Sosyal Medya Hesaplarımız

Ferhat Zamanpur

Mükemmel iyinin dostu mudur, düşmanı mı?

Ferhat Zamanpur

Bu yazımın konusu milattan öncesine dayanan bir ikilem:

mükemmelliyet peşinden koşmak mı, yoksa işi tamamlamak mı daha iyidir?

Böylesine derin bir soruyu cevaplamaya çalışmadan önce tarihin en bilinen filozof ve yazarlarına danıştım;

Konfüçyus’un “Kusursuz bir çakıl taşı olacağına, kusurlu bir elmas ol” önerisi,

Shakespeare’ın “Daha iyisini yapayım derken, iyi olanı da bozarız bazen” uyarısı ve

Voltaire’in “en iyi, iyinin düşmanıdır” ifadesi

bana aralarında yüz yıllar olmasına rağmen en üst akılların bu konuda hemfikir olduğunu gösterdi.

Peki günümüzün yaklaşımı da tarihte gördüğüm ile aynı mı?

Bugünün en başarılı insanları da bu konuda ortak bir düşünceye sahip mi?

Bunu araştırırken yüzlerce iş insanının benzer düşünceleri karşıma çıktı, hatta bu konuda kendini “Tamamlama Kültü” olarak adlandıran bir ikilinin 20 dakikada yazdıkları bir “manifestoyu” özellikle çok beğendim (ilgilenenler https://designmanifestos.org/bre-pettis-and-kio-stark-2009-the-cult-of-done-manifesto/ adresinden inceleyebilir.)

Tüm bu güncel kaynaklar da kendi metaforlarıyla sorumu yanıtlıyordu ama aralarından en az ve öz cevabı Facebook COO’su ve yönetim kurulu üyesi Sheryl Sandberg’den geldi:

Tamamlanmış’ mükemmelden iyidir.

Şimdilik bu kadar araştırma benim için yeterli olsa da omuz meleğinizi duyar gibiyim:

“Geçmişten günümüze bu parlak akıllar yanılıyor olamaz mı?”

“2021 yılında, her konunun en iyisini araştırmak bu kadar kolayken, mükemmel olmayan işlere razı olmak saçma değil mi?”

“İdealist ve mükemmeliyetçi olmak gerçekten düşmanımız olabilir mi?”

* * *

Türk perakendesinin sayılı lüks markalarından birinin yöneticisi olarak bu konuya yaklaşımımın iş hayatımda çok büyük etkisi olduğunu düşünüyorum.

Bu düşüncelerimi ve sonuçlarını uzun uzun anlatmaktansa (tıpkı yukarıda paylaştığım manifestonun bir sınıra bağlanıp zamanında tamamlanması gibi) 11 maddede hızlıca aktarmak isterim:

  • Biten iş sonuç (yani ciro/belirli KPI’larda iyileşme) getirir, (mükemmel olsa da) tamamlanmamış iş sonuç anlamında değersizdir.
  • Mükemmeliyetçilik sonuçtan korkutur, bu yüzden felç eder ve çoğu zaman sonucu getirmez/çok geciktirir/ciro ve fırsat kaybettirir.
  • “Geciken ama mükemmel bir iş” ve “zamanında tamamlanmış bir iş” arasındaki kalite farkı çoğu zaman getirdikleri sonucun/ciro kaybının farkına değmez.
  • “Zamanında tamamlanmış bir işi” zamanla mükemmelleştirebilirsiniz ama “geciken ama mükemmel bir işin” kaçan fırsatı yakalamasını sağlayamazsınız.
  • Sık sık küçük resimde kaybolmanız yüzünden hayatınız boyunca büyük resimde fark yaratabileceğiniz fırsatlar, girişimler ve kazançlar ciddi anlamda sınırlanır.

Bu 5 madde sektörel olarak baktığımda en somut kazanç ve kayıpları oluşturmakta ama bunlar dışında 6 soyut fayda/zararın da altını çizebilirim:

  • “Tamamlanmış iş” başka işleri kutlamanızı kolaylaştırırken, “mükemmeliyetçilik yüzünden geciken iş” başka işleri kıskanmanıza/küçümsemenize yol açabilir.
  • “Tamamlanmış iş” yapıcı eleştirileri değerlendirip, “mükemmeliyetçilik yüzünden geciken iş” bu eleştirilere karşı savunma mekanizmanızı devreye sokarak onları uygulamanızı önleyebilir.
  • Tamamladığınız işler büyüttüğünüz çocuklarınız gibi çok sevdiğiniz, bağlı olduğunuz ve ilerletmeye devam ettiğiniz projeler olurken mükemmel peşinde koştuğunuz ama sonuçlandıramadıklarınızda çoğu zaman pes edilir.
  • Bir şeyi tamamlamak zevk ve gurur hissettirir, (fazlasıyla mükemmel bir ideal ya da) herhangi bir neden yüzünden tamamlamamak ise keyifsiz bir senaryodur.
  • Tamamladığımız işler de, “mükemmel” peşinde koştuğumuzdan geciktiğimiz işler de aslında “mükemmel” değildir ve iyileşmek zorunda kalacaktır.
  • “Mükemmeliyetçilik” çoğu zaman işleri olmaları gerektiğinden daha komplike hale getirir ve büyük resime odaklanmak yerine küçük resimde kaybolmanıza yol açar.

* * *

Daha pek çok detay olsa da “mükemmel bir makale” yazmak için uzun bir süre beklemek yerine “tamamlanmış bir makaleyi” sizlerle paylaşmak isterim. ?

Konuyu bağlamak adına da bu yazıda paylaştığım noktaları değerlendirmemenin size sunacağı riskle baş başa bırakıyorum:

1969’da Şikago Üniversitesi Profesörü Harold Demsetz’in popülerleştirdiği (ve tesadüfen en sevdiğim müzik grubunun ismini paylaşan) Nirvana yanılgısı.

Eldeki çözüm mükemmel olmadığı için onu düşmanlaştıran bu yaklaşım hayatı “siyah ya da beyaz” görür ve bu bakış açısına uymak sadece perakende’de değil, her alanda tehlike teşkil eder.

Örneğin pandemiye karşı maske, trafik kazalarına karşı emniyet kemerleri takmak %100 garantiyle hayat kurtaran çözümler değildir ama sadece “mükemmel” olmadıkları için bu önlemleri almamak çoğumuz tepki göstereceği bir yaklaşımdır.

Oysa ki iş hayatında (ve ne yazık ki özellikle Türkiye’de) operasyonlar çoğu zaman bu şekilde ilerlemekte ve buna yöneticiler, kurumlar ve kültürleri göz alışmış durumda.

Sektörümüzün atlatmaya çalıştığı bu zor zamanları göz önünde bulundurarak şunu söyleyebilirim: şirketlerimizde de geciken/uzayan işlere aynı gözle bakılmalı çünkü zamanında aksiyon almak, çözüm odaklı, verimli, proaktif ve dinamik olmak (kurumsal bir) ölüm kalım meselesidir.

Böylece o en beğendiğim söze sizlerle beraber bir cümleyi ekleyebiliriz:

Tamamlanmış” mükemmelden iyidir –

çünkü “mükemmel” zaten tamamlanamaz…

Devamını Oku
Advertisement
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ferhat Zamanpur

2021 için 3 dilek

Ferhat Zamanpur

Biliyorum, inanması zor ama yeni yılın 3.ayına girdik bile!

Çoğumuz için hayatımızın en zor yılı olan 2020’i sona ererken yeni yıla büyük umutlarla başlamıştık: aşının çıkması, yeniden kalkınma, yeni sayfalar, vb vb.

Daha hepimiz bu dilekleri yeni tutmuşken günlük koşuşturma içinde neredeyse yılın ilk çeyreğinin sonuna doğru geldiğimizi fark ettim ve sizlere bunun hakkında bir paylaşım yapmak istedim.

Sektör ayırmaksızın adeta bir “hayatta kalma savaşı” olarak geçen 2020’de biz de Silk and Cashmere olarak bir yandan bu savaşı verirken, bir yandan çok radikal kararlar almıştık (bunları bir sonraki yazımda detaylandırıyor olacağım.) Zor olsa da bu kararlar bizi hem çok sağlamlaştırdı hem de sürdürülebilirlik ve karlılık noktalarında da büyük katkılarını yansıttı bile. Bu kısmi rahatlama sayesinde de bu seneki hedeflerimizi geçen seneki savaştan farklı olarak iç süreçlerimizi mükemmelleştirmeye odakladık.

Bu süreç geliştirme yolculuğunda en büyük ilhamımız markamızın kahramanı olan Kaşmir keçilerimizdi. Neden diye sorarsanız, keçilerimizi izlediğinizde gözünüze çarpacak ilk özelliklerinden biri: istedikleri tepeye, ağaca veya kayaya göz dikmeleri. İşte o andan itibaren oraya çıkmak için her türlü zorluğu yenecek inatçılığı ve yaratıcılığı sergileyip bunu bir şekilde başarırlar. Hiçbir keçi “vazgeçtim, çıkmıyorum” diye dönmez! Buradan yola çıkan bu sevimli maskotumuzun da tüm takım arkadaşlarımızdan üç dileği vardı 2021 için. Yılın ilk iş günü ekibimizle paylaştığımız bu dilekleri sizlerle de paylaşmak isterim:

  • Keçilerimiz gibi inatçı olalım!

Görevlerimizi yerine getirirken karşımıza engeller çıkabilir/çıkacaktır, çıktığında pes etmeden, gün kaybetmeden, tüm kapasitemizi uygulayarak bunları aşmalıyız.

Tamamen çaresiz/çözümsüz kalırsak da acilen takımımıza/yöneticimize danışıp nasıl ilerleme konusunda hızlı bir karar almalıyız (kaybolan vakit en büyük zarardır!)

  • Keçilerimiz gibi yaratıcı olalım!

Görevlerimizi hep aynı şekilde devam ettirmek yerine yaratıcılık katmaya çalışalım: çalışma şeklimizi geliştirelim, modernleştirelim, boyut atlatalım.

En önemlisi bunları yapmak için öneri beklemek yerine somut öneri sunalım; kendimiz kafa yoralım, inisiyatif alalım ve sonuçlarla gurur duyalım!

  • Keçilerimiz gibi meraklı olalım!

Doğanın en meraklı hayvanlarından biriyiz, bu huyumuzu yansıtalım, yaptığımız her işi ve her kararı daima sorgulayalım:

“daha iyi/verimli/mantıklı bir yol izleyebilir miyiz?”

“bu eski karar hala geçerli olmalı mı yoksa güncellenebilir mi?”

“bu başarılı örnek gelecek sefere nasıl daha da başarılı olur?”

“şu an eksikliğini fark etmediğimiz, bizi aslında iyileştirebilecek ne var?“

“daha başarılı olmamıza engel olan bir sorun ve onun çözümü var mı?”

Keçimizin bu üç dileği komik ya da kulağa basit gelse de aslında çok büyük potansiyele sahip olduğuna inanıyorum. “Best practice” ve Batı perakende sistemine takıntılı bir CEO olarak ancak bu dilekleri gündelik hayatımızda uygulayarak süreçlerimizi en yüksek potansiyellerine ulaştırabileceğimizi düşünüyorum. Bunun nedeni de bir şirket ya da departmanın sadece yönetici/yöneticileri tarafından geliştirilmesinün mümkün olmamasıdır. Başarılı liderler bu iyileştirmelerin üstüne giderek geliştirmeye katkı sağlayabilse de gelişimin takımın içinden de beslenmesi şart ve oradan gelmediği takdirde o eksiğin doldurulması çok zordur. Bu yüzden bu dilekleri hem kurum kültürümüze aşılamaya özen gösteriyoruz, hem de etkilerini somutlaştırmak adına çeyreklik performans değerlendirmelerinde tüm ekip arkadaşlarımıza hedef olarak paylaşıyoruz.

Son olarak benim de ekibimden bir dileğim vardı: iş hayatının en büyük kanseri olarak gördüğüm “takipsizliği” tamamen tarihe gömmek. Öncelikle “kanser” terimini abartarak söylemiyorum çünkü bu sorun en yaratıcı fikirleri, en müthiş çözümleri, en değerli katkıları ve daha fazlasını yok edecek güce sahip bir kurumsal sendrom. Daha kotüsü, Batı ülkelerinin çalışma kültürü bu sorunu bir nebze azaltmakta ama özellikle ülkemizde çok sıklıkla karşılaştığımız bir durum. Silk and Cashmere olarak ofisimizi kapatıp temelli uzaktan çalışmaya geçtiğimiz geçen senenin ortasında yaşanabilecek sorunları önlemek adına sıkı bir şekilde dijital proje takip sistemine geçerek bu hastalığı %95 oranında yendiğimizi söyleyebilirim. En küçük işten en büyüğüne her “task”in “Trello” proje yönetim uygulamamıza girildiği, termin tarihleri ve sorumluların net olduğu ve işler hakkında panoların günlük olarak güncellendiği çalışma şeklimiz sayesinde kalan %5’i de sene bitmeden ekibimin tamamen çözeceğimize güveniyorum.

Tutkuyla çalıştığımız ve karşımıza çıkmaya devam edecek engelleri aştığımız bir yıl olması dileğiyle…

Devamını Oku

Ferhat Zamanpur

Türkiye’nin ilk Black Friday’i

Ferhat Zamanpur

Bugün Kasım’ın dördüncü Cuma günü.

Tam 8 yıl önce bugündü: 23 Kasım Cuma, 2012.

Black Friday’in Türkiye’de ilk kez uygulandığı gün!

Black Friday yazı dizimin ilk bölümünde detaylarıyla paylaştığım üzere, o ayın ortalarında Silk and Cashmere olarak Black Friday’i Türkiye’ye getirme kararı almıştık.

Bir kaç günlük hazırlık ve minimal bir kampanyayı duyurusu sonra, saat tam 10:00’da, dünyanın ipek ve kaşmire odaklanan tek markası mağazalarının kapılarını açtı.

Bu marj adına küçük ama Türk perakendesi adına büyük bir gündü…

Peki “Kara” ve “Cuma” konseptlerinin Türkiye’de başarılı olamayacağını söyleyen/düşünen onca kişi haklı mı çıkacaktı?

Yoksa batı perakendesinde kendini kanıtlayan ve hacim olarak en üstlere oturan bu özel günün ülkemizde de şansı var mıydı?

Bu soruların cevabı şimdi çok belli olsa da inanın 8 yıl önce hiç değildi. Aslında hiç bir kültürel ya da dini göndermesi olmamasına rağmen “Black Friday” isminin tepki çekebileceğini tahmin ediyorduk. Nitekim öyle oldu da, sabah erkenden merkez ofis telefonlarımız bu isim hakkında soru ve şikayetlerle çalmaya başlamıştı. Önceki yazımda paylaştığım isim hikayesinin eğitimini verdiğimiz sekretaryamız bunu arayanlarla samimi bir şekilde paylaşsa da biraz endişelenmiyor değildik. Neyse ki bu telefon trafiğini kısa bir süre içinde mağazalarımıza giriş trafiği kat kat geçmeye başladı ve heyecanla takip ettiğimiz kasa aktiviteleri daha önce hiç bir sabah yaşamadığı bir yükseliş yaşadı; kısaca sadece bir SMS ve iki gazete reklamında duyurduğumuz slogan işe yaramıştı: “Black Friday – sadece bir gün, her şey yarı fiyatına!”

Burada iki detayın altını çizmek istiyorum çünkü bizce baştan beri başarımızın en önemli noktaları burada saklı: öncelikle verdiğimiz söz kesinlikle doğruydu, gerçekten de önceden hiç bir fiyat yükseltmeden sadece o gün için tüm fiyatlarımızı yarı seviyesine indirmiştik. Bu sloganımızı okuduktan sonra kulağa doğal gelebilir ama bizden yıllar sonra Black Friday uygulamaya çalışan pek çok dünya markasının başarısızlığının arkasında bunu dürüst bir şekilde yapmak yerine öncesinde fiyatları yükseltip, sonrasında ciddi indirim havası vermesidir (ki müşterilerimizin fiyatları bazen markadan bile daha yakın takip ettiği için bu çoğu zaman ciddi güven ve müşteri kaybına yol açmıştır.) İkinci nokta da çok değerli ürünler sunan ama yüksek/devamlı/sezon başında indirim yapmayan bir marka olarak bu kampanya müşterilerimiz için çok çekici bir fırsat olmasıdır. Bu iki gerekçeye müşterilerimizin Silk and Cashmere’e olan sadakat ve sevgileri, kaşmir kalitesinde mağazacılığımız ve ekibimizin yoğun emeği eklenince unutulmaz bir günün başlangıcı oldu.

Daha ilk saatlerden yükselmeye başlayan trafik öğle saatlerinde daha önce hiç deneyimlemediğimiz bir kalabalığa ve alışveriş yoğunluğuna dönüşmüştü. Özellikle ana mağazalarımızın tıklım tıklım olduğu, satış danışmanlarımızın servis yetiştiremediği ve bazı kasa kuyruklarının 45 (!) dakikaya ulaştığı sahnelere şahit oluyorduk. Dürüst olmak gerekirse neredeyse dışarıdan büyük bir merakla içeri bakanlar ve yan mağazalardan hayretle ne olduğunu anlamaya çalışanlar kadar biz de şaşırmıştık. Bir yandan inanamıyorduk, diğer yandan da bütün merkez ekibimizi acilen mağazalara yönlendirmeye çalışıyorduk gereken her türlü ek desteği sunmaya ki bu bile yetersiz kalıyordu (o gün Kemerburgaz mağazamızda hayatımda hiç toplamadığım kadar ambalaj topladığımı dün gibi hatırlıyorum.) Neyse ki çok uzun ve yorucu geçen o günün sonunda buna fazlasıyla değecek iki ödüle ulaşmıştık: hem müşterilerimizi hiç beklemedikleri bu kampanya sayesinde çok sevindirmiş olduk, hem de tek bir günde 2.5 aylık ciromuza ulaşarak şirket tarihimizin çok uzak ara rekorunu kırmış olduk. O hafta kardeşim Yasemin’i ziyaret etmek için Amerika olan markamızın kurucusu (ve bu yılın başına kadar CEO’su) olan annem Ayşen Zamanpur’u arayıp olanları paylaştığımda anlar da benim için çok güzel bir anıdır. Saat farkı yüzünden daha yeni uyanan anneme gidişatı anlattığımda ilk başta şaka yaptığımızı düşünse de bu detayları kendisiyle paylaştıktan sonra söyledikleri bana o günün Silk and Cashmere’de “onsuz” ilk başarım olduğunu anlamamı sağlamıştı. Bu gurur verici bir his olsa da bundan çok daha önemlisi o çılgın günün sonunda hem markamızı, hem de Türkiye perakende tarihini değiştirecek olan bir kampanyanın tohumları atmış olmamızdır. Biliyorum, bu son cümle kulağa abartı gelebilir ama hem neden gerçekten uzak olmadığını, hem de attığımız bu tohumu geçtiğimiz 8 yıl boyunca sulamanın iş hayatımın neden en uzun, en meşakkatli ama en tatmin edici işi olduğunu yazı dizimin önümüzdeki bölümlerinde detaylandırıyor olacağım…

Bugün kampanyalardan faydalanacak olan herkese keyifli alışverişler dilerim!

Devamını Oku

Ferhat Zamanpur

Türkiye’de Black Friday’in gerçek hikayesi

Ferhat Zamanpur

Suçluyum Hakim bey, itiraf ediyorum, hepsi benim yüzümden…

En başa dönüyorum:

Yıl 2004.

Aylardan Kasım, hatta sonu.

Birkaç ay önce üniversite eğitimim için İstanbul’dan Los Angeles’a taşınmışım, Şükran Günü tatili için okullar ve yurtlar boşaltılacağından Amerika’da olan lise arkadaşlarımla kısa bir tatil planı yapmıştık. Buluşma noktası olarak Boston’u seçtik ve orada okuyan arkadaşımızın yurt odasında buluştuk. Daha ilk gece hasret giderirken masada bulduğumuz gazetede gözümüze bir Black Friday ilanı takıldı. Boston’a yaklaşık bir saat mesafede olan bir “outlet kasabası” o güne özel kapılarını sabah 5’te açacağını okuduğumuzda hepimizin tepkileri benzer oldu: “Zaten saat geç oldu, bir iki saat daha muhabbet edip atlayalım arabaya oraya giden ilk biz olalım, bomboşken rahat rahat dolaşıp birkaç şey alalım anı olarak.” Böylece Black Friday’i popüler kültürden bilen ama Amerika’da daha ilk kez canlı yaşayacak olmanın heyecanıyla atladık arabaya ve çıktık yola…

Planladığımız gibi 05:00’de oraya vardık ama hayaller/gerçekler ancak bu kadar farklı olabilirdi. O anı bir film karesi gibi hatırlıyorum: tam varmadan önce o son vadiden çıkarken yukarıdan baktığımızda bomboş bir outlet bekliyorduk ama karşımızda o yıllarda Atatürk Olimpiyat stadında oynanan derbide bile görmediğim kadar arabanın olduğu tıklım tıklım bir araç sırası çıktı. Hadi biz turistik amaçlı gelmiştik ama binlerce araba, on binlerce kişinin bu saatte buraya nasıl/neden gelmişti!.. Hayretle bunu aramızda konuştuk sonu gelmeyecekmiş gibi gelen park etme süreci boyunca ama içeri girdiğimizde durum daha da çılgındı. Tıklım tıklım koridorlar, herkesin ellerinde kocaman alışveriş poşetleri ve giriş ve çıkışların zorla, sıkışarak yapıldığı mağazalar… Neye uğradığımızı şaşırmışken mağazalara girdiğimizde ağzımız daha da açık kaldı. Mağazalardaki inanılmaz yoğunluk bir yana, Nokia’nın snake oyunu gibi uzayan ve kıvrılan kasa kuyruklarında insanlar adeta saatlerce bekliyorlardı! Perakendenin neredeyse içine doğan biri olarak tüm bunları keşfederken aklımdan geçenleri çok net hatırlıyorum: “Adamlar nasıl tek bir kampanyayla bu kadar fazla insana kazanç sağlamayı başarmışlar! Otopark görevlileri, güvenlikler ve mağazalarda ek personel ile bu kadar fazla istihdam; havada uçuşan cirolar sayesinde markalar, üreticiler, reklamcılar, tüm hizmet sağlayıcılar ve dolayısıyla ekonomiye bu kadar kazanç!” Amerikan ekonomisinin 1/5’ini, istihdamın da 1/4’ünü oluşturan perakende sektörü için gerçekten muazzam bir başarıydı. Tüm bunları düşünürken bir yandan da Türkiye’de uzaktan yakından hiç rastlamadığım ve televizyonda bile görmediğim bu manzaralar aklıma kazınmıştı. Çok kalmadan hem seyahat yorgunluğu hem de saatlerce beklemeye üşendiğimiz için oradan elim boş dönmüş olsam da aklım çok doluydu…

8 sene ileri alıyorum:

Yıl 2012.

Aylardan yine Kasım, hala unutamadığım o günden tam 8 sene geçmiş.

Türkiye’ye döneli ve Silk and Cashmere’de tam zamanlı çalışmaya başlayalı 2-3 sene olmuş, bu süre içinde grafik tasarım bölümünde başlayıp, sonrasında kurumsal pazarlamaya yükselmiştim. Amerika’daki pazarlama başarılarını buraya getirmek en büyük amaçlarımdan biriydi ve doğal olarak bu konuda ilk aklıma gelen şey orada tanık olduğum Black Friday fenomeniydi. Ne de olsa Boston’da o gün gördüklerim sonrasında rakamları da incelediğimde hem ciro hem istihdam olarak bu olayın uygulanıldığı ekonomilere ne kadar ciddi bir katkı sağladığını öğrenmiştim. Kurucu ve bu yılın başına kadar CEO’muz olan annem Ayşen Zamanpur’a ay sonunda Black Friday olduğunu ve bu çılgın alışveriş gününü Türkiye’ye getirebileceğimiz önerdiğimde ilk tepkisi olumlu değildi. Refleks olarak “Kara” ve “Cuma” konseptlerinin Türkiye’de uygun olmayacağı cevabını verse de ona bu ismin herhangi bir dini gönderme olmadığını, hikayesinin aslında 1960 yıllarında Amerikalı perakendecilerin Şükran Günü alışveriş yoğunluğu sayesinde muhasebe olarak zarardan (kırmızı) kara (siyaha) geçmelerinden esinlendiğini anlattım. Bu açıklama sonrası fikre daha ılımlı yaklaşan annem başka markalarla beraber yapılacaksa bunun mümkün olabileceğini söyledi ve bu sarı ışığa istinaden fikri Birleşmiş Markalar Derneğine sunmasını rica ettim (o da sağ olsun beni kırmadı.) Beklediğim, istediğim cevap gelmese de anneme “O zaman tek başımıza biz yapalım, markamıza bir ilk daha kazandıralım” teklifimi ve tahmini bütçemi sunduğumda kendisini ikna edebildim.

Onay o onay.

Birkaç gün hazırlık, iki büyük gazetede iki büyük ilan ve geldi günlerden 23 Kasım 2012!

Ümidimiz ve heyecan verici beklentilerimiz olsa da dürüst olmak gerekirse, nasıl geçeceğini çok da tahmin edemiyorduk. Peki sonuç? Onu çok yakında Black Friday yazı dizimin bir sonraki bölümünde paylaşıyor olacağım…

Devamını Oku

Ferhat Zamanpur

POPÜLER