Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Tam rekabet piyasası ne kadar gerçektir?

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Bu piyasa türünü alışveriş hayatımızda yüzde yüz bulmak mümkün değildir. Oysa piyasa düzeni aksamadan işlediğinde sorunlar otomatik olarak çözümlenmekte, tüketici tercihlerine en uygun mal ve hizmetler en düşük maliyetle alıcısının önüne gelebilmektedir. Uzun bir konu olması bakımından, sadece en fazla aksayan tarafından bahsedeyim. Gerekli dört şartın en önemlisi; firmaların piyasaya ‘giriş-çıkış serbestliği’ olması iken (mobilite koşulu), her üreticinin kendi markası ile market raflarında yer bulması mümkün değildir. Hatta perakendecilerin özel markalarına getirilecek sınırlama ile fason üretici sıfatları da tehlikededir. İşte rekabet daha bu aşamada bozulmaktadır. Sonucu, eksik rekabet piyasalarının gelişmesidir (monopol, düopol, oligopol).

Şimdi bunu kenara not ettikten sonra, son günlerde yaşadıklarımıza geçelim.

Geçtiğimiz hafta Rekabet Kurumu tarafından, rekabeti ihlal ettikleri gerekçesi ile 29 teşebbüsün sözlü savunmaları dinlendi ve alınan kararlar açıklandı.

Ben adı geçen şirketlerin böyle bir organizasyona kalkıştıklarına kolay inanamam. Zira bugüne kadar birçok kategoride oldukça farklı fiyatlara sahip olduklarını tespit ettim, tüketicinin alışverişini böleceğini ve her perakendecinin ‘sadık müşteri’ sayısının azalacağını öngördüm. Fahiş fiyat sorununun bir ülke gerçeği olduğunu, bunu en iyi şekilde ‘araştıran tüketici’nin çözebileceğini belirttim. En son 2 ay önce de “Anlaşmalı fiyatlandırma mümkün değildir” başlıklı bir yazı ile bu konudaki düşüncelerimi açıkladım.

Herhangi bir üst yöneticinin ‘kartel oluşturma’ talimatını astlarına vermesi kolay değildir. Sebebi gayet açıktır; profesyonel hayatta şirketler arasındaki transferler sebebiyle böyle teşebbüsler asla gizli kalamaz. Ancak bazı kategori yöneticilerinin sırf işlerini kolaylaştırmak adına birbirleri ile iletişim halinde olmaları ihtimal dahilindedir.

Eğer Sabah Gazetesi’nden Dilek Güngör’ün verdiği haber doğru ise bazıları kendilerine göre yeni moda bir ‘kategori yönetimi anlayışı’ yaratmışlar. Bu meslektaşlar zor olan kıyasıya rekabet yerine, kolay olan masa başından yönetim tarzını tercih etmişler. Üstelik tedarikçi ilişkilerini yönetmek yerine onların komutası altına da girmişler.

Şimdi haberin ayrıntısına geçelim…

Soruşturmada incelenen e-mail ve WhatsApp yazışmalarından; rakiplerle eş zamanlı fiyat ayarlamasına gittikleri, aralarında kampanyalar ve indirimler gibi bilgilerde bile gizliliğe ihtiyaç duymadıkları aktarılıyor.

Elbette hayret vericidir. Zira serbest piyasanın sınırlarını ve mesleğin gereklerini en iyi bilmesi gerekenler, yoğun eğitim programlarından geçmiş olan bu arkadaşlardır. Ancak yine de bu hataların gerçekleştiği anlaşılıyor.

İşte üreticinin de dahil olduğu aralarındaki görüşmeler:

  • Üretici firma yetkilisi diyor ki; “Pazartesi 39,95 TL raf fiyatına geçiyoruz. Pazartesi sabah e-posta göndereceğiz size…”
  • Kategori yöneticisi ise; “Sen hangi sıfatla benim etiket fiyatımı tespit edebiliyorsun?” diye sormuyor veya soramıyor. Onun yerine; “Tamam, salı günü itibariyle geçmiş oluruz” şeklinde emir tekrarı yapıyor.
  • Bu gruba; diğer kategorilerde Rakip 1, Rakip 2, Rakip 3 de dahil oluyorlar.
  • A kişisi diyor ki; “Yarın Rakip 2 ve Rakip 3 ile birlikte satış ve alış fiyatını geçmek için onayınızı rica ederim.”
  • B kişisi yaptıklarının suç teşkil ettiğinin bilincinde olarak diyor ki; “Ama bu yazıları böyle yazmayacaktık değil mi?”
  • Kategori yöneticisi hiç sıkılmadan üreticiden yerel marketin fiyatına müdahale edilmesini de istiyor. Diyor ki; “Yerel rakip fiyatına müdahale eder misiniz, yoksa 2 TL fark mı dönelim?”

Yani yönetici kendi emsallerini yeterli görmüyor, sahayı da genişletiyor. Üretici firma yetkilisi ise; “yerel market sizden daha pahalı alıp daha ucuza satarken, seninki haksız bir davranış olmuyor mu?” diye soramıyor.

  • Görüldüğü üzere bir ince nokta da ceza yerine geçen fark faturalarıdır. Tedarikçilerin piyasada en fazla şikayet ettikleri sorun olmasına rağmen resmiyete dökemedikleri de bir konudur. Geleneksel kanadın gündeminde hiç olmayan, yerel perakendecinin ise kabul ettirme gücü bulunmayan ama fiyatları şişiren bir maliyet unsuru olduğu açıktır. Yeni perakende yasasında mutlaka yer bulmalıdır.
  • Yağın, deterjanın yanında; sıranın patatese, soğana, domatese gelmesi, biraz da resmi kurumların tanzim satış günlerindeki yönlendirmeleri ile gerçekleşmiş görünüyor. Ayrıca yine o günlerde satış imkanının sadece 5 büyük perakendeciye verildiğini de hatırlayalım. Meyve sebze fiyatları normalde hava durumuna ve hale gelen mal miktarına göre günlük değişir. Dolayısıyla en fazla 1 gün önce fiyat belirleyebilirsiniz.

Oysa A kişisi diyor ki; “Tanzim ürünleri satış fiyatlarını İstanbul dışında tüm Türkiye’de yarından itibaren geçiyoruz. Patates 5, soğan 4, domates 7 TL, diğer ürünler serbest. İstanbul için önümüzdeki hafta başında geçmeyi düşünüyoruz. Bu şekilde bölgelere bilgi geçiyorum.”

Dilek Güngör’ün yazısında gördüm ki; birkaç kategori ile sınırlı da kalsa (üç çeşit sebze fiyatlandırması ile tek tedarikçi kusurlu bulunmuş) böyle bir tespit yapılmış.

Buna rağmen, lafı dolandırmaya hiç gerek olmadan söylüyorum; bu tip kategori yönetimi anlayışının riskleri vardır.

Çünkü;

  • Öncelikle şirketin başının derde girme ihtimali bulunduğu için,
  • Perakendecinin yönetmesi gereken raf tedarikçiye geçebileceği için,
  • Gizli kalması gereken bilgiler rakiple kolay paylaşılabildiği için,
  • Bazı tedarikçilere olan aşırı yakınlık, aynı kategorideki diğer tedarikçilerden uzaklaşıp verimsizliğe yol açacağı için…

Yok eğer bu anlayış devam edecekse, kategori yöneticisine hiç ihtiyaç yoktur. Muhasebeciler faturaya göre fiyat belirleyebilirler!

Bir söz de serbest piyasa koşullarının müdahalesiz işlemesinden yana olanlar için söylenmesi gerekir. İki senedir yazıyorum; ‘serbest piyasanın da sınırları olmalıdır’ diye. Keşke o sınırlar iyi çizilmediğinde neler olabileceğini yaşayarak görmek gibi bir ihtiyacımız olmasaydı…

Sonuçta; iletişimde zorluk yaşanabilecek güçlü tedarikçilerin sayısı çok azdır. Nitekim Marmarabirlik Başkanı bile bayi fiyatının 2 katı raf fiyatına satılan paket zeytin için şaşkınlığını ifade etmiştir (geçen haftaki yazımda aktarmıştım). Yani birçok tedarikçi de birçok perakendeci gibi bu tip iletişimin dışındadır. Çünkü sektörün bütün paydaşları bir kontrol mekanizmasının varlığını çok önceden kabullenmişlerdir. Sadece bizde değil, küresel anlamda da serbest piyasalarda her şey serbest değildir.

Tarihsel gelişimini ve küresel genişliğini anlattığım, “Serbest piyasa düzeninin sınırları” başlıklı yazımı da incelemenizi tavsiye ederim.

Devamını Oku
Advertisement
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ercüment Tunçalp

Tüketici yeni yıla nasıl bakıyor?

Ercüment Tunçalp

Her yılın sonunda, yeni yıla ait görüşlerimizi açıklamak alışkanlık haline geldi. Bu görevi iki hafta sonra yine bu köşede yerine getireceğiz…

Ancak daha da önemlisi; ekonominin asli unsuru sayılan tüketicinin ağzından çıkan önümüzdeki 12 aya ait değerlendirmelerdir. Elbette, “ekonomi bitti, battı” diye ortaya konuşmak yerine, tüketiciye kulak vermenin önceliği olmalıdır. Üstelik sadece resmi kurumların hakemliği ile önümüze gelenlerle yetinerek…

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Kasım ayı tüketici güven endeksini geçtiğimiz hafta açıkladı. Ekim ayında 76,8 olan endeks, bir önceki aya göre yüzde 7,3 oranında azalarak Kasım ayında 71,1’e geriledi ve son 17 yılın en düşük seviyesine inmiş oldu. Böylece 2004 yılından bu yana tutulan endekste şimdiye kadarki en küçük değer kaydedildi.

Bugünkü noktaya nasıl gelindiğini de hatırlamakta yarar var. Eylül 2020’de endekste önemli bir değişiklik yapılmış ve ben de bunu “Tüketici güven endeksi nasıl değişti?” başlıklı yazıda değerlendirmiştim. Kısaca hatırlayalım.

Tüketicinin en hassas olduğu iki konu; ‘tasarruf etme ihtimali’ ve ‘işsiz sayısı beklentisi’ TGE’den çıkartılmıştı. TGE ortalamasını aşağı çeken düşük değerlere sahip bu iki alt endeksten kurtulunca toplam değerin yükseleceği düşünülmüştü. Nitekim öyle de olmuş, değer eskisine göre 20 puan artmıştı. Bir müddet yine güvensiz bölgede ve 80’ler seviyesinde gezen endeksin bugün geldiği dip seviyeye bu gözle de bakmakta yarar vardır.

Şimdi kasım ayına ait alt endekslerle devam edelim:

  • Geçen 12 aylık döneme göre mevcut dönemde hanenin maddi durum endeksi Ekim ayında 60,7 iken, Kasım ayında yüzde 7,5 oranında azalarak 56,1 oldu.
  • Gelecek 12 aylık döneme ilişkin hanenin maddi durum beklentisi endeksi Ekim ayında 75,6 iken, Kasım ayında yüzde 8,8 oranında azalarak 68,9 oldu.
  • Gelecek 12 aylık döneme ilişkin genel ekonomik durum beklentisi endeksi Ekim ayında 74,2 iken, Kasım ayında yüzde 8,1 oranında azalarak 68,2’ye indi.
  • Geçen 12 aylık döneme göre gelecek 12 aylık dönemde dayanıklı tüketim mallarına harcama yapma düşüncesi endeksi Ekim ayında 96,6 iken, Kasım ayında yüzde 5,4 oranında azalarak 91,4 olarak belirlendi.

Peki buraya bakarak tüketicinin 2022’ye dair görüşlerini nasıl okumalıyız?

  • Tüketici şimdiye kadar (2004 yılından bu yana), hiçbir zaman (kriz dönemleri dahil) gelecek 1 yıl için bu kadar kötümser olduğunu açıklamamıştı.
  • Tüketici kendi gelir artışının, yaşadığı enflasyonun (en az yüzde 30) çok altında kalacağına inanıyor. Azalan gelir yanında sürekli artan borç miktarı ile de geleceğe güvenle bakamıyor. Dolayısıyla mevcut durumda hane halkının mali durumunun kötü ve moral bozucu olması yanında, önümüzdeki 12 ay içinde ülkede ekonomik durumun daha iyiye gidemeyeceğini ve kendi mali durumunun da bozulacağını ifade ediyor.
  • Küresel ekonomiler sıkılaştırmaya dönük tedbirler alırken, bizde tam tersinin yapılmasına tüketicinin mutabık olmadığı anlaşılıyor. Yani alınan tedbirleri yeterli bulmuyor.
  • Son 3 ayda 400 baz puan düşürülen politika faizinin sebep olduğu döviz kuru ve enflasyon artışının durdurulacağına dair inancı olmadığını gösteriyor.
  • Reel faiz şimdiden eksi yüzde 5 iken, resmi enflasyonun da yüzde 25’e doğru tırmandığı izleniyorken; mevduat sahibi tüketici, kaybının önümüzdeki aylarda 8-10 puanı aşacağını ve bunun da TL’den kaçışı hızlandıracağını çok iyi hesaplıyor. Eksi reel faiz ile 100 TL parasını bankaya teslim edip, vade sonunda en iyimser tahminle 95 TL’ye inecek değeri ve düşecek satın alma gücü ile karşılaşmak istemiyor.
  • Tüketici yüksek faizin kötü bir şey olduğunun farkında ama enflasyon düşmeden faizin düşürülmesinin daha kötü sonuçları olacağını da görüyor. Yani yüksek faiz karşısında ezilmekten daha kötüsünün, kur farkı ve yüksek enflasyon altında ezilmek olduğunu çok iyi biliyor.
  • Nitekim 1 Ocak tarihinde, 2.825TL asgari ücretle 380 dolar alınabilirken, şu anda (11 ay sonra) 220 dolar alınabiliyor. Dolayısıyla döviz kurunu görünmez bir elin değil, yukarda belirttiğim politikaların artırdığını tüketici yaşayarak görüyor.
  • Bu sebeple de zorunlu yaşam giderleri dışında (elektrik, doğal gaz, su, kira, gıda) harcamaların azalacağı ve talep düşüşü yaşanacağı görüntüsü veriyorlar.
  • Taleplerin askıya alınması ile reel sektör açısından da olumsuz sonuçlar doğacağı güçlü ihtimal olarak beliriyor.
  • İstikrarsız bir ortamda harcamalardan artan tasarruf olsa bile güven sorunu ve belirsizlik sebebi ile yatırıma dönüşemeyeceği bir başka ihtimal oluyor.
  • Aynı nedenlerin yeni istihdam üzerinde de azaltıcı etki yapacağı ihtimal dahilinde bulunuyor.
  • Tüketici, onaylamasa da ülkemizin artık 2 para birimi olduğuna inanıyor. İzlenen politikalarla milli paranın değer kaybetmesini, ABD Doları’nın ‘iyi para’ olarak öne çıkmasını istemiyor.
  • Bu kadar olumsuzluk arasında tek nazar boncuğu, cari denge üzerindeki olumlu gelişme olabilir. Mal ve hizmet ithalatındaki yavaşlama ve hizmet ihracatındaki artış da bunu yaratabilir. Ancak halka yansımadığı için bu da tüketiciyi fazla ilgilendirmiyor.
  • Sonuçta; enflasyon haksız bir vergidir ve bu endeks tüketicinin hayattan beklentisini azaltan, ‘gelir dağılımını bozan’ bu modele itirazının da bir ifadesidir.
Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Doğru fiyatlandırma zorlaşıyor

Ercüment Tunçalp

Doğru fiyat pazarlama karmasının en önemli unsurudur. Ancak son zamanlarda fazlaca tartışmalara konu edilmesi bu yazıya esin kaynağı olmuştur.

Zira bir taraftan ‘fahiş fiyat’ şikayetleri, diğer taraftan ‘zararına satıyoruz’ savunmaları konuyu iyice anlaşılmaz hale getirmişti.

İkincisinden başlayalım. Gıda perakendeciliğinde normal şartlarda ‘zararına satış’ söz konusu değildir. Sadece kalite kaybına uğramış ürünler için sağlığa zararlı olmamak şartı ile maliyetin altında satış gerçekleşebilir.

Ancak son zamanlarda bu tip açıklamaların sahipleri sözlerinin altını doldurunca anladık ki; indirimde yüzde 8 brüt kâr marjı ile satılan bir ürün operasyon giderleri (yüzde 22 civarında) düşülünce zarar olarak görülüyormuş. Böyle bir durumun zarar olarak ifade edilmesi isabetli değildir. Sadece bazı kategorilerde operasyon giderlerini karşılamayan bir kâr olduğunu söylemek daha gerçekçi bir ifade sayılabilir.

Şimdi gerekçeleri ile tek tek açıklayalım:

  • Neden zararına satış denemez. Çünkü birçok kategorinin brüt kâr marjı hedefleri (tekel, içecekler, sıvı yağ, deterjan vb.) operasyon giderleri oranının altındadır zaten…
  • Buna rağmen finansal tabloda yeterli oranda faaliyet kâr marjı çıkmaktadır. Çünkü birçok kategoride de operasyon giderlerinin 2 katından fazla brüt kâr marjı hedeflenmektedir.
  • Bunların hepsi önceden hesaplanarak ve planlanarak yapılmaktadır. Bu işte sürprizlere yer yoktur. Çünkü her kategorinin ve her ürünün satış içindeki payı (ağırlığı) bilinmektedir. Yani nasıl bir karışımdan nasıl bir sonuç çıkacağı çok önceden bellidir.
  • İndirim zamanlarında daha düşük kâr marjı hedeflenmesi de normaldir. Sadece satılacak miktarın iyi hesaplanması gerekir. “Stoklarımızla sınırlıdır” sloganı, sürpriz yaşanmasını önleyen bir tedbirdir.
  • Eğer düşük kâr marjından söz ediyorsanız, onu nasıl telafi ettiğinizden de söz etmeniz gerekir. Yani bazı kategorilerde yüzde 8-9 kâra rağmen, brüt kâr marjınız dipte yüzde 25 çıkıyorsa, yüzde 45-50 kâr marjı ile sattığınız ürünler de var demektir. Bundan söz edilmediğine göre diğerini de konu etmemek gerekir.
  • Kategorilere göre brüt kâr marjı hedeflerinin farklı olma sebebi, müşterilerin fiyata duyarlığının ürün gruplarına göre farklı olmasındandır. Örneğin bakliyat, şeker, yağ gibi temel ihtiyaç maddelerindeki fiyata duyarlık oldukça fazladır. Yaşamsal öneme sahip olmayan ve daha az tüketilen ürünler için verilen dikkat ise aynı değildir.
  • Brüt kâr marjı hedefini tutturmak tek amaç değildir. Bilindiği gibi perakendecilikte sıralama ciroya göre yapılır. Miktarsal satış artışı da önemli göstergedir. Tonajda, adette düşüş varsa; ülke genelinde de etkilenilen başka olumsuzluk yoksa, müşterinizle iletişiminizde sorun var demektir.
  • Olaya daha geniş pencereden bakınca; Borsa İstanbul’da BIST 100 endeksi altında işlem gören perakende şirketlerin net kârlarını 9 ayda geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 94.5 artırarak neredeyse 2 katına çıkarttıklarını, toplam hasılatta ise yüzde 26.6 artış kaydettiklerini görüyoruz.
  • Bilinenin aksine, tedarikçiler ürünlerini güçlü perakendecilerin düşük kâr marjı ile satmasını istemezler. Çünkü, en iyi imkanı onlara sağladıkları için düşürdükleri fiyat seviyelerinde diğer perakendecilere yetmeyen kâr marjı sebebiyle sorun yaşarlar. Ve piyasada fiyat dengesini kuramazlar.
  • Yıllarca fiyatlandırmaya diğer konular kadar (görsel düzenleme, satın alma, stok yönetimi vb) zaman ayırmayan perakendeci sayısı oldukça fazlaydı. Özellikle gıda perakendecilerinde bugün fiyatlandırma ömrü günlük hale inince, bu çalışma stratejik bir araç haline gelmiştir. Çünkü fiyata karşı duyarlık bütün gelir grubuna sahip tüketicilerde artmaya başlamıştır.
  • Fiyatlandırmanın oldukça geniş bir etkilenme alanı vardır. Pusulası da brüt kâr marjı hedefleridir. Yönetilmesi kolay değildir. Amaç satış gelirlerini artırmak olduğu kadar, o gelirin sürekliliğini de sağlamaktır.
  • Bazı danışmanlık şirketlerinin, tek tip “Küresel Fiyatlandırma Çalışmaları” tavsiyeleri bizim üzerimize uymaz. Daha fazlasına ve yerel şartlara uyarlanmış fiyatlandırma stratejilerine ihtiyaç vardır.

Fiyatlandırma işlemini zorlaştıran şey; sadece maliyete bakarak netice almanın imkansızlığıdır. Öncelikle bakılması gereken yer, tüketici talebi ve hatta tüketici gelir seviyesidir. Sonra rakip raf fiyatlarının durumudur. Bize özel izlenmesi gereken bir başka hususta, kamu kurumlarının aldığı ve/veya gelecekte alacağını belli ettiği kararlarıdır. Örneğin MB’nın faiz indirimi kararının ve yakın gelecek için buna devam tavrının fiyatlara ve sipariş miktarlarına etkisi iyi ölçülmelidir.

  • Unutulmaması gereken bir diğer önemli husus; enflasyonu yüksek oranda yaşamaktan bunalmış tüketicinin en çok fiyat araştırması yapan kitle olduğudur.

E-ticaret siteleri sayesinde, aynı ürünü daha avantajlı fiyatlarla satan satış noktalarını bulma çabaları artar. Böyle olunca da indirim oranları ve süslü afişler yerine en alt seviyedeki etiket fiyatları ön plana çıkar.

  • Başka bir riskte tam rekabet şartlarının fazla önemsenmesidir. Zira teoride tam rekabetin olduğu piyasalarda fiyat şirketler tarafından değil, pazardaki toplam arz ve talep tarafından belirlenir. Keşke gerçek hayatta bu kadar kolay olsaydı!

Zira hem tedarikçilerin üretim özellikleri hem de tüketicilerin talep özellikleri aynı olmadığı için buradan beklenen sonuç çıkmaz.

Peki o zaman neticeye gelelim…

Bir perakendeci alt sınır olarak ürün maliyetini (operasyon giderleri hariç), üst sınır olarak da rekabet şartlarının izin verdiği fiyat seviyesini kıstas almak zorundadır. Fiyatı bu iki nokta arasında müşterinin ödemeye razı olacağı seviyede tutmak hedeftir. En yanlışı ise rakiple konuşarak fiyat yapmaktır. Çünkü yasaya aykırı olması bir yana müşterileriniz de aynı değildir. Dolayısıyla bu tip davranışlar taraflara yarar sağlamaz, ticari de sayılmaz.

  • Sonuç olarak; küresel ekonomilerde sıkılaştırmaya dönük tedbirler alınırken, bizde tam tersi bir duruş hüküm sürüyor. Faiz indirimleri ile döviz kurları ve buna bağlı olarak enflasyon alıp başını giderken, TL’ye olan güvenin azalmasıyla beklentiler bozuluyor. Böyle bir sahnede en masum gözüken üretici ve perakendecinin bile normal zamanlarda olmadığı kadar fiyatlama davranışları değişebiliyor. Neticede, ilk kaybeden tüketici oluyor. Üretici ve perakendecinin geleceği de satın alma gücü düşen bu tüketiciye bağlı olarak şekilleniyor.
Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Hissedilen enflasyon üzerine…

Ercüment Tunçalp

İsimlerinin önünde akademik ünvanlar bulunan bazı konuşmacılar televizyonda ‘hissedilen enflasyon’ üzerinden tartışmayı açıyorlar. Zannedersiniz ki hava durumunu anlatıyorlar ve termometrenin ölçtüğü gerçek sıcaklık ile hissedileni ayırıyorlar. Ve böylece gerçeği aramaya da ihtiyaç bırakmıyorlar!

Yani güya enflasyonu hiç hissetmeyenle, derinden hissedeni aynı torbaya koyunca; bunu da dünyanın kuralı olarak sununca her şey normalleşiyor.

Oysa ülke enflasyonuna ulaşmak; önce sepet içindeki ürün cinslerinin doğru seçimine ve ağırlıklarının gerçeğe yakın olmasına bağlıdır. Ve sonuç almak da doğru fiyatı bulmaya ve en sonunda da bilgisayar programı destekli matematik işleme kalır. Eğer bunlara dikkat edilirse; o hesabı ister TÜİK, ister İTO, isterse ENAG yapsın, birbirine yakın sonuçlara ulaşılması gerekir.

Buraya kadarı bir ülke ortalaması içindir. Ancak bu aşamadan sonra gelir gruplarına göre değişen harcama ağırlıkları, her gelir grubunun enflasyonunu ve hatta her kişinin enflasyonunu farklı kılar. Yani hissedilen diye bir şey yoktur, hepsi gerçek yaşananlardır.

Televizyon ekranındaki muhterem hızını alamıyor ve anlatıyor; “Batıda da enflasyonu yüzde 2 olan ülkenin vatandaşı, enflasyonu yüzde 10 hissettiğini söylüyor.” Böyle bir şeyin olabilmesi matematiğe aykırıdır. O ülkelerde onu söyleyen tüketiciye, “bir sene içinde hangi mal ve hizmetlerin fiyatları arttı ?” diye sorarlar ve cevabı belli olduğu için de anında açığa düşürürler. Zira bütün o ülkelerde bir sene boyunca fiyatı değişmeyen ürünler büyük çoğunluktadır.

Zaman zaman “İki ülkede iki alışveriş” yazı dizisinde bunları aktarıyorum.

Elbette o ülkelerde de her tüketicinin ağırlıkla kullandığı ürünlere göre enflasyonu farklıdır. Ama en fazla 1-1.5 puan sapma gösterir. Yani ortalaması yüzde 20 olan ülkenin tüketicisi, yüzde 30’u, yüzde 35’i yaşayabileceği gibi; ortalaması yüzde 2 olan ülkenin tüketicisi de yüzde 3’ü veya yüzde 3.5’i yaşayabilir. En fazla bu kadar…

Ancak esas sorun; hangi ülkede hesaplanırsa hesaplansın, o ortalamanın da ne kadar gerçeğe yakın çıktığıdır. Yani resmi ve gerçek enflasyon arasındaki fark önemlidir. TÜİK bu önemli çalışmayı nasıl yaptığını bütün ayrıntıları ile açıklıyor. Sırf eleştirmek için ‘tamamen yanlıştır’ demek yerine, o ayrıntıları inceleyerek fikir üretmek daha uygundur. Çünkü bizler siyasetçi değiliz.

TÜİK Ekim 2021 sepetinde beni en fazla şaşırtan şey kira gideri (1243 TL) ve geçen sene aynı döneme göre (1104 TL) gerçekleşen artış oranıdır (% 12.6).

Bu TÜFE yıllık değişim oranı, ülke genelini ifade ettiği için önce ‘İstanbul neden bu kadar ayrı düşmüş’ diye düşündüm. Sonra da merakla Türkiye genelini araştırdım.

Emlak siteleri verilerine ve OECD raporlarına dayanarak hazırlanan Eylül 21 bülteninden aktarıyorum (Kaynak: verikaynağı.com).

  • 2021 yılında ortalama bir ev kirası İstanbul’da 3.749 TL, İzmir’de 2.510 TL ve Ankara’da 1.933 TL olmuş.
  • Son bir yılda 3 büyük şehrin kira artış oranları; İstanbul % 50.7, Ankara %31.8, İzmir % 30.9
  • Türkiye’nin en büyük ilk 10 şehri arasında son bir yılda kira artışı %30’un altında kalan bir il bulunmuyor.
  • Son bir yılda kira artışının % 50’den yüksek gerçekleştiği iller; Mersin(%63.6), Diyarbakır (%54.5), Kayseri (%54.3), İstanbul (%50.7), Tekirdağ (%50).
  • Son bir yılda kira artışının en düşük gerçekleştiği 5 il; Aydın (%22.2), Mardin (%21.4), Ordu (%21), Eskişehir (%14.3), Van (%10.5).
  • Neticede, TÜİK sepetindeki kira artış oranına yakın sadece 2 ilimiz bulunmaktadır. 79 ilimizin kira artış oranları ise %21 ile %63 arasındadır.
  • Bu konuda yorum yapmak yerine, kurumdan aydınlatıcı bilgi gelmesini daha çok isterim.
  • Eskiden TÜİK sepetinde yer alan pinpon topu ve epilasyon cihazı gibi şaka konularımız vardı. Şimdiki sepet ise ortalama tüketici ihtiyaçlarına göredir.
  • Ama bu sefer de TÜİK sepetindeki alınan fiyatlarda yukarda da belirttiğim kira örneğindeki gibi anlaşılamayan önemli farklar vardır. Şimdi de ikinci örnek olarak, süt ürünleri kategorisine ait Ekim 2021 sepetinden aşağıdaki resme dikkatinizi çekerim.

Ürün çeşitleri                 Ekim 2020           Ekim 2021          Artış oranı

Süt litre                               5.08 TL               6.96 TL                %37.00

Beyaz peynir kg              30.79 TL             32.83 TL                  %6.62

Yoğurt kg                            6.38 TL               8.73 TL                %36.83

Kaşar peynir kg                41.35 TL             55.26 TL                %33.64

Tulum peynir kg               54.46 TL             65.37 TL                %20.03

Krem peynir kg                 30.26 TL             38.74 TL                %28.02

Tereyağ (kahvaltılık)        60.82 TL             72.49 TL                %19.18

  • Burada da esas sorun 32.83 TL’ye beyaz peynir bulamamak değil, yıllık fiyat artışının %6.62 oluşudur. Süt fiyatı %37 artarken, tamamen sütten imal edilen bir ürünün bu kadar az artması anlaşılır bir şey değildir. Nitekim diğer süt ürünlerinde bu kadar büyük bir farka rastlanmadığı listede çok açık görülüyor.
  • Beyaz peynir fiyatından çıkan sonuç; bu ürünün en iyi şartlarda kültürlü beyaz peynir olduğudur. Süte kalsiyum, maya ve kültür ilave edilerek yapılır. Dolayısıyla içindeki süt oranı çok düşüktür ve fazla oranda besleyici değere sahip değildir. Bekletilmeye gelmez, çabuk tat ve gramaj kaybına uğrar. 20-30 gün içinde tüketilmezse bozulur.

Klasik beyaz peynirde ise en az 7 litre inek sütünden 1 kg ürün elde edildiği gibi olgunlaştırmak için de en az 4-6 ay arasında bekletme ihtiyacı vardır. Esas beyaz peynir budur ve koyun, keçi sütünden mamul peynirlerle birlikte satış hacmi kültürlü peynirin en az 4 katıdır. Yani enflasyon sepetinde yer almayı hak eden beyaz peynirin kültürlü peynir olamayacağı kanaatindeyim.

Yerimiz sınırlı olduğu için bu örnekleri artıramıyorum ama zaman zaman enflasyon sepetinden bazı mal ve hizmetler için görüş bildirmeye devam ederiz.

Kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, “Gelişen Piyasalar Görünümü” başlıklı son raporunda; gelişen piyasalarda enflasyonist baskıların en çok Latin Amerika ülkelerinde ve Türkiye’de belirgin olduğunu, enflasyonun Endonezya ve Çin’de sabitlendiğini, Hindistan’da ise düşmeye başladığını açıkladı.

Bazı yazarların bize özel eskimiş sorunlarımızı “küresel ekonomideki enflasyon tehdidi” ne bağlama çabaları şaka gibidir. Zira hem 1-2 puanlık artışlar bizimle kıyaslanamaz hem de aynı sahneleri biz 4-5 yıldır yaşıyoruz zaten. Yani dünya güllük gülistanlık olsa bizim enflasyonumuz yüzde 5’e mi inecek?

Sonuç olarak; doların fiyatını durduramadığınız sürece enflasyonu durduramazsınız. Eğer enflasyonun düşeceğini söylüyorsanız, doları nasıl frenleyeceğinizi de anlatmak zorundasınız. Yoksa bütün bu konuşulanlar ‘büyüklere masal’ yerine geçer.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER