Sosyal Medya Hesaplarımız

Röportaj

“Esnafın yeniden vergi ödeyebilmesi için ayakta kalabilmesi gerekir!”

Editör
Abone Ol:

Covid-19 – Yeni Koronavirüs’ün ülkemizde ki yaşam tarzını, sürecini etki etmeye başladığından bu yana Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu’ndan (TESK) onlarca basın bülteni geldi.

Ayrıca gazete, televizyonlarda yapılan yüzlerce özel haber ve kişisel gözlemlerimiz günlük gelirleriyle yaşayan 2 milyona yakın esnaf ve sanatkarın ekonomik sorunlarının tavan yaptığı net olarak görünüyordu.

TESK Genel Başkanı Bendevi Palandöken, tüm dünya ile birlikte ülkemizin de içinde bulunduğu zor şartların farkında olan bir anlayışa rağmen her platformda esnaf ve sanatkarın anlık sorunlarını ve çözüm önerilerini dile getirdi; getirmeye devam ediyor. Bu bağlamda esnaf ve sanatkarın içinde bulunduğu ekonomik sorunlara küçük bir fayda sağlamak için yaptığım röportaj umarız amacına ulaşır.

Türkiye’de ki mevzuatlara göre kimler esnaf, sanatkardır; sayıları nedir? Gelişmiş ülkelerle karşılaştırır mısınız?

Esnaf ve sanatkâr tanımı Türk Ticaret Kanunu ile Esnaf ve Sanatkârlar Meslek Kuruluşları Kanunu’nda yapılmıştır. Sınırlı bir sermaye ile beraber bedenen çalışan olarak tanımladığımız bakkal, manav, kasap, tuhafiyeci, kırtasiyeci, terzi, tesisatçı, taksi, minibüs, otobüs, kamyon ve kamyonet gibi araçlarla yük ve yolcu taşımacılığı yapanlara esnaf ve sanatkâr diyoruz. Mevzuat bir parasal sınır belirliyor. İş hacmi bu sınırı aşanlar tacir ve sanayici, bu sınırın altında kalanlar ise esnaf ve sanatkâr olarak kabul ediliyor.

Ülke genelinde 3004 odamıza kayıtlı 415 meslek dalında 1 milyon 980 bin esnaf ve sanatkar bulunmaktadır. Gelişmiş ülkelerdeki esnaf ve sanatkârın konumu ile ülkemizdeki esnaf ve sanatkâr arasındaki en büyük fark şudur: Gelişmiş ülkelerde özellikle sanayi devrimi sonrasında esnaf ve sanatkâr sayısı hızla azalmış, ancak esnaf ve sanatkâr (ki özellikle sanatkârlar) el emeğinin karşılığını maddi olarak fazlasıyla alabilen bir kesim haline gelmiştir. Örneğin Almanya, Fransa, İtalya, İspanya gibi ülkelerde hazır konfeksiyon üretimi olan bir takım elbisenin fiyatı 200 Euro ise bir terzinin el emeğiyle diktiği elbisenin fiyatı en az 1.000 Euro’dur.

Dolayısıyla gelişmiş ülkelerde bize göre nispeten daha az sayıda sanatkâr halkın görece daha varlıklı kesimini temsil etmekteler. Bu nedenle gelişmiş ülkelerdeki esnaf ve sanatkâr tanımında iş hacmi gibi bir sınırlama bulunmamaktadır. Geliri ne kadar yüksek olursa olsun esnaf esnaftır.

Esnaf ve sanatkarın ülkemizde ki örgütlenmesi ve çatı örgütü olan TESK’in yapısı, seçimleri hakkında bilgi verir misiniz?

Ülke genelindeki esnaf ve sanatkârlarımız, yapmış oldukları faaliyetin koduna ilgili meslek odasına kayıt olurlar. Her ilde bu odaların üst kuruluşu olan bir esnaf ve sanatkârlar odaları birliği bulunur. Ayrıca 13 farklı meslekteki esnaf ve sanatkârımız da mesleki olarak ihtisaslaşan bir üst kuruluşları olan mesleki federasyonlara üyedir. Ülke genelindeki 3004 mesleki oda, 82 birlik ve 13 mesleki federasyonun çatı kuruluşu Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu’dur. Bu kuruluşların seçimleri her 4 yılda bir yapılır. Her 4 yılda bir ocak ve mart ayları arasında odaların, nisan ve mayıs aylarında birliklerin, haziran ayında federasyonların ve eylül ayında da TESK’in seçimleri yapılır.

Esnafın kredi ihtiyacına genelde finans sektörünün/ bankaların ve içinde bulunduğumuz “Koronaviros Pandemisi” özelinde yaklaşımları hakkında neler söylemek istersiniz?

Korona virüs nedeniyle ekonomik faaliyetlerin yavaşladığı bu dönemi özellikle özel bankalar kendi açılarından yüksek riskli olarak değerlendiriyor. Bu nedenle özel bankalar esnafa kredi vermek istemiyor. Esnaf ise krediye en fazla ihtiyaç duyduğu bir dönemi yaşıyor. Kısmen kamu bankalarında da şube bazında yanlış uygulamaların yapıldığını, esnaftan istenmemesi gereken belgelerin istendiğini de görüyoruz. Bunları tespit ettiğimiz noktada gerekli müdahalede bulunuyoruz ve gerekirse bankaların genel müdürleri ile irtibata geçerek sorunları çözmeye çalışıyoruz. Ancak bunlar toplam içinde oldukça sınırlı sayıda karşımıza çıkıyor. Asıl sorunu özel bankalar nezdinde yaşıyoruz.

bendevi palandoken215 Mart’tan bu yana aşama aşama İçişleri Bakanlığı genelgeleriyle ya tamamen kapanan/faaliyetleri durdurulan yada kısmen faaliyet yapan esnafı sayısı ne kadardır; bunların geliri ne kadar/ne oranda azaldı? Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Korona virüs salgını ile mücadele edebilmek için halkın kalabalık bir şekilde topluca bulunduğu mekanların kapanması doğru bir yaklaşım. Bu noktada işyeri kapanan esnafı ikiye ayırıyoruz. Birinci grup Bakanlığın genelgeleriyle ile işyerleri tamamen kapatılan berber, kuaför, kıraathane, çocuk oyun salonu, hamam, spor salonları gibi işyerleri. İkinci grup ise işlerin büyük ölçüde azaldığı, kapanması zorunlu olmasa da açık kalmanın maliyetinin daha yüksek olması nedeniyle esnafın kapatmak zorunda kaldığı işletmeler. Her iki gruptaki işletmelerin sayısının da yaklaşık 500 bin civarında olduğunu tahmin ediyoruz. Yani bir başka ifadeyle yaklaşık 1 milyon işyeri bu dönemde tamamenveya kısmen kapalı. Tabii ki tamamen kapanan işyerlerinin geliri de sıfırlanmış durumda. Kısmen çalışanların geliri ise normal dönemin en fazla yüzde 10’u kadar. Yani kısmen çalışanların geliri de yüzde 90 oranında azalmış durumda.

Koronavirüs tedbirleriyle geliri ya tamamen kesilen yada çok azalan esnafın ödemek zorunda olduğu giderleri hükümetin aldığı önlemleri değerlendirerek beklentilerinizi söyler misiniz?

Sizin de belirttiğiniz gibi esnafın işyerini kapatması bazı sabit giderlerinin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Kira, elektrik, su, doğalgaz, yanlarında çalışanların maaşları ile SGK primleri, kendilerinin SGK primleri, vergiler gibi çok sayıda gider var ve bunlar her ay tahakkuk etmeye devam ediyor. Devlet kendi alacaklarını büyük ölçüde erteledi. Ancak bu borçların büyük bir kısmı özel hukuktan kaynaklanan borçlar. Örneğin işyeri sahibi ve hatta esnafın ikamet ettiği evin sahibi kirasının yine zamanında ödenmesini bekliyor.

Çünkü sadece esnaftan aldığı kira geliri ile geçinen çok sayıda insan da var. Bu bakımdan ekonomik hayat tam olarak durmuyor. Devlet, esnafın özel hukuktan doğan borçlarına müdahale edemediği için bu borçların ödenebilmesi açısından kredi desteği sağlıyor. Nitekim, 300 bine yakın esnaf bu kredi desteğinden yararlanmak için bankalara başvuruda bulundu. Bu sayının işyerlerinin kapalı kaldığı sürenin uzamasına bağlı olarak artacağını tahmin ediyoruz.

Sürecin birkaç ay daha sürmesi halinde esnafı neler bekliyor? Sizce hangi önlemler alınmalı?

Tabi şu ana kadar alınan önlemler, işyerlerinin kapalı kalacağı sürenin sınırlı olacağı, 1 – 2 ay gibi bir süre sonra hayatın normale dönmeye başlayacağı beklentisine göre şekillendi. Şayet bu süre uzarsa ekonomik olarak bizi çok daha zor günlerin bekleyeceğini de söyleyebilirim.

Şöyle ki, insanların gelirinin olmadığı ve çok sınırlı bir miktarda birikiminin olduğunu düşünürsek, bu süreçte herkes elinde avucunda ne varsa bu birikimini hayatta kalabilmek için kullanmak zorunda kaldı. Bu sürecin uzaması bir defa insanların gıda kaynaklarına erişiminde büyük probleme neden olabilir. Bu sorun gıda kaynaklarının yetersiz olacağı değil, bunları tedarik edecek gelirin kalmayacağı varsayımından kaynaklanıyor. Ayrıca, sürecin uzaması yine ekonomik olarak zararların da miktarının artmasına neden olur. Bir bilemediniz iki ayı telafi etmek esnafın bütün bir yılını alacak. Ancak daha uzun bir sürenin zararı, iflaslara neden olur. Kısa süreli krizlerde sorun geçici olarak çözülebilir ama süreç uzadığında kriz kalıcı sorunlara neden olur. İflasların ekonomik etkisini telafi etmek kolay kolay mümkün olmaz. Bu nedenle, alınan tedbirlerin birkaç ay daha sürmesine fırsat vermemek için devletimizin tüm tedbirlerine harfiyen uymalıyız. Evlerde kalmaya devam etmeli ve virüsün yayılma hızının azalmasına evde kalarak destek vermeliyiz. Bununla beraber, esnafımızın ve bunların yanlarında çalışanların hayatta kalmalarını sağlayacak asgari bir gelir desteğine ihtiyacı var. Özellikle bu süreç uzarsa mutlak suretle esnafa ve yanlarında çalışanlara asgari ücret düzeyinde gelir desteği verilmesi gerekiyor.

Ayrıca, bu salgın durumu bir anda bıçakla kesilmiş gibi bitmeyecek. Alınan kısıtlama kararları kademeli olarak kaldırılacak. İnsanlar bir anda lokantaları, kafeteryaları, pastaneleri doldurmayacak. Bu durumda ekonomik zararın telafisi, göründüğünden daha uzun bir zamana yayılacak. Bu nedenle de krizin bittiğini kabul ettiğimiz andan itibaren bir hasar tespiti yapılmalı. Öncelikle kamuya olan borçların daha da uzun sürelere ertelenmesi ve hatta kısmi bir af veya borç yapılandırması yapılması gerekir. Esnafın yeniden vergi ödeyecek noktaya gelebilmesi için öncelikle işyerini ayakta tutabilmesi gerekir.

Koronavirüs ile mücadele için TESK’in ve/veya esnafın/sanatkarın varsa üretimi/hizmetleri nelerdir?

Salgınla mücadelenin işyerlerini kapatmaya varan boyutlara ulaştığı andan itibaren TESK olarak esnafımızla sıkı bir iletişim içinde olduk. Esnafın sorunlarını gerek telefon, e-posta ve benzeri haberleşme araçlarıyla gerekse de yerinde ziyaretlerde bulunarak tespit etmeye çalıştık. Bu tespitler çerçevesinde geliştirdiğimiz tüm tedbir ve öneri paketini yazılı olarak ve bizzat toplantılara katılarak tüm ilgili bakanlara ve bürokratlara ilettik. Alınan tüm ekonomik kalkan paketlerini doğrudan takip ettik ve bunları esnafa en kısa zamanda bildirebilmek için tüm teşkilatımıza genelgeler yaptık.

Televizyon programlarında ekonomik tedbirleri ve esnafın bu tedbirlerden nasıl yararlanacağını açıklamaya çalıştık. Süreç devam ettiği için halen esnafla olan etkileşimimiz devam ediyor. Video konferans yöntemiyle tüm Türkiye’deki esnaf temsilcileriyle görüşmeler ve toplantılar yapıyoruz. Sorun tamamen ortadan kalkana kadar bu çalışmalara devam edeceğiz.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Röportaj

“Gıda ile endüstriyel ürün kavramlarını birbirinden ayırmamız lazım”

Editör

Yazar:

17 ay aradan sonra Tarım ve Orman Bakanlığı’nın taklit veya tağşiş yapıldığı kesinleşen 371 firmaya ait 559 parti ürünü kamuoyuna açıklaması ile et ve et ürünleri, süt ve süt ürünleri, sıvı yağlar, bal çeşitleri, takviye edici gıdalar ve çikolatalar başta olmak üzere tükettiğimiz birçok üründe tespit edilen uygunsuzluk sektörde büyük ses getirdi. 5 yılı aşkın süredir web sitesi ve sosyal medya hesaplarıyla ‘Ne Yediğinizi Biliyor Musunuz?’ diyerek dikkat çeken Musa Özsoy ile röportaj yaptık.

Gıda Dedektifi hesabı ne zaman, neden/nasıl oluştu; hesabın sosyal medya ve internet sayfası verileri/gücü hakkında bilgi verir misiniz?

Gıda Dedektifi hesabının kuruluş sürecini 2020 yılının Şubat ayında kaleme aldığım Ne Yediğinizi Biliyor Musunuz kitabında uzun uzun anlattım. Bilen biliyor aslında; ürik asit yüksekliğinin sebep olduğu bir cilt problemi yaşadığım süreçte araştırmalarım ve beni iyileştiren doktorumun katkısıyla ürik asit – beslenme ilişkisini irdelemiştim. Buradan çıkan çarpıcı bir sonuç üzerine de marketlerdeki ürün etiketlerini okumaya başladım. O çarpıcı sonuç daha önce varlığını pek bilmediğim ve bir şey alırken dikkat etmediğim glikoz-fruktoz şurubuydu. Aslında temel problem fruktoz şurubu içeren ürünlerdi. Bu farkındalığımı Ankara’dan İstanbul’a yaptığım bir tren yolculuğunda insanlara aktarmaya karar verdim. Hemen orada Gıda Dedektifi ismini buldum ve hesaplarımı oluşturarak trenden iner inmez ilk iş bir marketin yolunu tuttum. Her şey bu kadar doğal ve planlanmamış şekilde başladı. Bugün Instagram başta olmak üzere; Twitter, Facebook, Linkedin, Youtube ve Telegram gibi çok farklı platformlarda 1,5 milyonu aşkın kişiye hitap etmekteyim. Sosyal medya ve web sitesinde aylık gösterimlerimiz ise 10 milyonu aşmakta.

Gıda Dedektifi’nin gelir modeli/şekli nedir (sadece Ürün İncelemeleri ve Google bannarları mı)?

Dediğim gibi Gıda Dedektifi planlı bir şekilde başlayan bir proje değil. Tamamen kişisel olarak başlattığım ve aradan geçen 5 yılda da kişisel olarak yürütmeye devam ettiğim bir hesap bu. Ben 2017 yılının Mart ayında hesabı ilk açtığımda zaten uzun süredir serbest şehir plancısı olarak çalışıyordum. Yani maaşlı bir çalışan değildim, günlük çalışma planlarımı ve çalışma saatlerimi ben belirliyordum. O açıdan böyle bir hesabı yönetmek için de vaktim ya da esnekliğim vardı. O dönem işlerim de yoğundu, üzerimde birçok önemli şehir planlama işleri vardı. Paraya ya da ek bir gelir getirici işe ihtiyacım da yoktu. Zaten 3 yıl boyunca Gıda Dedektifi tek bir kuruş bile gelir elde etmeden yoluna devam etti. Gıda Dedektifi’ne baya baya yoğunlaşmıştım artık. Bir yandan da Denet- le hesabını açtım. O arada İTÜ Teknokent kapsamında bir start up projesi olan İTÜ Çekirdek’e kabul edildim. Bir yandan da İTÜ Çekirdek’de mobil uygulama geliştirme sürecine girdimde diğer yandan web sitesi açmaya çalışıyordum. İTÜ sağolsun bana AWS’den -dünyanın bir numaralı server sağlayıcısı- 10 bin dolar değerinde bir server hakkı hediye etti. İlk olarak gece gündüz 6 haftamı vererek geçmiş binlerce paylaşımı derleyip Gıda Dedektifi web sitesini yayına aldım. Sonunda artık şöyle bir şey oldu. Ben artık vaktimin tamamına yakınını Gıda Dedektifi’ne harcıyordum. Bu durumun tabi hem aile içinde hem de mesleki çevremde etkileri oldu. Düşünün karşınızda size bakmakla yükümlü bir kişi var işi gücü bırakmış hiçbir gelir elde etmediği bir işle bütün gün uğraşıyor. Arada ona tehditler geliyor, mahkemeler, davalar, telefonlar derken evdeki huzurunuz da bozuluyor. Bir gelir falan da elde etmiyordum. Onun dışında mesela bir plan işiyle ilgili belediye meclisinde görüşme yapacağım insanlar beni gıda dedektifi olarak tanımaya başladı. Bu durum belki birilerinin hoşuna gidebilir fakat mesleki olarak beni zora sokuyordu. Öyle böyle derken ben artık mesleğimden daha fazla bu işe zaman ayırdığımı kabullendim. Bu konuda da gelir modeli olarak neler yapılabileceğini düşünmeye başladım. Kesinlikle diğer hesaplar gibi gizli reklamlarla insanları kandırmak gibi bir derdim olamazdı, isteseydim onlar gibi yapıp bugün ben de çok zengin olurdum. Ama yapmadım, yüz kere aynı şeyi yaşasam yüz kere de yapmam. Fakat ben de hesabın çizgisine ve etik değerlerime uygun bir gelir modeli arayışına girdim.

Gıda Dedektifi Musa Özsoy’a göre “Firmaların saçma sapan isimlerle, görsellerle ve algılarla tüketiciyi sürekli ve bilinçli olarak kandırmaya çalışması ve ambalajlarda ürünlerle ilgili içerik, besin değerlerinin tüketiciye açık, net olarak beyan edilmemesi” sektörün temel sorunları.

Bugüne kadar ki yayınlarınızda kimlerle, hangi resmi-özel kurum/kuruluşlarla hangi iş birliklerini yaptınız; hangi destekleri aldınız?

İlk gelir modelim okul söyleşileri kapsamında başlattığımız bir sponsorluk ile oldu. Çoğunluğu devlet okulu olmak üzere İstanbul ve Ankara’da 40 farklı okula giderek o dönem sponsorlardan aldığım cüzi bir ücret karşılığında gelir elde edip, şahsi şirketim üzerinden tamamını faturalandırdım. Buna rağmen birçok davaya iftiraya maruz kaldım. Aynı dönemde bazı firmalar ürünlerini incelemek üzere bana talepte bulundular. İlk olarak Beeo firmasıyla anlaştık. Ürünlerini bağımsız gözle inceliyor, tek kelimesine dokundurmadan yayınlıyordum. Beeo sonrasında Züber, Altınkılıç, Yayla Bakliyat gibi birkaç firmadan daha talep geldi, hepsini gayet şeffaf bir şekilde özel inceleme ibaresini koyarak paylaşmaya başladım. Bu paylaşımlar ayda bir kez story olarak yapılıyor, talep eden takipçiler web sitesine girip ürün incelemesini okuyordu. Yani ortada reklam anlayışıyla yapılan bir şey yoktu. Instagram post paylaşımlarında bu özel incelemelere asla yer vermedim. Web sitesinde yaptığım duyurularla da insanlar bu incelemeleri firmaların talep ettiğini ve ücret ödediğini hep bildiler, hiçbir şey gizlemedik. Zaten genelde olumlu içerikler olduğu için firmaların tek isteği ürünleri benim gözümle inceleyip yayınlamamdı. Hiçbirinin bugüne kadar bir satış kaygısı, reklam talebi ya da cümlelerimi eğip bükme gibi bir düşüncesi olmadı. Şu anda da Gıda Dedektifi’nin özel incelemeler ve web sitesindeki google reklamları dışında – bir de son dönemde hepsiburada ile anlaştık tüketicinin kararı anketleri doğrultusunda olumlu oy alan ürünlerin listesini yayınlıyoruz – herhangi bir gelir modeli bulunmuyor.

Bu hesap üzerinden yaptığınız “Özel Araştırma, Gündem, Aman Dikkat!, Aslında Kaç Gram?, Dünya Turu, Gıda Güvenliği, Kim Üretiyor?, Ne Yemeliyiz?, Nereden Bu Enerji?” konuları/kategorilerinin içeriği ve varsa kısa oluşma hikayelerini anlatır mısınız?

İlk yıllarda yoğunlukla yaptığım etiketler aslında bunlar. Bazılarından ilk kez biz bahsetmiştik o dönemde. Mesela; Dünya Turu ismini koyduğumuz paylaşımlar aslında ürünlerin menşe ülkelerine dikkat çekiyordu. Şimdi bilinir oldu ama o dönem kimse aldığı çocuk mamasının ya da baharatın, mercimeğin menşe ülkesine bakmıyordu. Fakat baktığınızda birçoğu yurtdışından gelen ürünlerdi bunlar. Bugün Kanada’dan mercimek, Çin’den pirinç, Yunanistan’dan ekmek, Almanya’dan çocuk maması diye yaygın şekilde biliniyorsa bizim yayınlarla başlamıştır bu süreç. Bunun da başlangıcı işte bu ve benzeri etiketli instagram paylaşımlarıydı.

Mesele Kim Üretiyor başlığı altında da yine o dönem hiç bilinmeyen private label ürünlerden bahsettik. Fason üretim modeliyle üretilen fakat bilinen bir markayla çıkan ürünlerin aslında o markaya ait firma tarafından üretilmediğini anlatmaya çalıştık. Bu kapsamda özellikle market markalarının çok bilinen firmalarla çalıştığını, tüketicinin boşu boşuna yüksek rakamlar ödememesinin önüne geçtik. Sonrasında bazı firmalar fason üretimi merdiven altı üretim ile bir tuttuğumuz gibi hiçbir mesneti olmayan ithamlarda bulunup bizi birilerine hedef gösterdiler ama yıllardır yaptığımız şeyden ben gayet eminim.

Nereden Bu Enerji’de yine dünyada bilinen fakat Türkiye’de pek anlatılmayan bir farkındalık paylaşımıydı. Gıda Dedektifi ilk kurulduğu dönem çok yaygın olan, rağbet gören kalori hesapları vardı. Fakat hiçbiri kalorinin kaynağından bahsetmiyordu. Ben bilimsel temellere dayanarak bundan bahsetmeye başladım, bunu şimdi Youtube yayınlarımızla yaygınlaştıracağım. O dönemden gelen etiketlerden biri de buydu. Kısacası bu etiketlerde geçmiş yıllarda pek sözü edilmeyen bu ve benzeri farkındalıkların etiketleriydi.

Sizce Türkiye’de ki ambalajlı gıda üretimindeki temel sorunları maddeler halinde sıralar mısınız?

İlk olarak ambalajlı gıda ile endüstriyel ürün kavramlarını birbirinden ayırmamız lazım. Bir meyveyi ya da sebzeyi ambalaja koyduğunuzda bu bir ambalajlı gıda olur. Ya da peynir, tereyağı, yoğurt gibi ürünler ambalajlı olarak satılır zaten – aksini kabul etmek her şeyden önce hijyen kurallarına ve mevzuata da aykırı.

Fakat endüstriyel ürün dediğinizde içine katkı maddesi girmiş, adı üstünde endüstrinin eliyle yapılmış “gıda” değil, üründen bahsederiz. Bu kavramları da yıllardır oturtmaya çalışıyoruz. Çünkü birisi tv’de çıkıp ambalajlı ürün deyip herkesi korkutup kaçırıyor. Asıl korkup kaçmamız gereken ambalaj değil, ambalajın içinde katkı maddeleriyle üretilmiş ürünler var mı? Ona bakmalıyız. Bu kapsamda ilk olarak bu ayrımı yapmamız lazım. Temel sorunlardan biri bu. Diğeri de firmaların saçma sapan isimlerle, görsellerle ve algılarla tüketiciyi sürekli ve bilinçli olarak kandırmaya çalışması. Bu aynı zamanda benim hesaplarımda mücadele ettiğim temel konulardan biri. Diğeri ise ürünlerle ilgili içerik ve besin değerlerinin tüketiciye açık ve net olarak beyan edilmemesi. Bir ürününü paketini alıyorsunuz okumak ne mümkün! Okumaya kalksanız zamanınızı alıyor. Biz tabi bunları büyük puntolarla ve binlerce insana aktarınca birçok firma şikayet etti.

Bakın düne kadar ambalajlarında besin değerlerini paylaşmayan Türkiye’nin en büyük abur cubur firması bizi bugün mahkemeye vermiş durumdadır. Düne kadar paylaşmıyorlardı, bugün mevzuat gereği paylaşıyorlar. Bu sefer de Gıda Dedektifi bizimle ilgili tüm yayınlarını kaldırsın diye mahkemeye dava açıyorlar. Sorsanız bu insanlar inançlı, Allah, peygamber falan biliyorlar. Ama öyle iftiralara maruz kaldım ki daha önce de söyledim ama bunlarla benim hesabım Allah’a kaldı. Türk milleti adına karar mahkemeler nasıl sonuçlanır onu da göreceğiz fakat ben Türk milleti adına onların bu baskılarına boyun eğmeden, gerçekleri insanlara açıklamaktan asla korkmuyorum. Sıkıntılardan biri de bu, geçmişteki duruşuna güvenip bugün tüketiciyi resmen aldatan firmalar var. Bir şey de diyemiyorsunuz bunlara öyle güçlenmişler! Mesela bir firma var, o henüz dava açmadı. Yıllarca palm yağını hurma yağı diye yutturdular bu millete. Sorsanız onlar da inançlı! Ben onların samimiyetine inanmıyorum. Temel problemlerden biri de bu. Bu firmalar samimi değiller.

Gıda Dedektifi web sitesi ve sosyal medya hesaplarının yanında ‘Denetle’ hesabı 1,5 milyonu aşkın kişiye hitap etmekte.

Bu sorunların sorumluluğunu/sorumlularını tedarik zinciri içinde nedenleriyle nasıl sıralayabilirsiniz?

Sorunların en başında ne olursa olsun denetlemesi gereken resmi ve özel kurumlar geliyor. Başta bakanlıklar var. Bakın bir ülkede devlet koyduğu kuralları uyguladığı ölçüde güçlüdür! Diğer yandan bu kurallara tabi olanların da bu sıralamada yok ama ahlaki sorumluluğu da önemli. Samimiyet yok dedik ya, aslında bakarsanız temelinde ahlak da yok. İnanç da yok. Bunlar olsa zaten kurallara uyması gerekenler kurallara uyar, denetim mekanizmasını beklemez bile! Fakat ahlak, etik, samimiyet, inanç kavramlarının içi boş olup bir de denetim de olmayınca işte o zaman saldım çayıra moduna giriyoruz. Kimse kusura bakmasın ama benim yıllardır gördüğüm, bir tek gördüğüm değil kanıtlarıyla, örnekleriyle gösterdiğim şeyleri konuşuyoruz. Bu ikisinin dışında da üretici firmalar da bu sorunların tabii ki etkenlerindedir. Üretici firmalar ürettiği ürünü en iyi bilendir, değil mi? Yani ne ürettiğini üretenden daha iyi bilen olamaz. E onu bile bile siz çocuk bisküvisinde hala glikoz şurubu kullanabiliyorsanız, çocukları hiperaktiviteye sürükleyen renklendiricileri koyabiliyorsanız, şekeri basıp üstüne çizgi film figürleri koyup daha çok satış bekliyorsanız… Kusura bakmayın ben saygımı korumaya çalışıyorum ama bunlar saygı duyulacak şeyler değil. Geleceğimizi üç kuruş için satanlara ben saygı duymam.

Asıl mesleği şehir plancılğı olan ve ürik asit yüksekliği sebebiyle yaşadığı bir cilt probleminin nedenlerini araştırırken çıkan çarpıcı bir sonuç üzerine marketlerdeki ürün etiketlerini okumaya başlayan Musa Özsoy’un yayınlanmış iki kitabı bulunuyor.

Yayınlarınız üzerine kaç şikayet, dava/mahkeme açıldı nasıl sonuçlandı veya devam ediyor? Bu sorunu nasıl aşıyorsunuz?

Bugüne kadar suç duyuruları çok oldu neredeyse tamamından takipsizlik aldık. Bunların bazılar bireysel oldu bazıları da firmalar tarafından yapıldı. Bireysel yapılanlardan bir örnek vereyim. Bana bir gıda mühendisi şaklaban dedi. Ama artık kaçıncı olan olay bu! En sonunda avukatıma lütfen bununla ilgili gereğini yapın dedim. Bakın bu hakaret kısa sürede mahkemede cezasını buldu şimdi o şahıstan ben bir şey talep etmiyorum ama avukatım vekalet ücretini bile alamıyor biliyor musunuz? Benim param yok diyor şahıs, ailemle yaşıyorum kiradayım diyor. Bir tane markette kasiyer olarak çalışıyor ne oldu şimdi maaşına haciz konacak. Birilerinin gazına gelip bana hakaret edene kadar güzel kardeşim sen kendi haline yansana. Ailene, kendine, çevrene yazık değil mi? Ben bunlardan kesinlikle memnun değilim ama herkesin de bir şey söylerken dönüp aynaya bakması lazım.

Davalara gelirsek beni bugüne kadar dava eden sanırım 4 firma oldu. Birisi sucuk firmasıydı o davadan beraat ettim. Diğeri ise malum pekmezci bir firma var. Adını zikretmiyorum çünkü sizinle de uğraşmasınlar! Bir tv kanalı haber yaptı onları da dava ettiler! Yahu tv kanalını dava etmek nedir! Geçen bir takipçim atasözü paylaşmış it ürür kervan yürür diye onu da dava etmişler. Beraat etti tabi ki! Şimdi böyle gözünü karartmış bir firmayla karşı karşıyayız. Sanırım hakkımda 2-3 tane ceza, 2-3 tane de hukuk davası açtılar. Tamamı mesnetsiz. İftira niteliğinde bir dolu iddiaları var ve benim şehir plancısı olduğum, bu işleri yapmamın uygun olmadığı gibi saçma sapan dayanakları var. Aynı zamanda haksız rekabet gibi nereye çekseniz oraya gidecek maddeye dayanarak ellerinden ne gelirse yapıyorlar. Diğeri de Türkiye’nin en büyük abur cubur firması. Gofretimizin sağlıksız olduğunu iddia ediyorlar diye mahkemeye beyan veriyorlar. Ben değil, Dünya Sağlık Örgütü ve Türk Gıda Kodeksi öyle diyor! Hepsinin bilimsel ve akademik altyapısını mahkemelere sunuyoruz. Bilirkişiler eğer üç beş kuruşa tamah etmez doğruyu yazarsa, hakimler de bir zahmet edip bu belge- lerimizi okursa gerçek hızla ortaya çıkar zaten. Diğer yandan da Ticaret Bakanlığı ile davalık olduk. Bana geçen sene bir idari ceza uyguladılar ona karşı ben de hakkımı arıyorum. O da işin acı tarafı.

Ben kimse sahip çıkmasa bunca emeğe millet sahip çıkıyor, devlet de herhalde arkamızda durur diyordum. Devlet beni en çok yaralayan kararlara imza attı. O kararlara imza atanları da bu iftiraları atanları da asla affetmeyeceğim, varsa zerre kadar hakkımı da helal etmeyeceğim. Ben hiçbir şeye üzülmüyorum da bunlarla uğraşırken 2 yılım heba oldu. Neyse ki şimdi artık bunlardan uzaklaşıp kafamı toplayıp kaldığım yerden insanlara faydalı olmaya devam edeceğim.

Sosyal medya hesabınızda ki bir paylaşımınızda ABD ve İngiltere’den oturum izni ve basın kartı kazandığınızı söyleyerek “Siz olsanız ne yapardınız?” dediniz; ne yapacaksınız?

Bir gün bir arkadaşım “Şu çalışmaları İngiltere’de yapsan ödül alırdın” demişti, gülmüştük. Sonra cidden başvuru yapsana sosyal medya çalışmaların dikkatlerini çekebilir dediler. Biz de başvurduk. Gıda Dedektifi ve Denetle ile yaptıklarımı sundum İngiltere’de sosyal medya alanında çalışma ve oturum hakkı aldım. Geçen ay bir de ABD’den yine sosyal medya çalışmalarım kapsamında yeni medya alanında basın kartı aldım. Ne yapardınız dedim evet, insanların duygularını ve düşüncelerini merak ettim. Farklı duygularla birçok benzer şey yazıldı. Bir süre İngiltere’de çalışmalarıma devam edeceğim, ailemle bir süre burada olacağım. İmza günü ve tv yayınları gibi durumlar oldukça geleceğim, tatillerde zaten oradayız. Bu süreçte İngiltere başta olmak üzere Avrupa’ya yönelik İngilizce içerikli çalışmalara başlamak istiyorum. Ayrıca İngiltere’de sosyal medya alanında çeşitli firmalara danışmanlık çalışmaları yapıyorum. Diğer yandan 2-3 yıla yayılmış şekilde bazı akademik planlarım var. Bunları hayata geçirip Türkiye’ye çok daha faydalı olacak şekilde dönmek istiyorum. Daha önce de yazmıştım, daha yeni başlıyoruz.

Gıda ile ilgili paylaşımlarla başlayan sosyal medya hesaplarınızda artık birçok farklı konuda da paylaşım yapıyorsunuz kendinizi bir gazeteci mi, blogger mı, influencer mı, fenomen mi, instagrammer mı, youtuber mı olarak görüyorsunuz?

Aslında temelde gıda dışında bir paylaşım yapmıyorum. Twitter’daki kişisel hesa- bımda bazen yazdıklarım yadırganıyor fakat şu atlanıyor. Orası benim kişisel hesabım ve Twitter’da ben 2009 yılından beri varım! Yani belki de birçok insan daha Twitter’da yokken ben orada yazıyordum, paylaşım yapıyordum. Fakat temelde tabi ki gıda hakkında paylaşacağım birçok şey varken farklı konulara girmeme gerek yok aslında.

Bir de maalesef bazı şeyleri tartışmak adına doğru bir zamanda değiliz. Siz ne kadar doğru düzgün bir şey söyleseniz de kalkıp size hadsizce cevap veren, umursamaz yorumlar yapan birileri çıkıyor. Bu minvalde ben kendimi her şeyden önce devletini, ülkesini seven, faydalı olmaya çalışan vatandaş olarak görüyorum. Asla bir influencer ya da fenomen olma gayretim olmadı, kişisel olarak bir beklentim de yok. Gazeteciyim demem doğru olmaz fakat ortada bir gazetecilik var mı derseniz birçok yayınımda bunun gereğini ortaya koyduğumu görürsünüz. Bunlardan en iyisi araştıran, yazan bir araştırmacı, yazar ya da belki blogger olabilir. Fakat dediğim gibi özünde araştıran, farkına varan ve fark ettiklerini insanlara duyurmaya çalışan biriyim.

Yönettiğim hesaplarda da kişisel fikirlerimi değil, olması gerekenleri ve mevzuatın gereklerini ortaya koymaya çalışıyorum. Böyle bir ihtiyacın hasıl olması, benim bu ihtiyaca karşılık veriyor olmam da ayrıca abesle iştigal. Ona pek değinmedik. Ama özünde insanların gıda dedektifi gibi bir hesaba ihtiyacı kalmadığı gün, benim de bu hesapları yönetmeme gerek kalmayacak. O gün geldiğinde ben de kapatıp gitmesini bileceğim. O güne kadar umarım ki insanlara faydalı olmaya devam ederim. Temel mesele bu, gerisi laf-ı güzaf.

Yaptığı yayınlar ve paylaşımlarla ülkemizde hakkında davalar açılan Gıda Dedektifi Musa Özsoy, şimdilerden ülkemizde yaptıklarını anlatan sunumuyla başvurup kazandığı sosyal medya alanında çalışma ve oturum hakkı ile İngiltere’de yaşıyor.

Musa Özsoy kimdir?

1983 yılında İstanbul doğumluyum. Bir diğer deyişle tam da şehirleşmenin göbeğinde, Türkiye’nin kontrolsüz büyüyen metropolünde doğmuşum. Bahçelievler’de önceleri oyunlar oynadığımız, civcivleri otlattığımız arsaların sonradan binalarla dolarak bizi boğduğu bir süreci bizzat yaşadım. Pal Sokağı Çocukları’nı okuduğumda benzer hislerin farklı coğrafyalarda, farklı insanlar üzerinde de yaşandığını fark ettim. Belki de bilinçaltım beni bu sürece hazırladı ama 2007 itibariyle ülkeme bir şehir plancısı olarak hizmet etmeye başladım. Hem şahsi hem mesleki olarak gördüm ki şehirleşme hepimizin hayatını topyekün etkilemiş. Türkiye’de kırsal nüfus dünyada benzerine az rastlanır şekilde düşerken, herkes şehirlere akın etmiş. Bugüne geldiğimizdeyse şehirleşmenin etkisiyle artık tarım, hayvancılık, kırsal yaşam gibi kavramların can çekiştiği, ortada sürdürülebilir bir politika da olmadığı için maalesef dışa bağımlı olduğumuz bir dönem yaşıyoruz. İşte tüm bunlardan bağımsız olarak bugün şehirlerde yaşayan bizler, endüstriyel olarak üretilen sayısız gıdayla, ürünle besleniyoruz. Aslında benim ortaya koyduğum paylaşımlarda geçmişteki şahsi gözlemlerimden mesleki edinimlerime, Türkiye’deki şehirleşme sürecinden dünyadaki endüstrileşme sürecine kadar birçok unsurun katkısı var.

Devamını Oku

Röportaj

İstanbul PERDER, sektörün sorunlarına ışık tutuyor

Editör

Yazar:

2006 yılında kurulan ve tam adıyla İstanbul Gıda ve İhtiyaç Maddeleri Perakendeciler Derneği olarak faaliyet gösteren İstanbul PERDER, 37 kurucu üyesi ile birlikte haksız rekabetin gün geçtikçe arttığı ülkemizde yerli perakendeciler arasında birlik ve beraberliği sağlayarak kurumsallaşmalarına destek oluyor. İstanbul PERDER Başkanı Faruk Güzeldere ile hem derneği hem de sektörü konuştuk. Soruları masaya yatırdık. Ortaya keyifle okuyacağınız bir röportaj çıktı.

İstanbul PERDER hakkında kısa bir bilgi verir misiniz?

İstanbul Perakendeciler Derneği; Türkiye Perakendeciler Federasyonu’nun kurucu üye derneklerinden olup TPF çatısı altında faaliyet gösteren bir bölge derneğidir. İstanbul PERDER öncelikle; sosyal hukuk devleti anlayışına uygun olarak tüketici haklarını, perakendecilik sektöründe çalışanların ve onların bağlı bulundukları işletmelerin haklarını ve en geniş manada milli ve manevi değerlere sahip çıkarak ülke çıkarlarını korumayı ve geliştirmeyi amaç edinen bir sivil toplum kuruluşudur. 2006 yılında kurulan ve tam adıyla İstanbul Gıda ve İhtiyaç Maddeleri Perakendeciler Derneği olarak faaliyet gösteren İstanbul PERDER, 37 kurucu üyesi ile birlikte haksız rekabetin gün geçtikçe arttığı ülkemizde yerli perakendeciler arasında birlik ve beraberliği sağlayarak kurumsallaşmalarına destek olmaktadır. İstanbul PERDER bünyesinde; 30.900 personelin faaliyet gösterdiği 940.000 m2’lik satış alanına ve 1811 mağazaya sahip 37 üye yerel market zinciri bulunmaktadır.

Türkiye’deki yerel zincirlerin gücü ve yapısı hakkında bilgi verir misiniz?

Türkiye Perakendeciler Federasyonu olarak tamamı yerli sermayeli olan toplam 5 bin 500 yerel marketi temsil ediyoruz. Türkiye genelinde 14 bölgeye ayrılmış olan yerel perakendeci derneklerinin çatı örgütüyüz. 100 bini aşkın çalışma arkadaşımız, 2 milyon 500 bin metrekare alanımız ile gıda perakendesinde önemli bir güç teşkil ediyoruz. Yıllık cirosu yaklaşık 50 milyar TL’ye ulaşan yerel zincirler olarak sektörümüzdeki sorunlara çözümler üretmeye odaklanıyor, daha fazla istihdam alanı yaratarak tüketicilerimize ve ülke ekonomimize sağladığımız katma değeri artırmayı amaçlıyoruz.

“E-ticaret platformlarını kapsayan acil bir yasaya ihtiyaç vardır. Bu yıl pandeminin etkisi ile tüm e-ticaret sektöründe büyüme %65 oranlarını gördü. Bu rakamlar tüm perakende sektörünün gidiş yönünü tayin etmekle kalmayıp potansiyel büyüklüğü ve tüketici alışkanlıklarının bu yönde ne hızla evrildiğini göstermesi açısından oldukça önemli.”

Yerel zincirlerin Türkiye’deki sorunları, ihtiyaçları ve çözüm önerileriniz nelerdir?

Öncelikle yeni mağaza açılış kriterlerine yer verilen yönetmeliğe dikkat çekmek istiyorum. Yeni düzenlemelerin, ilgili yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla, iş yeri açma ve çalışma ruhsatı bulunan zincir marketler hakkında uygulanmayacağı belirtiliyor. Geriye yönelik düzenlemenin engellemesinin, tüketiciler ve yerel perakendeciler adına olumsuz etkilerini azaltabilmek amacıyla yönetmelikteki değişikliklerin Resmi Gazete’de yayımlandığı tarihten sonra kurulan işletmeleri de kapsaması gerektiğini düşünüyoruz. Ayrıca, bir bölgede yeni market açılışına ilişkin 2000 ve üzeri olarak düzenlenen nüfus kriterinin yeniden gözden geçirilmesini ve 5000 üzeri nüfusun baz alınmasını talep ediyoruz.

Öte yandan, özel markalı (private label) ürünlerle ilgili, yerli üreticiye rekabet avantajı kazandırmak yerine sektördeki oligopol yapıları güçlendiren uygulamalara bir düzen getirilmesini bekliyoruz.

Ayrıca, piyasada alışılagelmiş gramaj ve fiyat ile satılan bilindik markalı ürünlerin aynı boyutlarda ve ambalajlarda düşük gramajlı olarak özel üretim ile oligopol yapıların reyonlarında yer alması da tüketicinin yanılmasına neden oluyor. Bu şekilde yapılan gizli fiyat artışının, tüketici nezdinde ürünün “indirimli” olduğu şeklinde algılanması, sektörde yaşanan bir diğer sorun olarak karşımıza çıkıyor. Üretici firmalar, özellikle oligopol yapıların baskısından kurtulmak için aynı marka ürünü farklı gramajlarla üreterek pazarda yer almaya çalışırken oligopol yapılar bu yöntemle ürünün maliyetini düşürmeye çalışıyor. Bu uygulamalarla ürün etiketinde sunulduğu iddia edilen tüketici faydası, ambalajın dış yapısında herhangi bir değişiklik olmadığından tüketicide gerçekliği olmayan bir indirim algısı oluşturuyor.

Marka algısı, gramajın önüne geçmek suretiyle aynı ürünün çok daha düşük fiyata satıldığı şeklinde oluşan yanlış engellemek adına yürürlükte olan Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulama Yönetmeliği yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle, perakende satışa sunulan ürünlere standart gramaj uygulaması getirilmesini öncelikli çözüm önerisi olarak sunuyoruz. Bununla birlikte, bu tarz ürünlerin tüketici tarafından ilk bakışta anlaşılacak şekilde farklı bir ambalaj ile satışa sunulması da bir diğer seçenektir.

Pandemi süreci ile çok hızlı büyüyen, alışveriş alışkanlıklarımıza yeni bir form kazandıran e-ticaret sektörüne de değinmek isterim. Sektörümüz için oldukça önemli olan bu pazar yerlerinde gerçekleşen düzensiz ve sınırsız büyüme tekelleşme gibi önemli bir sorunu gündeme getirdi. Bu nedenle e-ticaret platformlarını kapsayan acil bir yasaya ihtiyaç vardır. Bu yıl pandeminin etkisi ile tüm e-ticaret sektöründe büyüme %65 oranlarını gördü. Bu rakamlar tüm perakende sektörünün gidiş yönünü tayin etmekle kalmayıp potansiyel büyüklüğü ve tüketici alışkanlıklarının bu yönde ne hızla evrildiğini göstermesi açısından oldukça önemli.

Bu sektör ile ilgili sorunlarımızın başlıcaları, E-Ticaret pazar yerlerinde indirim yapılacak ürünlerin platformlar tarafından tek taraflı olarak belirlenmesi, satıcı onayı olmadan teşvik ve promosyon uygulamasının yapılması yerel perakendecileri zora sokan uygulamalar olarak göze çarpıyor. Gider maliyetlerinin iyice arttığı dönemde, e-ticaret komisyon oranlarının yüksek olması ve pazaryerinden sipariş veren tüketicilere ürün teslim sürelerinin her geçen gün irrasyonel şekilde kısalması fiziki mağazacılıkta zorluk yaşanmasına neden oluyor. Karlılığı maksimize etmek üzere sınırları test edilen hız faktörü, siparişi zamanında teslim etmeye çalışan kuryelerin kaza riskinin artmasına neden oluyor. Tüm sorunları çözmek adına pazaryerlerinin rekabet kurallarına uyum sağlayacak şekilde yeni bir yasanın çıkarılmasını arzu ediyoruz.

Genelde Hızlı Tüketim Ürünleri pazarının, özelde gıda sektörünün bugünkü yapısını ve fiyat artışlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Hükümetin açıkladığı KDV indiriminin fiyatlara/enflasyona etkisi olacak mı?

Daha önce olduğu gibi şimdi de perakendeciler, ürünlerin fiyatlarını belirleyen asıl unsur değillerdir. Bizler, üretim aşamasından başlayıp tüketiciye ulaşana kadar devam eden bir tedarik zincirinin son halkasıyız. Kar marjlarımız, dün olduğu gibi bugün de ürün fiyatlarında aynı paya sahip. Fiyatı belirleyen tek irade olmamakla birlikte, fiyat geçişlerini stoklarımız tükenene kadar raflara yansıtmamak için daima mücadele ediyoruz. Hükümet tarafından açıklanan KDV indirimi uygulaması, bizlerin uzun zamandır talepte bulunduğu bir konuydu. Talebin, bu dönemde sonuçlanması bizleri mutlu etti. Böylelikle %1 KDV ile almış olduğumuz ürünü %8 yerine yine %1 oranında bir KDV çıkışı ile tüketicilerimize sunarak fiyatlarımızda %7’lik bir indirim sağlayabilmiş olduk. Yerel perakendeciler olarak, tamamen geride bırakmayı ümit ettiğimiz pandemi sürecinin en başından bu yana, tüketicilerimize kolaylık sağlamak adına daima elimizi taşın altına koymaya gayret gösteriyoruz.

Perakende Kanunu’nda uzun süredir konuşulan fakat henüz bir yasa tasarı taslağı haline gelemeyen değişikliklerle ilgili beklentileriniz nelerdir?

Yerel perakendeciler olarak perakende yasa taslağımızı gerekli mercilere sunduk. Konuyla ilgili olarak birçok toplantı gerçekleştirdik. Yasa taslağımızın içinde KDV eşitleme sorunu da vardı. Gerekli merciler, bu sorunumuzu bir çözüme kavuşturdu. Ancak bununla birlikte çözümünü beklediğimiz birkaç husus daha var. Mağaza açılışları, gramaj farklılıkları, özel markalı ürünler ve e-ticaret ile ilgili sorunlar hakkında görüşmelerimiz halen devam ediyor. E-ticaretle ilgili, yetkili bakanlıklarımız çalışmalarını yapıyor. En kısa sürede bu konunun da sektörümüz ve tüketicilerimiz lehine çözümleneceğine inanıyoruz.

İstanbul PERDER Başkanı Faruk Güzeldere, fiyatı belirleyen tek irade olmamakla birlikte, fiyat geçişlerini stoklar tükenene kadar raflara yansıtmamak için daima mücadele ettiklerini söyledi.

Genelde gıda perakendeciliği özelde yerel zincirler 2021’yi nasıl geçirdi ve 2022 yılına nasıl başladılar?

Hepimizin bildiği gibi iki yıldır covid 19 hayatımızda. Pandemi sürecinde hiçbir sekteye uğramadan canla başla çalışmaya devam eden başta sağlık sektörü olmak üzere,  tüketicisine hizmet eden sektörlerin başında gıda perakendesi gelmektedir.  2020 yılı ve 2021 yılının 2. Dönemine kadar pandemi kısıtlamasından dolayı tüketicilerimiz fiziki alışverişten çok, online alışverişe yöneldi.  Pandeminin e ticaret digital pazarın büyümesine katkısı çok büyüktür. 2021 yılının ikinci çeyreğinde kısıtlamaların sona ermesiyle birlikte online ve offline mağazacılık birlikte büyütmeyi hedefledik. Pandemi sürecinde marketler ciro artışı yapıldı olarak görülse de 2021 yılının 2. yarısı itibariyle kurlardaki artışlardan kaynaklı birçok ürünlerin fiyat artışları yaşandı fakat miktarsal bir azalma gerçekleşti. Alışverişci sayısında düşüş gözlemlendi.

Perakende sektörü 2021 yılının 3’üncü çeyrekte nisan verilerine göre %9 büyüme var. Gıdada %23 artış, gıda dışında ise 2 puanlık küçülme söz konusudur. Bu minvalde yerel perakendede büyüme rakamları paralellik göstermektedir. Tüm bu veriler ve dünyada yaşanan siyasi (Ukrayna-Rusya), ekonomik gelişmeler, pandemi süreçleri, kur oynaklığı, yüksek enflasyon ortam göz önünde bulundurulduğunda 2022 senesi için yorum yapmak bu noktada maalesef oldukça güç. Makro ekonomik gelişmeler gerek ülke içerisinde gerek küresel bazda bir takım belirsizliklerle devam ediyor. Ancak şunu söylemek her zaman mümkün, tüketiciye en yoğun dokunan sektör olmamız sebebi ile genel bir iyileşme, toparlanma yaşanması halinde de en hızlı tepkiyi sektörümüzün vereceğini daha önceki tecrübelerimize dayanarak belirtmek isterim.

Faruk Güzeldere kimdir?

1977 yılında Bitlis’te doğdum. İlk ve orta öğrenimimi Bitlis’te, lise öğrenimimi ise İstanbul’da tamamladım. 1989 yılında perakende sektöründe ilk aile işletmemizi açtık. 1995 yılından bu yana da Gökkuşağı Market Gıda San. ve Tic. Ltd. şirketinde Yönetim Kurulu Üyeliği’ni sürdürüyorum. Hali hazırda İstanbul Perakendeciler Derneği Başkanlığı, MUSİAD Yönetim Kurulu Üyeliği, Türkiye Perakendeciler Federasyonu Yönetim kurulu üyeliği ve TOBB Perakende meclis üyeliğim ile birlikte perakende alanında aktif şekilde çalışmalar yürüterek yerel perakendecilere katkı sağlamaya devam ediyoruz.

Devamını Oku

Röportaj

MR. DIY, Avrupa’ya Türkiye’den açılacak

Editör

Yazar:

Geçen sayımıza okuyan okurlarımız,’ Mr. DIY Yapı Market sessiz sedasız Türkiye’ye geldi’ haberini hatırlayacaklardır. Sosyal medyada gördüğümüz bu yeni yapı marketi, dergimize yaptığımız haberler okurlarımıza tanıştırmıştık. Yapı market sektörü ülkemizde çok hızlı gelişiyor. Tüketiciler, ustalığın artık pahalılaşması üzerine kendin yap mağazalarına yönelmeye başladılar. Bu sektöründe en son oyuncusu da Güneydoğu Asya’nın en büyük yapı market zinciri olan MR. DIY.

MR.DIY mağazaları yaklaşık ortalama 1.000m2 üzerine kurulu, konforlu ve sağlıklı bir aile alışveriş deneyimi sunuyor. Dünya çapındaki tüm mağazalarında yıllık 188 milyondan fazla müşteriye hizmet veriyor. Türkiye’deki ilk mağaza Meydan İstanbul AVM’de açıldı. Böylelikle Mr. DIY’in faaliyet gösterdiği 9. ülke Türkiye oldu. Yeni mağazalar ise ard arda hizmete giriyor. MR. D.I.Y. Türkiye Operasyonundan Sorumlu Ülke Müdürü Dilara Neyişçi Çağlı ile tüm bu yaşanan gelişmeleri konuştuk. Neden Türkiye pazarı diye sorduk. Ortaya keyifle okuyacağınız bir röportaj çıktı.

DIY’i bizlere kısaca tanıtır mısınız?

MR. D.I.Y., Güneydoğu Asya’nın en büyük yapı market ve ev gereçleri perakende- cisi konumunda bulunuyor. 9 ülkede, 1600’den fazla mağazamızla faaliyet gösteriyoruz. Mağazalarımızda; Hırdavat, Ev Gereçleri & Dekorasyon, Elektrik & Elektronik, Kırtasiye & Spor Malzemeleri ve Diğer (oyuncaklar, otomobil aksesuarları, takı & kozmetik, bilgisayar&cep telefonu aksesuarları, hediyelik eşya) olmak üzere, 10 ana kategoride yaklaşık 18 binden fazla seçenek yer alıyor. Dünya genelinde 23 binden fazla çalışanı bulunan şirketimiz, mağazalarında yılda 340 milyondan fazla müşteri ağırlıyor. 5 milyar doların üzerinde piyasa değerine ve dünya genelinde yıllık 1,2 milyar doların üzerinde ciroya sahibiz.

Türkiye’de yerli partner var mıdır? Hisse oranları nedir? Neden yatırım için Türkiye seçildi?

Türkiye’deki organizasyonumuzda yerli partner yer almıyor. Yatırım anlamında Türkiye’nin tercih edilmesinde birçok faktör rol oynadı. Her açıdan doğu ve batı arasında bir köprü görevi görmesi, müşteri alışveriş alışkanlıkları, ülkenin genç nüfusu ve dinamizmi, turist sayısı, esnek çalışma saatleri ve her olaya kolay adapte olabilen toplum yapısı; MR. D.I.Y.’in Avrupa’ya adım atarken Türkiye’yi seçmesinde etkili oldu. Öte yandan ülkemizin yeniliklere açık oluşu ve tüketicilerin dekorasyona ve ev gereçlerine olan ilgisi, Türkiye’yi yatırım için cazip kıldı.

“Yatırım anlamında Türkiye’nin tercih edilmesinde birçok faktör rol oynadı. Her açıdan doğu ve batı arasında bir köprü görevi görmesi, müşteri alışveriş alışkanlıkları, ülkenin genç nüfusu ve dinamizmi, turist sayısı, esnek çalışma saatleri ve her olaya kolay adapte olabilen toplum yapısı; MR. D.I.Y.’in Avrupa’ya adım atarken Türkiye’yi seçmesinde etkili oldu.”

Türkiye’ye sessiz sedasız gelmenizin bir sebebi var mıdır?

Sessiz sedasız gelmekten ziyade belirlediğimiz program ve takvim kapsamında Türkiye pazarına girdik. İlk mağazamızın açılışı da oldukça ses getirdi. Büyüme stratejimizde önemi bir yere sahip olan Türkiye’ye, uzun vadeli yatırım planlarımız açısından çok değer veriyoruz.  Aynı zamanda Avrupa’ya “merhaba” dediğimiz nokta olması açısından da Türkiye, grup içinde vazgeçilmez ve beklentilerin büyük olduğu bir konumda yer alıyor.

Pandemi ülkeleri kasıp kavururken Türkiye’ye böyle bir yatırım yapmak nereden aklınıza geldi?

Dünyanın her noktasına olduğu gibi Türkiye’ye de MR. D.I.Y. mağazası ile hizmet vermek, hedeflerimiz arasındaydı. Bunu gerçekleştirmiş olmaktan büyük mutluluk duyuyoruz.

MR. D.I.Y. olarak pandemi sürecini, yeni dönem stratejilerimizin hazırlıkları ve yaptığımız yatırımlarla geçirdik. Türkiye’deki mağazalaşma süreci de bu yatırımlar arasındaydı.Yabancılar Türkiye’de DIY sektöründe hüsrana uğradı. İlk gelenlerden Götzen, Bricolage, Baumax, Costorama, Praktiker Türkiye’den ayrıldı. As 2000, Stok gibi zincirler kapandı. B&Q-Koçtaş, Bauhaus ve Tekzen, pazarı domine ediyor. Siz, pazarda böyle bir ortamda kendiniz nerede konumlandıracaksınız? Ne fark yaratacaksınız?

Doğru iş planı, doğru strateji, doğru ürün ve doğru fiyatla Türkiye’de başarılı olacağımıza inanıyoruz. Türkiye’de sosyalleşme amaçlı mağaza gezmeyi seven müşteri profilini de göz önüne alırsak; mağazalarımızda 18.000 çeşit ürünle alışveriş isteğinizi çok rahat karşılayacağınız, bunu yaparken kesenizi de yormayacak mağazalara sahibiz. Bu açından kendimizi avantajlı görüyoruz.

Bunun yanı sıra MR. D.I.Y.’in sadece yapı market olmadığını vurgulamak isterim. Yapı, bizim 10 kategorimizden biri. Örneğin bizde oyuncak da var. Evde veya hobilerinizle ilgilenirken kullanabileceğiniz her şeyi mağazalarımızda bulabilirsiniz.

Bizi sektörde farklı kılan en önemli özelliklerimizden biri de her zaman kaliteli ürünleri, rekabetçi fiyatlarla sunmamız. Tüketicilerimiz, MR. D.I.Y. mağazalarında kendilerini ayrıcalıklı hissederken hesaplı fiyatlarla alışveriş yapabiliyor. Mağazalarımızda herkes, kendisine hitap eden ürünleri, uygun fiyatlara bulabiliyor. En iyi fiyatı sunmak için sürekli olarak rakip analizi yapıyoruz. Global bir marka olmamız, kaliteli ürünlere en iyi fiyatlarla ulaşmamızı sağlıyor. Merkezi satın alma ekibimiz en iyi tedarikçilerden, en iyi fiyata satın alım yapıyor.

Kısa, orta ve uzun vadeli hedefleriniz nelerdir?

Türkiye ve İstanbul, önümüzdeki döneme yönelik hedeflerimiz arasında çok önemli bir yer tutuyor. Operasyon ve lojistik açısından 2022’de ağırlığı İstanbul’a vereceğiz. Operasyon ve lojistik ayağını mükemmelleştirdikten sonra bütün illere, bir plan çerçevesinde dağılacağız. 2022, bizim açımızdan da mağazalarımıza yenilerini ekleyeceğimiz, ekibimizi büyüteceğimiz bir yıl olacak. 2022 sonunda 30 ila 35 mağazaya ulaşma hedefiyle çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

Büyümeye AVM’lerde mi devam edeceksiniz?

İlk 5 mağazamızı AVM’lerde açmakla birlikte bunun genel stratejimiz olmadığını belirtmek gerek. MR. D.I.Y. markası, cadde mağazacılığına da çok uygun. Şu an uygun lokasyon ve metrekareler AVM’lerde olduğundan bu şekilde ilerliyoruz. 3 yıl sonra mağazalarımızın %60 AVM, %40 cadde dağılımlı olma ihtimali bulunuyor.

PL ürünleriniz olacak mı? Raf dağılımı ne olacak?

Raflarımızda yer alan ürünlerin %80’i yurt dışı menşeili. %20’sini ise yerel firmalardan tedarik ediyoruz.

Yıllar itibariyle ne kadar personel istihdam edeceksiniz?

Yılsonuna kadar yaklaşık 400-450 kişilik personel istihdam etme öngörümüz bulunuyor. Mağaza sayımız arttıkça farklı destek ekipleri, merkez ofis ve mağaza kurulum ekipleri de büyüyor. Birbirini besleyen bir süreç yaşanıyor. Mağazalarımızda mağaza müdürü, mağaza müdür yardımcısı, satış danışmanı, kasiyer, stok asistanı alımı yapmayı planlıyoruz. Merkez kadroda da satış alan müdürlüğü, ithalat uzmanlığı, lojistik, insan kaynakları, finans ve IT gibi tüm departmanlarda işe alımlarımız olacak. MR. D.I.Y., Türkiye’de büyük ölçekli yatırımlar yapıyor. Şirketimizin Türkiye operasyonunu hızla büyütmek ve belirlenen 3 yıllık projeksiyonu yakalayabilmek bizim için oldukça önemli. Bu hedeflere ulaşma yolunda ekibimizi büyütmeye ve işe alımlara ağırlık veriyoruz.

Türkiye’den çevre ülkelere adım atacak mısınız?

MR. D.I.Y., hızlı bir büyüme gösteren, uluslararası bir firma. Hedeflerimize ulaşmak için mağaza ağımızı hızla genişletiyoruz. Türkiye ile adım attığımız Avrupa pazarındaki büyüme hamlemizi, önümüzdeki dönemde açacağımız mağazalarla sürdüreceğiz.

Kendin yap mağazacılığı, iş gücünün pahalı olduğu ülkelerde çok tercih ediliyor. Ülkemizde ucuz işgücü nedeniyle ustalar çağrılarak onarım ve yenileme yapılıyor. Sizde bu konuda neler yapacaksınız?

“Kendin yap” mağazacılığı ülkemizde de oldukça tercih ediliyor. Değişime açık ve dünyadaki trendleri yakından takip eden bir ülke olan Türkiye’de “Do it yourself” kültürü hızla yükseliyor.

Türkiye’ye yatırım yapma kararı almamızda, tüketicilerin bu yöndeki eğilimleri de önemli bir rol oynadı aslında. Diğer taraftan evde geçirilen sürede yaşanan artış ev aktivitelerinin ve hobi ürünlerine ilginin artmasını sağladı. Bu dönemde MR. D.I.Y. mağazaları da daha fazla yaygınlaştı.

Raflarda yer alan ürünlerin yüzde 80’i yurt dışı menşeli. Yüzde 20’si ise yerel firmalarda tedarik ediliyor.

Dilara Neyişçi Çağlı kimdir?

Marmara Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden mezun olan ve mastırını İstanbul Üniversitesi’nde yapan Dilara Neyişçi Çağlı, iş hayatına Mavi Jeans’te adım attı. Çağlı, 20 yılı aşkın kariyerinde; Beymen, C&A, Vakko, PVH ve Daniel Wellington gibi firmalarda yönetici pozisyonlarında görev aldı. MR. D.I.Y.’de Türkiye Operasyonundan Sorumlu Ülke Müdürü olarak görev yapan Dilara Neyişçi Çağlı, Avrupa’ya Türkiye’den adım atan perakende devinin ülke çapındaki organizasyonuna, ekibine ve faaliyetlerine liderlik ediyor. Çağlı; sahip olduğu zengin tecrübe, analitik ve stratejik yaklaşımının yanı sıra çok değerli liderlik yetenekleriyle MR. D.I.Y.’in başarılarında kritik bir rol üstleniyor.

Devamını Oku
Advertisement

Etiketler

POPÜLER