Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Kırmızı et meselesi…

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

‘İki ülkede iki alışveriş’ serisinin Almanya bölümü yayınlanınca, yazılı ve görsel medyada ilgi gördü. Kırmızı et konusundaki pahalılığımız artık bir küresel gerçekken, bazı yayın organlarında da “Almanya’da etin bizden ucuz olmadığı” dillendirildi. Elbette bu bir kıyaslama hatasından kaynaklanıyordu. Bilerek veya bilmeyerek yapıldığını tahmin etmem zor…

  • Almanya’daki değerli et fiyatlarını Türk kasaptan alıyorlar (20 euro), bizdeki Et ve Süt Kurumu’nun (ESK) kıyma ve kuşbaşı fiyatları ile karşılaştırıyorlar. Hangi yanlışı düzelteyim?
  • Market fiyatları market fiyatları ile kıyaslanır, kasapla market arasında değil!
  • Hayvanın değerli parçaları da birbirleriyle kıyaslanır. Şimdi onu da yapalım. Örneğin Almanya’daki 20 euro fiyatın karşısına bizim 1.800 (35 euro) ve 2.600 TL’lik (50 euro) antrikot fiyatlarımızı, 2.100 TL’lik (40 euro) kuzu pirzolası fiyatlarımızı mı koyalım? Bonfileden bahsetmiyorum bile…

Bakınız şimdiye kadar bu fiyatlardan hiç bahsetmemiştik. Sadece 1.000 TL’ye yaklaşan ve dar gelirli tüketiciyi ilgilendiren kısmına odaklanmıştık.

  • Almanya’daki aynı tezgahtan da örnek vereceğim. 12 Şubat 2026 tarihinde Aldi’de dana kıyma kg fiyatı 10,36 euro iken, organik dana gulaş kg fiyatı 19,98 euro‘dur. Bunda şaşılacak bir şey var mı?
  • ESK dana etini ağırlıkla ithal ediyor. Zaten biz de diyoruz ki, yurt dışında et daha ucuz. Bu bizim söylediğimizi teyit etmiyor mu?
  • Elbette kuraklık ve hayvan sayısının yüzde 2,7 azalması sebebiyle Almanya’da da kırmızı et fiyatlarında bir miktar artış var. Ancak bizdeki gibi ‘fırsatçı enflasyonu’nun da katkısıyla değil. Almanya Hayvancılık ve Et Üreticileri Birliği verilerine göre, genç dana etinin mezbaha kg fiyatı 7 euro’dur. Türkiye Ulusal Et Konseyi (UKON) verilerine göre de dana etinin mezbaha ortalama kg fiyatı 11,75 euro’ dur (606,24 TL). Oradaki artmış hali yukardadır. Bizim ise son 5 yılda karkas et fiyat artış oranımız yüzde 1443’dür.

Fiyatlar 4-02-2021’de 39.28 TL, 12-02-2026’da 606,34 TL idi…

Perakende fiyat artış oranları ise daha da yüksektir. Yani artışın hızı da farklıdır.

  • Enflasyonla mücadele topyekun olur. Oysa ülkemizde kırmızı et başta olmak üzere fahiş fiyat ve spekülatör gerçeği var. Dolayısıyla mutfaktaki yangını söndürmek ve kamu kurumlarına destek olmak üzere gerçek fotoğrafa ihtiyaç vardır.

Almanya yazımın ekindeki liste “De Almanya Günlüğüm” adlı youtuber tarafından mağaza içinden yapılan çekimden alınmıştır (Etiketler de dahil). Bununla da yetinmeyip, çok geniş araştırma yaparak, başka kaynaklardan da doğrulama imkanımız olmuştur. Birkaç örnek daha vereyim…

  • Berlin Tosun Kasap’tan 17 Ekim 2025 tarihinde alınan fiyatlar; dana gerdan 13,99 euro, süt dana eti (bir üst kalite) fiyatı 16,99 euro, kuzu kaburga 9,99 euro, kuzu kol 12,99 euro‘dur. Erkan Akbaş’ın 2 ay önce Aldi içinde yaptığı çekimde, 800 gr dana kıyma fiyatı 9,99 euro idi. Reşat Kına’nın 2026 yılında Aldi’den aldığı 500 gr dana eti fiyatı 6,49 euro idi. Yani bizim listedeki fiyatın 10 cent altı…

“Almancı tayfası” adlı youtuber 2 ay önce Augsburg’daki Türk kasabından aldığı fiyatları gösterdi. Dana kıyma 10,99 euro, kuzu kaburga 8,49 euro idi.

“Murat Bozdoğan-İsviçre” adlı bir yerel yayıncı, Almanya et piyasasına dair 2026 yılı başındaki değerlendirmesinde; dana kıyma için ortalama 8-10 euro, dana eti için ortalama 12-14 euro fiyatlar bildirmiştir. Önemli bir uyarı da yapmıştır. Yukardaki fiyatların piyasa ortalaması olduğunu, marketlerde kıyma ve kuşbaşı için daha uygun fiyatlar bulunduğunu da aktarmıştır.

  • 9 Şubat/14 Şubat 2026 tarihli Lidl kataloğunda XXL dana kıyma fiyatı 9,99 euro’dur. 19 Şubat/21 Şubat 2026 Lidl kataloğunda, XXL dana but fiyatı 8,99 euro’dur. Yukardaki bütün bilgilere YouTube üzerinden ulaşılabilir.

Sonuç olarak; bazı ulusal ve yerel zincirlerde başarılı ramazan indirimleri görsek bile yine de vatandaşın alım gücünü aşmaktadır. ESK’nın ithalat rakamı hem talebe yetmediği hem de düzenleyici rolü gerçekleşemediği için tüketiciye yansıması sınırlı kalmaktadır.

1990’lı yılların sonuna doğru EBK (yeni adı ESK), Gima’nın tek kırmızı et tedarikçisi idi. Özelleşme sonrası biz göreve gelince gördüğümüz manzara; her gün saat 11-12’de reyonların boş kaldığıydı. Bir özel sektör şirketinde kabul edilebilir bir durum olmadığından, sözleşmeyi feshetmiş, piyasadan tedarik yaparak biraz daha farklı fiyata ama sürekliliği sağlamıştık.

O zamandan bu zamana kadar elbette iyileşme oldu. Ancak dört gün önce Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, “Türkiye et ihtiyacının yüzde 90’ını kendi karşılıyor” dedi. Dolayısıyla buradan yüksek fiyat seviyesini dengeleyecek miktarda bir ithalat olmadığını anlıyoruz. Ve sorun da burada oluşuyor zaten…

Kaldı ki ithalat rakamının ve tedarik kaynaklarının, bunun yurt içi dağıtımının kime ve ne kadar yapıldığının açıklanması da gerekir ki; böylece satışa intikal etmeyen mallar veya öngörülen fiyata uymayan muhataplar sektör katılımcılarının da desteği ile daha iyi denetlenebilsin…

Yurt içinde ulaşamadığımız bu bilgilere, Amerika Tarım Bakanlığı (USDA) tarafından 20 Kasım 2025 günü yayınlanan ve Türkiye’nin hayvancılığını mercek altına alan raporundan öğreniyoruz. Raporda, “Türkiye’nin canlı hayvan ithalatında dünyada ikinci sırada olduğu” belirtilerek, “2026 yılında 450 bin baş sığır ithalatı ve 70 bin ton kırmızı et ithalatı yapılacağı” ileri sürülüyor. Aynı raporda; “Üreticilere göre, ESK ithal besi sığırlarını Türk üreticilere yüksek fiyata satmaktadır. Bu konuda ESK, fiyat farkının (aldıkları ve sattıkları arasındaki fark) ülkenin hayvancılık sektörünü iyileştirebilmek amacıyla olduğunu iddia etmektedir” deniyor. Eğer bu doğruysa canlı hayvan ithalatının fiyatları neden düşürmediği çok iyi anlaşılıyor. Direkt destek vermek yerine, dolaylı yolun neden tercih edildiği de merak konusu oluyor…

Raporun bir başka kısmında; “Türkiye 2010 yılından bu yana canlı hayvan ithalatı yoluyla hayvan varlığını artırmak ve sığır eti fiyatlarını düzenlemek için çaba göstermektedir. Ancak sığır eti fiyatları önemli ölçüde artmaya devam etmektedir” deniyor. Yani hem fotoğrafı çekmişler hem de doğal sonucunu açıklamışlar. Ali Ekber Yıldırım’a rapordan haberdar olmamızı sağladığı için teşekkür ederim.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Beyaz et sektöründe olan bitenler…

Ercüment Tunçalp

Yıllardır kırmızı etin sorunlarını ve yarattığı fırsatçı enflasyonunu yazıyorum. Eğer kırmızı ette gerçekleşenler önlenebilseydi bugün beyaz ette benzer girişimlere rastlanmayabilirdi. Çünkü kırmızı et ile beyaz et arasında bir fiyat makası vardır. Kırmızı et alıp başını gidince beyaz ete de yol açılmış olur.

Önce çerçeveyi çizelim. Serbest piyasa dendiğinde, “kimse kimseye karışmaz, fiyatlar arz ve talep dengesine göre kendiliğinden oluşur” şeklindeki kural doğrudur ama bu sistemin sorunsuz işleyebilmesi için üretici ve tüketici şartlarının eşit olması gerekir. Oysa konumuz tüketicinin en temel gıdası kırmızı ve beyaz et olunca şartlar değişir. Örneğin tüketici kırmızı ete ulaşamıyorsa yaşamak için tavuk eti yemek zorundadır. Burada “tüketici fiyatı yüksek buluyorsa talebini düşürsün, fiyatlar da kendiliğinden düşsün” kuralı işler mi? İşlemez. Zira tüketici kendisine yüksek gelen fiyatı, çaresizlik içinde başka ihtiyaçlarından keserek ödemeye çalışır. İşte bu aşamada devlet “ben karışmam” diyemez ve müdahale etmek zorunda kalır.

Evet, dünyanın döviz bazında en pahalı karkas ve perakende kırmızı et fiyatları bizim ülkemizdedir. Yaptığımız fiyat kıyaslamalarında şimdilik beyaz ette tablo bu kadar olumsuz değildir. Ancak benzer gelişmeye açıktır.

Şimdi yaptığımız küresel fiyat araştırmalarındaki duruma bakalım…

  • Döviz bazında pahalı kaldığımız ülkeler: Moldova, Hırvatistan, Danimarka, Portekiz, Sırbistan, Kuzey Makedonya, Rusya, Tayland, Kazakistan, Bulgaristan, Macaristan, ABD.
  • Döviz bazında hemen hemen eşit olduğumuz ülkeler: Azerbaycan, İtalya, Yunanistan, Çekya.
  • Döviz bazında daha ucuz kaldığımız ülkeler: Finlandiya, İspanya, Arnavutluk, Almanya, İsveç, Norveç, Polonya, Belçika, Hollanda.

Kendi ülkemizdeki duruma da bakalım:

Nefes.com.tr, İstanbul Ümraniye’deki bir kasapta üç yıl ara ile et ve tavuk fiyatlarını karşılaştırmış…

Buna göre Haziran ayı dikkate alındığında beyaz ette oluşan tablo;

  2023 2026 Artış%
Piliç bütün kg 60 190 %217
Piliç but kg 70 200 %186
Piliç kanat kg 115 340 %196

Yukarda en fazla satılan beyaz et çeşitlerindeki fiyat değişimleri var. Aynı dönemde dana karkas fiyat artış oranı %180, kuzu karkas fiyat artış oranı %251 olmuş (Kaynak: UKON). Aradaki paralelliğin görülebildiğini umuyorum. Aynı kasapta, 2023 yılında piliç kanat fiyatı 115 TL, dana kuşbaşı fiyatı 430 TL iken aradaki fark 3,7 kat; 2026 yılında piliç kanat fiyatı 340 TL, dana kuşbaşı fiyatı 1080 TL iken aradaki fark 3,2 kata inmiş. Buradan çıkan sonuç; dikkatler kırmızı ette iken beyaz ette de hayli yol katedilmiş. İşte fiyat makası dediğim budur ve kırmızı etin fahiş fiyat uygulayıcılarına rağmen aradaki fark korunmuştur.

Ayrıca son günlerde karşılaştığımız olay ilk olmayıp, 15 sene önce de yaşanmıştı. Ancak biz daha yakın tarihe bakalım. 2024 yılında Rekabet Kurumu beyaz et sektörüne yönelik soruşturma açmış, 27 Eylül 2025 tarihinde de sonuçlarını açıklamıştı. Toplamda 3,7 milyar lira ceza kesilmişti. Soruşturma yapılan 13 firmadan 5’i uzlaşmaya gitmiş, yani bir anlamda “Rekabeti ihlal edici fiyat belirleme”yi kabul ederek cezada yüzde 25 indirim sağlanmıştı.

Bizlerde bütün benzer durumlarda para cezasının çare olmadığını ve bunu eninde sonunda tüketicinin ödediğini ifade ediyorduk. Fiyatları Etkileme Suçu’nun (TCK m. 237) yatarı olmayan ceza (1yıldan 3 yıla kadar hapis) olduğunun bilinmesi de caydırıcılığını azaltmaktadır. Arz sorununa neden olabilecek kapatma cezalarının ise çözüm olamayacağı açıktır. Bu durumda geriye sadece sıkı denetim ile tekelleşmenin önlenmesi kalıyor. Gelinen durum bundan ibarettir.

Türkiye’de yıllık kişi başı beyaz et tüketimi 22 kg olarak açıklanıyor. Nüfusu 86 milyon olarak hesap edersek iç tüketim ihtiyacı 1,8 milyon tondur. Oysa Türkiye beyaz et (kanatlı et) ticari verilerine göre tavuk eti üretimi aylık ortalama 240 bin ton, yıllık üretim miktarı da 2,9 milyon tondur. Üretim ile tüketim arasındaki 1 milyon tonu aşan fark, yılda yapılacak 400-500 bin ton ihracatla iç tüketim arzını daraltamaz. Bu bakımdan ihracatı engellemenin veya kota koymanın gereği de yoktur. Peki bu durumda sektör, ihracattan kaynaklı nedenlerle fiyat artışlarını haklı gösterebilir mi?

Cevap ‘hayır’ olduğuna göre sektörü rahatlatan iki husus kalıyor. Birincisi büyük halk kesimlerinin beyaz etten vazgeçemeyeceği gerçeği ile iç tüketim miktarında düşüş yaşanmayacağına dair inanç; ikincisi ise kolay ileri sürülebilen maliyet artışı şikayetleri oluyor. Bu gerçek olsa da, bütün girdileri dolar ve euro cinsinden kabul etsek bile (imkansız ama öyle varsayalım) yukarda saydığım, bizden düşük fiyatlara sahip ülkelerin maliyetlerini geçebilir mi?

Elbette kırmızı ette olduğu gibi beyaz ette de böyle bir ihtimal yoktur.

Bütün bu gerçekleri gören Ticaret Bakanlığı ramazandan önce gereken uyarıları yapmasına rağmen fiyat artışları sürmüştür. Sonra da bu gelişme yaşanmıştır.

Sonuç olarak; tekelleşme konusunda biz bir hüküm veremeyiz. Ancak yıllardır bunlarla uğraşmış bir kişi olarak biliyorum ki; ileri tarihli fiyat listesi (şu tarihten itibaren geçerli şeklinde) yayınlamak bile işaret fişeği yerine geçer ve bilgi akışının ve tekelleşmenin önünü açar. Ancak perakende kısmında yaşanan fiyatlama hatalarından da üretici sorumlu tutulmamalıdır.

Yukardaki durum sadece bu kategorilerle de sınırlı değildir. Örneğin ayçiçek yağı ve çikolata fiyatlarının seyri de benzer duruma işaret ediyor.

Elbette genelleme yapmadan; bir taraftan yanlışı olanların hukuk önünde hesap vermesini, diğer taraftan da üretim yapan sanayicilerin itibarının korunmasını istemek vatandaşlık görevidir…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Faiz dışı fazla tek başına fikir vermez

Ercüment Tunçalp

Faiz dışı fazla moral veren göstergelerden biridir. Ancak devamında büyük resme bakmayı da gerektirir. Yani sadece buna takılı kalmanın mahsurları vardır. Çünkü esas yük kenarda durmaktadır. Yani faiz harcamalarını hesaba dahil etmeden gerçek görülemez. Faiz dışı fazla, devletin topladığı bütün gelirler ile faiz giderleri dışındaki tüm harcamaları arasındaki farkın pozitif olmasıdır.

Formül;

Faiz dışı denge= Toplam kamu gelirleri – Toplam faiz dışı kamu giderleri” şeklindedir. Neticede, gelirler giderlerden büyükse faiz dışı fazla, küçükse faiz dışı açık ortaya çıkar. Eğer bir devlet faiz dışı fazla veriyorsa; borcunun ve faiz yükünün bir kısmını kendi ürettiği gelirlerle karşılayabiliyor demektir.

Ancak buradaki önemli husus, bu fazlalığın borç ana parası ve faiz yükünün ne kadarına yeteceğidir. Eğer çıkan fazlanın onlarca katı gibi borç ve faiz ödenmesi gerekiyorsa, bu yetersizliğin ilacı olamayacağı açıktır. Kaldı ki; yüksek faiz de giderilmesi zor olan önemli bir sorundur. Zira yüksek enflasyon, yüksek faizin nedenidir. Yüksek enflasyon da yönetim hatalarının sonucudur…

Bu bakımdan, bazılarının dile getirdiği. “Faiz dışı fazla, devletin borçlanma ihtiyacını düşürüp, piyasalara güven verir” görüşü eksiktir. Güven o kadar çok kritere bağlı bir kavramdır ki, yazının son bölümünü buna ayıracağım.

Ancak buradaki durum faiz dışı fazlanın borçların ve faiz yükünün ne kadarını karşılayabileceğinin ve bir başka ifade ile borçların çevrilebilme kabiliyetinin ölçülmesidir. Yani önce buradan olumlu sonuç çıkması gerekir!

Şimdi buna bakalım. Hazine Ocak- Mayıs döneminde 1 trilyon 239,6 milyar lira faiz ödemesi yapmış. Faiz dışı denge ise aynı 5 aylık dönemde 129 milyar lira fazla vermiş. Şimdi rekor sayılabilecek tüm yılların en yüksek faiz ödemesi ortadayken, faiz dışı fazla ile moral bulmak mümkün mü?

Dolayısıyla ‘faiz dışı fazla’ çabalarından önce yüksek enflasyonla ve onun getirdiği yüksek faizle olan mücadele kazanılmalıdır. Yoksa yıllardır olduğu gibi faiz dışı fazla verilmesine rağmen borç stoklarının artışını izler dururuz…

Bütçe açıklarının faizler nedeniyle sürekli yükselmesi, ancak sıkı maliye politikası uygulanarak engellenebilir. Bunun da eksiksiz uygulandığını söyleyemeyiz. Sıkı maliye politikası, yüksek enflasyonu kontrol altına almak ve aşırı ısınan ekonomiyi soğutmak amacıyla kamu harcamalarının kısıldığı ve vergilerin artırıldığı, ekonomiyi daraltıcı bir stratejidir. Ancak kamuda tasarruf yetersiz kalırsa, vergi artışı da dolaylı vergilere ağırlık verilerek öncelikle alt ve orta gelir gruplarının sırtına yüklenirse, haliyle netice almak kolay olmaz.

Devlet, özel sektör gibi sermaye artırımı ile borcunu azaltamaz. Yeni borç almak dışında tek çare özelleştirmedir. Ancak önce bu varlıkların tam değerini tespit etmek, sonra da buradan gelen gelirlerin tamamını sadece borç ödemelerine kanalize etmek gerekir. Bu ihmal edilir de gelirin bir kısmı yeni harcamalara giderse, borç da katlanarak artmaya devam eder. Resmi kaynaklardan edindiğim bilgiye göre, bugüne kadar 72 adet kamuya ait kurum ve fabrika elden çıkarılmış. Ancak bu büyük değerlerin satışına rağmen borç azalmamıştır.

İşte esas sorun buradadır ve faiz dışı fazlanın tek başına çare olamadığı ortadadır. Dünyada borçsuz devlet hemen hemen yoktur. Yani bu durum normaldir. Önemli olan o borcun imkanlarınızı aşmadan çevrilebilmesidir. Bunu sağlamak için önce faiz dışı fazla vermek gerekir. Yetmez, çünkü işi bozan baş aktör faizdir. Eğer bir ülkenin borçlanma faizi yükselmişse (örneğin yüksek enflasyon ve CDS nedenleriyle) faiz dışı fazlanın borç ödemek için yeterli olması zordur. Bu şekilde kamu borçları milli gelirden hızlı artar ki, lastiğin patladığı yer tam da burasıdır. Dolayısıyla bir taraftan daha çok faiz dışı fazla vermek, diğer taraftan da daha düşük faiz ödemenin yolunu açmak şarttır. Bu da yetmez, böyle bir sorunu yaşamayan ülkelerden daha yüksek oranda milli geliri artırmak gerekir. Elbette birbirinin nedeni olan bu kadar sorunu aynı anda çözmek mümkün olmasa da buna niyetlenmek bile iyi bir şeydir…

Sonuç olarak; faiz dışı fazlaya gereğinden fazla önem atfedilmesi, yüksek faiz harcamalarının dikkatlerden kaçmasına neden oluyor. Ve de görüldüğü gibi faiz dışı fazla, borç stoklarını tek başına eritmeye yetebilecek sihirli bir araç olamıyor.  Bunun için de bizde çok kullanılan, “faiz harcamamız olmasaydı bütçe fazla verirdi” söylemi doğru olsa da bu günümüzü yansıtmıyor…

Zira devlet vadesi gelen borcu ödemek için yeni borç aldığına ve o borç için de faiz ödediğine göre bu kısır döngüden kurtulmanın zorluğu ortadadır.

Yani “hadi faizleri düşürelim” diyerek faizler düşmez. Nedenlerini ortadan kaldırmak gerekir. Bu da içerde ve dışarda güveni artırmak üzere; şeffaf ve doğru bilgi akışı sağlamak, yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğüne önem vermek, israfı önlemek, fırsatçılığı engellemek, vergi kayıplarını asgariye indirmek ve vergi tabanını genişletmekle olur. Aksi durumda faiz dışı fazla verilebilmesine rağmen; enflasyon ve faiz yükü artmaya, iç ve dış borçlar dert olmaya devam eder gider…

Taze bir örnekle bitireyim. Çinli otomobil üreticisi BYD’nin, Manisa’da kurmayı planladığı 1 milyar dolarlık fabrika projesinden vazgeçerek yatırımı askıya alması ve önceliği Macaristan tesisine verdiğini açıklaması da aynı çerçevede düşünülmesi gereken önemli bir gelişmedir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Son tüketim tarihi ve dezenformasyon

Ercüment Tunçalp

Son zamanlarda piyasada, son tüketim tarihi (STT) ile tavsiye edilen tüketim tarihini (TETT) aynı potada eriten dezenformasyon çabaları vardır. İşte bu yazının konusu, kafa karışıklığı yaratan bu tehlikeye dikkat çekmek üzerinedir.

Söylentiler, “Son tüketim tarihi geçen ürünlerin indirimli satıldığı ve halk sağlığının düşünülmediği” yönündedir. Elbette böyle değildir…

Bilgi eksikliğini gidermek kolaydır. Ancak bilerek yapılanla da mücadele etmek gerekir. Beni takip edenler çok iyi bilirler ki; taklit tağşiş ve pestisit konuları üzerinde çok dururum ve de tüketicinin aldatılması konularına da açıklık getiririm. STT konusunda marketlerde büyük sorun olduğuna da dikkat çekerim.

Ancak burada Tarım ve Orman Bakanlığı ile israfı önlemenin peşine düşen ve AB uygulamalarını referans alan bir girişimci grubuna yapılan haksızlığa da karşı durmak gerekiyor. Zira yapılan uygulama tüketici lehinedir…

“Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun” kapsamında, tarihi geçmiş olan ürün “ayıplı mal” sayılır ve satışı yasaktır. Uygulamada bu ürünleri satan işletmelere idari para ve kapatma cezaları verilir.

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın yürürlükteki Türk Gıda Kodeksi doğrultusunda TETT ve STT ayrımı çok net bir şekilde yapılmıştır. AB standartları dahilinde olan ve dünya genelinde uygulanan bir sistemi şehir efsanesine çevirmek en azından fırsatçılıktır. Bazı siyasilerin de bu konuyu kullanışlı bularak; ilgili Bakanlık ile “Yenir” mağazalar zincirine yüklenmeleri büyük haksızlıktır. Bu konuya son bölümde tekrar döneceğiz. Sektör içinden STT kontrolü konusunda sıkıntı çeken bazı çevrelerin, tüketiciyi rahatlatmak üzere “Bakın buna Bakanlık’ta izin veriyor” algı çabasını da bir kenara koyalım.

Bütün gelişmiş ülkelerde olduğu gibi TETT’si geçen ürünler sağlık riski oluşturmayıp, sadece tat, aroma ve renk kaybına uğramış dayanıklı ürünlerdir. Örneğin, çay, kahve, şeker, uzun ömürlü içecekler, tuz, kara biber, pul biber, kekik ve diğer baharatlar, çikolata, cips, kuru yemişler, pirinç, mercimek, kuru fasulye, un, irmik, makarna, sıvı yağlar, salça ve turşular bu tip ürünlerdir.

Şimdi gelelim madalyonun diğer yüzüne…

Türk Gıda Kodeksi Etiketleme Yönetmeliği’ne göre mikrobiyolojik açıdan hızla bozulan ve kısa sürede insan sağlığı için tehlike oluşturabilecek gıdalara TETT etiketi konamaz. Bu ürünlerde STT zorunluluğu vardır. Bunlar da örneğin, kırmızı et ve tavuk başta olmak üzere bütün et ürünleri, süt, yoğurt, peynir ve diğer süt ürünleri, balık ve diğer su ürünleri, yumurtalar ve çabuk bozulma riski olan tüm ürünlerdir.

Bütün dünyada son tüketim tarihi henüz geçmemiş ancak tarihi yaklaşan ürünler ayrı bir bölümde uyarı afişi (dikkat çekecek şekilde kırmızı veya turuncu renklerde) ile birlikte indirimli satılabilir. Bizim bazı zincirlerde, AB ülkelerinde ve ABD’de görüldüğü gibi…

STT’nin geçmesi cezai uygulamayı gerektirse de bunun sağlık problemi yaratması durumu ayrıca katlamalı cezayı gündeme getirebilir. Zira STT güvenlik sınırıdır ve aşılma tehlikesi göze alınamaz.

Peki uygulamada durum nasıldır?

Üzülerek belirtmeliyim ki, her girdiğim markette onlarca tarihi geçmiş ürün buluyorum. Savunma şekli ise “çalışan azlığı” oluyor. İşte esas dikkat edilmesi gereken tablo budur. Hatta Avrupa’yı referans gösterenler bile var. Hani AB bünyesindeki kalite kontrol disiplinini bilmesem ben de şüpheye düşeceğim!

Almanya’da Kaufland Market, raflarında tarihi geçmiş ürün bulana 2,5 euro tutarında çek veriyor. Bu şekilde denetim görevinde tüketiciden yardım alıyor. Tahmin ediyorum ki; bunu mutlaka sorumlusuna ödetiyor. Vatandaşlarımızdan bazıları da STT’si geçmiş ürün avına çıkıyorlar ve ürünü bularak çeki alıyorlar.

Bizde de israf savaşçısı olarak tanıtılan Yenir Market’in uygulamalarında;

STT’si yaklaşan, TETT’si yaklaşan veya geçen gıda (sadece yukarda saydığım kategorilerde) ve daha çok gıda dışı ürünler ile ambalajında hasar bulunan, tedarikçinin stok fazlası veya delist ettiği ürünler için indirim geçerli oluyor. Yani birçoğunda da tarih problemi yoktur. Dolayısıyla bu satış noktasını “Dar gelirliyi imha edilmesi gereken ürünlere mecbur ediyorlar” söylemi gerçek dışıdır. Kaldı ki; orta ve üst gelir grubunun da bu zincirden alabileceği ürünler vardır. Üstelik normal bir marketten STT’si yakın veya tarihi geçmiş ürünü alma riski varken, bu markette böyle bir risk yoktur. Örneğin 10 gün içinde tüketilen bir ürünü (STT’si 15 gün sonra ise) yarı fiyatına kim almak istemez ki?

Sonuç olarak; Avrupa’nın en yüksek enflasyonunun bizde olduğu; yaptığımız kıyaslamalarla en yüksek fiyat seviyelerine sahip olduğumuz ve düşük asgari ücreti de hesaba katınca, Moldova’dan sonra satın alma gücü en düşük ikinci ülke olarak öne çıktığımız çok paylaştığımız gerçeklerdir.

Ancak buradan hareketle, zengin ülkelerde bile başarı sağlamış bir israfı önleme projesini bunun arkasına bağlamak hem siyaseten hem de ekonomik açıdan doğru değildir. Zira Yenir Market modelinin, tüketici satın alma gücünü olumlu etkileme rolü vardır. Keşke yüzlerce şubeye ulaşabilse…

Kaldı ki, tüketiciye yansımayan benzer uygulama en az 30 senedir spot piyasa oluşumuyla devam ediyor. Bunun aslı anlık ve nakit satıştır. Fiyatlandırma o günkü arz talep dengesine ve yukarda saydığımız ürün özelliklerine göre değişir.

“Arka kapı satışı” en bilinen yoludur. Marka sahiplerinin stok fazlası ürünlerini ana bayilerine ve zincir marketlere uygulanan liste fiyatlarından daha düşük fiyatla piyasaya sürmeleridir. Bazen bu toplu satışlar büyük bir market zinciri üzerinden de yapılabilir. Bundan tüketicinin haberi bile olmaz, nimetlerinden de faydalanamaz. Üretici stok fazlasından kurtulduğu gibi nakit akışını da güçlendirir, alıcılar ise peşin alımda kaybettiklerini tüketiciye aktarırken fazlasıyla kâra ilave edebilir. Bu son uygulamada ise perakendeci ile tüketici birlikte kazanmaktalar. Daha ne olsun?

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER