Sosyal Medya Hesaplarımız

Onur Günay

Küreselleşirken öze dönüş mü?..

Onur Günay
fistikzade
Abone Ol:

90’lı yıllar ile birlikte hayatımıza giren ve gittikçe günlük yaşamlarımızı daha fazla etkileyen küreselleşme elbette perakende sektörünü de diğer tüm alışkanlıklarımızı da derinden etkiledi. Tek kutuplu dünya ya da küresel sermaye fikirlerine çoğumuz fazla ısınamamış olsak da son 20 yıl içerisinde dünyamız global bir köy haline geldi ve iş yapış şekillerimiz de baştan aşağıya bu yeni düzene uyum sağladı. Ancak acaba yeniden öze dönmeyi, küresel iş modelleri içerisinde yerel dokunuşlar yapmayı gerektiren yeni bir ortam mı oluşuyor?
Tüm dünyada büyük hızla popüler olan ve sermayeyi cezbeden, teşvik eden küreselleşme akımı ile birlikte uluslararası perakendecilik de büyük bir ivme kazandı. Dev sermayeli, Avrupa ve Amerika menşeli gıda perakendecileri yerel tecrübelerinden güç alarak tüm dünya pazarlarına açılma imkanını çok hızlı bir şekilde yakaladılar. Gittikleri pazarlara elbette kendi yerel tedarikçilerinin bir kısmını da beraber götürdüler. Bu sayede yerel bir takım tüketim alışkanlıkları küresel hale dönüştü. Geçen zaman içerisinde bu şekilde küreselleşen markalar yerel tatları ve alışkanlıkları neredeyse yok olma aşamasına getirdi. Londra’daki bir süpermarket ya da alışveriş merkezinde yer alan ürünlerin pek çoğunu İstanbul’da, Kahire’de, Buenos Aires’te ya da Singapur’da neredeyse aynı formatta olan bir diğer süpermarkette ya da alışveriş merkezinde bulabilir hale geldik.
Çevrimiçi alışverişin son 10 yıl içerisinde başdöndürücü yükselişi küreselleşmenin özellikle tüketici alışkanlıkları üzerindeki etkisini daha da arttırdığını söylemek çok da yanlış olmayacaktır. Alibaba, eBay, Amazon gibi küresel çevrimiçi alışveriş devleri tüketici ve tüketim alışkanlıklarını çok daha büyük bir hızla dönüştürürken taze gıda perakendeciliğinde de devrim yaratacak uygulamalara imkan sağlamaya başladılar. Amazon yeni perakende konsepti ile ABD’de bir çığır açarken, taze ürün satışlarında perakendenin beşiği sayılabilecek Fransa’da alışkanlıkları toptan değiştirecek uygulama ve işbirliklerine imza atmaya hazırlanıyor. Bu aşamada Türkiye organizasyonunu da tamamlama aşamasında iken ülkemiz taze gıda perakendeciliğinde de kısa sürede etkili olma ihtimalini göz önünde bulundurmakta fayda var.
Tüm bu gelişmeler yaşanırken İstanbul’da yer alan yeni bir iş-yaşam ve alışveriş kompleksi 42 Maslak, yerel alışkanlık ve lezzetleri öne çıkaran Türk Lezzet Müzesi konsepti ile sahaya iniyor. Tüm bu küreselleşme ve çevrimiçi alışveriş çılgınlığı arasında adeta yerelden aldığı güçle ciddi bir farklılık yaratıyor.
Konsept ve 42 Maslak, henüz çok yeni olmakla birlikte ciddi bir ilgi çekmiş görünüyor. 6.600 metrekare kapalı alan içerisinde yer alan Türk Lezzet Müzesi, bu alanda bir ilk. Türkiye’nin tüm illerinden yerel tadları en kaliteli şekilde bir araya getirmek ve sunmak amacı ile konusunda uzman kişilerden danışmanlık alarak aynı zamanda Türk gastronomisi hakkında uluslararası bir algı oluşturabilmek amacı da taşıyor. Türkiye’nin farklı yörelerinden 36 lezzet durağının yer aldığı bu müze içerisinde baharatçısından baklavacısına yerel tatları sunan perakendeciler de yer alıyor. Yerel tatlarla öze dönüşün bir sembolü olan bu konseptin küreselleşmenin sembollerine karşı ne derece başarılı olacağını zaman ve tüketicinin ilgisi gösterecek.
Ancak görünen o ki, küreselleşmenin perakendeciliğe kattığı boyutların sınırlarının zorlandığı ve tüketicinin yeni heyecanlar ve maceralar peşinde koştuğu aşikar. Yeni deneyimler peşindeki hedef kitleyi, öze dönüş yeteri kadar cezbedecek mi?

Konuyu herkes önünde hazır görür, özü; ancak ona bir şeyler katabilen bulur, biçim ise çoğunluk için bir sırdır.
Wolfgang Van Goethe

Yazarımızın bu yazısı Retail Türkiye Dergisi’nin Mart 2018 – 109. sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Onur Günay

Derinlik…

Onur Günay

Yazar:

Son derece zorlu koşullardan geçerken yaşadığımız sıcak bir yazı geride bırakmaya hazırlanıyoruz. Görünen o ki çok daha zor ve çalkantılı bir sonbahar ve kış var önümüzde. Her alanda büyük mücadeleler bekliyor hepimizi. Ya hep alıştığımız gibi, yanlış yapılanlardan ve yapılmayanlardan şikayet etmeye devam edeceğiz ve yaşananların suçlusunu başka yerlerde aramaya devam edeceğiz ya da mevcut duruma göre pozisyon alıp, ortasına dalmakta olduğumuz ‘kusursuz fırtınadan’ en az zarar görecek şekilde gemiyi sakin sulara ulaştıracağız.
Koşulların dayanılmaz ağırlığını bir kenara bırakacak olursak göreceli olarak sevindirici gelişmeler olduğunu görme şansımız da olacaktır. Öncelikle henüz tüm ağırlığını hissetmeye başlamadığımız sıkıntıların geçmiş dönemlere oranla çok daha derin olan Türkiye ekonomisi için yeni fırsatlar yarattığını çok net söylemek mümkün. Sorunun temelinde yatan sebepler bir yana ‘oynaklığı’ gerçek sorun olan kurların, ne kadar yüksek olduğuna bakmadan, kısa bir süre içerisinde belli bir seviyede istikrara kavuşması başka avantajları da beraberinde getirecektir. Son dönemde ‘aşırı değersizleşen’ Lira’nın dayanılmaz cazibesi belirli sektörlerde, belli bir düzeltmeye ihtiyaç duyan ülke imajı ile birleştirilebilirse, kayda değer olumlu etkiler görülmesine sebep olacaktır.
Şimdiden ve nispeten artan ‘güven’ ortamı ile birlikte düşük kurun turizm sektöründe artan yabancı misafir ilgisine sebep olduğunu gözlemliyoruz. 2018 sonu itibarı ile 500 rakamını zorlayacak alışveriş merkezlerimizin giderek çok daha fazla sayıda yabancı misafiri ağırlaması turizm sektöründeki ‘herşey dahil’ ağırlığının azaldığının bir göstergesi olsa gerek. Uluslararası lüks markalar haricinde, ‘LC WAIKIKI’, ‘DeFacto’, ‘Koton’, ‘ADL’, ‘Damat’ vb., gibi bu toprakların çıkardığı markaların poşetlerini yabancı misafirlerimizin ellerinde daha çok görmeye başlamadık mı? ‘M&S’ gibi büyük yerli holdingler tarafından işletilen uluslararası zincirlerin mağazalarında daha fazla alışveriş yapan misafire denk gelmiyor muyuz? ‘Pelit’, ‘Nusret’, ‘CZN Burak’ gibi konuk ağırlama sektörünün önde gelen mekanları yabancı konuklarımızla dolup taşmıyor mu?
Derinlikten söz ederken turizmin son yıllarda keşfettiğimiz bir başka alanına da dokunalım. Sağlık turizminde Türkiye’nin aldığı pay yükseliyor. Son derece yüksek kalite standartlarına sahip özel kliniklerimizde 2018 yılında Temmuz sonu itibarı ile 750 bin özel yabancı misafir ağırlamışız. Dünya sağlık turizmi içerisinde 32. sırada olan ülkemizin daha kat edecek çok mesafesi var.
Yaşanan sıkıntılı süreç sebebi ile kaliteyi düşürmeden ve sabırla yolumuza devam edebilirsek eğer, Türk hızlı moda markaları, alışveriş merkezleri, konuk ağırlama sektörü ve sağlık turizmi için kaçırılmaması gereken büyük fırsatlar da var önümüzde. Önemli olan derinleşmek, sebat edebilmek ve şu şartlar altında dayanabilmek.

“Cahil kişi gülün güzelliğini   görmez, gider dikenine takılır.” Hz. Mevlana

Yazarımızın bu yazısı Retail Türkiye Dergisi’nin Ağustos 2018 – 114. sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku

Onur Günay

Zekanın bulanığı…

Onur Günay

Yazar:

Yaşadığımız bölgede iklimin, açıktan açığa tropik eğilimler gösterdiği zamanlardan geçiyoruz. Yakıcı sıcak, şiddetli dolu ve kısa süreli etkili fırtınanın aynı günde yaşanmasına bu coğrafyada alışık değiliz ama alışıyoruz. Öyle ya, ne havalar, ne ekonomi ve ne de siyaset artık bildiklerimize pek uymuyor. Adeta bulanık bir sis içerisinde ilerlerken neler olacağını öngörmeye ve pozisyon almaya uğraşıyoruz. Önemli olan ‘short’ta mı yoksa ‘long’da mı olacagız…
Geçtiğimiz günlerde eski ABD dışişleri bakanı ve günümüzde Amerikan diplomasisinin ‘grand consigliere’si olarak tanımlanan 95 yaşındaki Henry Kissinger ‘yapay zeka’ üzerine ‘zehir zemberek’ olarak tanımlanan bir yazı kaleme aldı. Consigliere, İtalyan’ca kökenli ve derin bilgisine başvrulan/bilge kişi anlamına gelmekle birlikte geçerli kullanım şekli ile İtalyan mafya ailelerinin danışmanı demek. Bu sebeple Henry Kissinger’ın ‘yapay zeka’ konusundaki uyarılarını dikkate almakta fayda var. Bu sebeple çok konuşulan yapay zekanın temelinde yatanları basitçe irdelemekte fayda var.
Zeka, sözlük anlamı ile insanın düşünme, akıl yürütme, nesnel gerçekleri algılama, kavrama, yargılama ve sonuç çıkarma yeteneklerinin tümü olarak ifade ediliyor. Ancak zekanın çok daha farklı tanımları da  bulunmakla birlikte zekaya ilişkin kuramların tümü zekanın geliştirilebilecek bir kapasite ya da potansiyel olduğu noktasında birleşir. İnsan zekasının biyolojik bir temeli olduğu da kabul edilen bir gerçektir.
Peki ‘yapay zeka’ nedir? Çok basit tanımı ile bilgisayar sistemlerinin daha zeki davranmasını sağlayan algoritmalar bütünü olarak ifade edilebilir. Farklı bir yaklaşım olarak da bilgisayar ile kontrol edilen tüm cihaz ve makinelerin öğrenme yeteneğine sahip olması için geliştirilen uygulamalar olarak tanımlanabilir.
M.Ö. 4 .yüzyılda yaşamış olan Aristo felsefi ve matematiksel açıdan matığın temelini diyalektik mantık olarak açıklamıştır. İkili sistem olarak tanımlanabilecek Aristo mantığı karşıt kavramları içermektedir. Var-yok, 0 – 1, iyi – kötü, evet – hayır gibi. Ancak insan gibi düşünebilmek için ikili sistemin karşıt kavramlarının arasında yer alan değerleri de mantık kümesi içerisinde kullanmak gerekmektedir. Evet ya da hayır yanında belki de yer almalıdır. İşte temelini aslında Asya felsefesine dayandıran bu yaklaşıma da ‘bulanık mantık’ adı verilmektedir. İnsan gibi düşünebilmeyi esas almış ve bunları matematiksel fonksiyonlara çevirerek işlem yapan bir alandır. Bulanık mantğın fikir babası ise 2017 yılında kaybettiğimiz Azerbaycan asıllı bilim adamı Lütfi Askerzade Zadeh’tir.
Anlayacağınız üzere ‘yapay zeka’ aslında bu coğrafyanın mantık ve felsefi değerleri üzerinde yükseliyor. Yüzyılların birikimi bu topraklarda yapay zekanın geleceğini etik ve felsefi olarak şekillendirir mi? Yoksa yüzyıllar önceki komşumuz Çin çoktan bu konudaki liderliği aldı mı? Hepsinden önemlisi Kissinger’ın dediği gibi yapay zeka karşısında hepimiz, İspanyol işgali sonrasında su çiçeği ile tanışan İnka yerlileri durumuna mı düşeceğiz?

“Zeki olmanın ölçütü bilgi değil hayal gücüdür”
Albert Einstein

Yazarımızın bu yazısı Retail Türkiye Dergisi’nin Temmuz 2018 – 113. sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku

Onur Günay

Aktif olmak…

Onur Günay

Yazar:

Gündemi yakından ilgilendirdiğini düşündüğüm bir konuya dokunmak istiyorum. Aktif olmak… Tam olarak türetilmiş Türkçe karşılıklarını bulamadım ancak aktivitenin iki halinden söz etmek istiyorum. Proaktif ya da reaktif olmak durumlarından. Daha net anlamı ile uyaranlara karşı göstermiş olduğumuz tepkilerin, gözlemlerime dayanarak, toplum olarak genelleşmiş hallerinden.
Makro bakış açısı ile davranış şekli olarak iki çeşit yaklaşımdan söz ediliyor. Proaktif ve reaktif insan tanımlamaları çok genellenmiş hareket tarzlarımızı anlatıyor. Bernard Shaw’a göre ise dünyada üç tip insan vardır: Bir şeyler yapanlar, neler olduğunu izleyenler ve ne olduğunu merak edenler. Buradan hareketle birinci grupta yer alanları proaktif ve ikinci gruptakileri ise reaktif olarak tanımlayabiliriz. Üçüncü grupta kalan meraklıları ise ‘noaktif’ olarak isimlendirebileceğimiz bir kategoriye sokabiliriz. Aktif kelime anlamı ile etkin, canlı, çalışkan, hareketli, birşeyleri yapan anlamlarını ifade eden bir sıfattır. Başına eklenen pro ile birlikte basitçe ‘birşeylerin olması için herhangi bir uyaranı beklemeden önce harekete geçen’ anlamını kazandığını söyleyebiliriz. Bir olay gerçekleştikten sonra ona cevap vermeyi beklemek yerine onun olmasına neden olarak kontrol etmek olarak da ifade edebiliriz. Dolayısı ile proaktif davranış biçimine sahip olan insanların Bernard Shaw’un birşeyler yapan insanları olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Gündemi kontrollü bir şekilde belirlemek ve yön çizmek proaktif insanların işidir.
Reaktif olmak ise kişinin tepki göstermeye ya da herhangi birşeye cevap vermeye hazır olması durumudur. Ancak bu hazır olma durumu gelen uyarana yani bir dış faktöre bağlıdır. Kendi başına harekete geçmeye değil de diğer insanların hareketlerine bağlı olarak verilen tepkileri ifade eder. Kısa tanımı ile rüzgarın nereden estiğine ya da suyun akış yönüne göre şekil alır. Ancak ne suyun akışını değiştirmeye ne de rüzgarın yönüne göre yelkenlerini ayarlamayı düşünmez.
Elbette herkesin proaktif olmasını beklemek çok doğru olmayacaktır. Ancak hem işletmeleri ve hem de ülkeleri ileriye, ulaşılması gereken hedeflere taşımanın yolu ‘proaktif’ olabilmekten geçiyor hiç şüphesiz. Maalesef son dönemlerde çok büyük yoğunlukla reaktif olmayı tercih eden bir toplum haline gelmiş olduğumuz daha net ortaya çıkmaya başlıyor. Hatta sadece merak edenler tarafında yer alarak ‘noaktif’ statüsüne hızlıca geçiş yapmaya başlıyoruz. Hiçbir somut plan, strateji, hedef ortaya koymadan ‘ümit’ haline geliverenlerimiz dahi sadece reaktif davranışlarla başkasının belirlediği gündeme ‘laf çarparak’ başarı kazanacaklarını zannediyor ve hayal kırıklığına uğruyorlar. İşletmelerin başarılı olamayışlarının altında yatan temel finansal ve ekonomik sebeplerin dışında en önemli faktörler arasında proaktif insan kaynağı eksikliği yatıyor.
Dışarıdan herhangi bir uyarı olmaksızın kendimize vereceğimiz küçük de olsa sözlerin arkasında durmaya çalışmadan, hedefleri önceden koymadan, ekibi ve rotayı belirlemeden ulaşılacak sonuç hayal kırıklığıdır. Hepimiz aktifiz ancak ne çeşit bir aktif olduğunuzu hiç sorguladınız mı?

“Hayattaki en büyük hata bir başkası için çalıştığını düşünmektir” Bob Nelson

Yazarımızın bu yazısı Retail Türkiye Dergisi’nin Haziran 2018 – 112. sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku

Onur Günay

Onur Günay

POPÜLER