Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Asgari ücretlinin enflasyonu farklıdır

Ercüment Tunçalp

Buna kimsenin itirazı olacağını zannetmiyorum ama ne zaman asgari ücret konuşulsa, TÜFE’ye göre değerlendirme yapmak alışkanlık olmuş. Veya tek veri olduğu için zorunlu hale gelmiş…

Örneğin, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu Yönetim Kurulu Başkanı Özgür Burak Akkol diyor ki; “Enflasyonun 7 puan üzerinde bir refah payıyla asgari ücret belirlenmiş oldu.”

Değerlendirme; yılın son günlerinde, 2324 lira olan eski net asgari ücretin 2825 liraya çıkartılması ve bu 500 lira artışın yüzde 21’e denk gelmesi ile yüzde 14’lük enflasyonun üzerinde kalan 7 puanlık farka dayandırılıyor.

Bu sağlıklı bir değerlendirme değildir. Zira asgari ücretlinin enflasyonu Aralık ayında yüzde 14,60 çıkan TÜFE’nin çok üzerindedir.

İşte sebepleri:

  • TÜFE hesabı ülke nüfusunun ortalaması dikkate alınarak yapılıyor. Eğer üst gelir grubunun ayrı, orta gelir grubunun ayrı, alt gelir grubunun ayrı hesaplanması mümkün olsaydı her grubun enflasyonu farklı çıkardı. Zira ne harcama sepetleri tıpa tıp aynıdır, ne de harcama ağırlıkları benzerlik gösterir.
  • Pratikte bu kadar çeşitlendirmek kolay olmasa da, asgari ücretin tespiti çok hassas bir konu olduğundan özel çalışmayı hak edebilir.
  • Çalışan sayısının yüzde 43’ü asgari ücretli olduğuna göre ayrı bir endeks çıkartılması, ülkemize özel önemli bir ihtiyaç olarak beliriyor.
  • Ayrıca alt gelir grubuna hitabeden perakendeciler yıllık bütçe yaparlarken Sayın Akkol’u dikkate alsalar; bu büyük tüketici grubunun sözde 7 puanlık refah payına bakarak yeterli ciro artışı hedefleyebilirler. Ve o bütçeler de muhtemelen tutmaz. Demek ki; İş dünyasına ışık tutmak için de asgari ücretliye özel enflasyon hesabı gerekir ki, tüketici performansları da bu sayede gerçekçi hesaplanabilsin.

Şimdi biraz daha detaya girelim.

TÜFE sepetini; ana harcama grupları, çeşit ve ağırlıklar bazında inceleyelim. Ve ikinci sütunda belirttiğim, yaşama ait ve perakende sektöründeki gözlemlerime dayanan tahmini ağırlıklara göre bir enflasyon hesabı daha yapalım.

tablo2

  • Gıda ve alkolsüz içeceklerin payı asgari ücretli için ortalama yüzde 45’dir. Neredeyse sepetteki ağırlığın 2 katıdır ve fark 22 puandır.
  • Aşağıda hangi gruplardan bu tarafa kayma olduğunu açıklayacağım. Bunu söylerken elbette elimde TÜİK’te olan yardımcı veriler yok. Ancak değişik gelir gruplarının yıllardır izlediğim ve zaman içinde değişen harcama eğilimleri var.
  • Lokanta ve otel (%8,67) ile eğlence ve kültür (%3,26) harcamaları asgari ücretli için yok denecek kadar azdır. Bu 2 grubun toplam payı %11,93 olduğuna göre en az 9 puan buradan düşmek gerekir.
  • Eğitim harcaması yüzde 2,58 payıyla ve 5 ürünle sepette yer alıyor. Özel ilk öğretim, özel lise, özel üniversite, düzeyi belirlenemeyen eğitim programları asgari ücretlinin harcama kalemleri arasında yoktur, olamaz. En az 1,5 puan buradan düşmek gerekir.
  • Sağlık harcaması yüzde 2,80 payıyla bu grubun sepetinde yer alamaz, çünkü asgari ücretli devletin sigortasına dayanmak zorundadır. 1,5 puan da buradan düşülebilir.
  • Ev eşyası harcaması yüzde 7,77 payıyla bu kategorideki ürünler bazında asgari ücretliyi her sene değil, yaşamı boyunca en fazla 2-3 defa ilgilendirir. Gündelikçi ücreti gibi yüzde 0,5 payı olan bir harcaması yoktur. Yemek odası, yatak odası, oturma odası takımları, halı, perde, buz dolabı, bulaşık makinası, çamaşır makinası, derin dondurucu, şofben, kombi, klima, davlumbaz, porselen ev eşyası hayalleri süslese de harcama kalemleri arasına sık sık giremez. Buradan da en az 3 puan düşmek gerekir.
  • Giyim ve ayakkabı %6,96 payıyla iç giyimden kabana kadar, ayakkabı ve çoraptan atkı ve kazağa kadar asgari ücretlinin her yıl donanacağı bir harcama kalemi değildir. En kolay vazgeçilen kategori olduğunu da satış rakamları söylemektedir zaten. 4 puan da buradan düşülebilir.
  • Alkollü içecekler ve tütün harcamaları payının alt gelir grubu için yüzde 6,06 olamayacağı, yakalanan kaçak içki ve tütün miktarından ve ölüm oranlarından bellidir. 3 puan da buradan düşülebilir.
  • Enflasyon sepetindeki birçok ürün yeterli gelire sahip bir kişinin bile 8-10 senede bir yaptığı harcama iken, asgari ücretlinin en iyi ihtimalle 15-20 senede bir gündeme gelen harcama kalemleridir. Örneğin, umreye ve hacca gidiş, diş dolgu, diş çekme, müzik aletleri, emar, röntgen, ultrason, kontak lens, yer ve duvar döşemesi, pencere (PVC), sıhhi tesisat malzemesi gibi…

Görüleceği üzere 418 ürün çeşidi içinde, alt gelir grubunun ilgi alanında hiç olmayan veya ihtiyacın en son aşamasında zorunlu harcama durumuna gelen pek çok ürün bulunmaktadır.

Bütün bu tespitlerin ışığında; ikinci sütunda değiştirdiğim ağırlıklara ve TÜFE oranlarına göre aynı hesap yöntemiyle bulduğum enflasyon oranı yüzde 17,14 dür. Bu oran asgari ücretlinin alt sınırdan ve garanti tespitlere göre çıkardığım enflasyon oranıdır.

Önceki paragrafta örnek verdiğim ürün ve hizmet miktarı çok daha fazladır. Yılda birkaç defa değil, insan yaşamında birkaç defa kullanılan mal ve hizmetlerin daha hassas ölçüme ihtiyaç gösterdiği açıktır. Ben 12 ana harcama grubuna göre bu hesabı yaparken, elbette alt grupları da dikkate aldım ama resmi kurumdaki kadar yardımcı bilgiye sahip olmadığım için çok ince hesaba girebildiğimi söyleyemem.

Sonuçta; alt gelir grubu enflasyonunun yüzde 18’i aşma ihtimali de bulunmaktadır. Ayrı bir endeks üzerinde takip edilebilirse daha gerçekçi sonuç elde etmek mümkün olabilir.

Hepsi bu kadar da değil…

Döviz kuru, altın ve faiz oranlarındaki artışta bu konuda önemli ölçüdür.

Önce 1 Ocak- 31 Aralık 2020 tarihleri arasındaki değişime bakalım:

Dolar kuru artışı %24,87 (5,95 Dolar/TL – 7,43 Dolar/TL),

Euro kuru artışı %36,39 (6,65 Euro/TL – 9,07 Euro/TL),

Gram Altın artışı %56.20 (290 TL – 453 TL),

Faiz oranında artış %51 (%11,25 – %17).

Şimdi de örnek olarak, ithal ağırlıklı ürünlerden ikisi ile bu dörtlünün etkileşimine bakalım.

Alt gelir grubunun en fazla tükettiği mutfak malzemesi ayçiçeği yağıdır. Türkiye, ayçiçeği ithalatında dünya lideridir ve tek başına dünya ithalatının %37’sini gerçekleştiriyor. Gümrük vergilerindeki indirime rağmen, raflardaki ayçiçeği yağı fiyatlarında son 4 aydır yüzde 70’i aşan artışlar görüyoruz. Ne kadarının eksik üretimden, ne kadarının küresel fiyatlardan, ne kadarının döviz kurundan, ne kadarının faizden, ne kadarının da alternatif yatırım aracı olan altından etkilendiğini bilmem hesaplamaya gerek var mı?

Gerek yok ama sadece kabul etmemiz gereken konu; bunların hepsinin bir karışım olduğu ve satın alma gücünü direkt etkilediğidir. Dolayısıyla sadece TÜFE’ye bakıp reçete yazmak doğru değildir. Zira fiyat artışı bu kadar yüksek olmasa da oynak döviz kurundan etkilenen ve anında raf fiyatları değişen ithal ürünlerin (ithal girdi ile üretilenler de dahil) sayısı hiç de az değildir.

Örneğin, yumurta fiyatları da son 11 ayda yüzde 70 arttı. Tüketici çoğunluğu bu artışın arkasında döviz kuru etkisi olduğunu bilemeyebilir. Oysa tavuk yeminde kullanılan soya ve mısır tamamen ithal ediliyor. Yem sanayiinde yaşanan dışa bağımlılık, arzın da azalmasıyla fiyatları artırıyor.

İşte harcama ağırlıklarını artıran ve bazı fırsatçıları coşturan da bu olumsuzluklardır. Tükettiğimiz bazı temel ürünleri, yukardaki yatırım araçlarıyla eş değer görenlerin varlığı da asla unutulmamalıdır. Bütün hesapları aynı anda yaparlar. Biz de benzerini yapmaya çalıştık.

Devamını Oku
Advertisement
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ercüment Tunçalp

Anlaşmalı fiyatlandırma mümkün değildir!

Ercüment Tunçalp

Son günlerde çok fazla konuşulduğu için konuya dahil olmuş bulunuyorum. Söylenti, temel gıda ürünlerinde zincir marketlerin ortak fiyat belirledikleri şeklindedir.

Kırkbeş yıldır gıda sektörünün içindeyim. Yaklaşık 25 yıl boyunca da direkt olarak fiyatlandırma yaptım veya denetledim. Hâlâ bu yazılara alt yapı teşkil etmesi için yurt içinde fiyat araştırmaları yapıyorum. Yurt dışındaki fiyatları da yakından takip ediyorum.

Sonradan söyleyeceğimi en başından söyleyeyim; böyle bir müşterek hareket mümkün değildir. Zira ortada aşırı rekabetçi bir piyasa vardır ve gerek birbirlerinden pazar payı kapmaya çalışan tedarikçiler tarafında, gerekse azalan müşteriyi tekrar kazanmaya çalışan perakendeciler tarafında büyük mücadeleler verilmektedir.

Kaldı ki, ben durum tespiti olarak tam da söylenenin aksini iddia ediyorum ve perakende satış noktalarına göre fiyat oynaklığının çok fazla olduğunu söylüyorum, örneklerle de ortaya koyuyorum.

Bu görüşümü yılın başında “Gezen ve araştıran tüketici kazanıyor” başlığı ile ortaya koymuştum. Pahalılıktan haklı olarak şikayet eden tüketiciye de düşen görevler olduğunu belirtmiştim.

O yazımı okuyanlar da görecekler ki; benim de tüketici olarak yüksek fiyatlarından şikayetçi olduğum satış noktaları vardır. Ancak araştıran tüketicinin o satış noktalarından ayağını çekmesiyle fiyatların düşeceğini bilmesi gerektiğine de inanıyorum. Üstelik pazardaki düşük fiyatın nerede olduğunun bulunması bugünün dijital ortamında o kadar da zor değildir.

Peki bu yanılgıya neden düşülmüş olabilir?

  • Sadece bizde değil, bütün dünyada temel gıda kategorilerindeki pazar payı yüksek markalarda fiyat istikrarı vardır. Buna bakarak “anlaşıyorlar” sonucu çıkmaz. Çünkü bu markaların tedarikçileri perakendeciye göre şartlarını fazla esnetmedikleri için, perakendeciler de ağır rekabet şartlarında güçlü markanın yüksek fiyatıyla dikkat çekmek istemediklerinden, zorunlu olarak aynı seviyede fiyatların oluşması mümkün olabiliyor. Ancak bu durum pazarın genelini yansıtmıyor. Yani fiyat oynaklığı en az kategori lideri markalarda rastlanan bir durum oluyor. Hatta bu markaların dönemsel indirimlerde bile belli bir fiyat disiplini korunuyor.
  • Yumurta konusu da çok seslendirildiği için açıklık getirmekte fayda vardır. Esasında borsası olan bu üründe fiyatın aynı günler içindeki benzerliğine değil, aşırı farklılaşmasına şaşırmak gerekir.

Örneğin merkezi Ankara’da bulunan YUM-BİR, yumurta sektörünü Ulusal ve Uluslararası platformlarda temsil eden sektörün bir nirengi noktasıdır. Bünyesinde yumurta üretiminin yoğun olduğu il ve ilçelerde kurulmuş 12 Birlik ve 400 civarında üyesi bulunmaktadır. Arz ve talep durumuna göre (yuriçi/yurtdışı) haftalık fiyatları yayınlar (kalibraja ve renge göre). Yani bir nevi borsadır. Ülke genelindeki toptancı ve perakendeci de bu fiyatları yakından takip eder. Elbette en büyük alıcıların talep yönlü etkisini de dışarda tutamayız. Standardın dışına çıkıldıkça da (gezen ve organik gibi) o fiyatlar esas alınarak farklar oluşur. Haliyle bunların fiyatları arasında da paralellik vardır. Yani bu sebeple de buradan yola çıkarak “aralarında anlaşıyorlar” sonucuna ulaşılamaz. Zaten birliğin amacı da spekülasyonların engellenmesi ve istikrarın sağlanmasıdır.

  • Son zamanlarda tüketicinin en büyük şikayetlerinden biri de kuruyemiş fiyatlarındaki artışlardır. Evet ben de yaptığım araştırmalarda hem market raflarında hem de bazı kuruyemiş dükkanlarında fiyatların artışını izledim.

Halkımızın en temel tüketim kategorilerinden olduğu için iki canlı örnekle konuya açıklık getireyim. Olumsuz örnekleri isim vererek açıklamak tercihim değildir. Ancak piyasa düzenleyici rolleri adına çok şubeli ihtisas mağaza zincirleri olan Tatbak ve Makbul örneklerini sürekli indirim formatının öncüleri olarak öne çıkartmak gerekiyor. Çünkü çok uygun fiyatları yanında kalite standartlarını da muhafaza etmeleri, tam da satın alma gücü sürekli düşen Türk tüketicisine en uygun konsept olarak öne çıkıyor.

Her iki zincirin ana kategorileri yanında ayrıştıkları alt kategorileri sayesinde de birbirlerini tamamladıkları bile söylenebilir. Bu şekliyle de birbirlerine komşu şubeleri bile sorun yaratmamaktadır.

Bunu biraz açalım.

Tatbak kuruyemişin yanında; kuru pasta, yaş pasta, sütlü tatlı, şerbetli tatlı, dondurma ve donuk ürünlerde,

Makbul kuruyemişin yanında; bakliyat, baharat, kuru meyve ve şekerlemede fark yaratıyorlar. Ortak özellikleri ise uygun fiyatlar…

Ne kadar uygun olduklarına bakalım mı?

Fenerbahçe semtinde çoğu zaman acil alışverişleri yaptığım bir kuruyemişçi var. Her zaman aldığım 400 gramlık karışıma (4 çeşit ve 100’er gram) 39 lira öderken, birebir aynı karışıma yukarda adı geçen zincirlerde 21 lira ödemiş bulunuyorum.

Farka bakar mısınız?

Uzakta da olsa aynı ürünü yarı fiyatına almak için yorulmaya değmez mi?

“Kalitesi aynı değildir” diyenler çıkabilir, doğrudur ama kimin lehine olduğunu da söyleyeyim; ucuz ürünlerin lehine…

Bunu müşteri gözüyle söylemiyorum, yıllarca kalite kontrolü eşliğinde toptan alım yapan ve bu iş kolunda onlarca hipermarketin bünyesinde işletici firma çalıştırmış ve denetlemiş bir kişinin görüşü olarak belirtiyorum.

Sonuçta;

Kıt bulunan ürünler haricinde, fiyatlara tüketicinin de yön verme gücü vardır. Ülkemizde her üründe ‘en ucuz’ olan bir perakendeci yoktur. Bu durumda da alışverişi bölmekten başka çare olmadığı açıktır.

Esasında anlaşmalı fiyatlandırma olsaydı tüketici çaresiz kalabilirdi. Ne iyi ki böyle bir şey yoktur ve aile bütçesinden büyük tasarruflar yapmak mümkündür. Yeter ki planlı alışverişlerin temel kategorilerinde bilgisayar başında biraz zaman harcanabilsin.

Peki buna değmez mi?

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Yüksek büyüme tüketici için ne ifade ediyor?

Ercüment Tunçalp

Türkiye ekonomisi bu yıl ikinci çeyrekte yüzde 21.7 büyüyerek, 1999 yılından bu yana açıklanan yeni serideki en yüksek büyüme oranına ulaştı. Ancak pandemi sebebiyle ekonomide tam kapanma önlemlerinin uygulandığı geçen yıl ikinci çeyrekte Türkiye’nin yüzde 10.4 küçüldüğünü de unutmayalım. Yani bugünkü performansın içinde geçen yılki çift haneli küçülmenin de baz etkisi var. Yılın tamamında ise muhtemelen yüzde 8 gibi bir büyüme oranı ile karşılaşacağız. Ancak yıllardır ortalama yüzde 5 büyüyoruz zaten…

Evet yine de dönemsel olarak yüksek oranlı bir büyümedir ama vatandaşın refahına ve alım gücüne ne kadar yansıdığına da iyi bakmak gerekir.

O zaman bu büyümenin tüketici için ne ifade ettiğine bakalım.

Bunu TÜİK’in son açıkladığı Ağustos ayı tüketici güven endeksinden izliyoruz. Haziran ayından itibaren 3.5 puanlık güven azalışı ile Ağustos ayında endeks değeri 78.2’ye inmiş bulunuyor. Dramatik olan 100’ün altındaki her değer güvensizliğe işaret etmesine rağmen, yakın tarihte anket sorularında ve hesaplama şeklinde yapılan değişiklik olmasaydı endeks 20 puan civarında daha eksik değer alacaktı. Detay bilgiyi bir sene önceki “Tüketici güven endeksi nasıl değişti?” başlıklı yazımda bulabilirsiniz.

Kişi başı milli gelirin dolar bazında 14 sene önceki seviyenin altında olduğunu da unutmayalım…

Vatandaş ekonomik konulara fazla kafa yormasa da bu durumu gazete sayfalarından takip ediyor. Üstelik 5 milyon mültecinin payı henüz ayrılmamışken. Yani kişi başına gelir hem 2020 yılında son 14 yılın en düşük seviyesi olan 8.599 dolara inmiş hem de bu bile sadece kağıt üstünde kalmıştır!

Çünkü kişi başına gelirin tahminen 500 doları da Suriyelilere gitmiş olmalıdır.

Kaldı ki; kişi başına gelir, iki çeyrektir artıyor olmasına rağmen 9.120 dolar ile yine de 2007 yılının gerisindedir.

Hepsi bu kadar da değil…

Tüketime dayalı büyümenin ancak borçlanma ile sağlandığını tüketici yaşayarak öğrendi. Eh refahının artmadığını, tersine sürekli azaldığını da görüyor. Yani bir tarafta büyük oranda krediler yoluyla gerçekleşen büyüme, diğer tarafta işsizlik, yoksulluk ve gelir dağılımındaki bozulma…

Ekonomideki büyüme sokağa yansımadığı gibi yüksek enflasyon sebebiyle cebi küçülen tüketiciye bunu anlatmak da gitgide zorlaşıyor.

Dünya Bankası’nın Nisan sonunda yayınladığı Türkiye Ekonomik İzleme Raporu’na göre Türkiye’de son iki yılda mutlak yoksul sayısının 3.2 milyon artarak 10 milyon 171 kişiye yükseldiğini, böylelikle 2018’de nüfusa oranla yüzde 8.5 olan mutlak yoksul sayısının 2020’de yüzde 12.2’ye çıktığını açıkladı. Yani açıkça görülüyor ki; büyüme işsizliği azaltamıyor, gelir dağılımını düzeltemiyor, yoksulluğa çare olamıyor.

Peki yüksek büyümenin nimetlerinden kim yararlanıyor?

Gelir dağılımının bozulduğu bir ortamdaki büyüme; halkın büyük kısmına yansımıyorsa, küçük bir mutlu azınlığın zenginleşmesine katkı yaptığı açıktır. Kısaca, emeğin büyümedeki payı azalırken sermayenin kârı artıyor, yüksek enflasyonla da hormonlu büyüme gerçekleşiyor.

TÜİK verilerine göre de yoksul ve orta gelir gruplarının kaybettiği gelir, en zengin yüzde 20’lik gruba gitmiş görünüyor. Bu grubun toplam gelirden aldığı pay 2005 yılında yüzde 44.4 iken, 2019 yılında 3.1 puan artarak yüzde 47.5’e ulaşmış bulunuyor. Yani gelirin yarısı bu mutlu azınlığa ayrılınca, toplumun yüzde 80’i de gelirin diğer yarısı ile yetinmek zorunda kalıyor. Ayrıca mevcut durumu koruma garantisi de bulunmuyor. Hatta ülke geliri büyüdükçe, çoğunluk diliminin küçüleceğini de ben söylemiyorum, devletin resmi istatistik sonuçları söylüyor.

Bir başka görüntü de dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payının yüzde 67 olmasıdır. Yani zengin ve fakirin aynı oranda ödedikleri ÖTV-KDV gibi dolaylı vergilerin hakimiyeti sürmektedir. Büyüme gerçekleştikçe reel geliri küçülen kesimlerin, vergi sisteminin gelir dağılımını bozucu etkisi altında kalmaları kaçınılmazdır.

Orta gelir grubuna geçtiğimizde;

Politika faizini (% 19) geçmiş olan enflasyon oranı (% 19.25) gündemdeyken; bankada tasarrufu olan mevduat sahibi eksi reel faiz sebebiyle kayıptayken, üstelik enflasyon da artış eğilimini sürdürürken ‘faizlerin düşmesi’ konuşuluyorsa, büyüme haberleri ilgi çekici olamaz.

Bir başka kesim için ‘dolarizasyon’ tek seçenek olmuş zaten. Eğer faiz enflasyona göre şekillenmiyorsa, döviz kuru kendini mevcut duruma göre ayarlayacağından, bu tercihi seçenlerin de bir nevi sigortası yerine geçmiştir.

Hatırlatmakta yarar var; pandemi sebebiyle küresel ortamdaki 1-2 puanlık enflasyon artışlarının bizdeki yüksek ve kronik enflasyonla en küçük bir benzerliği yoktur. Henüz geçtiğimiz ay “Enflasyon ve doğru teşhisin önemi” başlığı ile ayrıntılı olarak yazdığım için tekrara düşmek istemedim.

Sonuç olarak;

Yüksek büyüme ile yüksek enflasyon birlikte gerçekleşiyor. Acaba tüketici alım gücünü ve refah seviyesini düşüren yüksek enflasyonu görmezden gelerek tabeladaki büyüme oranına odaklanabilir mi?

Dolayısıyla sermaye sahipleri şunu çok iyi bilmeliler ki; sadece işletmelerinin mali performansını artırmakla sürdürülebilir mutluluk yaşayamazlar. Zaten reel geliri sürekli azalan bir tüketici grubuna hizmet ettiklerini bilerek, imkanlarının bir kısmını onlarla paylaşmayı strateji olarak benimsemelidirler.

Hani hepimiz aynı gemideyiz ya…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Finansal tabloların analizi

Ercüment Tunçalp

Öncelikle analiz yapılacak finansal tabloların doğru olması ve gerçeği yansıtması şarttır. Ülkemizde halka açık şirketlerin finansal tabloları büyük ölçüde gerçek durumu yansıtmaktadır. Zira sermaye piyasası kurumları için Türkiye Muhasebe/Finansal Raporlama Standartlarına (TMS/TFRS) uyum zorunlu hale getirilmiştir. Böylece finansal raporlama alanında ortak dil kullanılması ve güvenilir bilgiye ulaşılması sağlanmıştır. Bu şekilde de pratik analize ve yorumlamaya imkan veren bir ortam yaratılmıştır.

Daha ne olsun?

Ancak bundan ne ölçüde iş hayatına yarar sağlandığı tam olarak anlaşılamıyor.

Oysa sunduğu faydalara bakacak olursak;

  • Şirketin faaliyet etkinliğini (verimlilik),
  • Kârlılık durumunu,
  • Likidite durumunu,
  • Yatırım performansını,
  • Özkaynak değişim durumunu,
  • Finansal yapısını kolayca öğrenmek mümkün olabiliyor.

Ancak doğru yorumlamak şartıyla…

Bunun için de zaman ayrılıp incelendiğinde; dönemsel finansal sonuçların, faaliyet raporlarının ve yatırımcı sunumlarının iş hayatına katkıları inkar edilemez.

Bu tabloların ve dipnotların basına açıklanan kısa özetleri bazen yanıltıcı sonuca götürebiliyor. Genelde de bu özet bilgiler faaliyet etkinliğine ait oluyor.

Örneğin bir perakende zincirin duyurusunda; ilk 6 aylık dönemin, geçen senenin aynı dönemi ile kıyaslamasından çıkan yüzde 33 gibi başarılı bir ciro artış oranı dikkat çekiyor. Ancak verimliliği ölçebilmek açısından ikinci aşamada yine iki dönem arasında (yani 1 senelik zaman diliminde) şube sayılarındaki artış oranının da (veya metrekare artışının) bilinmesi gerekiyor. Böylece birebir bazda reel büyüme olup olmadığını öğrenme imkanı oluyor. Aynı şekilde bu dönemler arasındaki çalışan sayısı değişimini de göreceğiz ki, çalışan başına satış tutarının da hangi oranda arttığını veya azaldığını anlayabileceğiz.

Evet mağaza sayısında da çalışan sayısında da dönem içindeki değişim ek bilgi olarak bu kısa açıklamada veriliyor ama buradan doğru sonuç çıkmıyor. Çünkü eldeki bu bilgilere göre, fiziki büyüme yüzde 7 gözükürken, ortaya da %33-%7=%26 olarak enflasyon oranını da aşan, başarılı bir ciro artışı çıkıyor.

Oysa açıklamayı bırakıp finansal tabloya ve dipnotlarına baktığımızda görüyoruz ki; bir sene arayla yaşanan fiziki büyüme %14 olduğundan, %33-%14= %19 olarak enflasyon oranını karşılamayan ve az da olsa birebir bazda küçülmeye işaret eden bir ciro artışı gerçeği ile karşılaşıyoruz.

Bu konudaki kural; ciro kıyaslaması son iki senenin hangi dönemlerini kapsıyorsa, yapılacak diğer bütün kıyaslamalar da aynı dönemleri kapsamalıdır.

Daha çok yatırımcı sunumlarında yer alan ve verimliliğe esas teşkil eden ince hesaplar şeffaf şekilde ortaya konmaktadır.

Örneğin; yıllık cirosal artışı yüzde 23 iken birebir aynı mağazadaki ciro artışının yüzde 6’da kaldığını, aynı mağazada müşteri trafiğinin yüzde 11 azaldığını şeffaf şekilde açıklayan halka açık perakende şirketlerimiz vardır.

Peki bu tablolar kimlere ne gibi faydalar sağlıyor?

  • İşletmenin patronuna, yöneticilerine ve çalışanlarına yol gösterici oluyor.
  • Potansiyel yatırımcılara fikir veriyor.
  • Kredi verenler için önemli bilgiler üretiyor.
  • Bizim gibi benchmarking merakı olanları aydınlatıyor.
  • İlgili kamu kurumlarına enflasyonla mücadeleye katkının derecesi hakkında bilgi veriyor.
  • Şirket alacaklılarına ve borçlularına nakit akışı hakkında fikir veriyor.
  • Denetleyenler için kolaylık sağlıyor.
  • Menkul kıymet borsalarına ve finansal analistlere destek hizmeti yerine geçiyor.

Bu finansal tabloların her bölümüne ayrı odaklanmak şarttır. Örneğin bir şirket kârlı göründüğü halde likiditesini iyi yönetemediği sık görülmüştür. Yukarda da belirttiğim gibi tedarikçiyi ve kredi vereni en çok ilgilendiren; bir şirketin kısa vadeli borçlarını mevcut varlıklarını nakde çevirerek ödeyip ödeyemeyeceğidir. Bu konuda geçmişte kaleme aldığım “Favök tutkusu boşuna değil” ve “Favök her şey mi?” başlıklı yazılarım daha da aydınlatıcı olabilir.

Finansal analizden çıkan ve performansa dair fikir veren verimlilik ölçüsü oranlar pusula niteliğindedir.

Bunların en önemlileri;

  • Hasılat artış oranı,
  • Brüt kâr ve artış oranı,
  • Faaliyet kârı ve artış oranı,
  • Mağaza sayısı ve/veya satış alanı artış oranı,
  • Metrekare başına düşen ciro artış oranı,
  • Aynı mağazada (birebir) ciro değişim oranı,
  • Aynı mağazada müşteri trafiği değişim oranı,
  • Aynı mağazada ortalama sepet tutarı değişim oranı,
  • Çalışan başına günlük satış tutarında değişim oranı,
  • Stok tutma sürelerinde değişim oranı,
  • Ticari borç ödeme vadelerinde değişim oranı,
  • Varlık devir hızında değişim oranı olarak sayılabilir.

Birçok büyük özel sektör şirketi kendi yöneticilerinin sağlık durumu hakkında fikir edinmek üzere belli dönemlerde check-up yaptırırlar. Şirket sağlığı için tarama da yukarda anlattığım analizler yardımıyla gerçekleşir. Ancak ilave faydası rakiplerinize, tedarikçilerinize ve müşterilerinize ait işletmelerin sağlıkları hakkında da bilgiler edinilmesidir.

Finansal tabloların 4-5 yıllık kıyaslamasından; fiyatlandırma politikalarını değiştirenler de ödeme vadelerinde değişiklik yapanlar da stoktan kazanca ağırlık verenler de, format dışına çıkanlar da çok kolay gözükürler. İşte esasında ders niteliğinde sonuçlar üreten ve benchmarking imkanı da sunan kısmı daha çok bu tarafıdır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER