Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Girdi maliyeti bahanesi!

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Önce tarım sektörünü bir kenara ayıralım. Bugün girdi maliyetlerindeki artışın en büyük mağduru üreticilerdir ve daha fazla desteklenmeleri gerekir. İkinci mağdur grup tüketicilerdir. Yani hak ettiğinden az kazananla, gerektiğinden fazla harcayan aynı kaderi paylaşmaktalar. Ancak tedarik zincirinin diğer halkaları bundan olumsuz etkilenmedikleri halde sesleri daha fazla çıkmaktadır.

Artık alıştığımız üzere Antalya’da turisti kazıklayan restoran bile aynı savunmayı yapabiliyor; “Girdi maliyetlerimiz arttı” diyebiliyor. Elbette maliyetler artınca fiyatlar seviyesi de paralel şekilde yükselebilir. Ancak bu bahaneyle halkın yaşam maliyetine fazladan ekleme yapılmaz.

Yapılırsa ne olur?

Fırsatçı enflasyonu yaratılmış, devamında da enflasyon vergisi salınmış olur. Tokatı yiyen de kimin attığını göremez. İşte bu işi cazip kılan da bu özelliğidir!

Geçmiş senelerde özel okul fiyatlarına enflasyonun katbekat üzerinde uygulanan fahiş zamlar nedeniyle devlet zorunlu olarak yeni düzenlemeler getirdi. Artık ara sınıflarda yapılacak zamlar, bir önceki yılın ÜFE ve TÜFE ortalamasının 1,05 ile çarpılmasıyla belirlenecek. Yani hesaplanan enflasyon oranının yüzde 5’i kadar ilave artış yapılabilecek. Eskiden olduğu gibi öğrenciyi ilk sınıfa aldıktan sonra veliyi sömürme devri bitti. Bu örneğin birçok sektöre yayılması gerekir.

Bir youtuber, Almanya’da fiyatı 188 euro olan bir montun bire bir aynısının (fotoğraflanmış şekilde) Türkiye fiyatının 50.000 TL. (1.018 euro) olduğunu aktarıyor (Tayvan Adam). “Parası olan versin” diye düşünen varsa bile hesap yapmalarını öneririm. Bu parayla, Almanya’ya gidiş-dönüş uçak bileti ve konaklama masraflarını ekleyip, dönüşte de o montu giyerek tamamını daha ucuza getirebilirsiniz. Bu fırsatçılığı girdi maliyeti ile açıklamak mümkün mü?

Bunların hiç birisi bizim için sürpriz değildir. Zira gıdadan daha temel ihtiyaç maddesi var mı? Yıllardır küresel genişlikte fiyat kıyaslamaları yapıyoruz. Dolar ve euro bazında dünyanın en pahalı ülkesi olmamızın yanında, yerli markalarımızın bile ABD’de dolar bazında Türkiye’den daha ucuza satıldığını tespit ediyoruz ve açıklıyoruz. Daha ötesi var mı?

Ülkemizde yaygın olarak dönemsel fiyat indirimleri yapılıyor. Soruyorum; gerçek fiyatı bilinmeyen bir ürünün indirimli fiyatına itibar edilir mi?

Örneğin, aynı marka tereyağını 900 liraya satan da, 600 liraya satan da var.

Aynı marka çikolatayı 160 liraya satan da, 59 liraya satan da var. İndirimlerde hangi başlangıç fiyatını referans alacağız?

Biraz ihmal ettiğimiz gıda dışı kategorilerle devam edelim ve önce en yetkili ağızlardan aktaralım…

Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mustafa Gültepe’den çarpıcı bir açıklama geldi. “Kendi ürettiğimiz ürünlerde bile Avrupa’dan yüzde 60 daha pahalıyız” diyerek başlığı koydu. Hazır giyim sektöründe maliyetlerin kontrolden çıktığını ve iç piyasadaki fiyatların mantık sınırlarını aştığını vurguladı. İngiltere, Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkelerin Türkiye’den daha ucuz hale gelmesinin “öngörülemez” olduğunu da belirterek şu örneği verdi…

“Bir arkadaşım Avrupa’da 6 bin liraya bir ürün aldı. Aynı ürünün Türkiye’deki etiketi tam 17 bin liraydı. Ben de bir mont inceledim, yurt dışında yüzde 30 daha ucuzdu. Artık uçak bileti dahil Avrupa’da alışveriş yapmak daha ekonomik hale gelebiliyor” demiş.

Başkan’ın sonuç hakkındaki tespitleri doğru olsa da; nedenleri konusunda farklı düşünüyorum. Zira son iki senedir Türkiye’de ‘fiyatlama davranışları’nın bozulduğunu sık sık tekrar ediyorum. Üretici maliyetlerinin artması gerçek olsa da, döviz bazında 2 katı aşan fiyat farklarının bu nedene bağlanması yanlış olur.

Yüzde 15 pahalı kalsak bu anlaşılır bir şeydir ama yine de bazı tedbirleri almayı gerektirir. Yukarda belirtilen 4 ülkenin işçiliği bizden ucuza getirmesi mümkün mü? Her ülkedeki asgari ücretleri biliyoruz, kendi ülkemizle kıyaslıyoruz ve yayınlıyoruz. Arada maliyet açısından bizim lehimize büyük fark var. Ancak onların 100 kişi çalıştırdığı üretim hattında biz 150 işçi çalıştırıyorsak durum değişir tabi. Onlar üretimlerinin bir kısmını ucuz işçiliğin olduğu coğrafyaya kaydırınca biz sadece izlemekle yetiniyorsak, onlar teknolojiye yatırım yaparak verimliliği artırırlarken buna kayıtsız kalıyorsak elbette ara açılır. Yoksa onların kullandığı en pahalı hammaddeyi kullansak bile maliyetimizin en fazla aynı çıkması gerekirken, brüt kâr marjlarımızın yüksekliği de ateşi harlamış olamaz mı?

Buyurun MÜSİAD’ın yeni Genel Başkanı Burhan Özdemir’i de dinleyelim…

Türkiye’de fiyatlamaların kontrol edilmediğini söyleyen Özdemir diyor ki; “Aynı çayı bir yerde 500 liraya, başka bir yerde 5 liraya içmek normal değil. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir fiyat makası yok.”

İşte biz de bunu söylüyoruz zaten…

TCMB, “Firmaların Davranış Psikolojisi: Algılardan eylemlere” başlıklı çalışma notunu kamuoyuyla paylaştı. Çalışma sonuçlarına göre, “Enflasyonun yüksek seyrettiği dönemlerde firmalar kârlılıklarını koruma refleksiyle hareket ediyor. Bu da fiyatlama davranışlarını doğrudan etkileyebiliyor” deniyor.

Şimdi işin bu psikolojik yanı çok masum gibi görülebilir. Ancak bu davranışın abartılması fırsatçı enflasyonunun gerçek kaynağıdır.

Sonuç olarak; fiyatlarımızın aşırı yüksek olduğunu saha çalışmalarımızdan zaten biliyoruz. Yeni olan sanayicilerin bile bu açık farkı telaffuz etmesi, bir kamu kurumunun da tasdik etmesidir.

Girdi maliyetindeki artışın üzerinde fiyatını artırana seyirci kalınmamalıdır. Yoksa bu yüksek enflasyonla daha çok uzun seneler boşa mücadele etmek zorunda kalırız…

Devamını Oku
2 Yorum

2 Yorum

  1. Veli GÜNER

    20 Şubat 2026 saat: 14:44

    Sayın Üstadım Ercüment Tunçalp,
    Öncelikle kolaylıklar diliyorum! Kolay değil elbette: “Hallacın pamuk attığı” gibi atıyoruz ama Burjuva Ekonomi Politiğinin antagonist fiyat politikası bir takım kavram ve kategorilerle gizlenip bastırılmaya, gözlerden uzak tutulmaya çalışılıyor.
    Fiyat kavramı burjuva ekonomi politiğinin temel kavramlarından biridir. Ve eşitlik ilkesine dayanır. Fiyat mekanizması toplumsal yeniden üretimin denge unsurudur. Bir başka deyişle “Değer Yasası” olarak işlev gören emek-zaman denge unsurudur. Bütün meta üretimi ve sermaye ilişkileri bu temelde şekillenir. Kapitalist sermaye ilişkilerine dayanan yeniden üretim sürecinde sadece metalar üretilmekle kalmaz, bütün kapitalist sistem bütün beşeri ve kurumları da dahil olmak üzere yeniden üretilir. Ekonomi politiğin esas aldığı bu yeniden üretimde sermayenin ve onun unsurlarının büyüyerek yeniden üretimidir. Bu büyüme iradi veya irrasyonel bir ilişki sonucu oluşmaz. Eşit değerlerin değişimine dayalı dolaşımın, üretim sürecinde sermayenin canlı emekle girdiği ilişki sonucu doğar-büyür! Diğer bir deyişle canlı emeğin ürettiği artı emeğin işçi ile sermaye sahibi arasında paylaşılan kısmı kadar büyür. Burası işçi sınıfı ile kapitalist sınıf arasındaki mücadelenin de kaynağıdır. İşçi sınıfının ürettiği bu artı-değerin paylaşımı sadece işçi ile patronu arasında bir paylaşıma konu olmaz: paylaşım işçiler ile bütün kapitalist sınıf ve kurumları arasında (İşçinin doğrudan patronu (kar), bankalar (faiz), toprak-arazi,bina sahipleri (rant), Devlet-Belediyeler (Harçlar ve Vergiler+Enflasyon)) paylaşılır. Bundan dolayı işçilerin sürekli baskı altında tutulup örgütlenmelerinin engellenmesi bu yüzdendir. Herkesin herkesle savaşımı olan bu ekonomik düzen içinde tek düzenleyici unsur “Değer Yasasıdır”. Değer yasası açıklanmadan ekonomi politiğin hiç bir çelişkisi açıklanamaz! Açıklananlar ise eksik olur, yanlış olur! Not: Hangi para birimi olursa olsun, “Altın” Para olarak ele aldığınızda, fiyatları nasıl değiştirebilirsiniz, enflasyonu nasıl yükseltip düşürebilirsiniz? Denemesi bedava!

  2. Ercüment Tunçalp

    Ercüment Tunçalp

    20 Şubat 2026 saat: 16:52

    Veli bey katkınız için teşekkürler…

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

“İkincisi %50 indirimli!”

Ercüment Tunçalp

İndirim kataloğu hazırlarken, algı konusunda çok yaratıcıyız…

Aynı üründen 1 adet alırsanız indirim yok, 2 adet alırsanız ikincisine %50 indirim var. Aklınızda kalan %50 değil mi?

Oysa aldığınız indirim yüzde 25, hem de 2 adet almak şartıyla…

Bitmedi. Örneğin, Gillette Mach 3 traş bıçağı yedek 4’lü ulusal zincirde 660 TL, yerel markette 600 TL (bire bir aynı çeşit).

Rakipteki fiyata göre o yüzde 25’de , yüzde 17,5’e indi mi?

Şimdi soruyorum; bu pahalı ürünü %17,5 avantaj için 2 adet alır mısınız?

Fiyat belirtmeden yapılan, “1 alana 1 hediye” kampanyası daha da ilginç…

  • Hangi fiyattan alacağınızı belirtmemişler. Markete gidince öğreneceksiniz…

Markete girdiniz ve hediyeli Pastavilla makarna fiyatının 47 lira olduğunu gördünüz, o anda diğer rakiplerle kıyaslama imkanınız var mı? Yok, alışverişten sonra öğreneceksiniz. Ben sizin yerinize öğrendim. Piyasada aynı ürünün 35 lira olduğunu göreceksiniz, hem de Bağdat Caddesi üzerindeki 2 şubeli yerel perakendecide

Kafanız karıştı değil mi? Ürünü daha pahalı alan perakendeci, daha ucuz alan büyük perakendeciden (ölçek ekonomisi ile) 12 TL düşük fiyata satabiliyor.

Bu tuhaflığın adı ‘Fiyatlamada davranış bozukluğu’dur.

Tüketici böylece “1 alana 1 hediye” kampanyasından %50 indirimli ürün almış olmuyor, rakipteki 35×2= 70 TL yerine bu kampanyadaki iki ürüne  47 TL ödeyerek yüzde 33 reel indirim almış oluyor…

Üstelik, yine bunu da şarta bağlamışlar. Bu indirimi hak edebilmeniz için aldığınız ürünlerin aynı çeşit olması gerekiyor. Oysa diğer marketten aldığınızda biri spagetti, diğeri fiyonk olabiliyor…

Dünyada çikolata fiyatları düşerken hâlâ döviz bazında en pahalı fiyatlar bizde. Zira ana hammadde fiyatında yarı yarıya düşüş var ama bizim fiyatlar yukarı doğru tek yönlüdür. Her çıkışın bir inişi olmaz!

Dolayısıyla indirimi göstermek için çok kullanışlı bir üründür. Birçok yerde Milka çikolata normal raf fiyatı 79 TL iken (ki kakao fiyatı düştükten sonra bu da yüksektir), insert içinde çikolatayı 129,95’ten 79,95 TL’ye düşmüş göreceksiniz. Daha da ilginci; bu insert sahibinin rakibi durumundaki diğer ulusal zincir de aynı çikolata markasını inserte almış. Normal fiyatı da 160 TL yaparak 1 alana 1 hediye kampanyası ile aynı fiyatta buluşmular. Oysa esas olan raf fiyatlarındaki yakınlıktır. Tüketicide kafa karışıklığı yaratmak değil…

Amaç bellidir; tüketici hazır yüksek fiyata alışmışken, indirimi yüksek göstererek onu mutlu etmek…

  • Yine bir ulusal zincir kataloğunda, 250 gr Sütaş tereyağı normal fiyatı 271 TL (1.084 TL/Kg) olarak gösterilmiş. Araştırdım, böyle bir normal fiyat bulamadım. Hatta aynı zincirin daha üst gelir grubuna satış yapan formatına da baktım. Oradaki aynı markanın 100 gr fiyatı 119,95 TL (959,60 TL/Kg) idi. Oysa aynı grup içinde gurme lezzetler sunan, üst segment bir marketten daha yüksek fiyat veya en azından aynı fiyat seviyesi beklenmez mi?

Ana firmanın insert içindeki indirimli fiyatı ise 271 TL yerine 200 TL (800 TL/Kg) olarak açıklanıyordu. Elbette bu fiyat normal satış fiyatlarına yakındır ama indirimli fiyat sayılamaz. Zira diğer bir ulusal zincirde aynı ürünün 350 gram fiyatı 299 TL (854TL/Kg) olup, bir yerel zincirde de aynı ürünün 750 gramı indirimli şekilde 500 TL (666 TL/Kg)) olarak afişlenmişti.

İşte en düşük fiyatı da en yüksek fiyatı da yan yana getirdim. Bir temel üründe cepten çıkacak yüzde 63 fazlalık küçümsenmesin. Zira bu şekilde yüzlerce ürün daha var. Tekrara düşmemek için sadece güncel olanları gündeme getirdim…

Sonuç olarak; eğer ilk fiyatınız gerçekçi değilse, ne yaptığınız indirimin, ne verdiğiniz hediyenin, ne de ikincisine yüzde 50 indirimin anlamı kalmaz. Çünkü matematiğe uymaz…

İndirimi veya promosyonu cazip göstermek adına önce fiyatı artırıp, sonra da inserte almanın adını bunun için asansör fiyatlama koydum. Zannediyorum yukardaki örneklerle de içini doldurmuş oldum. Neticede, bu tip uygulamalarda ilk bakılacak yer ilk fiyattır. Eğer o gerçekçi değilse, kazancınızı ölçemezsiniz!

X          X          X

Bir başka konu da, bu anlattıklarımla yakından ilgilidir. Altı yedi yıldır dünyanın çeşitli ülkeleri ile market fiyatlarımızı kıyaslıyorum. Fiyatlarımızın, gelişmiş batı ülkelerinin bile üzerinde olduğunu listeler halinde açıklıyor ve yorumluyorum. Hafta içinde, Türkiye’de yaşayan İngiliz gazeteci Lizzie Porter, benim kıyaslamalarımın bir benzerini Londra ile İstanbul arasında yapmış.

19 ürünlük temel gıda sepetine Londra’da 2.700 TL (44,53 sterlin), İstanbul’da ise 4.400 TL (71,99 sterlin) ödeneceğini tespit etmiş. Fiyatları 14 Mayıs 2026 tarihinde Sainsbury’s ve Carrefour’dan almış. Sonuçta bizdeki fiyatların %63 daha fazla tuttuğunu görerek oldukça şaşırmış (Karar).

Oysa bu durum aniden oluşmuş değildir. Tam 6 yıl önce 17 Ağustos 2020 tarihli İngiltere (İki ülkede iki alışveriş 4) kıyaslamamda, 25 ürünlük liste toplamının İngiltere’de 26,80 sterlin, Türkiye’de aynı alışveriş toplamının 39,60 sterlin tuttuğunu yazmışım. Altı sene arayla benim kıyaslamamdaki fark %48 iken, İngiliz gazetecinin bulduğu fark %63 çıkmış. İşte bu benzerlik sorunumuzun ne kadar kronik olduğunu ve bir şeylerin yanlış gittiğini ortaya koymaktadır.

Fiyatların çığırından çıkmasının, sadece maliyetlere ve devamında da enflasyona bağlanamayacağını, en temel ihtiyaçların kaynağı olan market enflasyonu ile mücadeleye öncelik verilmesi gerektiğini göstermektedir. Zira sabit gelirli kendi emeğinin fiyatını artıramazken, bu özgürlüğe sahip serbest piyasanın da sınırları olmalıdır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

“Dünyada da enflasyon yükseliyor!”

Ercüment Tunçalp

ABD-İran savaşının bir gerçek etkisi var, bir de bahane üretme etkisi…

Ben bunu bir futbol maçında yenilen takım yöneticilerinin, kendi futbolcularının düşük performansına bakmadan, sonucu hakemin birkaç yanlışına bağlamalarına benzetiyorum. Bu şekilde de gerçek sorunların üzeri örtülerek başarı sağlamak mümkün olamıyor. “Efendim, dünyada da enflasyon yükseliyor” klişesi doğrudur ve üstelik yemin etseniz de başınız ağrımaz!

Oysa dünyada 2025 yılı itibariyle 70-80 ülkenin yıllık enflasyon oranları %5’in altındaydı. Ayrıca %2 ve %1’in altında; hatta eksi enflasyon (deflasyon) oranına sahip oldukça da fazla ülke bulunmaktaydı. Bir kısmını aktaralım; Macaristan (%1,8), Fransa (%1,7), İtalya (%1,7), Malezya (%1,7), Japonya (%1,5), Çin (%1), İsveç (%0,6), İsviçre (%0,2), Tayland %-0,1).

OECD Mart 2026 raporunda; savaşın petrol fiyatlarını ve küresel enflasyonu artıracağı yer alıyordu. Ancak buradaki önemli nokta; rapordaki, “2025 yılında yüzde 3,1 olan ortalama küresel enflasyonun 2026’da yüzde 4’e çıkacağı” tahminiydi. Bunun ülkemizdeki durum ile bir benzerliği bulunuyor mu?

Kaldı ki bir puanın altındaki artış yerine, bizim yüksek enflasyonla yaşamaya mecbur kalmış vatandaşımızın yüzde 30 oranı yüzde 35’e çıksa ne fark eder?

Aylardır dezenflasyon yaşamadığımızı ifade ediyorum. Nitekim 2025’in sonunda yüzde 30’un altına düşmeyen yıllık enflasyonumuz, Ocak (%30,65), Şubat (%31,53), Mart (30,87), Nisan (%32,37) aylarında da paralel seyir izlemişti. Tek değişiklik; savaştan önce (Ocak’tan Şubat’a) 1 puan artan yıllık enflasyon, son ay (Mart’tan Nisan’a) 1,5 puan artmış oldu. İşte bu yarım puan ilave de enerji fiyatlarındaki artıştan kaynaklanmıştır. Hepsi bu kadar…

İthal enflasyon’ diye adlandırılan durum ise, ithal girdilerin maliyetlerindeki artış nedeniyle genel fiyat düzeylerinin yükselmesidir. Evet aslında maliyet unsurlarından biridir ama eğer kur şoku yaşamıyorsanız, enflasyonu yüzde 3-4 arasında olan ülkelerden yapılan ithalatın maliyetlerinize katkısı çok sınırlı olur.

Ancak, bugüne kadar yaşadıklarımız bize ithal enflasyon sıfır olduğunda bile dünyada gıda enflasyonu düşerken, bizde rekor kırdığını göstermiştir.

Elbette biz sadece TL enflasyonu yaşamıyoruz. Doların sahibi ABD’de yıllık enflasyon yüzde 3,3 iken, son bir yılda bizim dolar bazında enflasyonumuz yüzde 9,78 (TÜİK) çıkmıştı. Dünya ile sık sık yaptığımız döviz bazlı fiyat kıyaslamalarında bizim aleyhimize farkın sürekli açılmasının esas sebebi budur. Görüldüğü gibi sadece buna bakarak bile bizdeki fiyatlar genel seviyesinin dolar bazındaki hızlı yükselişini küresel nedenler içinde arayamayız. İşte bunun için TÜFE içinde, hatalarımızın ve fırsatçı enflasyonunun payı olduğunu kendi gerçeğimiz olarak kabul etmeliyiz.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek; “Enflasyon beklentilerindeki bozulmada savaşla birlikte artan enerji maliyetleri etkili oldu. Artan enerji fiyatlarının ülkemizde de enflasyon görünümünü olumsuz etkilemesi bekleniyor” demiş. Bakalım öyle mi?

Savaşın olmadığı yılın ilk 2 ayında, resmi hedef yüzde 16 iken hemen hemen 2 katı kadar enflasyon yaşamıyor muyduk?

TCMB, 12 Şubat tarihinde paylaştığı yılın ilk raporunda; daha önce yüzde 13 ile yüzde 19 aralığında öngördüğü 2026 yıl sonu enflasyon tahmin aralığını yüzde 15 ile yüzde 21 seviyesine yükseltmemiş miydi?

Yine savaşın olmadığı Şubat 2026’ya ilişkin, TCMB’nin “Sektörel Enflasyon Beklentileri” anketine göre; şubat’ta 12 ay sonrası için enflasyon beklentileri, piyasa katılımcıları için yüzde 22,10 (nisan’da 23,39), reel sektör için yüzde 32 (nisan’da yüzde 33,70), hane halkı için yüzde 48,81(nisan’da yüzde 51,56) seviyelerinde gerçekleşmişti. Acaba yukardaki 2 ay arayla açıklanan beklentilerdeki küçük oranlı bozulmanın sebebi, 1 puan artan yıllık şubat enflasyonu olamaz mı?

Sonuç olarak; savaştan önce beklentileri bozan yeteri kadar nedenlerimiz vardı.

  • Sanayi sektörünün sıkıntıları savaş ile başlamadı…
  • Gerçek işsizlik (atıl işgücü) yüzde 31,5 olmuştu.
  • Gelir dağılımı da giderek bozulmuştu…
  • Siyasetteki ısınmanın başlangıcı bir sene önceye uzanıyordu…
  • Doğrudan yabancı yatırımın gelmemesi de son ayların gelişmesi değildi…
  • Enflasyonla mücadelede sadece kuru baskılamak yetmezdi. Daha önemli sorunlara öncelik vermek varken, kur politikasını lokomotif yapmak hataydı.
  • Nitekim, nisan ayında bizim aylık enflasyon yüzde 4,18 iken, AB yıllık ortalaması mart ayı itibariyle yüzde 2,80 çıkmıştı. Üstelik onlar yarım puan artacağını öngördükleri yıllık enflasyon için acil tedbirleri devreye sokuyorlardı.
  • Biz ise “ücret artışlarının sınırlandırılması” konusunu ilk sıralara alınca, refah seviyesi gittikçe düştü ve üstelik enflasyona da çare olamadı.
  • Kamuda tasarruf olmadan, yapısal sorunların halli devreye girmeden başarı şansı kalmıyor.

İşte dünya ile ayrıştığımız önemli hususlar bunlardır ve savaşın getireceği şartlar bizim yıllardır yaşadığımız bu kronik sorunların yanında çerez kalır.

Oysa dünya ile empati ve benchmarking (kıyaslama), kendi içimizde de özeleştiri en önemli ihtiyaçlarımızdır…

Yazıyı göndermek üzereyken önüme yeni bir haber düştü. TCMB, mayıs ayı Enflasyon Raporu sunumunda, nihayet 2026 için ara hedefin yüzde 16’dan 24’e yükseltildiği belirtilmiş. Yılın ilk gününden itibaren 16’lık hedefin gerçekçi olmadığı herkes tarafından dillendirilirken, bu yüzde 50’lik yanılmanın da şimdilik olduğunu bir kenara not edelim…

İşte bunun için Merkez Bankası Başkanı Karahan’ın belirttiği, “savaşın enerji ve ulaştırma fiyatlarına ve dolayısıyla enflasyona hızlı yansıması”, hedefin değiştirilmesi için gerekçe yapılamaz…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (37) Moldova

Ercüment Tunçalp

Moldova, Doğu Avrupa’da, Romanya ve Ukrayna arasında, denize kıyısı olmayan bir cumhuriyettir. Başkenti Kişinev, resmi dili Romencedir. Moldova, kişi başına düşen GSYİH açısından Avrupa’nın en yoksul ülkesidir. Kıyaslama için seçilmesinin sebebi budur. Amaç bir kere de böyle bir ülke ile satın alma gücü farkını ölçmektir…

Ekonomi büyük ölçüde hizmet ve tarım sektörüne dayalıdır. Ülke içerisinde Gagavuz Türklerinin yaşadığı “Gagavuzya Özerk Bölgesi” bulunur.

Gagavuzya’nın kendi polis teşkilatı, kendi parlementosu, kendi başkanı ve seçimleri bulunmaktadır. Gagavuzlar hem Modova hem de Gagavuzya seçimlerinde çoğunlukla Rusya yanlısı partileri seçmekteler. Başkenti Komrat’tır. Ülkeye ismini veren Gagavuzlar, Oğuz Türkü kökenlidir. 11. yüzyılda Balkanlara göç eden Gagavuzlar Ortadoks Hristanlığını kabul etmişler ve daha sonra Osmanlı yönetimi altında kalmışlardır. Türkçeyi aynen bizim gibi konuşmaktalar.

Moldova, 33.850 kilometre kare yüzölçümüne sahip olup, Konya ilimizden daha küçük bir alanda yer almaktadır. Avrupa’da en az ziyaret edilen ülkelerden biridir. Ülke, büyük oranda engebeli ovalar ve üzüm bağları ile kaplıdır. Şarap üretimi, ülke ekonomisi ve kültürü için büyük önem taşır. Dünyanın en büyük yeraltı şarap mahzenlerine sahiptir. 27 Ağustos 1991’de, Sovyetler Birliği’nin dağılması devam ederken, bağımsızlığını ilan etmiştir.

  • IMF’in 2025 verilerine göre Moldova, cari fiyatlarla 190 ülke arasında dünyanın 131.  büyük ekonomisi konumundadır ama 8.239 dolarlık kişi başı geliri ile 97. sırada yer almaktadır. Türkiye ise 16. büyük ekonomidir ama kişi başı gelirde 65. sırada yer almaktadır. Dolayısıyla ekonomik büyüklüğün tek başına bir şey ifade etmediği buradan bir kere daha anlaşılmaktadır.
  • Moldava nüfusu 2,3 milyondur. Yani Adana ilimiz kadar…
  • Moldova asgari ücreti 319 euro Bizimki 533 euro dur.
  • İşsizlik oranı yüzde 3,6’dır. Bizimki yüzde 8,1 (dar tanımlısı).
  • Enflasyon oranı yüzde 7’dir. Bizimkinin dörtte birinden az…
  • Bu küçük ülkede yer alan market zincirleri; Linella, Local, Rogop, Fidesco ve Famly Market’tir.

Şimdi market alışveriş kıyaslamalarına geçebiliriz…

  • Sanal alışverişin tarihi 23 Nisan 2026,
  • Moldova fiyatları Famly Market’ten, Türkiye fiyatları iki ulusal zincirimizden alınmıştır.
  • Moldova para birimi Moldova Leyi’dir (MDL), bundan sonra bu kısa şekliyle ifade edilecektir.
  • Güncel kurlar 1 MDL= 2,62 TL, 1 Euro= 20,13 MDL, 1 Euro= 52,63 TL şeklindedir.
  • 42 ürünün yer aldığı listede; Moldova alışveriş tutarı 1.878 MDL ve karşılığı 4.922 TL tutmuşken, Türkiye alışverişi tutarı 6.304 TL tutmuştur. Euro cinsinden kıyaslarsak, Moldova alışverişi 93,52 €, Türkiye alışverişi 119,77 € çıkmıştır. Her iki şekilde de bizdeki alışveriş %28 daha pahalıdır.
  • 42 ürünün 29’unda pahalı, 13’ünde ucuz kalıyoruz. Kronik olarak döviz bazında aşırı pahalı kaldığımız ürünlerden; ayçiçeği yağı yüzde 172, starking elma yüzde 140, bal yüzde 101, un yüzde 88, sığır eti yüzde 66, limon yüzde 57, fındıklı çikolata yüzde 55 daha pahalı çıkmıştır.
  • Ülkemiz tüketicisinin geliri yüzde 67 fazlayken, alışveriş tutarı da yüzde 28 fazladır.
  • Moldova vatandaşı aylık geliri ile bu alışverişi ayda 3,4 defa tekrarlayabilirken, bizim tüketicimiz aynı alışverişi ayda 4,5 defa yapabilmektedir. Başka bir ifade ile Moldova vatandaşı gelirinin yüzde 29’unu bu alışverişe harcarken, Türk tüketici gelirinin yüzde 22,5’ini aynı alışverişe harcamaktadır.

Sonuç olarak; görüleceği gibi bu fakir ülke ile bile satın alma güçlerimiz arasındaki bütün fark bu kadardır. Yani gelirdeki fazlalığımızın çoğunu, daha pahalı yaptığımız alışveriş farkına harcamaktayız.

Not: Yine istek üzerine, “batı ülkelerinde 1 saatlik net asgari ücret ile neler alınabilir ve aynı ürünler bizim ülkemizde kaç saatlik çalışmayla elde edilebilir” kıyaslamalarını buraya ekleyeceğiz.

Buna da Almanya ile başlıyoruz. Almanya’da 2026 yılı aylık net asgari ücret yaklaşık 1.900 euro dur. Aylık 160 saat hesabıyla saatlik net asgari ücret 11,87 euro dur. Bu gelirle 11,50 euroya 9 çeşit ürün alınabilmektedir. Toz şeker 1 kg 0,79 €, un 1 kg 0,39 €, makarna 500 gr 0,99 €, süt UHT 1 lt, kaşar peynir 150 gr 1,39 €, yumurta 10 adet 1,89 €, Coca-Cola 1lt 1,09 €, ayçiçeği yağı 1 lt 1,59 €, gold kahve 100 gr 2,49 € ürün fiyatlarıdır (dreidreiunddreisig hesabından).

Bu alışverişin Türkiye tutarı 1.106 TL veya 20,91 euro dur. Toz şeker 44 TL (PL), un 53 TL (Söke), makarna 47 TL (Pastavilla), süt 74 TL (İçim), kaşar peynir 175 TL (Cihan-Ser), yumurta 113 TL (PL), Pepsi Cola 60 TL, ayçiçek yağı 200 TL (Yudum), kahve gold 340 TL (Nescafe) ürün fiyatlarıdır.

Türkiye’de 2026 yılı aylık net asgari ücret 28.075 TL olup, aylık 160 saat hesabıyla (bizde en fazla aylık 180 saat olmasına rağmen) saatlik ücret olarak 175,5 TL’yi dikkate aldık. Bunun da karşılığı 3,32 euro dur.

Ve bu saatlik net asgari ücret ile sadece ayçiçeği yağı bile alınamamaktadır.

Sonuçta, Almanya’da 1 saatlik ücret ile yapılan alışveriş, ülkemizde 6 saatlik ücret ile yapılabilmektedir. Aradaki bu büyük farkın sebebi; geliri 3,5 kat olan Alman tüketicinin, alışverişi de yüzde 44 daha ucuza getirmesidir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER