Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Fiyat farklılaşmasının sebebi

Ercüment Tunçalp

Dünya üzerinde farklı gelir gruplarına ve tüketici tercihlerine sahip 7.5 milyar insan yaşamaktadır. Doğal olarak her ülkenin değişik tüketici grupları da ihtiyaçları olan mal ve hizmetlere farklı fiyatlarla sahip olabilmekteler. Zira fiyat farklılaşmasının sebebi gelir farklılaşmasıdır.

IMF ve Dünya Bankası gibi kurumların, yoksulluğun getirdiği ucuzluğu gözardı ederek, ülkeler arasındaki fiyat kıyaslamalarını ‘satınalma gücü paritesine (SAGP) göre kişibaşı gelir’ sonucuna bağlamaları bana göre tutarlı değildir. Bu konuyu daha önce değerlendirmiştim. Merak edenler buradan ulaşabilirler.

Dünya Bankası, ülkelerin 2018 yılını kapsayan satınalma gücü paritesi (SAGP) raporunu yeni açıkladı. Bugünkü konumuz budur.

Her yılın temmuz ayında açıklanan rapora göre; geçen yıl Türkiye’nin GSMH’si Satın alma Gücü bazında 2 trilyon 371 milyar dolara çıkmış.

Türkiye’de SAGP’ye göre; Gayri Safi Milli Hasıla’dan (GSMH) kişi başına düşen gelir 2018 yılında 28 bin 815 dolar olarak gerçekleşmiş. Hesaplama 82,3 milyon kişilik nüfusa göre yapılmış.

Dünya Bankası verilerine göre; satın alma gücü paritesiyle Türkiye’nin kişi başına düşen geliri 2017’de 27 bin 878 dolar olarak kayıtlara geçmişti.

Nominal (kayıtlı) olan verilere göre ise Türkiye’nin Gayri Safi Milli Hasılası; 2018 yılında 766 milyar dolar, kişi başına düşen geliri ise 9 bin 632 dolar olarak açıklanmıştı. Dolayısıyla gündem; SAGP ile nominal büyüklük arasındaki yüzde 300’lere varan büyük farktır. İşin bir başka şaşırtıcı tarafı da; nominal gelir düştükçe, sanal gelirin (SAGP) artmasıdır.

Bu bakımdan, 2017’de 10 bin 597 dolar olan kayıtlı kişi başı gelirimizin 2018 yılında 9 bin 632 dolara inmesini hiç dert etmeyelim. Zira SAGP’ye göre 2017’de 27 bin 878 dolar olan gelirimiz, 2018’de 28 bin 815 dolara yükselmiş.

O zaman hane halkını da bu sevincimize ortak edelim!

Eğer 4 kişilik aile iseniz; 28.815 $ x 4 = 115.260 $

115.260 $ x 5.65(dolar kuru) = 651.219 TL yıllık geliriniz var demektir.

Evinize ayda 54.268 TL girmiyor mu?

Hadi yarıya indirelim, yine mi fazla?

Şaka gibi değil mi?

Elbette kişi başı gelir ortalama bir ölçüdür. Ancak bu ülke nüfusunun yüzde 70’i yukardaki paranın dörtte birine dünden razıdır. Hesaplamalar Amerikan doları üzerinden yapıldığından referans alınan ülke ABD oluyor. Bu yönteme göre; bir ABD vatandaşı ile diğer ülke vatandaşının kendi yerel paralarıyla satın alabildikleri mal ve hizmetlerin fiyatları sepet olarak karşılaştırılıyor. Sonucunda da bize diyorlar ki; “2018 yılında sahip olduğunuz 9.632 dolarlık gelirle Türkiye’den satın alabileceğiniz mal ve hizmetin, dünya ortalamasındaki ederi 28.815 dolar olduğu için SAGP’ye göre gelirinizi 3 katına çıkarttık. Güle güle harcayın.”

Peki bulursak harcayalım ama biraz da katkıda bulunalım.

ABD’de ev, araba çok kolay alınırken, benzin, elektrik, et, süt bizden ucuzken, birçok ürün o topraklarda yaşayan tanıdıklara sipariş verilirken; hayatı boyunca başını sokacak bir ev ve araba için verdiği mücadeleyi kazanması şüpheli olan ülkenin vatandaşına “ucuza yaşıyorsun, o zaman zenginsin” demek aklıyla alay etmektir.

SAGP hesaplamasında kullanılan mal ve hizmet sepeti, yaklaşık 5000 maddeden oluşmaktadır. Bunların yarısı tüketim mal ve hizmetlerinden oluşurken, 40’ı ücretlerden, 600’ü makine ve teçhizat araçlarından, 1700’ü inşaat projelerinden oluşuyor. Gördünüz mü? Nüfusumuzun ne kadarı bu sepetin yarısı ile ilgisinin olduğunu söyleyebilir acaba?

Türk ve ABD vatandaşları ihtiyaçları ve imkanları dahilinde ne bu kadar üründe buluşabilirler, ne de buluştukları ürünlerin satın alma ağırlıkları benzerlik gösterebilir. Örneğin, ABD’de yılda kişi başına ortalama et tüketimi 125 kg iken, Türkiye’de 25 kg’dır. ABD’de yılda ortalama süt tüketimi 69 kg iken, Türkiye’de 34 kg’dır. Türkiye’de yıllık kişi başına ekmek tüketimi 140 kg iken, ABD ve AB ülkelerindeki tüketim üçte bir seviyelerindedir. Ağız bakım konusunda (diş fırçası ve macunu) kişi başına tüketimimiz ABD ve AB ülkelerinin beşte biri düzeyindedir. Üstelik yetersiz gelir sebebiyle kalite seviyelerinde de farklılıklar oluşması kaçınılmazdır.

Bütün bu sebepler eşliğinde, gelişmekte olan ülkelerin dünya ekonomisinden aldıkları payların yapay olarak şişirildiğini söyleyebiliriz.

Savunanlara göre; SAGP milli geliri piyasadaki döviz kuruna göre değil, o ülke içindeki alım gücüne göre hesaplayarak daha gerçekçi bir sonuç ortaya koyuyormuş. Peki harcamalarının çoğu dövize endeksli olan bir ülke vatandaşını, kur farkı ve enflasyon sebebiyle azalan reel geliri hiç ilgilendirmiyor mu?

Tam 11 yıl önceki (2007) kişi başı gelirimiz 9 bin 656 dolardı. Onun da altına düşmüşüz. Ama birilerine göre devamlı zenginleşiyoruz!

IMF ve Dünya Bankası hem cari fiyatlara göre milli gelir rakamlarını, hem de SAGP’ye göre rakamları birlikte açıklıyorlar. Bunda bir sorun yok, hatta faydası bile var. Zira garabetin daha da net görülmesini sağlıyor. Ancak medyada veya sosyal medyada bazı kişiler; aynı ülkenin iki yılını ekonomik olarak değerlendirmek üzere farklı yöntemlerle ulaşılan değerler üzerinden kıyaslama yapıyorlar ki bunun etik dışı olduğunu söylemekle yetinelim.

Hesaplamalarda bazı ülkelerin gerçek geliri SAGP’ye göre düşerken, gelişmekte olan ülkelerin SAGP’ye göre geliri yükseliyor. Herhalde; yakın bir gelecekte, orta yerlerde bir noktada zengin-fakir buluşması sağlanacaktır. Böylece dünyada fakir ülke kalmayacaktır!

Örnekler (2018 yılı kıyaslamaları):

  • Türkiye nominal kişi başı gelirde (9.632 $), ABD’nin (62.152 $) yüzde 15’i iken, SAGP’ye göre (28.815 $) ABD’nin(62.152 $) yüzde 46’sına yükseliyor.
  • Norveç’in nominal kişi başı geliri (82.711 $) Türkiye’nin 8,5 katıdır. Devreye SAGP girince Norveç’in geliri (63.756 $) düşüyor, bizimki yükseliyor. Neticede bizim gelir Norveç’in yarısına ulaşıyor (% 45).
  • Türkiye nominal kişi başı gelirde Güney Kore’nin (32.775 $) yüzde 29’u iken, SAGP’ye göre Güney Kore’nin (40.479 $) yüzde 71’ine ulaşıyor.
  • İsveç’in nominal kişi başı geliri (58.345 $) Türkiye’nin 6 katıdır. Devreye SAGP girince İsveç’in geliri (53.119 $) düşüyor, bizimki yükseliyor. Neticede bizim gelir İsveç’in yarısını geçiyor (% 54).

ABD’de ticarete konu olan ürünlerin verimliliği, gelişmekte olan ülkelerin ürünlerinden farklıdır ve hızlı yenilenen kalite seviyesi de sürekli gelişme göstermektedir.

Gelişmiş ülkelerin yurtiçi fiyatlarında devamlılık varken, gelişmekte olan ülkelerin yurtiçi fiyatları sürekli şoklardan etkilenmekte ve devamlılığı olamamaktadır. Bu ayrışmaların dışında; yaşam standartlarındaki uçurum ve gelir farklılığı uluslararası karşılaştırmalarda SAGP’yi tek başına güvenilir bir araç yapmaktan uzaktır.

Bu çalışmanın bir faydası; dünyadaki en ucuz veya en pahalı ürünlerin nerede bulunabileceğine yardımcı olmasıdır. O kadar…

Konuyu tartışmaya açık hale getiren de budur.

Devamını Oku
Advertisement
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ercüment Tunçalp

Çekirdek enflasyon üzerine…

Ercüment Tunçalp

Bu yazı Eylül ayı faiz kararından 2 gün önce yayımlanmış olacaktır. Konumuz o alınacak karara referans olacağı açıklanan çekirdek enflasyondur. Doğuracağı netice 2 ihtimallidir. Politika faizi ya sabit bırakılacak ya da indirilecektir.

Çünkü;

Temmuz ayı enflasyon oranı yüzde 18.75 olarak açıklandığında MB söylemi, “Biz enflasyon oranı altında faiz uygulamayacağız” şeklindeydi. Ancak yüzde 19’luk faiz, yüzde 19.25’lik Ağustos enflasyonunun altında kalınca söylem değişti ve “manşet enflasyona değil, çekirdek enflasyona bakacağız” halini aldı. Yani Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu’nun politika faizini artıramayacağı belli olunca, manşet enflasyon (ana enflasyon) yerine alt endekslerden biri olan Çekirdek-C serisi (enerji, gıda, alkolsüz içecek, alkollü içecek, tütün, altın hariç TÜFE) yüzde 16.8 oranı ile yeni kriter olarak benimsendi.

Ve piyasalar çekirdekle ilgilenmeyeceğini, gerçek veriler üzerinden hareket edeceğini de hemen belli etti ve döviz kuru sessizliğini bozdu.

Önce çekirdek enflasyonun ne olduğuna bakalım:

TÜFE Endeksi’ni oluşturan mal ve hizmet sepetinden bazı ürünlerin çıkartılarak, geriye kalan ürünlerle fiyatlar genel seviyesindeki değişikliklerin hesaplanması çekirdek enflasyon olarak adlandırılıyor. Gıda ve enerji gibi MB tarafından doğrudan kontrol edilemeyen kalemlerin manşet enflasyondan çıkarılmasıyla elde ediliyor.

Çekirdek enflasyonun hesaplanma nedeni; içinde mevsimsellik özelliği gösteren, hava koşullarına bağlı olarak fiyatları arz ve talebe bağlı olmadan daha fazla dalgalanan ürünlerin sepetten çıkartılarak duruma bir de böyle bakılmasını sağlamaktır.

Evet çekirdek enflasyon şeklinde, MB elinde özel bir gösterge olduğunu kabul ediyoruz. Yani faydalı bir araçtır. Enflasyon seviyesinin ileride nasıl bir değişim göstereceği konusunda yol gösterici veriler sunabilir. Hatta daha doğru ve gerçekçi politikalar oluşturmak adına bu aracı kullanmak zorunlu da olabilir.

Ama hepsi bu kadar!

Vitrine koyup nirengi noktası gibi göstermek ve TÜFE’nin yerine geçerli kılmak ise yanlıştır. Üstelik yıllardır bütün hedefleri TÜFE için açıklayıp, sonra da başka bir yere odaklanmak güvensizlik yaratır. Ve de en önemlisi gerçek yaşananları yansıtmaz.

Çünkü, birincisi mevsimlik hava değişimlerinin sonuçları da vatandaşın yaşadığı gerçeklerdir. İkincisi yüksek bulunduğu için terkedilen yüzde 19.25’lik TÜFE bile halkın yaşadığı gerçek enflasyonun çok altındadır. Zira TÜFE sepetindeki ağırlığı yüzde 25.94 olan gıda ve alkolsüz içeceklerin, alt gelir grubu için gerçek ağırlığı yüzde 42’dir ve bu kategorinin enflasyonu da yüzde 29’dur.

Üstelik bu çekirdek enflasyon TÜFE sepetinin sadece yüzde 56’sını temsil ediyor. Bu durumda toplam ağırlığın yüzde 44’ünü faiz kararında dikkate almayan göstergeye bakarak tüketicinin yemekten içmekten vazgeçtiğini; elektrik, benzin, mazot ve doğalgazı hayatından çıkarttığını mı varsayacağız?

Enflasyon endeksini oluşturan ürün mal ve hizmet sepetinden ne kadar fazla ürün çıkartırsanız gerçeklerden o kadar uzaklaşırsınız. Hem de her zaman yukardaki gibi TÜFE’nin altında kalan oranlarla değil, üzerine çıkan sonuçlarla da karşılaşma olasılığınız vardır.

Biraz daha açalım…

Çekirdek enflasyonun 6 adet alt endeksi vardır. TÜİK, manşet enflasyonun daha dar kapsamlı bu göstergelerini A’dan F’ye kadar sıralamış…

  • A Endeksi: Mevsimlik ürünler hariç TÜFE,
  • B Endeksi: İşlenmemiş gıda ürünleri, enerji, alkollü içecekler, tütün ve altın hariç TÜFE,
  • C Endeksi: Enerji, gıda, alkolsüz içecekler, alkollü içecekler, tütün ve altın hariç TÜFE,
  • D Endeksi: İşlenmemiş gıda, alkollü içecekler ve tütün ürünleri hariç TÜFE,
  • E Endeksi: Alkollü içecekler ve tütün hariç TÜFE,
  • F Endeksi: Yönetilen- yönlendirilen fiyatlar hariç TÜFE.

Elbette yukardaki her çekirdek enflasyon göstergesi C endeksi kadar faiz havuzuna su taşımıyor. Örneğin şaşırıp F tanımlısını seçseniz, yüzde 20.60’lık oranla TÜFE’yi de geçtiğini görmeniz mümkündür!

O zaman sormak gerekiyor; yarın diğer serilere de sıra gelir mi ve gelirse tercih neye göre şekillenir?

“Enflasyon Ağustos’ta düşecek” diyenlere karşı, düşmeyeceğini aylar önce söylemiştim. Bu görüşlerim aşağıdaki yazılarımda görülebilir. Şimdi de aynı görüşü önümüzdeki aylar için ifade ediyorum. Zira tersi matematiğe aykırıdır.

Zira Ağustos ayındaki yüzde 45.52’lik ÜFE buharlaşacak mı?

Hiç değilse bir kısmı TÜFE’ye yansımayacak mı?

Reel faiz hesabı beklenen enflasyon dikkate alınarak yapıldığına göre; MB’nın şimdilik saklı tuttuğu görüş benimle aynı paralelde olmasaydı, boşu boşuna TÜFE yerine tartışmaya açık olan çekirdek enflasyon öne çıkartılır mıydı?

“Üç ay sonra beklediğimiz enflasyon yüzde 16’dır” denerek politika faizi rahatça 1 puan indirilebilirdi. Yine indirilebilir ama gerekçe sağlam olmadığı için yıpratıcı yan tesirlerine de hazırlıklı olmak gerekir.

Neticede; tüketicinin satın alma gücünü de reel faizi de belirleyen manşet enflasyondur. Buna göre oluşan negatif reel faiz, paranın dövize, altına ve borsaya yönelmesine neden olur. Yani bundan böyle artık genel enflasyon düzeyinin değil, çekirdek enflasyonun baz alınması belki faizlerin düşmesi için zemin hazırlayabilir ama bu inandırıcı olmayan gerekçe ile doları ikna etmek mümkün olmadığı için döviz kurları alır başını gider.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Anlaşmalı fiyatlandırma mümkün değildir!

Ercüment Tunçalp

Son günlerde çok fazla konuşulduğu için konuya dahil olmuş bulunuyorum. Söylenti, temel gıda ürünlerinde zincir marketlerin ortak fiyat belirledikleri şeklindedir.

Kırkbeş yıldır gıda sektörünün içindeyim. Yaklaşık 25 yıl boyunca da direkt olarak fiyatlandırma yaptım veya denetledim. Hâlâ bu yazılara alt yapı teşkil etmesi için yurt içinde fiyat araştırmaları yapıyorum. Yurt dışındaki fiyatları da yakından takip ediyorum.

Sonradan söyleyeceğimi en başından söyleyeyim; böyle bir müşterek hareket mümkün değildir. Zira ortada aşırı rekabetçi bir piyasa vardır ve gerek birbirlerinden pazar payı kapmaya çalışan tedarikçiler tarafında, gerekse azalan müşteriyi tekrar kazanmaya çalışan perakendeciler tarafında büyük mücadeleler verilmektedir.

Kaldı ki, ben durum tespiti olarak tam da söylenenin aksini iddia ediyorum ve perakende satış noktalarına göre fiyat oynaklığının çok fazla olduğunu söylüyorum, örneklerle de ortaya koyuyorum.

Bu görüşümü yılın başında “Gezen ve araştıran tüketici kazanıyor” başlığı ile ortaya koymuştum. Pahalılıktan haklı olarak şikayet eden tüketiciye de düşen görevler olduğunu belirtmiştim.

O yazımı okuyanlar da görecekler ki; benim de tüketici olarak yüksek fiyatlarından şikayetçi olduğum satış noktaları vardır. Ancak araştıran tüketicinin o satış noktalarından ayağını çekmesiyle fiyatların düşeceğini bilmesi gerektiğine de inanıyorum. Üstelik pazardaki düşük fiyatın nerede olduğunun bulunması bugünün dijital ortamında o kadar da zor değildir.

Peki bu yanılgıya neden düşülmüş olabilir?

  • Sadece bizde değil, bütün dünyada temel gıda kategorilerindeki pazar payı yüksek markalarda fiyat istikrarı vardır. Buna bakarak “anlaşıyorlar” sonucu çıkmaz. Çünkü bu markaların tedarikçileri perakendeciye göre şartlarını fazla esnetmedikleri için, perakendeciler de ağır rekabet şartlarında güçlü markanın yüksek fiyatıyla dikkat çekmek istemediklerinden, zorunlu olarak aynı seviyede fiyatların oluşması mümkün olabiliyor. Ancak bu durum pazarın genelini yansıtmıyor. Yani fiyat oynaklığı en az kategori lideri markalarda rastlanan bir durum oluyor. Hatta bu markaların dönemsel indirimlerde bile belli bir fiyat disiplini korunuyor.
  • Yumurta konusu da çok seslendirildiği için açıklık getirmekte fayda vardır. Esasında borsası olan bu üründe fiyatın aynı günler içindeki benzerliğine değil, aşırı farklılaşmasına şaşırmak gerekir.

Örneğin merkezi Ankara’da bulunan YUM-BİR, yumurta sektörünü Ulusal ve Uluslararası platformlarda temsil eden sektörün bir nirengi noktasıdır. Bünyesinde yumurta üretiminin yoğun olduğu il ve ilçelerde kurulmuş 12 Birlik ve 400 civarında üyesi bulunmaktadır. Arz ve talep durumuna göre (yuriçi/yurtdışı) haftalık fiyatları yayınlar (kalibraja ve renge göre). Yani bir nevi borsadır. Ülke genelindeki toptancı ve perakendeci de bu fiyatları yakından takip eder. Elbette en büyük alıcıların talep yönlü etkisini de dışarda tutamayız. Standardın dışına çıkıldıkça da (gezen ve organik gibi) o fiyatlar esas alınarak farklar oluşur. Haliyle bunların fiyatları arasında da paralellik vardır. Yani bu sebeple de buradan yola çıkarak “aralarında anlaşıyorlar” sonucuna ulaşılamaz. Zaten birliğin amacı da spekülasyonların engellenmesi ve istikrarın sağlanmasıdır.

  • Son zamanlarda tüketicinin en büyük şikayetlerinden biri de kuruyemiş fiyatlarındaki artışlardır. Evet ben de yaptığım araştırmalarda hem market raflarında hem de bazı kuruyemiş dükkanlarında fiyatların artışını izledim.

Halkımızın en temel tüketim kategorilerinden olduğu için iki canlı örnekle konuya açıklık getireyim. Olumsuz örnekleri isim vererek açıklamak tercihim değildir. Ancak piyasa düzenleyici rolleri adına çok şubeli ihtisas mağaza zincirleri olan Tatbak ve Makbul örneklerini sürekli indirim formatının öncüleri olarak öne çıkartmak gerekiyor. Çünkü çok uygun fiyatları yanında kalite standartlarını da muhafaza etmeleri, tam da satın alma gücü sürekli düşen Türk tüketicisine en uygun konsept olarak öne çıkıyor.

Her iki zincirin ana kategorileri yanında ayrıştıkları alt kategorileri sayesinde de birbirlerini tamamladıkları bile söylenebilir. Bu şekliyle de birbirlerine komşu şubeleri bile sorun yaratmamaktadır.

Bunu biraz açalım.

Tatbak kuruyemişin yanında; kuru pasta, yaş pasta, sütlü tatlı, şerbetli tatlı, dondurma ve donuk ürünlerde,

Makbul kuruyemişin yanında; bakliyat, baharat, kuru meyve ve şekerlemede fark yaratıyorlar. Ortak özellikleri ise uygun fiyatlar…

Ne kadar uygun olduklarına bakalım mı?

Fenerbahçe semtinde çoğu zaman acil alışverişleri yaptığım bir kuruyemişçi var. Her zaman aldığım 400 gramlık karışıma (4 çeşit ve 100’er gram) 39 lira öderken, birebir aynı karışıma yukarda adı geçen zincirlerde 21 lira ödemiş bulunuyorum.

Farka bakar mısınız?

Uzakta da olsa aynı ürünü yarı fiyatına almak için yorulmaya değmez mi?

“Kalitesi aynı değildir” diyenler çıkabilir, doğrudur ama kimin lehine olduğunu da söyleyeyim; ucuz ürünlerin lehine…

Bunu müşteri gözüyle söylemiyorum, yıllarca kalite kontrolü eşliğinde toptan alım yapan ve bu iş kolunda onlarca hipermarketin bünyesinde işletici firma çalıştırmış ve denetlemiş bir kişinin görüşü olarak belirtiyorum.

Sonuçta;

Kıt bulunan ürünler haricinde, fiyatlara tüketicinin de yön verme gücü vardır. Ülkemizde her üründe ‘en ucuz’ olan bir perakendeci yoktur. Bu durumda da alışverişi bölmekten başka çare olmadığı açıktır.

Esasında anlaşmalı fiyatlandırma olsaydı tüketici çaresiz kalabilirdi. Ne iyi ki böyle bir şey yoktur ve aile bütçesinden büyük tasarruflar yapmak mümkündür. Yeter ki planlı alışverişlerin temel kategorilerinde bilgisayar başında biraz zaman harcanabilsin.

Peki buna değmez mi?

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Yüksek büyüme tüketici için ne ifade ediyor?

Ercüment Tunçalp

Türkiye ekonomisi bu yıl ikinci çeyrekte yüzde 21.7 büyüyerek, 1999 yılından bu yana açıklanan yeni serideki en yüksek büyüme oranına ulaştı. Ancak pandemi sebebiyle ekonomide tam kapanma önlemlerinin uygulandığı geçen yıl ikinci çeyrekte Türkiye’nin yüzde 10.4 küçüldüğünü de unutmayalım. Yani bugünkü performansın içinde geçen yılki çift haneli küçülmenin de baz etkisi var. Yılın tamamında ise muhtemelen yüzde 8 gibi bir büyüme oranı ile karşılaşacağız. Ancak yıllardır ortalama yüzde 5 büyüyoruz zaten…

Evet yine de dönemsel olarak yüksek oranlı bir büyümedir ama vatandaşın refahına ve alım gücüne ne kadar yansıdığına da iyi bakmak gerekir.

O zaman bu büyümenin tüketici için ne ifade ettiğine bakalım.

Bunu TÜİK’in son açıkladığı Ağustos ayı tüketici güven endeksinden izliyoruz. Haziran ayından itibaren 3.5 puanlık güven azalışı ile Ağustos ayında endeks değeri 78.2’ye inmiş bulunuyor. Dramatik olan 100’ün altındaki her değer güvensizliğe işaret etmesine rağmen, yakın tarihte anket sorularında ve hesaplama şeklinde yapılan değişiklik olmasaydı endeks 20 puan civarında daha eksik değer alacaktı. Detay bilgiyi bir sene önceki “Tüketici güven endeksi nasıl değişti?” başlıklı yazımda bulabilirsiniz.

Kişi başı milli gelirin dolar bazında 14 sene önceki seviyenin altında olduğunu da unutmayalım…

Vatandaş ekonomik konulara fazla kafa yormasa da bu durumu gazete sayfalarından takip ediyor. Üstelik 5 milyon mültecinin payı henüz ayrılmamışken. Yani kişi başına gelir hem 2020 yılında son 14 yılın en düşük seviyesi olan 8.599 dolara inmiş hem de bu bile sadece kağıt üstünde kalmıştır!

Çünkü kişi başına gelirin tahminen 500 doları da Suriyelilere gitmiş olmalıdır.

Kaldı ki; kişi başına gelir, iki çeyrektir artıyor olmasına rağmen 9.120 dolar ile yine de 2007 yılının gerisindedir.

Hepsi bu kadar da değil…

Tüketime dayalı büyümenin ancak borçlanma ile sağlandığını tüketici yaşayarak öğrendi. Eh refahının artmadığını, tersine sürekli azaldığını da görüyor. Yani bir tarafta büyük oranda krediler yoluyla gerçekleşen büyüme, diğer tarafta işsizlik, yoksulluk ve gelir dağılımındaki bozulma…

Ekonomideki büyüme sokağa yansımadığı gibi yüksek enflasyon sebebiyle cebi küçülen tüketiciye bunu anlatmak da gitgide zorlaşıyor.

Dünya Bankası’nın Nisan sonunda yayınladığı Türkiye Ekonomik İzleme Raporu’na göre Türkiye’de son iki yılda mutlak yoksul sayısının 3.2 milyon artarak 10 milyon 171 kişiye yükseldiğini, böylelikle 2018’de nüfusa oranla yüzde 8.5 olan mutlak yoksul sayısının 2020’de yüzde 12.2’ye çıktığını açıkladı. Yani açıkça görülüyor ki; büyüme işsizliği azaltamıyor, gelir dağılımını düzeltemiyor, yoksulluğa çare olamıyor.

Peki yüksek büyümenin nimetlerinden kim yararlanıyor?

Gelir dağılımının bozulduğu bir ortamdaki büyüme; halkın büyük kısmına yansımıyorsa, küçük bir mutlu azınlığın zenginleşmesine katkı yaptığı açıktır. Kısaca, emeğin büyümedeki payı azalırken sermayenin kârı artıyor, yüksek enflasyonla da hormonlu büyüme gerçekleşiyor.

TÜİK verilerine göre de yoksul ve orta gelir gruplarının kaybettiği gelir, en zengin yüzde 20’lik gruba gitmiş görünüyor. Bu grubun toplam gelirden aldığı pay 2005 yılında yüzde 44.4 iken, 2019 yılında 3.1 puan artarak yüzde 47.5’e ulaşmış bulunuyor. Yani gelirin yarısı bu mutlu azınlığa ayrılınca, toplumun yüzde 80’i de gelirin diğer yarısı ile yetinmek zorunda kalıyor. Ayrıca mevcut durumu koruma garantisi de bulunmuyor. Hatta ülke geliri büyüdükçe, çoğunluk diliminin küçüleceğini de ben söylemiyorum, devletin resmi istatistik sonuçları söylüyor.

Bir başka görüntü de dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payının yüzde 67 olmasıdır. Yani zengin ve fakirin aynı oranda ödedikleri ÖTV-KDV gibi dolaylı vergilerin hakimiyeti sürmektedir. Büyüme gerçekleştikçe reel geliri küçülen kesimlerin, vergi sisteminin gelir dağılımını bozucu etkisi altında kalmaları kaçınılmazdır.

Orta gelir grubuna geçtiğimizde;

Politika faizini (% 19) geçmiş olan enflasyon oranı (% 19.25) gündemdeyken; bankada tasarrufu olan mevduat sahibi eksi reel faiz sebebiyle kayıptayken, üstelik enflasyon da artış eğilimini sürdürürken ‘faizlerin düşmesi’ konuşuluyorsa, büyüme haberleri ilgi çekici olamaz.

Bir başka kesim için ‘dolarizasyon’ tek seçenek olmuş zaten. Eğer faiz enflasyona göre şekillenmiyorsa, döviz kuru kendini mevcut duruma göre ayarlayacağından, bu tercihi seçenlerin de bir nevi sigortası yerine geçmiştir.

Hatırlatmakta yarar var; pandemi sebebiyle küresel ortamdaki 1-2 puanlık enflasyon artışlarının bizdeki yüksek ve kronik enflasyonla en küçük bir benzerliği yoktur. Henüz geçtiğimiz ay “Enflasyon ve doğru teşhisin önemi” başlığı ile ayrıntılı olarak yazdığım için tekrara düşmek istemedim.

Sonuç olarak;

Yüksek büyüme ile yüksek enflasyon birlikte gerçekleşiyor. Acaba tüketici alım gücünü ve refah seviyesini düşüren yüksek enflasyonu görmezden gelerek tabeladaki büyüme oranına odaklanabilir mi?

Dolayısıyla sermaye sahipleri şunu çok iyi bilmeliler ki; sadece işletmelerinin mali performansını artırmakla sürdürülebilir mutluluk yaşayamazlar. Zaten reel geliri sürekli azalan bir tüketici grubuna hizmet ettiklerini bilerek, imkanlarının bir kısmını onlarla paylaşmayı strateji olarak benimsemelidirler.

Hani hepimiz aynı gemideyiz ya…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER