Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Serbest piyasa düzeninin sınırları

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Serbest piyasa; pazardaki ürün fiyatlarının alıcı ve satıcı arasında, arz ve talep ilişkisine dayalı olarak belirlendiği ve devlet müdahalesinin asgari seviyede gerçekleştiği piyasadır. Bu düzende serbest bir rekabet ortamı esastır ama hepten de boş bırakılacak bir alanı ifade etmez. Yani sınırsız özgürlük söz konusu değildir.   

Ekonomi politikaları piyasayı yönlendirmek için vardır. Aksi takdirde halkın satın alma gücünü düşürecek refah kaybı oluştuğunda, ne arz-talep dengesi kalır ne de mal satacak tüketici bulunur. Bu bakımdan refah teorisine göre, piyasa düzeninin aksaması durumunda devlet müdahalesi gerekebilir. Yeter ki, piyasa dışı önlemlerin şekli ve zamanı için doğru kararlar alınabilsin.

Bir ürünün etiket fiyatına bakarak o mal veya hizmetin maliyet fiyatı hakkında tüketici kesin bir fikre varamaz. Zira üretim esnasında hammadde, işçilik, kira, nakliye gibi maliyet unsurları oluşur ama satış fiyatının içinde hepsi kâr ile birlikte bulunurlar. Dolayısıyla bir ürünün piyasa fiyatı içinde ne kadar kâr barındırdığını anlamak o kadar kolay değildir. Ancak kamu gücü için bunu sorgulamanın pratik yolları vardır. Örneğin bir süt ürününün (peynir ve tereyağı) kaç kg sütten oluştuğu; ambalaj malzemesinin, işçiliğin, nakliyenin kaça mal olacağı aşağı yukarı bellidir. Bir ayçiçek yağının maliyet hesabı içinde; ham yağ fiyatı, şişe, kapak, dolum işçiliği, nakliye fiyatları kısa bir araştırma ile öğrenilebilir.

Tarımsal ürünlerdeki üretici-tüketici fiyatları arasındaki büyük farkı ise meslek örgütleri aylık olarak açıklıyorlar zaten. Dağıtım kanallarının kalabalıklığı, ambalaj kaplarının standart olmaması, yüksek fire oranları ve karayolu taşımacılığının yüksek maliyeti bu farkı oluşturuyor.

Bütün bu konulara devlet kayıtsız kalabilir mi?

“Tüketici pahalı buluyorsa almasın, serbest piyasa koşullarında fiyatlar kendiliğinden düşsün” denebilir mi? Halk aç kalmayı mı göze alacak?

Bazı ekonomistlerin belirttiği gibi, “insan ihtiyaçları sonsuz” değildir. Beslenme, temizlik, barınma, sağlık, eğitim gibi temel ihtiyaçlar önceliklidir. En azından nüfusun ağırlıklı çoğunluğu için böyledir.

Bu ihtiyaçların ötesindeki talepler (yani hayatın sürdürülmesi için zorunlu olmayan kategoriler) piyasa fiyatının serbest oluşumuna yön verebilir. Ancak ilk grup her zaman devlet denetimi altında tutulmak zorundadır.

Zira sosyal devlet, yurttaşları toplumsal risklere karşı koruyan, eğitim, sağlık, barınma gibi hizmetleri sunan, asgari gelir güvencesi veren bir anlayışı ifade eder. Kaldı ki devlet serbest piyasada oluşan denge fiyatına müdahale ederken, sadece tüketiciyi korumaz. Üretici lehine de kararlar alır. Bazen tüketiciyi korumak için tavan fiyatı politikasını (maske olayında olduğu gibi), bazen de üreticiyi korumak uğruna taban fiyatı politikasını devreye sokar. Gümrük vergileri ve kotalar ile de bu korumayı sürdürür.

Bir taraf için yapılanları uygun görüp, diğerini ‘serbest piyasaya müdahale’ saymak hiç adil değildir. Elbette devletin bunu yaparken, haksız rekabeti ve tekelci zihniyeti engellemek için devreye girdiği bellidir.

70’li yıllardaki kötü örneği gösterip (Fiyat Kontrol Komitesi), hiç karışılmaması talebi iki ucu kirli değnek gibidir. Evet, o yıllarda bu durum karaborsacıya yaramıştı ama ikinci ihtimal de dar bir azınlığın haksız zenginleşmesine ve halkın da yoksullaşmasına yol açardı. Yani bir denge şarttır.

İngiliz ekonomist Adam Smith’in (1723-1790); “Piyasa serbest bırakılmalıdır. Devletin piyasalara müdahalesi yanlıştır. Çünkü piyasanın görünmez eli ekonomiyi düzenler” sözü kapitalizmin ve klasik liberalizmin önemli sloganı olsa da, her ülkede, her zaman ve her ürün grubunda aynı sonucu vermemiştir. Özellikle de kriz dönemlerinde…

Zamanı ileri saralım ve bütün dünyada, son pandemi sürecinde bile görünmez ellerin nasıl görünür hale geldiğini hatırlayalım

19. yüzyılın ortasından itibaren başlayan ekonomik olumsuzluklar ile de bu tez çürümüş ve buradan sosyal liberalizm doğmuştur. Esasta aynı görüşün devamı sayılmasına karşın, “oluşan eşitsizliklerin önlenmesi gereken bir durum olduğu” kabul görmüş ve ‘müdahaleci devlet’ anlayışı önem kazanmıştır.

Sosyal liberal düşünce, 1929 ekonomik bunalımı sırasında Keynes (1883-1946) tarafından dile getirilmiştir.

Bundan sonraki aşama ise 70’lerde yaşanan krizlere ihtiyaç olarak doğan neoliberalizm olmuştur. Neoliberalizmin tohumlarını atanlar da Hayek (1899-1992) ve Friedman’dır (1912-2006). Amaç tekrar başa (klasik liberalizme) dönmekti (Kaynak: Wikipedia).

Dünyaya neoliberalizmi yayan IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Amerika ve Avrupa merkez bankaları olmasına rağmen, son yıllarda IMF ekonomistlerinin bile sistemi eleştirmeleri durumu açıklıyor. Serbest piyasa düzeninin en önemli savunucusu ABD’den de taze iki örnekle yazıyı bitirelim.

California Kuzey Bölgesi Mahkemesi’nde açılan bir davada; Amazon, Covid-19 salgını sırasında ‘yasal olmayan fiyat artışları’ yapmakla suçlandı. Dava dilekçesinde; internet satış devinin, yüz maskesinde yüzde 500, ağrı kesicilerde yüzde 233, hijyen malzemelerinde yüzde 100, un mamullerinde yüzde 400, siyah fasulyede yüzde 674 oranında artış yaptığı şeklinde örnekler sunuldu. Zira California’nın Rekabet Yasası, acil durum ilan edildikten sonra bazı tüketim malları ve hizmetleri fiyatlarının yüzde 10’dan fazla artırılmasını yasaklıyor.

Bitmedi. Aynı vesileyle pandemi süreci, serbest piyasa düzeninin merkezi ABD’de devletle özel sektör ilişkisinde de değişikliğe yol açtı. Donald Trump, virüsle ekonomik mücadele kapsamında hükümetin bazı şirketlerde hisse sahibi olacağını söyledi.

Yeterli olduğunu zannediyorum. Zaten zengin ekonomilerin tamamının ‘devlet müdahalesi ve korumasıyla’ kalkındığı da bunun en önemli kanıtıdır. Tam serbestlik ise büyük balıkların küçük balıkları yemesi ve halkın fakirleşmesidir.

Temel tüketim malları pazarı ile dayanıklı tüketim malları pazarına aynı gözle bakamayız. Özellikle bu farkı da ortaya koymak istedim.

2018 yılı Eylül ayında yaşadıklarımızı unutmayalım.

Sonuçta; neoliberalizmin en ateşli savunucuları tarafından bile tam anlamıyla bir serbest piyasanın olmadığı noktasına gelinmiştir.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Asgari ücret ve alım gücü

Ercüment Tunçalp

Asgari ücret konusunu ilk açıklandığı günlerde değil, paranın ele geçeceği tarihe yakın yazmamın bir sebebi var. Zira aradan geçecek 1,5 ay içinde satın alma gücündeki değişim de görülsün istedim.

Henüz görüşmeler sürerken; artan ücretlerin Şubat ayında ele geçeceğini, ancak bazı mal ve hizmetlerdeki fiyat artışlarının bu süreyi beklemeyeceğini belirtmiştim. Örneğin son bir ayda kırmızı ete art arda 3 kez ve toplamda yüzde 30 fiyat artışı geldi. Damacana suya bir hafta önce gelen zam ile de yıllık fiyat artışı yüzde 160’a ulaştı. Yani marketlerin bazı temel ürünlerdeki ‘fiyat sabitlemesi’ dışında beklenen oldu. Zaten marketlerde de sınırlı sayıda ürün için bu söz verilmişti.

Dolayısıyla fiyatlar kısmını geçtiğimiz haftalarda “Fiyat sabitleme nereye kadar?” başlıklı yazımda açıklamıştım. Ücret kısmına ise şimdi bakacağız…

Görüşmeler sürerken açlık sınırı olarak, Türk-İş tarafından açıklanan Kasım ayına ait 7.785 TL gündemdeydi. Yeni net asgari ücretin 8.506 TL olarak açıklanmasından sonra ise Aralık ayına ait açlık sınırının 8.130 TL olduğunu öğrendik. Bundan ne anlamalıyız?

Yeni asgari ücret ele geçmeden önce Ocak ayına ait açlık sınırı da açıklanacak ve kuvvetle muhtemeldir ki güncel açlık sınırı asgari ücreti aşacaktır.  Şubat ayından itibaren ise hızlı değişen bu tabloda alım gücünün korunması mümkün olamayacaktır.

Şimdi en kestirme şekliyle basit bir hesap daha yapalım. Ülkemizde orta ve alt gelir grubu tarafından en fazla tüketilen birinci ürün ekmektir. 2021 yılında ekmeğin fiyatı 1,5 lira ve net asgari ücret 2.825 liraydı. Alınabilen ekmek sayısı da 1883 adetti. 2022 yılı sonunda ekmeğin fiyatı 5 lira ve yeni açıklanan net asgari ücret ise 8.506 lira oldu. Alınabilen ekmek sayısı da 1701 adete düştü. Yani 182 adet eksildi. Ocak ayının sonlarına geldiğimiz şu günlerde ise İstanbul’da 240 gr ekmek 6 liraya satılmaya başlandı. İşte gerçek tablo budur. Bunu et olarak, peynir olarak, yumurta veya damacana su olarak ölçmekte mümkündür. Ancak ekmek hayatımızdan çıkartamayacağımız tek üründür. Dolayısıyla ele geçen paranın cüzdana sığmayacak kadar çok olması bir şey ifade etmez, o çok parayla neler alma imkanı olduğu önemlidir.

Avrupa’da asgari ücret bizdeki kadar çok konuşulmaz. Zira birçok ülkede çalışan sayısının en fazla yüzde 7-8’i asgari ücretlidir. Bizde bu oran yüzde 55 olduğu gibi asgari ücretin çok az üzerindeki ücretler de eklendiğinde bu oran yüzde 60’ı da geçmektedir. Yani bizdeki asgari ücret gerçekte ortalama ücret sayılabilir. Bu durumda; 2021 yılında 2.825 TL olan asgari ücret, 2022 yılı başında 4.253 TL, yıl ortasında 5.550 TL, 2023 başında da 8.506 TL olduğu halde ‘hangisinin alım gücü daha yüksekti?’ sorusunun cevabı bellidir. 2.825 TL’nin alım gücü 8.506 TL’den daha yüksekti. Yani her yeni asgari ücret eskisini aratır hale gelmiştir. Bunun sebebi olan yüksek enflasyon çok konuşulan refah payını gündemden düşürüyor, refah kaybı ise yıpratıcı etkisini sürdürüyor. Hepsi bu kadar mı?

Enflasyonun artması, nasıl ki ücretlerde büyük oranlı artışı (yetersiz olsa da) gündeme getiriyorsa, bu ücret artışı da tekrar fiyat artışlarına (enflasyona) kapı aralıyor. Yani yumurta-tavuk örneği burada da geçerliliğini koruyor…

Ücretler devamlı enflasyonun altında kaldığı için reel olarak düşüşler kaçınılmaz oluyor. Bunu GSYH verilerinden de görmek mümkündür. 2017 yılında ücretlerin milli gelirden aldığı pay yüzde 39 iken, 2022 yılı üçüncü çeyreğinde yüzde 30,1’e kadar gerilemiştir.

Çalışanların geride bıraktıkları kayıpların kabulü şartıyla; asgari ücretin yeterli olup olmadığı beklenen enflasyona bakarak ölçülür. Bu konuda da daha şimdiden belli olan durum; yetkililerin “gerekirse ara zam yapılabileceği” ifadeleridir. Bu da yeni artışın, beklenen enflasyon oranının altında kalma ihtimaline işarettir. Nitekim Ocak 2022 ve Temmuz 2022 için açıklanan yüksek oranlı asgari ücret artışlarına enflasyondan arındırarak bakıldığında alım gücünün düştüğü nasıl görüldüyse; Haziran 2023’e gelindiğinde de alım gücünün Ocak 2023’e göre düştüğünü görmek hiç sürpriz sayılmayacaktır.

Bir hassas nokta da; çalışanın cebine 8.506 TL girerken, işverenin cebinden de 11.759 TL çıkacak olmasıdır. Bunun faturası da dönüp dolaşıp yine tüketiciye gelecek ve bu kısır döngüden çıkılamayışının neticesi de aşağıdaki olumsuzlukları gündeme taşıyacaktır.

  • İşveren yükünün artması maliyet enflasyonunu,
  • İşten çıkartma riskini,
  • Kayıt dışına kayma eğilimini artıracak,
  • Ücret artışları talep enflasyonunu da tetikleyecektir.

Sonuç olarak; bu çerçevede asgari ücretli için hayat standardının artması söz konusu olamaz. Yüzde 55 artışa rağmen asgari ücretlinin alım gücü ortadayken; daha önceki yıllardan da alacaklı olan memur ve emeklinin yüzde 30’luk artışını konuşmak zaman kaybıdır. Zira yetersizlik çok açık ortadadır.

Avrupa ile kıyaslama yapılamayacağını, şimdiye kadar “İki ülkede iki alışveriş” yazı dizimizde verdiğim onlarca örnek ile yeteri kadar anlatabilmiş olduğumu zannediyorum.

Refah kaybındaki bu hızı sadece tek haneli enflasyon kesebilir. Başka bir çözümü de yoktur. Olası yüzde 30-40 enflasyon oranları bile, teselli bulunamayacak seviyede ve hâlâ küresel anlamda az sayıdaki yüksek oranlar arasında yer almayı sürdürecektir. Önlenemezse sermaye bir kesimde birikmeye devam edecek ve gelir dağılımındaki bozulma da sürecektir.

Bir an önce tek haneli enflasyon günlerine dönmek dileğiyle…

Gelecek yazıda ülkemizin en büyük araştırma kuruluşu tarafından yapılan rakamsal tespitleri yorumlayacağım ve alım gücü düşüşünün alışverişe nasıl yansıdığını ayrıntıları ile daha canlı izletmeye çalışacağım.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Arıların yaptığı bal ne demek?

Ercüment Tunçalp

Başlıktaki soru birçok kişiye anlamsız gelebilir. Öyle ya arıların yapmadığı bal olabilir mi?

Yıllardır olduğunu yazıyorum. Bununla da yetinmiyorum, bu sahtekarların açıklanmasını istiyorum.

Son günlerde bu konuda çok anlamlı bir gelişme oldu. Türkiye’de bal kategorisinin lideri olan marka bir reklam filminde “Bala gerçek değerini verenler, arıların yaptığı doğal balı tercih ederler” söylemini kullandı.

Batı ülkelerinde kolay kolay gündeme gelemeyecek, gelse de gülümsetecek bu söylem, nasıl bizim ülkemizin gerçeği oldu?

Yıllardır resmi kurumların yaptığı ve açıkladığı listeler ortada; o kadar rahat hileli bal yaptılar ve o kadar düşük fiyatlarla yanına da hediyeler koyarak sattılar ki, artık tahlile bile ihtiyaç kalmadı. Uzunca bir süre televizyonlardan açık açık “1 kg yerine 5 kg veriyoruz” reklam sloganıyla aklımızla alay ettiler.

Çabuk unutuyoruz; 2015 yılında o tarihte Gümrük ve Ticaret Bakanı olan Nurettin Canikli, televizyon reklamları aracılığıyla satılan balların denetimler sonucunda da sahte çıkması üzerine bu satış tarzının yasaklandığını bildirdi.

Canikli, “Televizyon kanalları kullanılarak esasında suni tatlandırıcılar olan ve glikoz şurubundan oluşan, kısaca bal olmayan ürünler satılarak vatandaşımız yanıltılmakta ve mağdur edilmekteydi. Televizyon reklamları aracılığıyla satılan balların denetimlerini ve analizlerini gerçekleştirdik. Maalesef tamamının bal olmadığı ve sahte olduğu, başka mamullerden üretildiği ama bal diye satıldığını tespit ettik.” diye konuşmuştu.

Peki televizyon kampanyaları devreden çıkınca hileli bal bitti mi?

Hayır. İyice deşifre olan ve yasaklanan bu kanal terkedildi ama yine de alışkanlıklar bırakılmadı. Belki satış miktarlarında biraz azalma olabilir. Bakınız buraya kadarı sadece arıların yapmadığı taklit bal ile ilgilidir. Oysa arının şaşırtılarak kovan aralarına konan şuruplarla beslenmesi, çiçek aramadan kısa yoldan peteği doldurmasıyla ortaya çıkan bal da tağşiştir. Gerçek balın glikoz şurubu ile çoğaltılması da tağşiştir. Çiçek balının çam balı diye satılması da tağşiştir. Yani hilenin sınırı yoktur.

Peki bu kadarını göze almak o kadar kolay mıdır?

Güzel ülkemizde kanser ilacının bile sahtesini üretme cesareti gösteren vicdansızlar varken; balın, peynirin, sucuğun, sızma zeytinyağının sahtesine tenezzül edebilecek hilekarların varlığını öngörmek o kadar da zor olmasa gerek…

Nitekim güvenilir bir marka iyice sabrı taşmasa böyle bir tercihte bulunmazdı.

Balparmak bu söylemle sadece markasına ait ürün kalitesine ve doğallığına vurgu yapmıyor, önemli rakiplerini de koruyarak bal kategorisini ikiye ayırıyor. Tüketiciye de açık açık “tanımadığın ve güvenmediğin bal kavanozuna elini sürme” mesajı veriyor.

Keşke hileli ürünlerle olan mücadele kazanılsaydı da buna ihtiyaç kalmasaydı…

Maalesef cezaların caydırıcı olmaması ve denetimler sürse de kamuoyuna açıklamaların azalması bu mücadelenin kazanılmasını zorlaştırıyor.

Bugün ülkemizde, pazar payları yüksek olan Balparmak ve Anavarza markalarına ait üretim tesisleri bünyesinde her türlü bal tahlilini yapabilen, teknolojik imkanlarla donatılmış laboratuvarlar bulunmaktadır.

Peki bu ne demek?

Her iki marka da ülkemizde piyasaya çıkmış olan her kavanozun içinde hangi kalitede ürün olduğunu biliyorlar demektir.

Sonuçları açıklayabilirler mi?

Asla. Zira etik olarak onlara düşen bir görev değildir ama moral bozucu tarafı, haksız rekabete uğradıklarını sürekli görmeleridir. İşte bunun için de hiç olmazsa bu dikkat çekme eylemi gerçekleşmiştir.

Bir tüketici olarak böyle bir sorumluluğu üstlenen kategori lideri markayı kutluyorum. Ayrıca tüketici sağlığını başa alan bütün markalara da (sadece bal konusunda değil) perakendeci kanadının pozitif ayrımcılık yapmasını diliyorum.

Sonuç olarak; balın içine dışardan hiçbir şey katılamaz, hatalı benmari işlemi ile besin değeri bozulamaz ve balın içinden de hiçbir şey alınamaz.

Niyeti bozanların muhtemelen içine kattıkları glikoz şurubu, mısır şurubu, pirinç şurubu, pancar şurubu, boya, bal aroması gibi fazlalıklar halk arasında bulunan çeşitli yöntemlerle anlaşılamaz.

Yani balın sahte olduğu; görerek, koklayarak, tadarak veya çeşitli testler uygulayarak öğrenilemez. Tek seçenek laboratuvarda tahlil etmektir. O da her laboratuvarda değil!

Tüketici şüpheye düştüğü durumlarda ‘Alo Gıda’ hattını kullanmalı, resmi kurumlar da tahlil sonuçlarını duyurarak halkı aydınlatmalıdır. Elbette bu hilekarların karşısına hapis cezası başta olmak üzere bütün caydırıcı engeller de bir an evvel çıkartılmalıdır.

Çin’den sonra dünyanın ikinci büyük bal üreticisi olmamız önemlidir ama hileye maruz kalmadan tüketiciye ulaştırmak ve Türk balına olan güvensizliği gidermek çok daha önemlidir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Fiyat sabitleme nereye kadar?

Ercüment Tunçalp

Büyük perakendeciler fedakarlık yaparak, Ocak ayını “mecbur kalmadıkça fiyat artırmadan” geçireceklerini açıkladılar. Bunu yaparken önce kendi özel markalarına ve sadık tedarikçilerine güvenerek program hazırladılar. Bir de zaten hiç ara vermeden uyguladıkları insert indirimleri vardı, o tarafı da biraz daha zenginleştirme kararı aldılar. Tamamen olumlu buluyor ve kutluyorum.

Elbette bu genel uygulamanın yanında bir de istisnalar olduğunu unutmayalım. Yani indirim yapıyormuş gibi davrananları da kenarda tutalım. Bunlar yüksek olduğunu bildikleri ilk fiyatlarını göstermeden, “yüzde 20 tasarruflu” duyurusu ile sözde indirim yapanlardır ve indirdikleri fiyat bile rakiplerin normal raf fiyatları düzeyindedir. Dikkatli tüketicilerin sloganlara bakmadan, etiketleri kıyaslayarak bunları kolayca eleyebileceklerine inanıyorum.

Ancak genele bakınca, bugüne kadar defalarca yazdığım şekliyle; ‘fiyatlar marketten önce fabrikada artar’ gerçeğini de kabul etmemiz gerekiyor.

Peki o taraftan hiç ses var mı?

Olmasa da eğer üretici sık fiyat artış talebi ile geliyorsa, perakendeci için iki yol vardır. Ya “mecbur kaldık” diyerek bazı yeni artışları raf fiyatlarına yansıtmak ya da bu teklifleri kabul etmemek…

İlki bütün ürün portföyü için fiyat sabitleme sözü vermediklerinden normal karşılanabilir. Ancak ikinci durumda bazı raflar boş kalabilir. Ve bu şekilde Ocak ayını bitiririz.

Peki Şubat ayında ne olur?

Belki ilk 15 gün de bu uygulama devam edebilir, sonra her şey eski haline, yani yüksek enflasyon düzenine geri döner. Zira baz etkisi geçicidir, politikalarda değişiklik gerçekleşmeden kalıcı yavaşlama sağlanamaz. Dolayısıyla fiyat artışları birikimli olarak gelir. Bunu hâlâ sabit tutmak ise perakendecinin gücünü aşar. Hem maliyet enflasyonu hem de talep enflasyonu birlikte hareket halindeyse iktisat bilimi kurallarına göre fiyatları uzun süre sabit tutamazsınız.

Çünkü öyle bir noktaya geldik ki; talebi kısmak için faizleri artırmak veya üretimi artırmak gerekiyor. Birincisi politika olarak kabul görmez, üretimi de kısa zamanda artırmak mümkün olamaz.

Maliyet enflasyonu için faizleri indirmek de bizim için çözüm olamıyor. Zira diğer üretim faktörlerinin (ücret, kira, enerji, hammadde) fiyat artışlarında bir azalma gerçekleşemiyor. Yani her iki enflasyon türünün birlikte ve dengede olduğu bir tabloda faiz de iş yapmıyor.

Neticede fiyat artışlarının ve hayat pahalılığının uzunca bir müddet daha hayatımızda olacağını kabul etmek zorundayız. Enflasyonda bazı ülkelerdeki gerilemeye bakarak bize de yansımasını bekleyemeyiz. Zira bizim yaşadığımız sebeplerin bize özel olduğunu da görmek zorundayız. Yapısal sorunların devamı, ekonomik istikrarın bozukluğu ve güven eksikliği gibi…

Yani 2022’den devir aldığımız yüksek enflasyon, 2023 yılı boyunca biraz daha düşük oranda seyretse de küresel sorunların sona ermesi ile bizde de benzer sonucu bekleyemeyiz. Örneğin FED, bir süre daha sıkı para politikasına devam edileceğini açıklamıştır. Yani esasında onlar da kendi bünyelerine iyi gelecek tedavi yöntemleriyle kendilerini ayrıştırmışlardır. FED’in faiz artışlarında sona yaklaşması, elbette enflasyonda sınırlı da olsa bir gerileme yaşanmasının sonucudur. Her ülkenin de kendi durumuna uygun politikalar geliştirmesi beklenir. Yoksa yukardaki uygulamalar bizdeki gibi geçici rahatlama sağlar ama uzun vadede kronikleşmiş sorunları çözemez.

Fiyat sabitleme yöntemi ilk defa ülkemizde uygulanmıyor. 2022 yılı Mayıs ayında İngiltere’de yıllık enflasyon yüzde 9,1 ile son 40 yılın rekorunu kırınca, perakende sektörünün güçlü şirketleri olan Aldi, Lidl, Asda ve Morrisons başta olmak üzere yıl sonuna kadar bazı kategorilerde bir fiyat sabitleme hareketi gerçekleşmişti. Asda, 2022’nin sonuna kadar kahvaltılık gevrek, ekmek, un ve tavuk gibi temel ürünlerde fiyatlarını sabitleyeceğini açıklamıştı. Morrisons, pirinç ve kıyma da dahil olmak üzere 500 üründe ortalama yüzde 13’lük bir indirimi düzenli olarak uygulayacağını duyurmuştu. (Kaynak: Kantar Araştırma/Bi Sektör)

Elbette tek haneli enflasyonu olan bir ülke ile gıdada üç haneli enflasyonu yaşayan bir ülkenin perakendecileri arasında ne tedarikçi baskısı ne de tüketici mağduriyeti aynı seviyede gerçekleşmez ve bu yüzden de kıyaslama yapılamaz. Bu bakımdan bizim perakendecilerin bir aylık süre için yaptıkları fedakarlık, İngiliz perakendecilerin uzun süreli uygulamalarından daha değerlidir.

Bir medya kuruluşu, “Marketlerde başladı, dalga dalga yayılıyor” başlığı altında hazır giyimcilerin de etiketi sabitleyeceğinden bahsediyor.

Şimdi bakalım aynı şey mi?

Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği (TGSD) Yönetim Kurulu Başkanı Ramazan Kaya; “Son zamanlarda zincir marketlerde yaşanan etiket sabitlemeyi önümüzdeki süreçte bizim sektörümüzde de göreceğiz. Özellikle de perakende tarafında” diyor. 2023’te adet bazında yurtdışı pazarda yüzde 20, iç pazarda da yüzde 30’larda daralma yaşanacağını öngören Kaya, talep olmayınca üretim yapılmayacağını, etiket sabitleme ile stokların eritileceğini belirtti.

Burada gıda perakendecilerinin talep ve maliyet artışına rağmen üstlendikleri fedakarlıkla en küçük bir benzerlik yoktur. Tersine talepteki daralmanın ve üretimi durdurmanın tabii sonucu olarak, her sıkıntılı zamanda stokları eritmeye yönelik etiket sabitleme ve hatta indirimler görülebilir. Yani bugüne özel bir durum değildir.

Sonuç olarak; bu uygulamalar geçici rahatlama sağlasa da bize kalıcı çözümler gereklidir. Yüksek fiyatın sabitlenmesi yetmez. Bazı ürünler (et ve süt ürünleri, yumurta gibi) fiyatlarıyla, çıktıkları tepe noktada zaten ulaşılamaz olmuşlardır. Tüketicinin hissedilir indirime ihtiyacı vardır.

Önemli olan alım gücünü aşmayan son fiyattır. Bu da sadece perakendecinin gücü ile sağlanamaz. Örneğin ‘karkas et ithalatı’ kararını çok isabetli buluyorum. Yetmez, karkas fiyatlarını sürekli tırmandırma gayreti içinde olan fırsatçılara da tedbir alınması gerekiyor.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER