Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Yeni hal yasası üzerine

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Ticaret Bakanlığı tarafından hazırlanan ‘Hal Yasa Taslağı’ aynen yasalaşırsa, toptancı haller Bakanlığın izni ile kurulacak. Kanun kapsamına sebze ve meyvelerin yanı sıra et ve et ürünleri, süt ve süt ürünleri, su ürünleri ve kesme çiçek de dahil edilecek.

Taslak tartışmaya açıldığına göre, değişiklikler üzerindeki görüşlerimizi açıklamaya başlayalım.

Tarımsal ürün fiyatlarının yüksekliği konusunda önce teşhisi doğru koymak gerekir. Taslakta ben bunu yeterince göremedim. Yani ekilemeyen tarım arazilerine ve yüksek üretim maliyetine dair çözümler hâlâ kenarda bekliyor.

Gübre, mazot, ilaç, tohum, yem, nakliye, işçilik ve arazi kirası (bazı üreticiler için) maliyetlerinde iyileşme sağlanmadan yapılacak her girişim yetersiz kalıyor.

Hızlı nüfus artışına rağmen tarım alanlarının daralmasına engel olunamıyor. O zaman bu nüfusa bu üretimin yetmeyeceği belli değil mi?

Kaldı ki; bir de sığınmacı olarak ve çalışmak üzere gelmiş 5 milyonu aşkın Suriyeli ile Asyalı misafirlerimiz var. 90 milyona yaklaşan bir nüfusu besleyecek tarımsal üretimimiz bulunmuyor. Bütün bunları yok farz ederek gıda fiyatlarının düşeceğini varsaymak ise aşırı iyimserlik oluyor.

Taslakta gördüğüm en önemli konu, komisyonculuğun kaldırılacak olmasıdır. Üretici, ürününü büyük şehirlerde kendisi pazarlayamaz. Etkin olmayan üretici örgütleri ise bu işi layıkıyla üstlenemez.

Gelişmiş ülkelerde üretici birliklerinin tüketici hallerindeki payının yüzde 90 olduğu doğrudur. Bizdeki sorun, üretici birliklerinin halde yer bulamamaları değil, mali ve idari yönden henüz kendi sorunlarını çözememiş olmalarıdır. Batıdaki örneklerde görüldüğü şekilde pazar analizi yapacak, küresel piyasaları ve gelişmeleri takip edecek profesyonel kadrolara ve finansal kaynağa sahip değiller. Dolayısıyla Yeni Hal Yasası içinde üretici birliklerinin alt yapı sorunlarının çözümü de yer almalıdır.

Kooperatifçiliğin ülkemizde gelişmediği bilinmeyen bir şey değildir. ABD ve AB’de tarım sektörü içinde Kooperatifçilik, bizimle kıyaslanmayacak seviyededir. Bu sayede de hem çiftçinin yüksek katma değere ulaşmasında, hem de gıda zincirinin verimli çalışmasında önemli etkileri vardır. Kağıt üzerindeki Kooperatifin önemli bir etkinliği olamaz. Kendi deposu olacak, o depoda soğuk muhafaza tesisi bulunacak, tasnif ve ambalajlama üniteleri yer alacaktır.

Haller borsa niteliğindeki kurumlardır. Satıcı ile alıcının bir araya geldiği, arz ve talebe göre fiyatın şekillendiği bir piyasadır. Komisyoncu çiftçinin garantörüdür. Bu mesleğin tüccarlığa dönüştürülmesinden neyin amaçlandığı ise tam anlaşılamamaktadır. Tüccar, komisyoncu gibi yüzde 8 pay ile yetinmez. O zaman nerede kaldı maliyet tasarrufu?

Üreticinin bu değişikliği memnuniyetle karşılayacağını zannetmiyorum. Anket yapılmasını öneririm.

Üstelik bazı perakendecilerin zorunlu olarak üretim bölgelerinde ‘toplayıcı’ diye adlandırılan ticari muhatapları vardır. Bunlar da aracı değil mi?

Birçok üreticinin küçük miktarlardaki ürününü bir yere toplar ve toplu olarak sevk ederler. Yani halden malı alanın muhatabı komisyoncu iken, üretim bölgesinden alanın muhatabı da üretici hali ve toplayıcıdır. Daha geniş anlamda, üretim bölgesinde komisyoncu yerine zaten tüccar vardır. Üreticiye her türlü parasal desteği sağlayıp, maliyet ve kârlılık hesabını da yaparak ürüne fiyat biçerler.

Sonuçta; komisyoncu, tarımsal ürünün dağıtım kanalındaki maliyeti en düşük unsurudur. Fayda-maliyet analizinde önde çıkan bir hizmet ilk önce elenir mi?

Ülke genelindeki 175 sebze ve meyve hal sayısının 30’a indirilmesi ile nasıl bir verimlilik artışının sağlanacağını gözümde canlandıramıyorum.

Zira ülke çapında faaliyet gösteren tek perakendecinin bile ancak 60 adet depo ile lojistik verimlilik sağlayabildiği bir gerçektir.

Taslakta; “Toptancı halleri üçüncü madde uyarınca kurulan anonim şirketler tarafından yönetilir” deniyor. (Madde 9-1)

Ayrıca, 3. maddede yapılan değişiklik kapsamında “toptancı hallerin belediyeler tarafından kurulmayacak olması nedeniyle, hal rusumu ve cezalı hal rusumu kaldırılmıştır” deniyor.

Peki yeni şirketin, bunun yerine getireceği yeni maliyetler olmayacak mı?

Her türlü hizmet gideri bu şirket tarafından üstlenilecek, her türlü yatırım bu şirket tarafından yapılacaktır. Laboratuvar, soğuk hava deposu, elektronik ticaret platformu, müstakil depolar, idare binası, bilgi işlem merkezi, kantar, otopark, atık işleme ve depolama alanları, sosyal donatılar, diğer altyapı ve hizmet tesisleri başlıca yatırım kalemleridir.

Bütün bu harcamaları yapan kâr amaçlı şirketin geliri kiralardan oluşmayacak mı? Bu maliyet bir şekilde ürün fiyatları üzerine ilave olmayacak mı?

Bir sorun da; üretim bölgesi dışındaki hallerde, ürünlerin temizlenmesi, ayıklanması, sınıflandırılması ve ambalajlanmasının planlanmasıdır (Madde 3-17). Böyle bir şey mümkün değildir. Ürün üretim bölgesinde ayıklanmalıdır ki; ‘çıkma’ kısım boşuna taşınmasın. Ürün orada sınıflandırılmalıdır ki; boylarına göre değişik pazarlara (şehirlere) veya değişik gelir gruplarına hitabeden perakendecilere ayrı ayrı yönlendirilebilsin.

Limon, portakal, mandalina, elma, armut gibi meyve çeşitleri de; enginar, salatalık, kabak gibi sebze çeşitleri de tarlaya ve bahçeye en yakın bölgede sınıflandırılmalı ve ambalajlanmalıdır. Zaten mevcut sistem bu şekilde işlemektedir ve teknik olarak da değiştirmenin sakıncaları vardır.

Sürekli şikayete konu olan yüksek meyve sebze fiyatlarının, daha uzun seneler tartışılacağı gözüküyor. İki yıl önce Bu fiyatları kim artırıyor? başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Bahçede ve tarlada 1 TL olan ürünü, İstanbul’da 4,5 TL yapan maliyet kalemlerini ayrıntılı şekilde açıklamıştım. Görülmesini tavsiye ederim. Piyasadaki doğru bilgilerin yanlış bilgilerle harmanlandığı da önemli sorunlardan biridir. Evet perakendeci kâr marjları yüksektir. Ancak buna rağmen fire payını düştükten sonra geriye kalan net kâr düşüktür. Çünkü genel gider oranları da yüksektir. Yani “marketlerin yüksek kâr hırsı” diye bir şey yoktur.

Perakendecinin, ‘hem üreticiden alım yaparken fire payı düştüğü, hem de maliyet hesabı yaparken aynı fire giderini dikkate aldığı, bu şekilde mükerrer işlem sayesinde haksız kazanç sağladığı’ söylentileri doğru değildir.

Meyve sebze ticaretinde 3 aşamalı fire gerçekleşir.

  • İlki, üreticiden alımı takiben bölge deposunda ‘boylama-ayıklama’ işlemi sırasındaki firedir (üreticiyi ilgilendiren kısmı budur).
  • İkincisi, ‘nakliye-yükleme-boşaltma’ esnasında verilen firedir.
  • Üçüncüsü, markette satış esnasında verilen firedir (kalite kaybı sebebiyle yapılan indirimler de dahil).

Görüldüğü gibi bu hassas konunun her aşaması teknolojinin de yardımıyla ayrı takip edilir ve değerlendirilir.

Ayrıca bunu finansal raporlardan izlemekte çok kolaydır. Halka açık perakende şirketlerin yüzde 4’ü geçmeyen faaliyet kâr marjı oranları her şeyi açıklar. Çünkü rekabete duyarlı sistem bundan fazlasına izin vermez.

Son söz olarak belirtmek isterim ki; Hal işletmesinin Belediye’den Anonim Şirkete devri ve kiracılığın da komisyoncu yerine tüccar kimliğine bürünmesi sakıncalıdır. Zira hallerin borsa işlevi yok olmakla kalmaz, maliyetler de artar.

Komisyonculuk mutlaka kalkacaksa; üreticinin vekili durumundaki kooperatiflerin ve üretici birliklerinin bu yeri dolduracak alt yapıya kavuşmaları sağlanmalı ve de sonucu beklenmelidir.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Advertisement

Ercüment Tunçalp

FED etkisi baz etkisini dengeler mi?

Ercüment Tunçalp

Günümüzün en aktüel konusu, ‘baz etkisi ile yıl sonuna doğru enflasyonun düşeceği’ senaryosudur. Bazı çevreler halkın yaşadığı gerçekleri kabullenmek yerine, kağıt üzerindeki sayıların yer değiştirmesine bel bağlamış durumdalar.

Baz etkisi; bir veride oluşan yıllık değişimin, o verinin sadece son ayda gösterdiği değişimden değil, 12 ay önceki değişimden de etkilenmesi durumudur. Yani 12 ay önce aylık enflasyon oranı anormal yüksek çıkmışsa, 1 yıl sonraki aynı ayda enflasyon düşüşüne tesir eder. Elbette tersi de mümkündür. Buraya kadar normal olmayan bir şey yok…

Ancak daha önceki bir yazımda da belirttiğim gibi yapay müjdeler pompalayan bazı kalemlerin, “enflasyon yarı yarıya düşecek ve bu sayede hayat pahalılığı azalacak” görüşü matematiğe aykırıdır.

O zaman önce baz etkisi ile ‘hayat pahalılığının azalacağı’ ihtimalini eleyelim!

İşte hesabı:

Halkın enflasyonu yüzde 100 ile sınırlı kalsa bile bir yılın sonunda 100 TL’lik sepet 200 TL olmuş demektir. İddia edildiği şekilde, devamında yüzde 50’ye düşeceği söylenen enflasyon oranı ile fiyatlar gerilemez, tersine 200 TL’lik sepet tutarı 300 TL’ye çıkar. Yani ancak fiyat artış hızı azalabilir ama hayat pahalılığı yıpratmaya devam eder. Eh yüzde 8-9 seviyelerindeki enflasyon önce yüzde 100’e çıkıp, sonra yüzde 50’ye inince mutlu ettiği tüketici varsa ona da bir şey diyemeyiz!

Tamamen varsayıma dayalı bu ihtimalin gerçekleşme ihtimali oldukça zayıftır.

Çünkü TÜİK hesabına göre bile Eylül ayı Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi (Yİ-ÜFE) yıllık yüzde 151,50 artış gösterdiğinden, hem yarınlar için baz etkisinin garantisi yoktur hem de aşağıdaki örnek gerçekleşse bile o etkinin gücü sınırlı kalabilir. Örneğin Aralık 2021’de aylık enflasyon yüzde 13,58 gibi çok yüksek oranda gerçekleştiğinden, “Artık bir defa daha bu kadar yükseğini görmeyiz” inanışı normaldir. Evet 2022 Aralık ayında yıllık enflasyon hesaplanırken; 2022 Aralık ayı tüketici endeksinin 2021 Aralık ayı tüketici endeksine göre yüzde değişimi esas alınacaktır. 2021 Aralık aylık enflasyonu oldukça yüksek oranda (%13,58) çıktığı için, 2022 Aralık’ta muhtemelen daha düşük gelecek aylık enflasyon oranı ile yıllık enflasyonu düşürecek bir baz etkisi söz konusu olacaktır. Diyelim ki; Aralık 2022’nin aylık enflasyon oranı da yüzde 4,58 geldi. Yani böyle olabileceğini varsayıyoruz. Bu durumda endeksten yüzde 13,58’lik enflasyon oranı çıkacak, yerine yüzde 4,58’lik oran girecektir. Bu durumda da yıllık (12 aylık) enflasyon 9 puan kadar düşmüş olacaktır…

Ocak 2023 için de benzer beklentinin sebebi, Ocak 2022’de de aylık enflasyon oranının yüzde 11,10 çıkmasıydı. Peki daha sonrası?

Sonraki ayda illüzyon bitiyor. Zira Şubat 2022’nin aylık enflasyon oranı yüzde 4,81 idi. Böylece baz etkisi zayıflayacak ve sonraki aylarda da sınırlı kalacaktır.

Benim Aralık, Ocak aylarına dair de şimdiden benzer bir beklentim yoktur, zira dolar kurunda yukarı yönlü hareketin süreceğine ait işaretler vardır. Fed faizleri yükselttikçe dolar güçleniyor, üstelik daha da yükseltileceği açıklamaları geliyor, bu da bizim enflasyonun geleceğini belirliyor. Benim fikrim; Fed etkisinin, bizim baz etkisini azaltacağı yönündedir…

Zira Fed faiz artışlarının bu hızda devam etmesi, dolar kurunu hem diğer ülke paralarına hem de TL’ye karşı daha üst seviyelere taşıyacaktır. Üstelik TCMB’nin faiz indirerek bu neticeye katkı yaptığını da düşünmekteyim. Zira rekor kıran eksi reel faizimiz dünyadaki gelişmelerden bağımsız olarak da kur artışına neden olmakta, kur artışı ithal girdi fiyatlarını, devamında da maliyet enflasyonunu artırmakta, finalde ise yüksek cari açık kaderimiz olmaktadır.

Nitekim Ocak- Ağustos döneminde dış ticaret açığı bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 146,3 artarak 29,8 milyar dolardan 73,4 milyar dolara yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2021 Ocak-Ağustos döneminde yüzde 82,5 iken, 2022 yılının aynı döneminde yüzde 69,3’e geriledi. Sadece 2022 Ağustos ayında 11,3 milyar dolar ile tarihin en yüksek dış ticaret açığı kaydedilmiştir.

Sonuç olarak;

  • En iyi ihtimalle baz etkisi (kötünün de kötüsünü görme ihtimalimiz az olduğu için) yıllık enflasyon oranını biraz düşürmüş gözükecek…
  • Ancak fiyat artışları sürecek…
  • Hayat pahalılığı yıpratıcı etkisini sürdürecek…
  • Satın alma gücündeki düşüş durmayacak…
  • Gelir dağılımındaki bozulma devam edecek…
  • Kırmızı ete ulaşamayan tüketici sayısı artacak…
  • Domates, yumurta ve muz da seyirlik ürünler listesine dahil olacak…
  • Bu kış yaşam koşulları daha da ağırlaşacak…

Denebilir ki; seçim var, asgari ücrete, emekli maaşlarına yüksek oranda zam gelebilir. Fark etmez, hem bu zamlı maaşlar ele geçmeden, başta kiralar olmak üzere bütün temel tüketim ürünleri için fiyat ayarlamaları gündeme gelir hem de ek para basarak kaynak yaratıldığı için bunun da enflasyonu artırıcı etkisi olur. Bu filmi daha önce defalarca görmüş, bu köşeden de sık sık aktarmıştık…

Yeni gelişme; enflasyonun artması yanında büyümenin de düşecek olmasıdır. Bunu ben söylemiyorum; Eylül ayı içinde yeterince belirttiğim gibi ‘Tüketici Güven Endeksi’ aracılığı ile tüketici söylüyor, yedi aydır eşik değerin altında seyreden ‘PMI- Satın alma Yöneticileri Endeksi’ aracılığı ile de imalatçı söylüyor. Bunlar öncü göstergeler olduğu için üretici ve tüketiciyi dinlemek varken, falcılara kulak vermeye ihtiyaç yoktur.

Kaldı ki; her şey yolunda gitse bile uzun ve yıpratıcı bir enflasyon tünelinden geçmiş olan tüketici gruplarının kendilerine gelebilmeleri için uzun sürelere ihtiyaç vardır. Hemen 1-2 ayda, hatta 1-2 senede piyasa güllük gülistanlık hale gelemez. Mevcut hükümet devam etse de değişse de gelemez. Sadece uygulanan politikalar değişirse iyileşme süresi biraz kısalabilir.

O kadar…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Enflasyonu avantaja çevirenler çoğalıyor

Ercüment Tunçalp

Yüksek enflasyonun getirdiği en acımasız değişiklik ticari çıkarları önceleyen bazı hamlelerin artmakta olduğudur. Daha da hazin olan ise haksız kazancın denetlenmesini sulandırma gayretleridir. Zira bazı muhalif görüş sahipleri için iktidarı yıpratmak kullanışlı geldiğinden, isteyerek veya istemeyerek niyeti bozanların aradan sıyrılmasına katkı sağlamış oluyorlar.

Enflasyonla mücadele milletçe yapılır…

Hükümetin doğru politikalarla bu mücadeleyi sürdürmesi gerekirken, bireylerin de aşırı kâr hırsına karşı uyanık olması beklenir.

Yani, aynı marka tereyağını 133 liraya satan da para kazandığına göre 200 liraya satana karşı kayıtsız kalmak iyi vatandaşlık örneği değildir. Verdiğim fiyatlar normal raf fiyatları olup dalgınlığın faturası yüzde 50 fazla ödemektir. Eğer indirimli fiyatın 120 lira olduğu yeri keşfedemezseniz, bu sefer de cebinizden çıkan fazlalığın oranı yüzde 66 olabilir.

Tanınmış bir markanın çam balını 100 liraya satan perakendeci normal kârını elde ederken, 130 liraya satanın haksız kazancına sessiz kalmak da mücadeleye zarar verir.

Kategori lideri bir zeytin markasını 28,25 liraya satan satıcı ile 38,50 liraya satan satıcı komşudur. Dikkati dağınık bir tüketicinin yüzde 36 daha fazla ödemesinin nasıl bir duygu yaratacağını herkes kendine sormalıdır.

Keza köklü bir markanın barbunya pilakisini 16,90 liraya almak yerine 24,90 liraya almak da ihtimal dahilindedir. Bu kulvarı yanlış seçmenin faturası da yüzde 47 fazla ödemektir.

Kategori lideri bir ayçiçek yağı markasının litre fiyatı, komşu 2 marketten birincisinde 35,90 TL, diğerinde yüzde 57 fazlasıyla 56,50 TL’dir.

Bakınız, yukarda saydığım örneklerin tamamı kategorilerinin en güçlü markalarına aittir. Pazar payı daha düşük olan diğer markalardaki fiyat karmaşasının ulaştığı noktayı artık sizler tahmin edebilirsiniz herhalde…

Dünyada muz üreten sayılı ülkeler arasındayız. Geçtiğimiz haftalarda yazdım, Avrupa’nın en pahalı ülkesi olan İsviçre’nin kilosunu 1,41 euroya sattığı ithal muzun yerlisini bizde 2,20 euroya ve daha fazla fiyata satanlar vardır. İthal muzdaki yüksek vergiye rağmen ‘ithal-yerli’ makasını iyice daraltan fırsatçıları ise saymıyorum bile…

AB ülkesi Romanya’da 2,90 euro olan 30’lu yumurta fiyatı bizde 3,20 euro karşılığıdır. Ancak hâlâ üreticinin zarar ettiğini belirterek borsa fiyatlarını haftalık yüzde 4-5 artırarak açıklayan kuruluşlar vardır.

Acaba bu örneklerin enflasyon üzerinde hiç mi etkisi yoktur?

Şubat ayında 7 puanlık KDV indirimi öncesinde; yumurta, çay, yağ gibi temel gıda ürünlerine zam yapan bazı markalarda ve satış noktalarında, zamlı fiyat sebebiyle KDV indiriminin nasıl buharlaştığını yazmıştık. Artık o gerilerde kaldığı için yeni ek kazanç kapılarının aralanmasını kollayanlar vardır. İnanın bu kesimler enflasyonun tek haneye inmesini asla istemezler. Zira o zaman ne stoktan kazanmak ne vergi indiriminden sebeplenmek ne de fiyatları haftalık küçük küçük tırmandırmak mümkün olamaz. Oysa şimdi malı yüklü miktarda alanın, satışların düştüğü durumlarda bile üzülmesine gerek yoktur. Çünkü mevcut şartlarda yarın daha kârlı satabilmesi mümkündür.

Halkın büyük çoğunluğu bu yükün altında ezilirken, bunu avantaja çevirmek isteyen başka bir kesim için hayat bu kadar kolay olmamalıdır.

Sadece bu kadar da değil!

Kataloğa koyduğu çok cazip fiyatlı tanınmış bir markayı sadece fotoğrafta bırakıp tüketiciyi yanıltmak ise bazı satıcılar için alışkanlık haline gelmiştir.

Birçok kampanya ürününün ne perakendeci deposuna ne de herhangi bir şubesine girmemesi bir yana, daha insaflı çıkanlar tarafından bile şube başına 4-5 adetle sınırlı gönderildiğini izliyoruz.

Bunu nasıl anlıyoruz?

Şirketin 800 şubesi var, “Stok adedi 4000 adet” diye duyuru yapılıyor. Yani böyle bir ürüne kampanya teşhiri yapılamadığı gibi sadece az sayıda şanslı müşterinin kısmeti olmaktadır. Şaşırdığım taraf; bu markaların sahibi tedarikçilerin kendilerini neden kullandırdıklarıdır. Veya reklam gibi görülüyorsa bunun çok kötü bir reklam olduğu nasıl fark edilemiyor?

Zira mağazada ürünü bulamayan tüketiciye, çoğu zaman “üretici firma göndermedi” denmektedir. Örnekler, küçük esnaf veya yerel zincirlere ait değildir.

Önceki senelerde kırtasiye sezonunun en düşük fiyatlı perakendecisi bu senenin pahalıları arasındadır. Eski şöhretin riske atılması da şaşırtıcıdır.

Yeni moda bir insert uygulaması daha var!

Fiyatlarının rekabetçi olmadığını iyi bilen bazı perakendecilerin indirim broşüründe “yüzde 15 tasarruflu” açıklamasını yeterli görmeleri oldukça tuhaftır. Tüketici için hiçbir şey ifade etmediği de ortadadır. Normal raf fiyatı yok, indirimli fiyat yok ama tasarruflu olduğu mesajı var. Bu kampanyaların ne kadar gerçekçi olduğunu anlamak isteyenler, sözde tasarruflu fiyatı öğrendikten sonra bir de çevrelerindeki normal raf fiyatlarına bakmalılar. Ya aynı seviyede ya da daha üzerinde kaldığını görecekler!

Sonuç olarak; yüksek enflasyon dönemleri fiyat istikrarını ortadan kaldıran ortamlar yaratabilir. Herkes kendi gemisini kurtarmaya kalkınca da serbest piyasada tam rekabet koşulları sağlıklı işlemez ve tüketiciyi koruyacak bir otoriteye ihtiyaç duyulur. Bütün bu söylediklerim temel gıda ürünleri için geçerlidir. Kimse bu kategorilerde arz-talep dengesinin kendiliğinden oluşmasını beklemesin. Normalde tüketici almazsa fiyat düşer değil mi?

Evet ama her üründe değil, zira tüketici talebi düşürmek için aç mı kalacak yani…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (12)

Ercüment Tunçalp

Bu yazımızın konusu İsviçre’dir.

Amacımız da Avrupa’nın en pahalı ülkesinde yaşamak mı daha zor, en ucuz ülkesinde yaşamak mı, onu anlayabilmek…

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2021 yılına ilişkin hane halkı nihai tüketim harcamalarına göre satın alma gücü paritesi sonuçlarını açıkladı.

Avrupa’da tüketim mal ve hizmetlerine ilişkin fiyat düzeyi endeksi en yüksek ülke 167 ile İsviçre, en düşük ülke ise 40 ile Türkiye oldu.

Bu neyi gösteriyor?

27 Avrupa Birliği (AB) ülkesi genelinde 100 euro karşılığı satın alınan aynı mal ve hizmet sepetinin, Türkiye’de 40 euro karşılığı TL ile satın alınabileceğini gösteriyor. Elbette İsviçre’de de 167 euro karşılığı ile…

Peki bu ne ifade ediyor?

Sadece ülkelerin fiyat seviyelerini…

Başka?

Başka da bir şey ifade etmiyor!

Daha açık şekilde; bir ülkenin fiyat düzeyi endeksi 100’den büyük ise bu ülke karşılaştırıldığı ülke grubu ortalamasına göre “pahalı”, 100’den küçük ise “ucuz” olarak ifade ediliyor. Bu kadar…

Satın alma gücünü, gelir seviyesini dikkate almadan sadece fiyat seviyesi üzerinden hesaplamanın inandırıcılığı olamaz. İşte biz o eksik kalan kısmı tamamlıyoruz.

Sayın Volkan Baysal’ın, 27 Ağustos 2022 tarihli, İsviçre’de 1 saatlik asgari ücretle neler alınabilir?” konulu alışveriş videosundan faydalandık. Kendisine bu çalışma için teşekkür ediyorum.

Şimdi yukarıdaki liste üzerinden kıyaslamalara başlayalım…

  • Adı geçen arkadaşımızdan, İsviçre’de yıllık brüt asgari ücretin 56.000 frank, aylık brüt asgari ücretin 4.665 frank ve net asgari ücretin 3.200 frank olduğunu öğrendik. Haftalık 40 saat çalışma esası üzerinden de 3200 / 160 = 20 frank saatlik ücrete ulaştık.
  • Lidl marketten yapılan alışverişin toplamı 1 saatlik asgari ücrete denk getirilerek 20,31 frank tuttu. Aynı alışverişin karşılığı olarak Carrefoursa sisteminden aldığımız benzer ürünlerin fiyatları da 299,60 TL tuttu.
  • 1 İsviçre frangı, 19,09 TL karşılığıdır. 1 İsviçre frangı, 1,05 euro karşılığıdır. 1 euro, 18,24 TL karşılığıdır.
  • İsviçre’de net asgari ücret 3.200 frank (3.360 euro), Türkiye’de net asgari ücret 5.500 TL’dir (302 euro). İsviçre asgari ücreti 61.088 TL karşılığıdır.
  • Bir İsviçre vatandaşı aylık geliri ile bu alışverişi 1 ay içinde 158 defa yapabilirken, aynı alışverişi bizim tüketicimiz 18 defa yapabilmektedir.
  • Veya İsviçre vatandaşı bu alışverişi gelirinin yüzde 0,6’sı ile yapabilirken, aynı alışverişi bizim tüketicimiz gelirinin yüzde 5’i ile yapabilmektedir.
  • Listede görüleceği üzere Avrupa’nın en pahalı ülkesi ithal muzu euro bazında bizim yerli muzdan daha ucuza satıyor. Bu konu da aynen yumurta gibi özel ilgiyi hak ediyor!
  • İki taraftaki alışverişi de euro bazında gösterirsek; İsviçre deki alışveriş tutarı 21.32 euro, Türkiye alışverişi 16.43 euro karşılığıdır.

Türkiye alışverişi euro bazında İsviçre alışverişinin yüzde 77’si seviyesinde iken, Türk tüketicinin euro bazında geliri İsviçreli tüketici gelirinin yüzde 9’u seviyesindedir.

  • Her iki ülke vatandaşının gelirini de harcamasını da bir birim üzerinden karşılaştırırsak; geliri 1.7 kat fazla çıkan ülkemiz vatandaşının harcaması 14.7 kat fazla çıkar. Eğer her iki tarafın gelir ve fiyat düzeyleri benzerlik gösterseydi bizdeki alışverişin tutarı 299,60 TL yerine sadece 34,65 TL çıkmalıydı. Veya 299,60 TL’lik alışverişi yapan vatandaşımızın asgari ücreti 47.555 TL olmalıydı. Evet aradaki fark bu kadar büyük olunca böyle inanılması güç rakamlar ortaya çıkıyor ama gerçek budur. Yoksa en kolayı, ülkeleri fiyat seviyelerine bakarak sıralamaktır ki buradan doğru sonuç çıkmaz.

Sonuç olarak; kişi başı milli gelirde oluşan büyük fark satın alma gücünün hangi tarafta açık ara önde olduğunu çok net ortaya koyuyor zaten. Ancak küresel bazı kurumların (Dünya Bankası, IMF gibi) icadı olan ve yapay olarak yaratılan “satın alma gücü paritesine göre gelir” şu anda küresel ortamda en çok tartışılan konu olmaya devam ediyor.

Yazının başında belirttiğim, TÜİK tarafından çıkartılmış fiyat düzeyi endeksinde 167- 40 değerlerinin nasıl bulunduğunu bilmiyorum. Ancak iki ülke arasında euro bazında alışverişte bu kadar fark olmadığını çok iyi biliyorum. Zira devamlı kıyaslıyorum. Son alışverişte olduğu gibi yüzde 79 seviyesinde veya 2 sene önce tespit ettiğimiz gibi yüzde 46 seviyesinde kalan fiyat düzeyimiz yanına elbette gelir düzeyleri arasındaki farkı da ilave ediyorum.

Matematiği bir tarafa bıraksak bile, dünyanın değişik yerlerinde sadece süpermarket otoparklarındaki alışveriş arabalarının yüküne ve içeriğine bakarak da satın alma gücünün hangi tarafta ağır bastığı kolayca tespit edilebilir.

87.087 dolarlık kişi başı geliri (bu da bütün nüfusun ortalaması) bizden 9 kat fazla olan İsviçreli tüketici de pahalı bir ülkede yaşadığını biliyor. Ve hatta aylık süpermarket alışverişi için Fransa veya Almanya’ya geçenler de oluyor. Bu durum satın alma gücü düşüklüğünden değil, hesabını iyi yapan ve ne tasarruf ettiğini hesaplayabilen bilinçli tüketicinin davranışı olarak öne çıkıyor.

Darısı bizim başımıza…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER