Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Fiyat farklılaşmasının sebebi

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Dünya üzerinde farklı gelir gruplarına ve tüketici tercihlerine sahip 7.5 milyar insan yaşamaktadır. Doğal olarak her ülkenin değişik tüketici grupları da ihtiyaçları olan mal ve hizmetlere farklı fiyatlarla sahip olabilmekteler. Zira fiyat farklılaşmasının sebebi gelir farklılaşmasıdır.

IMF ve Dünya Bankası gibi kurumların, yoksulluğun getirdiği ucuzluğu gözardı ederek, ülkeler arasındaki fiyat kıyaslamalarını ‘satınalma gücü paritesine (SAGP) göre kişibaşı gelir’ sonucuna bağlamaları bana göre tutarlı değildir. Bu konuyu daha önce değerlendirmiştim. Merak edenler buradan ulaşabilirler.

Dünya Bankası, ülkelerin 2018 yılını kapsayan satınalma gücü paritesi (SAGP) raporunu yeni açıkladı. Bugünkü konumuz budur.

Her yılın temmuz ayında açıklanan rapora göre; geçen yıl Türkiye’nin GSMH’si Satın alma Gücü bazında 2 trilyon 371 milyar dolara çıkmış.

Türkiye’de SAGP’ye göre; Gayri Safi Milli Hasıla’dan (GSMH) kişi başına düşen gelir 2018 yılında 28 bin 815 dolar olarak gerçekleşmiş. Hesaplama 82,3 milyon kişilik nüfusa göre yapılmış.

Dünya Bankası verilerine göre; satın alma gücü paritesiyle Türkiye’nin kişi başına düşen geliri 2017’de 27 bin 878 dolar olarak kayıtlara geçmişti.

Nominal (kayıtlı) olan verilere göre ise Türkiye’nin Gayri Safi Milli Hasılası; 2018 yılında 766 milyar dolar, kişi başına düşen geliri ise 9 bin 632 dolar olarak açıklanmıştı. Dolayısıyla gündem; SAGP ile nominal büyüklük arasındaki yüzde 300’lere varan büyük farktır. İşin bir başka şaşırtıcı tarafı da; nominal gelir düştükçe, sanal gelirin (SAGP) artmasıdır.

Bu bakımdan, 2017’de 10 bin 597 dolar olan kayıtlı kişi başı gelirimizin 2018 yılında 9 bin 632 dolara inmesini hiç dert etmeyelim. Zira SAGP’ye göre 2017’de 27 bin 878 dolar olan gelirimiz, 2018’de 28 bin 815 dolara yükselmiş.

O zaman hane halkını da bu sevincimize ortak edelim!

Eğer 4 kişilik aile iseniz; 28.815 $ x 4 = 115.260 $

115.260 $ x 5.65(dolar kuru) = 651.219 TL yıllık geliriniz var demektir.

Evinize ayda 54.268 TL girmiyor mu?

Hadi yarıya indirelim, yine mi fazla?

Şaka gibi değil mi?

Elbette kişi başı gelir ortalama bir ölçüdür. Ancak bu ülke nüfusunun yüzde 70’i yukardaki paranın dörtte birine dünden razıdır. Hesaplamalar Amerikan doları üzerinden yapıldığından referans alınan ülke ABD oluyor. Bu yönteme göre; bir ABD vatandaşı ile diğer ülke vatandaşının kendi yerel paralarıyla satın alabildikleri mal ve hizmetlerin fiyatları sepet olarak karşılaştırılıyor. Sonucunda da bize diyorlar ki; “2018 yılında sahip olduğunuz 9.632 dolarlık gelirle Türkiye’den satın alabileceğiniz mal ve hizmetin, dünya ortalamasındaki ederi 28.815 dolar olduğu için SAGP’ye göre gelirinizi 3 katına çıkarttık. Güle güle harcayın.”

Peki bulursak harcayalım ama biraz da katkıda bulunalım.

ABD’de ev, araba çok kolay alınırken, benzin, elektrik, et, süt bizden ucuzken, birçok ürün o topraklarda yaşayan tanıdıklara sipariş verilirken; hayatı boyunca başını sokacak bir ev ve araba için verdiği mücadeleyi kazanması şüpheli olan ülkenin vatandaşına “ucuza yaşıyorsun, o zaman zenginsin” demek aklıyla alay etmektir.

SAGP hesaplamasında kullanılan mal ve hizmet sepeti, yaklaşık 5000 maddeden oluşmaktadır. Bunların yarısı tüketim mal ve hizmetlerinden oluşurken, 40’ı ücretlerden, 600’ü makine ve teçhizat araçlarından, 1700’ü inşaat projelerinden oluşuyor. Gördünüz mü? Nüfusumuzun ne kadarı bu sepetin yarısı ile ilgisinin olduğunu söyleyebilir acaba?

Türk ve ABD vatandaşları ihtiyaçları ve imkanları dahilinde ne bu kadar üründe buluşabilirler, ne de buluştukları ürünlerin satın alma ağırlıkları benzerlik gösterebilir. Örneğin, ABD’de yılda kişi başına ortalama et tüketimi 125 kg iken, Türkiye’de 25 kg’dır. ABD’de yılda ortalama süt tüketimi 69 kg iken, Türkiye’de 34 kg’dır. Türkiye’de yıllık kişi başına ekmek tüketimi 140 kg iken, ABD ve AB ülkelerindeki tüketim üçte bir seviyelerindedir. Ağız bakım konusunda (diş fırçası ve macunu) kişi başına tüketimimiz ABD ve AB ülkelerinin beşte biri düzeyindedir. Üstelik yetersiz gelir sebebiyle kalite seviyelerinde de farklılıklar oluşması kaçınılmazdır.

Bütün bu sebepler eşliğinde, gelişmekte olan ülkelerin dünya ekonomisinden aldıkları payların yapay olarak şişirildiğini söyleyebiliriz.

Savunanlara göre; SAGP milli geliri piyasadaki döviz kuruna göre değil, o ülke içindeki alım gücüne göre hesaplayarak daha gerçekçi bir sonuç ortaya koyuyormuş. Peki harcamalarının çoğu dövize endeksli olan bir ülke vatandaşını, kur farkı ve enflasyon sebebiyle azalan reel geliri hiç ilgilendirmiyor mu?

Tam 11 yıl önceki (2007) kişi başı gelirimiz 9 bin 656 dolardı. Onun da altına düşmüşüz. Ama birilerine göre devamlı zenginleşiyoruz!

IMF ve Dünya Bankası hem cari fiyatlara göre milli gelir rakamlarını, hem de SAGP’ye göre rakamları birlikte açıklıyorlar. Bunda bir sorun yok, hatta faydası bile var. Zira garabetin daha da net görülmesini sağlıyor. Ancak medyada veya sosyal medyada bazı kişiler; aynı ülkenin iki yılını ekonomik olarak değerlendirmek üzere farklı yöntemlerle ulaşılan değerler üzerinden kıyaslama yapıyorlar ki bunun etik dışı olduğunu söylemekle yetinelim.

Hesaplamalarda bazı ülkelerin gerçek geliri SAGP’ye göre düşerken, gelişmekte olan ülkelerin SAGP’ye göre geliri yükseliyor. Herhalde; yakın bir gelecekte, orta yerlerde bir noktada zengin-fakir buluşması sağlanacaktır. Böylece dünyada fakir ülke kalmayacaktır!

Örnekler (2018 yılı kıyaslamaları):

  • Türkiye nominal kişi başı gelirde (9.632 $), ABD’nin (62.152 $) yüzde 15’i iken, SAGP’ye göre (28.815 $) ABD’nin(62.152 $) yüzde 46’sına yükseliyor.
  • Norveç’in nominal kişi başı geliri (82.711 $) Türkiye’nin 8,5 katıdır. Devreye SAGP girince Norveç’in geliri (63.756 $) düşüyor, bizimki yükseliyor. Neticede bizim gelir Norveç’in yarısına ulaşıyor (% 45).
  • Türkiye nominal kişi başı gelirde Güney Kore’nin (32.775 $) yüzde 29’u iken, SAGP’ye göre Güney Kore’nin (40.479 $) yüzde 71’ine ulaşıyor.
  • İsveç’in nominal kişi başı geliri (58.345 $) Türkiye’nin 6 katıdır. Devreye SAGP girince İsveç’in geliri (53.119 $) düşüyor, bizimki yükseliyor. Neticede bizim gelir İsveç’in yarısını geçiyor (% 54).

ABD’de ticarete konu olan ürünlerin verimliliği, gelişmekte olan ülkelerin ürünlerinden farklıdır ve hızlı yenilenen kalite seviyesi de sürekli gelişme göstermektedir.

Gelişmiş ülkelerin yurtiçi fiyatlarında devamlılık varken, gelişmekte olan ülkelerin yurtiçi fiyatları sürekli şoklardan etkilenmekte ve devamlılığı olamamaktadır. Bu ayrışmaların dışında; yaşam standartlarındaki uçurum ve gelir farklılığı uluslararası karşılaştırmalarda SAGP’yi tek başına güvenilir bir araç yapmaktan uzaktır.

Bu çalışmanın bir faydası; dünyadaki en ucuz veya en pahalı ürünlerin nerede bulunabileceğine yardımcı olmasıdır. O kadar…

Konuyu tartışmaya açık hale getiren de budur.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Kredi risk primi neden zirvede?

Ercüment Tunçalp

Kredi risk primi (Credit Default Swap- CDS), alınan bir kredinin geri ödenmeme riskinin tespit edilmesini ve bu riske karşı kredinin sigortalanmasını sağlayan değerleme aracıdır.

CDS primi yüksek olan borç alan bir ülke için kredi maliyeti yüksek olur. Prim hesaplanırken, her 100 puan yüzde 1 kredi maliyeti olarak yansır. Örneğin 800 baz puan CDS’nin karşılığı yüzde 8’dir. Yani alınan borcun faizi sıfır olsa bile borcun maliyetine yüzde 8 ilave olur. CDS hesabında, ülkenin sadece mevcut durumu değil, geçmiş uygulamaları da geleceğine dair tahminler de birlikte dikkate alınır.

CDS primi 300 baz puanın üzerindeki ülkeler aşırı kırılgan ekonomiler olarak tanımlanırken; bizim gibi 800 baz puanı aşan ülkeler için ilave bir tanım yapıldığını duymadım. Ancak aradaki makasın ne kadar geniş olduğuna da dikkatinizi çekerim.

Aşırı kırılgan ekonomilerin; yüksek enflasyon, yüksek dış açık, borçlanma maliyetlerinin yüksek olması ve sıcak paraya olan aşırı bağımlılık gibi bir dizi önemli özellikleri öne çıkıyor.

Bu prim bir ülkeye olan finansal güven baz alınarak serbest piyasa tarafından arz ve talebe göre belirleniyor. Elbette faydalanılan ve etkisi inkar edilemeyecek bir önemli kaynak da uluslararası derecelendirme kuruluşlarının verdikleri notlardır. Yani bir ülkenin kredi riskine dair göstergelerden biri derecelendirme notları (ülke kredi notu) iken, bir diğer gösterge de CDS primleri oluyor. CDS primlerindeki sürekli yükselişler, borçlunun borç ödeme kapasitesinde veya borçluya yönelik risk algısında bir bozulmaya işaret ediyor.

Küresel kurumları bir kenara bırakalım, aile çevresinde borç verirken bile, “Ya bu para geri ödenmezse” kuşkusu duyulmaması mümkün mü?

İşte kurumsal borç verenlerin farkı, alacaklarını garanti altına alan bu sigorta primidir.

Özetle, ülke ya da şirket riskleri arttıkça kredi risk primleri de artar. Bu takdirde de o ülke veya şirkete daha az yatırım yapılır.

Bu bilgilerin ışığında; bizim 800 puanı aşan 5 yıllık CDS primimiz yanında; henüz 12 yıl önce iflasın eşiğine gelen komşumuz Yunanistan’ın risk priminin geçtiğimiz hafta 179,70 seviyesinde olduğunu da bilmeliyiz. Kredi maliyetine yansıyan karşılığı %1,80 faizdir.

Olumlu örnek olarak; Hollanda’nın 10,70 ve İngiltere’nin 11,04 olan CDS primlerine ve bu ülkelerin borçlarına ancak %0,1 olarak yansıyan yok denecek kadar düşük maliyet kalemini de ekleyebiliriz.

Şimdi bizleri daha fazla ilgilendiren bu 8 puanlık fazlamızın, tüketiciye muhtemel yansımalarına bakalım.

Batı ülkelerinin merkez bankaları, tek hanede hareket eden enflasyonlarını frenlemek için faiz artırırlarken; bizde ise 3 haneli enflasyona yaklaşılmasına rağmen tam tersinin yapılması riskleri artırıyor. Artan CDS kur üzerinde baskı yaratıyor. Devamında ise kur artışı enflasyonu yükseltiyor, hayat pahalılığını ise kalıcı hale getiriyor.

Hepsi bu kadar mı?

Hayır. CDS’nin yüksek olması borçlanma maliyetini artırırken, yatırımların ve yeni girişimlerin azalmasına ve ekonominin daralmasına sebep oluyor. Yani dönüyor dolaşıyor hepsi tüketicinin önüne hayli yüksek faturalar olarak geliyor.

Hal böyleyken, tek pencereden bakan bir yazar demiş ki; “Amerika’da faizler son 75 baz puanlık artıştan sonra %1,50 ila %1,75 aralığına çıktı. Yıllık tüketici fiyatlarındaki artış %8,5 düzeyinde. Yani faizlerle enflasyon arasındaki fark 5 kat. Türkiye’deki durum nasıl? Yıllık TÜFE %73, faizler %14 seviyesinde. Yani faizlerle enflasyon arasındaki fark bizde de 5 kat. ABD’de faizler nasıl %8,5 olamayacaksa, Türkiye’de de faizler %73 olamaz.”

Muhteremin çıkarttığı sonuca bakar mısınız?

Ekonomisi sağlam olan ülkedeki yaklaşık yüzde 7 eksi reel faiz ile CDS’si 800’ü aşmış ülkemizin yaklaşık yüzde 60 eksi reel faizini bir tutuyor ve buna da inanıyor ki gönül rahatlığı ile seslendirebiliyor. Acı ama gerçek!

Oysa bizim yaşadığımız krizi dünya üzerinde yaşayan çok az sayıda ülke var. Onlar da bizimle tartıya çıkacak ağırlıkta ülkeler değil.

Şimdi neticeye gelelim ve bütün bu olumsuzlukların son noktasına bakalım.

Tüketici alım gücünün dip yaptığının belgesi, TÜİK’ten son gelen tarihin en düşük (63,4) Tüketici Güven Endeksi’dir. Henüz bu endekse yansımamış olan ek bütçenin de tüketici omuzuna yükleyeceği ek vergileri bilmem söylemeye gerek var mı?

Sonuç olarak; dışardan bakan bir göz için CDS en önemli kriterdir. İçerden bakan gözlerin de hiç değilse yarısı kadar ilgi duyması bizi çözüm almaya götürebilir. Zaten kritik eşiği çoktan aşmışız, bırakalım yüksek maliyetli borçlanmayı, hiç borç bulamamak gibi bir noktaya doğru da ilerliyoruz.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Özel markalı ürünlere talep artıyor

Ercüment Tunçalp

Yüksek enflasyonun ve hayat pahalılığının tüketici nezdindeki tahribatını geçen haftaki yazımda konu etmiştim. Birkaç gün sonra dünyanın önde gelen araştırma şirketi NielsenIQ’nun özel markalı ürünlere yönelik 2021 ve 2022 yıllarının ilk 4 ayını içeren karşılaştırmalı raporu geldi. Raporda özel markalı ürünler (private label) cirosunun bir önceki yıla göre toplamda yüzde 79 arttığı, pazar payının ise yüzde 5,9’luk bir artışla yüzde 30,3’e yükseldiği gözlemlendi.

Bu sürpriz oldu mu?

Elbette hayır. Yıllardır yazıyorum, “enflasyonla mücadelenin ilacı özel markalı ürünlerdir” diye…

Peki tanınmış markaların bu kadar reklam ve Ar-Ge harcamalarına rağmen özel markalar karşısında pazar payı kaybı yaşamalarını normal karşılayabilir miyiz?

Tüketici alım gücünden bağımsız olarak bu konuyu tartışamayız. Bazı televizyon programlarında “Almanya’da ekmek fiyatı 30 lira” diyerek aklımızla alay edenler, o ekmeği satın alan Alman tüketicinin gelirini de TL’ye çevirmeyi düşünmüyorlar veya bunu dile getirmiyorlar. Bazen iş dünyasında da olaya böyle bakanların olup olmadığını inanın merak etmiyor değilim!

Zira ancak her ülke tüketicisinin kendi para birimi ve kendi geliri ile aynı ürünleri ne miktarda alabildikleri kıyaslama konusu olabilir. Bunun dışında, “Benzin fiyatı da doğal gaz fiyatı da orada bizden daha yüksek” veya “Enflasyon Avrupa’da da yüksek” diyerek yüzde 7 ile yüzde 70’i aynı kefeye koymak ‘boş muhabbet’ sınıfına girer. Kaldı ki, “İki ülkede iki alışveriş” yazı serimizde verdiğimiz onlarca örnekte, dolar ve euro bazında bile bizde daha yüksek fiyata satılan ürünler (küresel marka) olduğunu da açıklıyoruz.

Hal böyleyken, ‘fiyatlandırma’ konusunda küresel şartları eşit sayan ve tüketici gelirleri arasındaki farkı görmezden gelen bir anlayışı da izliyoruz. Neyse ki bu tarz araştırma sonuçları güçlü bir uyarıcı oluyor.

Rapora devam edelim…

Gıda ürünlerinde zirve yüzde 110 ciro artışıyla özel markalı yağların oluyor. Yağlarda yüzde 46 olan pazar payı yüzde 8 artışla yüzde 49,7’ye çıkarak şaşırtmaya devam ediyor. Bunun anlamı; bir kategoride fiyatlar alım gücünü aşmışsa orada markaya bağlılık azalmaya başlar. Özel markalar içinde yağların, private label pazar payının yüzde 67 üzerinde paya ulaşmasını bu şekilde değerlendirmek mümkündür. Süt ürünlerinde yüzde 52,1 olan özel marka pazar payı da yüzde 55,1’e yükselmiştir. Benzer durum kağıt ürünlerinde de vardır. Yüzde 43,5 olan pazar payı yüzde 45,7’ye çıkmış görünüyor.

Bu araştırmada yer alan birçok kıymetli bilgi arasından ciro artışlarını kategori bazında kıyaslamadım. Zira her kategorinin enflasyonu farklı olduğu için eksik fikir vermek istemedim. Ancak her kategori içindeki özel markalar ile markalı ürünler arasındaki pazar payı kıyaslamalarını daha anlamlı buldum.

(Raporun tamamı için www.plturkey.org)

Yine de marka sahiplerinin şikayetlerinde haklı oldukları bir konu, bazı perakendecilerin tanınmış markalara uyguladıkları yüksek kâr marjlarıdır. Çözümünü bir önceki yazımda açıklamıştım.

Peki marka sahipleri bu konuda mücadele ediyorlar mı?

Hayır. Çoğunlukla “Bizim ürünümüzün ayrı bir hedef kitlesi var” rahatlığı içindeler. Ancak NielsenIQ Raporu başka bir şey söylüyor. Artık ‘düşük fiyat’ açık ara ilk tercih sebebidir ve bunun için geniş tüketici kitleleri kaliteden bile tavizler vermeye hazırdır. Nüfusun en az yüzde 70’i için durum böyledir.

Ülkemizde private label için yüzde 30 pazar payı oldukça yüksek orandır. Zira henüz yerel perakendecilerde ve geleneksel kanalda bu uygulama yok denecek kadar azdır. Ancak o raflarda da yerel veya satış payı düşük markalar daha ucuz fiyatlarıyla private label yerine konumlandırılmıştır.

Bu durumda marka sahipleri neler yapmalıdır?

  • Özel markalara sınırlama getirilmesi ısrarından vazgeçmeliler. Zira bu tablodan sonra zaten mümkün olmaz.
  • Piyasa fiyat istikrarı üzerine daha fazla yoğunlaşmalılar. Ne kadar güçlü marka olursa olsun, raf fiyatına alt sınır koymaktan daha önemlisinin üst sınırda zorlayıcı olmak gerektiğini kabul etmeliler.
  • Daha fazla kampanya ve insert uygulamasına kanalize olmalılar.
  • Büyük perakendecilere her durumda teslimiyet günümüz şartlarına uygun değildir. En sert defans gördüklerinden birisini gerekirse feda etmeyi göze alabilmeliler. Bunu göstermeden ticaretin iki yönlü olmasını sağlayamazlar.
  • Alternatif, aynı derecede yaygın olan yerel perakendecilerdir. Üstelik rekabetçi raf fiyatı, en hassas baktıkları konu olduğundan brüt kâr marjı konusunda daha uzlaşmacılardır.

Sonuç olarak; özel markalı ürünler en fazla bizim ülkemizin gerçeği durumuna gelmiştir. Yüksek enflasyon sürdükçe, ulusal zincirler payını artırdıkça, e ticaret kulvarından da yeni hamleler geldikçe (Hepsiburada örneği) Avrupa ortalaması mutlaka geçilecektir.

Bugün için yüzde 30 pazar payı Avrupa ortalamasına çok yaklaşmışken; yağlar, süt ürünleri, kişisel bakım ve kağıt ürünleri gibi kategoriler yüzde 50’yi zorlamaktadır.

Hal böyleyken; “Yarın öbür gün özel markalı ürünler raflarda markalı ürünleri geçebilir” endişesi ile tedbir arayışına girmek haklı mıdır?

Elbette hayır. Tüketiciye kim fiyat ve kaliteyi birlikte kabul ettirebilirse onun malı satılacaktır. Yüzde 47 olan İngiltere pazar payı da yüzde 45 olan Almanya pazar payı da bu şekilde gerçekleşmiştir. Serbest piyasa oluşumu için gereken düzen budur. Üstelik her girişimcinin kendi dükkanında ne satacağına karar verme özgürlüğünü yok mu sayacağız?

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Hayat pahalılığı en kötüsüdür!

Ercüment Tunçalp

Ülkemizde hem enflasyonu küresel anlamda benzeri görülmemiş yüksek bir oranda yaşıyoruz hem de hayat pahalılığını en şiddetli şekliyle hissediyoruz.

Ancak yine de ikisinin aynı şey olmadığını biliyoruz. Enflasyon, mal ve hizmetlere ait fiyat düzeyinin artış göstermesi sonucu alım gücünde meydana gelen azalmadır. Hayat pahalılığı ise elde edilen gelirin aynı mal ve hizmetleri satın almaya yetmemesidir. Biraz daha açalım; enflasyon belli bir seviyeye kadar çıktıktan sonra iktisat bilimine uygun tedbirler alınması durumunda normal seviyelere inebilir. Ancak enflasyon düşmeye başlasa bile fiyat artışlarını çok geriden takip eden ücret artışları sebebiyle hayat pahalılığı halkın gündeminden düşmeyebilir. Geçtiğimiz haftalarda verdiğim bir örneği tekrar edeyim. Fiyatı 500 liradan 1000 liraya çıkmış olan bir ürün sepeti (yüzde yüz zamlı) o seviyede 6 ay hareketsiz kalsa bile geliri yüzde 50 artmayan vatandaş hayat pahalılığını yaşamayı sürdürür. Gerçi enflasyon için hiçbir zaman böyle olumlu bir ihtimal söz konusu değildir ama hayat pahalılığından kurtuluşun ne kadar zor olduğunu göstermek için bu uç örneği vermek zorunda kaldım. Bizim gibi ülkelerde yüksek enflasyon tahribatı yapar, hasarın büyüklüğüne göre de acısı sonra çıkar. İşte o acının adıdır hayat pahalılığı…

Peki enflasyon ile birlikte hayat pahalılığını yaşamayan ülke var mı?

Çok var. Enflasyonu bizimle kıyaslanamayacak kadar düşük yaşayan ülkeler bile alım gücünü yükseltecek kararları zamanında almaktalar.

Örneğin, Almanya’da Mayıs ayı yıllık enflasyonu beklentilerin üzerinde artış göstererek yüzde 7,9’a çıkınca; meclis harekete geçti ve ülkede saatlik asgari ücreti 9,82 eurodan temmuz ayından itibaren 10,43 euroya, ekim ayından itibaren de 12 euroya çıkaran yasa tasarısını kabul etti. Gelirdeki artış oranı yüzde 22 ile enflasyonun çok üzerindedir ve hem alım gücünün artırıldığına hem de geçmiş aylardaki kaybın fazla fazla telafi edildiğine işarettir.

Bizde ise Hazine adına en yetkili ağızdan; “Enflasyonla birlikte büyümeyi tercih ettik. Bu sistemden dar gelirliler hariç, üretici firmalar, ihracatçılar kâr ediyorlar, çarklar dönüyor.” sözünü duyduk. Bugünkü konumuzu açıklamaya yardım eden en isabetli ve samimi tespit budur. Dar gelirliden alıp zengine veren ve gelir dağılımını bozan sistem sebebiyle; büyümenin nimetlerinden hakkını alamayan kitlelerin kronik hastalığı olmuştur hayat pahalılığı…

Dolayısıyla, ‘dar gelirli’ sınırını doğru çizmek gerekiyor. Tanımı en basit şekliyle; ‘geliri, zorunlu giderlerini karşılamakta yetersiz kalan kimse’dir.

Bugün bu tanıma nüfusun en az yüzde 70’i giriyor. Hatta giyim, beyaz eşya, televizyon, telefon, mobilya, eğlence, yılda 1 hafta tatil, ayda 2 defa dışarda yemek gibi harcamaların birkaçını ertelemek zorunda kalanları da ilave edersek bu oran daha da artar. Kısaca, artık dar gelirli dediğimiz, o kadar da dar çerçevede tanımlanabilecek bir harcama grubu olmaktan çıkmıştır.

Türk-İş araştırmasına göre; 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 6018 TL’ye, yoksulluk sınırı ise 19602 TL’ye yükselmiştir. Çalışanların yarısı 4250 TL asgari ücretle açlık sınırının altındadır. Peki asgari ücretin 2 bin lira üzerinde geliri olan işçiyi bu sınırı geçmiş mi sayacağız? Elbette hayır…

Memur, emekli, öğrenci, küçük esnaf, çiftçi ve hatta çarkları zor döndüren orta ölçekli işletme sahipleri ve orta kademe yöneticileri de yukardaki tanıma dahil olmuşlardır. Nitekim Tüketici Hakları Derneği (THD) Başkanı Turhan Çakar, Türkiye’de 25,5 milyon kişinin açlık sınırının, 51 milyon vatandaşın da yoksulluk sınırının altında yaşam mücadelesi verdiğini bildiriyor.

THD’nin yaptığı araştırma sonuçlarına göre, ülke nüfusunun yüzde 90’ına denk gelen 76,5 milyondan fazla tüketici zorlanarak yaşamını sürdürüyor.

Şimdi tüketici çoğunluğunun durumu böyleyken piramidin sivri ucuna da bakmanın yararlı olacağını zannediyorum.

Türk Sanayici ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Başkanı Orhan Turan geçen haftaki bir konuşmasında; “Enflasyonla mücadelenin temel öncelik olduğu ve bunun için gerekirse büyümeden taviz verilebileceği bir döneme girildiğini” belirtmiş. İlginç mi? Değil, son derece tüccarca bir görüş…

İşte sebepleri:

  • Ekonomide fiyat istikrarı sağlanamıyorsa büyüme zaten sürdürülebilir olamaz.
  • Kaldı ki, “yılın ilk çeyreğindeki yıllık bazda yüzde 7,3’lük büyüme ana kaynağının yatırım değil tüketim olduğu” da yine kendi ifadeleridir.
  • Enflasyon en çok ücretli çalışanlar ve düşük gelirliler için sorun olsa da eninde sonunda iş insanlarını da olumsuz etkileyecek noktaya gelebilir.
  • Amerikan Merkez Bankası (FED), küresel piyasalar ve merkez bankaları için en önemli referans kaynağıdır. FED yılın başında faiz artışı ve parasal sıkılaştırma politikalarını tercih edeceğini açıklamış ve buna uygun kararları da almayı sürdürmüştür. Avrupa Merkez Bankası’da (ECB) önceki hafta yaptığı toplantı sonrasında; “Temmuz ayından itibaren FED’i takip edeceğini” duyurmuştur.

Böyle bir küresel ortamda; faizi sadece kağıt üzerinde düşük tutmak, sözde düşük faizin bütün olumsuzluklarını (kur ve enflasyon artışı) ekonomiye yaşatacağı gibi piyasada düşürülemeyen yüksek faiz maliyeti de sorun olmaya devam eder.

  • Üstelik zaten yüksek olan risk primimiz (CDS), faizlerin sabit kalacağı veya düşeceği görüntüsü verildikçe daha da artar ve dış kaynak girişini frenler. Bu da ticaretin istikrarını bozar. Çünkü 800 baz puanı aşan bir CDS primi, kurumları borçlanma ihtiyaçlarını daha yüksek maliyetlerle karşılamak zorunda bırakır.

Sonuç olarak; alım gücünü zayıflatan, paranın değerini düşüren, işsizliği artıran enflasyon orta vadede sadece hayat pahalılığını kalıcı yapmakla kalmaz, yatırımcıyı da yatırım yapmaktan soğutur.

TÜSİAD’ın bu gerçekleri görmesi kıymetlidir ama açıklamak zorunda kalmaları da alınacak tedbirler konusunda fazla zaman kalmadığına işarettir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER