverenler arasında yapılan toplu iş sözleşmeleriyle belirlenmektedir. İsveç’te bu şekilde belirlenmiş net asgari ücret yaklaşık 18.000 SEK, bu da yaklaşık 1.700 euroya denk geliyor. Bizim henüz ele geçmemiş olan 28.075 TL’lik yeni asgari ücreti ve karşılığı olan 560 euroyu da yanına koyalım.
İsveç’te ortalama ücretin ise; aylık net 25.000 SEK ve 2.400 euro karşılığı olduğunu da belirtelim.
- İsveç fiyatları yukarda da belirttiğim gibi Lidl’dan, Türkiye fiyatları ise en büyük 2 süpermarket zincirinden alınmıştır. Tek marketten alınamama nedenleri; çeşit olarak tam karşılığının bulunamaması, ambalaj gramajı olarak en yakınının aranması, mevsim nedeniyle bir tarafta bulunamayan taze sebze meyvenin diğer tarafta bulunabilmesi gibi sebeplere dayanmaktadır.
- Alışverişe yüzde 13 fazla harcayan bizim asgari ücretlimizin geliri ise o ülke asgari ücretli gelirinin üçte biridir.
- İsveçli gelirinin yüzde 6,04’ü ile bu alışverişi gerçekleştirirken, vatandaşımız gelirinin yüzde 20,62’si ile aynı alışverişi yapabiliyor. Başka bir ifade ile 1 ayda İsveçli bu alışverişi 17 defa tekrarlayabilirken, vatandaşımız aynı alışverişi ayda 5 defa yapabiliyor.
- Eğer her iki tarafın da gelir ve fiyat seviyeleri benzerlik gösterseydi; bizdeki alışverişin tutarı 5.809,44 yerine 1.696,37 TL olmalıydı. Veya 5.809,44 TL’lik alışverişi yapan vatandaşımızın geliri 96.824 TL olmalıydı.
- En dikkat çekecek kıyaslamayı sona bıraktım…
İsveç’te en düşük emekli maaşı 11.800 İsveç kronu’dur (yaklaşık 1.100 euro). Bu gelir ile geçinmenin zor olduğunu düşünen İsveç hükümeti bir çözüm bulmuş. Eğer emekli kirada oturuyorsa, kirayı ödedikten sonra cebinde en az 7.000 İsveç kronu kalması gerekiyor (geçim sınırı). Kalmadığı durumda, ‘kira desteği’ veriyor. Yine geçim sıkıntısı devam ediyorsa, yukardaki çözüme ilaveten ‘yaşlılık sosyal desteği’ devreye giriyor. “İsveç’ten Ömer öğretmen” adlı youtuber tarafından aktarılmıştır.
Sonuç olarak; döviz bazında gelir düşükken, harcamaların fazla olması genel sorunumuzdur. İsviçre ve Norveç örneklerinde olduğu gibi ucuz çıkmamız durumunda bile gelir düşüklüğü sebebiyle o ülke vatandaşları aynı alışverişi 7 kat daha fazla tekrarlayabiliyorlar. Yani sadece ucuz olmak da yetmiyor…
Bu günkü örnekte olduğu gibi hem pahalı kalıp hem de gelir düşüklüğü yaşanıyorsa, zaten sözün bittiği yerdir…


SELÇUK YURTSEVEN
8 Eylül 2025 saat: 13:34
1 KİLO EKSTRA ÇAYIN FİYATI BÜTÜN MARKETLERDE EN FAZLA 200-250 TL DEN SATILMIYOR MU ?
BU FİYATLARI NEREDEN BULUYOR VE YAZIYORSUNUZ ?
Ercüment Tunçalp
9 Eylül 2025 saat: 10:59
Bu yazının konusu, “raflarda kilogramı 1000 TL üzerinde fiyatlarla yer alan ürünler” dir. Biz de o ürünleri aradık. Ahmad Ceylan Tea dökme çay fiyatı 400 gr 600 TL / kilogram fiyatı 1.500 TL dir.
Ahmad Tea markası kaliteli bir ithal üründür ve 80’den fazla ülkede satılmaktadır. Bahsedilen diğer çeşitler de bu markaya aittir. Raflardaki en ucuz ürünleri her gün yayınlayan kanallar vardır. Eğer istenirse o konuda da bir yazı yazarız. Ancak bu yazının konusu değildir.