Ercüment Tunçalp
Girdi maliyeti bahanesi!
Önce tarım sektörünü bir kenara ayıralım. Bugün girdi maliyetlerindeki artışın en büyük mağduru üreticilerdir ve daha fazla desteklenmeleri gerekir. İkinci mağdur grup tüketicilerdir. Yani hak ettiğinden az kazananla, gerektiğinden fazla harcayan aynı kaderi paylaşmaktalar. Ancak tedarik zincirinin diğer halkaları bundan olumsuz etkilenmedikleri halde sesleri daha fazla çıkmaktadır.
Artık alıştığımız üzere Antalya’da turisti kazıklayan restoran bile aynı savunmayı yapabiliyor; “Girdi maliyetlerimiz arttı” diyebiliyor. Elbette maliyetler artınca fiyatlar seviyesi de paralel şekilde yükselebilir. Ancak bu bahaneyle halkın yaşam maliyetine fazladan ekleme yapılmaz.
Yapılırsa ne olur?
Fırsatçı enflasyonu yaratılmış, devamında da enflasyon vergisi salınmış olur. Tokatı yiyen de kimin attığını göremez. İşte bu işi cazip kılan da bu özelliğidir!
Geçmiş senelerde özel okul fiyatlarına enflasyonun katbekat üzerinde uygulanan fahiş zamlar nedeniyle devlet zorunlu olarak yeni düzenlemeler getirdi. Artık ara sınıflarda yapılacak zamlar, bir önceki yılın ÜFE ve TÜFE ortalamasının 1,05 ile çarpılmasıyla belirlenecek. Yani hesaplanan enflasyon oranının yüzde 5’i kadar ilave artış yapılabilecek. Eskiden olduğu gibi öğrenciyi ilk sınıfa aldıktan sonra veliyi sömürme devri bitti. Bu örneğin birçok sektöre yayılması gerekir.
Bir youtuber, Almanya’da fiyatı 188 euro olan bir montun bire bir aynısının (fotoğraflanmış şekilde) Türkiye fiyatının 50.000 TL. (1.018 euro) olduğunu aktarıyor (Tayvan Adam). “Parası olan versin” diye düşünen varsa bile hesap yapmalarını öneririm. Bu parayla, Almanya’ya gidiş-dönüş uçak bileti ve konaklama masraflarını ekleyip, dönüşte de o montu giyerek tamamını daha ucuza getirebilirsiniz. Bu fırsatçılığı girdi maliyeti ile açıklamak mümkün mü?
Bunların hiç birisi bizim için sürpriz değildir. Zira gıdadan daha temel ihtiyaç maddesi var mı? Yıllardır küresel genişlikte fiyat kıyaslamaları yapıyoruz. Dolar ve euro bazında dünyanın en pahalı ülkesi olmamızın yanında, yerli markalarımızın bile ABD’de dolar bazında Türkiye’den daha ucuza satıldığını tespit ediyoruz ve açıklıyoruz. Daha ötesi var mı?
Ülkemizde yaygın olarak dönemsel fiyat indirimleri yapılıyor. Soruyorum; gerçek fiyatı bilinmeyen bir ürünün indirimli fiyatına itibar edilir mi?
Örneğin, aynı marka tereyağını 900 liraya satan da, 600 liraya satan da var.
Aynı marka çikolatayı 160 liraya satan da, 59 liraya satan da var. İndirimlerde hangi başlangıç fiyatını referans alacağız?
Biraz ihmal ettiğimiz gıda dışı kategorilerle devam edelim ve önce en yetkili ağızlardan aktaralım…
Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mustafa Gültepe’den çarpıcı bir açıklama geldi. “Kendi ürettiğimiz ürünlerde bile Avrupa’dan yüzde 60 daha pahalıyız” diyerek başlığı koydu. Hazır giyim sektöründe maliyetlerin kontrolden çıktığını ve iç piyasadaki fiyatların mantık sınırlarını aştığını vurguladı. İngiltere, Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkelerin Türkiye’den daha ucuz hale gelmesinin “öngörülemez” olduğunu da belirterek şu örneği verdi…
“Bir arkadaşım Avrupa’da 6 bin liraya bir ürün aldı. Aynı ürünün Türkiye’deki etiketi tam 17 bin liraydı. Ben de bir mont inceledim, yurt dışında yüzde 30 daha ucuzdu. Artık uçak bileti dahil Avrupa’da alışveriş yapmak daha ekonomik hale gelebiliyor” demiş.
Başkan’ın sonuç hakkındaki tespitleri doğru olsa da; nedenleri konusunda farklı düşünüyorum. Zira son iki senedir Türkiye’de ‘fiyatlama davranışları’nın bozulduğunu sık sık tekrar ediyorum. Üretici maliyetlerinin artması gerçek olsa da, döviz bazında 2 katı aşan fiyat farklarının bu nedene bağlanması yanlış olur.
Yüzde 15 pahalı kalsak bu anlaşılır bir şeydir ama yine de bazı tedbirleri almayı gerektirir. Yukarda belirtilen 4 ülkenin işçiliği bizden ucuza getirmesi mümkün mü? Her ülkedeki asgari ücretleri biliyoruz, kendi ülkemizle kıyaslıyoruz ve yayınlıyoruz. Arada maliyet açısından bizim lehimize büyük fark var. Ancak onların 100 kişi çalıştırdığı üretim hattında biz 150 işçi çalıştırıyorsak durum değişir tabi. Onlar üretimlerinin bir kısmını ucuz işçiliğin olduğu coğrafyaya kaydırınca biz sadece izlemekle yetiniyorsak, onlar teknolojiye yatırım yaparak verimliliği artırırlarken buna kayıtsız kalıyorsak elbette ara açılır. Yoksa onların kullandığı en pahalı hammaddeyi kullansak bile maliyetimizin en fazla aynı çıkması gerekirken, brüt kâr marjlarımızın yüksekliği de ateşi harlamış olamaz mı?
Buyurun MÜSİAD’ın yeni Genel Başkanı Burhan Özdemir’i de dinleyelim…
Türkiye’de fiyatlamaların kontrol edilmediğini söyleyen Özdemir diyor ki; “Aynı çayı bir yerde 500 liraya, başka bir yerde 5 liraya içmek normal değil. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir fiyat makası yok.”
İşte biz de bunu söylüyoruz zaten…
TCMB, “Firmaların Davranış Psikolojisi: Algılardan eylemlere” başlıklı çalışma notunu kamuoyuyla paylaştı. Çalışma sonuçlarına göre, “Enflasyonun yüksek seyrettiği dönemlerde firmalar kârlılıklarını koruma refleksiyle hareket ediyor. Bu da fiyatlama davranışlarını doğrudan etkileyebiliyor” deniyor.
Şimdi işin bu psikolojik yanı çok masum gibi görülebilir. Ancak bu davranışın abartılması fırsatçı enflasyonunun gerçek kaynağıdır.
Sonuç olarak; fiyatlarımızın aşırı yüksek olduğunu saha çalışmalarımızdan zaten biliyoruz. Yeni olan sanayicilerin bile bu açık farkı telaffuz etmesi, bir kamu kurumunun da tasdik etmesidir.
Girdi maliyetindeki artışın üzerinde fiyatını artırana seyirci kalınmamalıdır. Yoksa bu yüksek enflasyonla daha çok uzun seneler boşa mücadele etmek zorunda kalırız…
Ercüment Tunçalp
Savaş öncesine ait ekonomik tablo
ABD- İran savaşının ülkemiz ekonomisine etkilerine bakmadan evvel Mart ayından önceki duruma odaklanmak daha isabetli olur. Zira savaş öncesi ile sonrasını birbirine karıştırma ve bütün zorlukları savaşa yükleme ihtimali var ki; bu sorunları daha da ağırlaştırabilir.
2025 yılı büyüme oranımız yüzde 3,6 olmuş, kişi başı gelirimiz ise 18.040 dolara çıkmıştır. Kağıt üzerinde güzel duruyor değil mi?
Oysa yukardaki geliri herhalde nüfusun en az yüzde 70’i göremiyor. Zira çok kullanılan kişi başına gelir, GSYH’nın ülke nüfusuna bölünmesi ile bulunuyor.
Eurostat verilerine göre Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik grubun, en yoksul yüzde 20’lik grubun 9 katı gelir elde ettiği bilinirken, aritmetik ortalamanın o kadar da önemsenecek bir yanı yoktur.
Ekonomik büyüme bu sorunları çözmediği için de vatandaşın ilgisini çekmiyor. Ortada olan tek gerçek, sermayenin büyüdüğüdür. Eğer bir ekonomide büyüme sağlanırken toplumun büyük kesimi için refah düzeyi düşmekte ise ‘yoksullaştıran büyüme’ söz konusudur. Gelir eşitsizliğinin nasıl ölçüldüğüne ve ülkemiz açısından sonuçlarına bir ay kadar önce değinmiştim.
Peki bu bizi nereye götürüyor?
İsviçreli Credit Suisse ve UBS tarafından yayımlanan verilere göre Türkiye’de en zengin yüzde 1’lik kesim ülkedeki servetin yüzde 40’ını alıyor. Dolayısıyla servet dağılımı adaletsizliği konusunda da Avrupa’da ilk sırayı bırakmıyoruz.
BDDK’nın yayımladığı açıklamaya göre; mevduatın yüzde 80’i sadece 2,2 milyon kişiye ait olduğuna göre şimdi daha da geniş bir pencereden bakalım…
Serbest piyasa ekonomisine dayalı bir sistem, üretim ve tüketim üzerine kurulduğu için sürekli büyümeyi gerektirir. Ayrıca sadece büyümeyi öne alan ülkelerde gelirin nasıl arttığının bir önemi yoktur. Örneğin finans kaynaklı bir büyümenin istihdama katkısı çok düşüktür.
Oysa sağlıklı bir ekonomide gelirin tüketim için harcanması da tasarrufa yönelmesi de (yastık altı değil) aynı sonuca götürür; yani büyüme ve istihdam yaratır. Biraz daha açacak olursak; tüketim arttığı durumda, bu talebe cevap olmak üzere önce yatırımlar, sonra da üretim artar.
Peki bu her zaman ve her yerde aynı sonucu verir mi?
Hayır, zaten sorun da buradadır!
Evdeki hesap çarşıya uymazsa bu döngü bozulur. Eğer tüketim arttıkça yeni yatırımla değil de kolay olan hammadde ve ara malı ithalatı tercih edilirse ekonomik büyüme istihdam yerine enflasyon yaratan bir özellik kazanır.
Aynı şekilde tasarrufların da banka yerine yastık altına (döviz ve altın olarak) yönelme durumu krediye dönüşmediği için ideal durumu yansıtmaz.
Bunu önlemenin çaresi eksi reel faizi gündemden düşürmektir.
Maalesef ülkemizde olan sürecin bu negatif tarafıdır.
Eğer bir ülkede enflasyon sürekli yüksek seyrediyorsa, büyüme oranı ne olursa olsun refah olumsuz etkilenir. Yani bu mücadelenin önceliği olmalıdır değil mi?
Şubat 2026 enflasyon rakamları açıklandı. TÜİK’e göre TÜFE’deki aylık artış yüzde 2,96, yıllık artış yüzde 31,53 olarak gerçekleşti.
Ortada dezenflasyon olarak tanımlanacak bir süreç yaşanmadığı halde faizlerin düşürülmesi konusunda yoğun bir istek var. Resmi kaynaklarda da bunu destekler şekilde, ‘dezenflasyon süreci’nde olduğumuz ifadeleri yer almakta…
Kasım ayında, son dört aya ait verilerle dezenflasyon sürecinde olmadığımızı belirtmiştim Şimdi bunu tekrar ediyorum ve aşağıda bir kere daha son dört ayın verilerini de belirterek soruyorum; Dezenflasyon nerede?
Tabloya bakışı kolaylaştırmak açısından bir hatırlatma faydalı olacaktır.
Dezenflasyon, zaman içinde enflasyonda kalıcı düşüşün sağlanacağı süreci ifade eder. Yani bir defalık değil, ‘kalıcı düşüş’ ve ‘süreç’ özellikleri olacak…
| Kasım | Aralık | Ocak | Şubat | |
| TÜFE (yıllık % değişim) | %31,07 | %30,89 | %30,65 | %31,53 |
| TÜFE (aylık % değişim) | %0,87 | %0,89 | %4,84 | %2,96 |
Daha da geriye gidelim. 2025 yılı ilk 2 ayında yüzde 7,42 çıkan enflasyon, 2026’nın aynı döneminde kümülatif yüzde 7,95 olarak gerçekleşmiştir. Bunun anlamı; SSK ve BAĞ-KUR emeklilerinin aldığı yeni zamların yarıdan fazlasının bu kısa sürede eridiğidir.
Bir taraftan Merkez Bankası’nın hâlâ yüzde 16’lık yıl sonu enflasyon hedefi kenarda dururken, diğer taraftan yine Merkez Bankası’nın Hanehalkı Beklenti Anketi’ne göre; vatandaşın 12 ay sonrasına dönük yıllık enflasyon beklentisi yüzde 48,81 olarak açıklanmıştır. İnandırıcılık sorununun yarattığı bu durum, fiyatlama davranışlarını bozuyor, enflasyonla mücadeleyi de sekteye uğratıyor.
İşte henüz ortada savaş durumu yokken manzara buydu ve 23 Şubat 2026 tarihinde IMF Türkiye Raporu’nu açıklamıştı.
Konumuzla ilgi olan bölümü aktarıyorum…
“Güçlü kredi büyümesi, para politikasının enflasyonu Merkez Bankası hedefleriyle uyumlu seviyelere indirmek için hâlâ yeterince sıkı olmadığını göstermektedir. Daha yüksek bir reel politika faizi patikası, daha hızlı dezenflasyonu destekleyecek ve hedeflere ulaşma olasılığını artıracaktır. Bu, politika faizinin 2024’te ulaşılan nihai seviyeye (yaklaşık yüzde 48) daha yakın bir düzeye yeniden yükseltilmesi ve enflasyon hedeflere uyumlu hale gelene kadar da reel faizin yüksek tutulmasıyla sağlanabilir.”
İşte dışardan bakan bir göz bizden de fazlasını önermektedir. Üstelik bunun içinde 28 Şubat 2026 tarihinde başlayan savaşın yükü yoktur.
Sonuç olarak; yukardaki ekonomik tabloyu düzeltmek için daha yapılması gereken çok şey varken, bir de üstüne savaş şartlarının getireceği olumsuzluk eklenecektir. İşte bunun için savaş öncesi ve sonrası diye tabloyu ikiye ayırmak ve de diğer ülkelerin alacağı tedbirlerden daha fazlasına ihtiyacımız olduğunu da kabul etmek zorundayız.
Ercüment Tunçalp
Ayçiçek yağı fiyatları üzerine…
Dünyada gıda fiyatları düşerken bizde artışın sürmesi artık alıştığımız bir durum oldu. Ancak bazı ürün kategorileri var ki; ne mantıkla ne de matematikle bağdaşmayan fiyat şişmeleri yaşanıyor. Kırmızı et ve çikolatayı yazmıştım, şimdi sırada ayçiçek yağı var…
Üzerinde çok konuşulduğu halde hiçbir şey söylenmeyen kategoridir bu…
- İki yıl önce Trakya Birlik Başkanı Şafak Kırbiç’i dinleyince fiyat artışlarının devam edeceğini anlamıştım. Zira Başkan fiyatların konuşulmasından rahatsızdı ama yukarda belirttiğim fiyat şişmelerini sektör adına da savunamıyordu.
“Yağ fiyatları piyasada çok konuşulmakta ama aslında pahalı değil” diyordu. Yani döviz bazında diğer ülkelere göre ikiye katlanan raf fiyatlarımızı pahalı bulmuyordu. Üstelik tüketiciye tavsiyeleri de vardı. “Her nedense yağ fiyatları her zaman televizyonlarda yer alıyor, bu büyütülecek bir olay değildir. Bir kişinin ülkemizde yıllık yağ tüketimi 12 litre. Bunu da aylığa vurduğumuzda bir kişinin aylık tüketimi 1 litre yağ, güne böldüğümüzde ise bir kişinin günlük 1 TL bile yağ gideri yok” diyebiliyordu Başkan…
Yani üretici yerine tüketicinin maliyet hesabını yapıyordu…
Elbette zaman zaman başka görüşleri de dinliyoruz…
- Ülkemizin bu üründe dışa bağımlı olduğunu biliyoruz. Yani ihtiyacın yaklaşık yarısı iç üretimden, diğer yarısı da dışardan geliyor. Ancak dünyada tamamını ithal eden ülkelerde bile fiyat bizimkinin yarısı. Demek ki; içerdeki pahalılığın sebebi dışa bağımlılık olamaz. O zaman bu gerekçeyi geçelim.
- Farklı maliyeti olan piyasalardan tedarikte söz konusu değildir. Zira dünyanın en büyük iki üreticisi Rusya ve Ukrayna olduğuna göre bütün ithalatçı ülkelerin kullandığı kaynak hemen hemen aynıdır. Zaten diğer ithalatçı ülkeler arasındaki raf fiyatları benzerliği de bunu teyit ediyor. O zaman bizdeki şişmenin nedeni olarak bu şık da devre dışı kalmış oluyor…
- Efendim son yıllarda Trakya’da kuraklık sebebiyle verim düşmüş. Evet bu üreticinin sorunu olsa da destek vermesi tüketiciden beklenemez. İthalat bunun için yapılıyor zaten. Bölgeye devletin sulama yatırımı yapması bekleniyor, haklı bir istektir ama bu da aşırı şişmiş tüketici fiyatını izah etmez. Zira kullanılan başka kanallar mevcuttur.
- Diyelim ki; bu ürün ülkemizde hiç yetişmiyor ve tamamını dışardan alıyoruz. Raf fiyatları daha çok artar mı? Elbette hayır. Tersine düştüğünü izleriz.
Ancak bazı çevrelerin sihirli dokunuşları olmazsa…
- Zaman zaman yüzde 30-36 olan ayçiçek yağı gümrük vergileri, 4 Mart 2022 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan kararla sıfırlanmıştı. Fiyat artışı durdu mu?
Fiyat istikrarının sağlanması için alınmış bir karardı ama tersine stokçuların frene basması sebebiyle yok satmalar ve sonrasında da fiyat artışları sürmüştü.
Demek ki; vergi konusu da bu kadar büyük farkı azaltmıyor….
Geçtiğimiz yıl içinde de son yayımlanan Cumhurbaşkanı kararı ile ham ayçiçek yağı ithalatında gümrük vergisi yüzde 36’dan yüzde 30’a indirildi, Karar 1 Ekim 2025’ten geçerli oldu ve Kosova’dan yapılacak ithalat ise sıfır gümrükle yapılacaktı. Raflara yansıdığını gördük mü?
Şimdi de elimizdeki son ürün bilgilerine bakalım…
- 2023/24 üretim sezonunda üretilen 1,9 milyon ton yağlık ayçiçeğinden 758 bin ton ham yağ üretimi gerçekleşti. Böylece 2023/24 üretim sezonunda Türkiye’nin 2,4 milyon ton olan toplam ayçiçek ham yağ arzının yüzde 32’si yerli üretim ile geriye kalan kısmı ise tohum ve ham yağ ithalatı ile karşılanmış oldu. İthalatımızın yüzde 95’i Rusya ve Ukrayna’dan yapılmıştır. (Tarım ve Orman Bakanlığı Tarımsal Ekonomi ve Politika Geliştirme Enstitüsü)
- TÜİK verilerine göre 2023/24 sezonunda Rotterdam üretici fiyatı 483 $/ton, Türkiye fiyatı ise 638 $/ton olarak gerçekleşmiştir. Rotterdam Avrupa’nın en büyük limanı ve ticaret merkezidir. Avrupa’nın kapısı da diyebiliriz. Dolayısıyla bildirilen fiyatın kapsama alanı görülsün istedim.
Dünya üretici fiyatlarının yüzde 32 üzerinde olduğumuzu görüyoruz ama bu da yüzde 100’e yaklaşan farklı raf fiyatlarımızı açıklamaya yetmiyor.
- Bunu görmek için de değişik tarihlerde diğer ülkelerle yaptığımız market fiyat kıyaslamalarına bakalım…
Şubat 2026, 1 litre fiyatı Sırbistan’da 1,53 Euro, Türkiye’de 3,46 Euro,
Şubat 2026, 1 litre fiyatı K. Makedonya’da 1,56 Euro, Türkiye’de 3,59 Euro,
Aralık 2025, 5 litre fiyatı Rusya’da 6,45 Euro, Türkiye’de 9,14 Euro,
Aralık 2025, 2 litre fiyatı Belçika’da 3,99 Euro, Türkiye’de 7,36 Euro,
Eylül 2025, 1 litre fiyatı İtalya’da 1,59 Euro, Türkiye’de 3,26 Euro,
Eylül 2025, 1 litre fiyatı Macaristan’da 1,83 Euro, Türkiye’de 3,32 Euro,
Ağustos 2025, 1 litre fiyatı Tayland’da 2,06 Dolar, Türkiye’de 3,39 Dolar,
Ağustos 2025, 1 litre fiyatı Hollanda’da 1,48 Euro, Türkiye,de 3,00 Euro,
Temmuz 2025, 1 litre fiyatı Kazakistan’da 1,56 Euro, Türkiye’de 3,05 Euro,
Haziran 2025, 1 litre fiyatı Yunanistan’da 1,75 Euro, Türkiye’de 3,04 Euro,
Eylül 2024, 1 litre fiyatı Bulgaristan’da 1,77 Euro, Türkiye’de 2,63 Euro,
Haziran 2024, 1 litre fiyatı Macaristan’da 1,11 Euro, Türkiye’de 2,37 Euro olarak tespit etmiştik. Buna göre (2 ila 5 litreler ve dolar kıyaslaması hariç) yurt dışı fiyat ortalaması 1,57 Euro, Türkiye fiyat ortalaması 3,08 Euro olarak karşımıza çıkıyor. Euro bazında yüzde yüze varan pahalılığı normal görmek mümkün mü? Girdi maliyetleri dünyada sadece bizi mi etkilemekte?
Sonuç olarak; üreticimizin yukardaki bütün taleplerini haklı buluyorum. Ancak tüketici de raf fiyatlarına bakıyor ve tedarik zincirinde olanlara ve anlatılanlara bir anlam veremiyor. Esasında üreticiye eline geçen paranın az gelmesi, tüketicinin de raftaki fiyatı fahiş bulması çok şey anlatıyor. Tedarik zincirinin aradaki arızalı halkaları ise denetlenmeyi ve onarılmayı bekliyor!
Yoksa kuraklık, dışa bağımlılık, gümrük vergisi, verimsizlik, desteklerin yetersizliği yukardaki yüksek fiyat farklarını açıklamaya yetmiyor. Çikolata ve birçok üründe olduğu gibi haftalık geçici indirimler de algıyı değiştirebiliyor ama gerçeği değiştiremiyor…
Ercüment Tunçalp
Tüketiciyi yanlış anlamak!
Tüketici Güven Endeksi’nin (TGE) şubatta 2 puan artarak 85,7’ye yükselmesini, “Tüketici güveni 11 ayın en yüksek düzeyinde” şeklinde değerlendirmek ve üstelik bir ekonomi yazarının ağzından okuyucuya servis etmek en azından özensizliktir.
Zira ortada tüketici güveni yok ki; arttığı veya eksildiği konu edilebilsin…
Herkes biliyor ki; Endeks 0-200 aralığında değer alır. Endeksin 100’den büyük olması tüketici güveninde iyimser durumun, 100’den küçük olması ise tüketici güveninde kötümser durumun işaretidir. Yani endeks artışı ile güven artışı başka başka şeylerdir…
İşte bunun için yukarda belirttiğim 85,7’lik değer, tüketici güvensizliğinin devam ettiğini ancak kötümserliğin biraz azaldığını gösterir. Yani “tüketici güveninde bir artış” söz konusu değildir.
Sadece ekonomide değil hayatımızın her ayrıntısında, “hiç olmayan bir şey” üzerinden olumlu veya olumsuz yönde değişimden söz etmek yanlıştır.
İşte bunun için bir endeks belirlenmiş ve 100 sınırının altında kalan her değerin “güvensizlik” şeklinde ifade edilmesini emretmiştir. Örneğin varsayalım ki; bir ay önce 65 olan TGE, ertesi ayda 98 olsun, burada büyük bir değişim var değil mi?
Evet ama bu sadece endeks değişimidir ve hâlâ tüketici güveni söz konusu değildir. Eğer bu değer 98 yerine 101 olsaydı, o zaman “güven artışının başladığı” şeklinde bir ifade doğru olabilirdi.
Tüketici Güven Endeksi (TGE), TÜİK tarafından anket yoluyla derlenen verilerle oluşturuluyor. Bu yapılırken, birden fazla başlık ele alınıyor. Bunların arasında tüketicilerin kişisel maddi durumları (geçmiş performans ve gelecek beklentisi), tüketicilerin ekonominin genel durumu ile ilgili görüşleri (ve beklentileri), tasarruf etme durumları (ve beklentileri) gibi değişkenler bulunuyor. Tüm bu farklı değişkenlerin ayrı ayrı endeks değerleri belirlendikten sonra da ortalamaları alınarak TGE oluşturuluyor.
Elbette tüketiciye doğru sorular sorulduğunda doğru sonuca ulaşılabilir.
Bundan 6 yıl önce TÜİK endekste bir değişiklik yapmış, ben de sonrasında bunun yanlış olduğunu ve bu şekilde doğru sonuca ulaşılamayacağını iddia etmiştim.
O günkü değişikliği özetleyelim…
TÜİK, tüketici güven endeksi hesaplamasında kullandığı dört alt endeksten ikisi olan “işsiz sayısı beklentisi” ve “tasarruf etme ihtimali” başlıklarını hesaplamalardan çıkardığını, Eylül 2020’de yayımladığı açıklamalarla duyurmuştu. Bu sayede Eylül’de, 200 üzerinden 61,8 olması gereken endeks, yeni hesapla 82 olarak karşımıza çıkmıştı!
Evet amaç hasıl olmuştu ama bizim tüketicimiz açısından en hayati gerçekler ise göz ardı edilmişti. TÜİK açıklamasında, “Avrupa Komisyonu’nun standartlarına uyulduğu” belirtilmişti. Oysa AB ülkeleri ile aramızda “işsizlik sorunu” ve “tasarruf imkanları” açısından büyük uçurum dikkate alınmamıştı. Buna rağmen güvensiz alan varlığını sürdürmüştü…
Şubat 2026’ya gelindiğinde ise TCMB’nin ‘Merkezin Güncesi’nde, istatistiğin Avrupa Komisyonu’nun öngördüğü çerçevede tutulmasının sakıncaları belirtiliyor ve bazı değişiklikler hakkında bilgiler veriliyor.
Aşağıdaki tek cümle her şeyi anlatıyor…
“Avrupa Komisyonu eşgüdümünde çok sayıda ülkede uygulanan tüketici eğilim anketi, standart bir çerçeveye sahip olduğundan, soru setinin ülkeye özgü ayrıntılı sorular içerecek şekilde revizyonuna sınırlı ölçüde imkan tanıyor…” diye devam ediliyor.
“Günaydın” demek gerekmez mi?
Gerçeği görmek için aradaki zaman farkının 6 yıl olması normal mi?
Elbette değişik ülke tüketicilerinin beklentileri, hayata bakışları ve öncelikleri farklıdır ve bilinmeyen bir şey de değildir. Bir İtalyan ile bir Türk’e aynı soruların uygun olamayacağını Eurostat’ın dikkate almaması mümkün müydü?
Şimdi yine 2020 yılındaki yazıma dönelim ve yukardaki eksik değerlendirmenin o gün için nelere tesir ettiğine bakalım…
Üreticiler, perakendeciler, bankalar ve devlet, karar verme süreçlerinde verileri hesaba katmak için TGE’deki değişiklikleri izlerler. Yüzde 5’in altındaki endeks değişiklileri genellikle önemsiz olarak nitelendirilirken, yüzde 5 veya daha fazla olan endeks değişiklikleri genellikle ekonominin yönündeki değişikliğe işaret eder. Şimdi buradan soruyorum; alt endekslerde yapılan 2 önemli değişiklikle aynı ay içinde yüzde 33’lük sanal artış, bu kurumların önüne hangi gerçeği koymuş olabilir?
Üstelik daha sonraki ayları da etkileyecek olması unutulmadan…
Şimdi de çıkan sonuçlar üzerinden uygun görülen bazı gazete başlıklarını değerlendirelim…
- “Tüketici Güven Endeksi dip seviyeyi gördü” ifadesi doğrudur.
- “Tüketici güveninde ılımlı artış” bugünkü veriye bakarak yanlış değerlendirmedir..
- “Tüketici Güven Endeksi Şubat’ta arttı” ifadesi doğrudur.
- “Tüketici güveni Şubat’ta yükseldi” ifadesi bugün için yanlıştır.
Konunun anlaşılmış olduğunu ümit ediyorum…
Sonuç olarak; ne konuştuğumuzu iyi bilmemiz, rakamlardan daha önemlidir.
Zira verileri değerlendirme aşaması son noktadır ve akıllarda kalacak olan da budur. Üstelik akılda kalan yanlış değerlendirmeyi işe yansıtmanın sonucu ise önemli risk oluşturur…

Veli GÜNER
20 Şubat 2026 saat: 14:44
Sayın Üstadım Ercüment Tunçalp,
Öncelikle kolaylıklar diliyorum! Kolay değil elbette: “Hallacın pamuk attığı” gibi atıyoruz ama Burjuva Ekonomi Politiğinin antagonist fiyat politikası bir takım kavram ve kategorilerle gizlenip bastırılmaya, gözlerden uzak tutulmaya çalışılıyor.
Fiyat kavramı burjuva ekonomi politiğinin temel kavramlarından biridir. Ve eşitlik ilkesine dayanır. Fiyat mekanizması toplumsal yeniden üretimin denge unsurudur. Bir başka deyişle “Değer Yasası” olarak işlev gören emek-zaman denge unsurudur. Bütün meta üretimi ve sermaye ilişkileri bu temelde şekillenir. Kapitalist sermaye ilişkilerine dayanan yeniden üretim sürecinde sadece metalar üretilmekle kalmaz, bütün kapitalist sistem bütün beşeri ve kurumları da dahil olmak üzere yeniden üretilir. Ekonomi politiğin esas aldığı bu yeniden üretimde sermayenin ve onun unsurlarının büyüyerek yeniden üretimidir. Bu büyüme iradi veya irrasyonel bir ilişki sonucu oluşmaz. Eşit değerlerin değişimine dayalı dolaşımın, üretim sürecinde sermayenin canlı emekle girdiği ilişki sonucu doğar-büyür! Diğer bir deyişle canlı emeğin ürettiği artı emeğin işçi ile sermaye sahibi arasında paylaşılan kısmı kadar büyür. Burası işçi sınıfı ile kapitalist sınıf arasındaki mücadelenin de kaynağıdır. İşçi sınıfının ürettiği bu artı-değerin paylaşımı sadece işçi ile patronu arasında bir paylaşıma konu olmaz: paylaşım işçiler ile bütün kapitalist sınıf ve kurumları arasında (İşçinin doğrudan patronu (kar), bankalar (faiz), toprak-arazi,bina sahipleri (rant), Devlet-Belediyeler (Harçlar ve Vergiler+Enflasyon)) paylaşılır. Bundan dolayı işçilerin sürekli baskı altında tutulup örgütlenmelerinin engellenmesi bu yüzdendir. Herkesin herkesle savaşımı olan bu ekonomik düzen içinde tek düzenleyici unsur “Değer Yasasıdır”. Değer yasası açıklanmadan ekonomi politiğin hiç bir çelişkisi açıklanamaz! Açıklananlar ise eksik olur, yanlış olur! Not: Hangi para birimi olursa olsun, “Altın” Para olarak ele aldığınızda, fiyatları nasıl değiştirebilirsiniz, enflasyonu nasıl yükseltip düşürebilirsiniz? Denemesi bedava!
Ercüment Tunçalp
20 Şubat 2026 saat: 16:52
Veli bey katkınız için teşekkürler…