Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (31) Kuzey Makedonya
Kuzey Makedonya Cumhuriyeti Balkanlar’da denize kıyısı olmayan bir ülkedir. 1991 yılında Yugoslavya’dan ayrılarak bağımsız olmuştur. Komşuları; Sırbistan, Kosova, Arnavutluk, Yunanistan ve Bulgaristan’dır. Nüfusu yaklaşık 2 milyondur. Başkenti ve en büyük şehri Üsküp olup, nüfusun dörtte biri bu şehirde yaşamaktadır. Ülkenin tek büyük ırmağı, tam ortasından geçen Vardar nehridir. Kişi başı milli geliri 2025 yılında 9.882 dolar olmuştur.
Bu defa da Kuzey Makedonya’yı seçme nedenim, asgari ücret seviyesi bizden düşük bir Avrupa ülkesi olmasıdır. Gelir düşüklüğüne rağmen bize göre satın alma gücünün nasıl olduğunu öğrenmek istedik…
Zira satın alma gücü sadece gelire göre değil harcamalara ne kadar yettiğine göre ölçülür. Veya bazı yabancı kurumların yaptığı gibi sadece fiyat düzeyine bakarak (SAGP) yapılırsa da fazla ilgi görmez ve kenarda kalır.
Fiyat kıyaslaması 7 Şubat 2026 tarihinde yapıldı. Para birimleri Makedonya Dinarıdır (MKD). O gün geçerli kur olarak 1 MKD= 0,84 TL, 1 Euro= 61,64 MKD ve 1 Euro= 51,57 TL’yi dikkate aldık.
Fiyatlar Ramstore sitesinden ve birkaç eksik ürün de Tinex’ten alınmıştır.
- Bu ülkenin 2025 yılında tüketici fiyat enflasyonu yüzde 3,4 çıkmıştır (IMF). Türkiye enflasyonu bu oranın 9 katıdır.
- Kuzey Makedonya’da 2026 yılı net asgari ücretin (Mart ayından itibaren) 26.400 MKD olması bekleniyor. Bunun karşılığı 22.176 TL ve 428 Euro’dur. Bizim 2026 net asgari ücretimizin 28.075 TL ve 544 Euro olması, bizim vatandaşımızın yüzde 27 daha fazla ücret aldığını gösteriyor. Buna karşılık listede görüleceği üzere vatandaşımızın harcaması ise yüzde 48 daha fazla çıkıyor.
- Şimdi de satın alma gücü açısından bunu değerlendirelim. Bir Kuzey Makedonya asgari ücretlisi bu alışverişi aylık geliri ile 3,2 defa tekrarlayabilirken, aynı alışveriş ülkemizde 2,7 defa tekrarlanabilmektedir. Aradaki fark az da olsa, bize göre satın alma güçleri daha fazladır.
- Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse; Kuzey Makedonya vatandaşı bu alışverişi gelirinin yüzde 31’i ile yapabilirken, aynı alışverişe bizim vatandaşımız gelirinin yüzde 37’sini ayırmak zorundadır.
- 51 ürünlük listede, bizim ucuz olduğumuz ürün sayısı 6’dır. Bunlar, toz şeker, Ülker Al Beni, Ariel deterjan, aseton, makarna ve patatestir.
Listede görüleceği üzere bazı yerel markalarımız da, ABD alışverişinde de karşımıza çıktığı gibi sınırlarımız dışında daha ucuzdur. Bu durum muhtemelen iki ülke arasındaki brüt kâr marjı farkından kaynaklanabilir. Elbette daha doyurucu açıklama marka sahiplerinden beklenmelidir.
- Dana kıyma fiyatımız yüzde 100, dana eti fiyatımız yüzde 76 daha yüksektir. Süt fiyatımız yüzde 81, ayçiçeği yağı fiyatımız da iki katından fazladır. Aynı marka çikolatanın bizde yüzde 70 daha yüksek fiyata satılması ilginçtir. Bütün dünya yarıya düşen kakao maliyetine göre fiyatlarını güncellerken, bizim fiyatlar patinaj yapmaktadır. Kağıt ürünlerinde de aşırı fark dikkat çekicidir.
Sonuç olarak; birçok ülkeden döviz bazında pahalı olduğumuz bir gerçektir. Buna gerekçe olarak sadece resmi enflasyonu gösteremeyiz. Zira bu enflasyon içine fırsatçı enflasyonu da yerleşmiştir. Fahiş fiyat bireysel uygulama olduğu için işin en masum kısmıdır. Kırmızı ette olan ise bazı spekülatörlerin sektörü organize ve toplu harekete teşvik etmelerinden kaynaklanmaktadır.
Enflasyonla mücadele sadece hükümetlere bırakılamaz, topyekün yapılır.
Ne yazık ki yüksek enflasyonun bazı çevrelerin işine gelmesi netice almayı zorlaştırıyor. “Yem fiyatı artıyorsa ürün fiyatı da artar” söyleminin doğru olduğunu ama bizim ülkemize uymadığını bir önceki yazımızda ele almıştık. Döviz bazında en pahalı yemi kullananların ürünlerini dünyanın en pahalı fiyatına satma hakları vardır. Ama bizdeki mevcut durum bu değildir…
TCMB eski baş ekonomisti Prof. Dr. Hakan Kara, OECD ülkeleri arasında Türkiye’nin ‘gün aşırı et, tavuk ya da balık tüketemeyen’ yaklaşık yüzde 40’lık nüfus oranıyla açık ara ilk sırada yer aldığını belirtti. Eurostat verilerine dayanan değerlendirmesinde Kara, “Türkiye’nin 10 yıl önce Bulgaristan’a göre daha iyi durumda olduğunu, ancak 2023 itibariyle Bulgaristan’ın Türkiye’yi geride bıraktığını ortaya koydu. Bulgaristan’da söz konusu olan oran yüzde 20’nin altına gerilerken, Türkiye’de yüzde 35’in üzerinde kaldı” diyor.
Sahada yaptığımız araştırma sonuçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (45) Malezya
Malezya Güney Asya’da yer almakta olup, kuzeyinde Tayland, Güney Çin Denizi ve Brunei, doğusunda Selebes Denizi, güneyinde Endonezya ve Singapur, batısında Malakka Boğazı ile çevrilidir. Brunei ile 381 km, Tayland ile 506 km, Endonezya ile 1782 km, sınırı vardır.
Malezya anayasal monarşi altında parlamenter demokrasi ile yönetilmektedir.
Doğal kaynaklar bakımından zengin bir ülkedir. Petrol, doğalgaz, kömür, boksit, bakır, altın, gümüş ve demir cevheri çıkarılmaktadır.
Ülke petrol ihtiyacının yüzde 80’inden fazlasını kendisi karşılayabilmektedir. Enerji ihtiyacının yüzde 96’sını da fosil yakıtlardan elde etmektedir. Doğal gaz yüzde 44, petrol ürünleri yüzde 28, kömür yüzde 24 olmak üzere…
Malezya, yarı iletkenlerin, otomotiv ve bilgisayar parçalarının ve diğer ana girdilerin imalatında ve montajında rekabet avantajlarına sahip bir ülkedir.
Başkenti Kuala Lumpur, nüfusu 34,2 milyon, yüzölçümü 330.252 kilometrekaredir.
- Kişi başı geliri 15.085 Dolar’dır (Bizimki 18.040 Dolar) ve bizden düşüktür.
- Tüketici fiyat enflasyonu %1,9, işsizlik oranı %3’tür.
- Malezya para birimi Ringgit’dir (RM).
- Net asgari ücreti 1.700 Ringgit’dir (416 Dolar) ve bizimki 28.075 TL (594 Dolar) olduğu için bu da bizden düşüktür. Satın alma gücündeki durumu ise sonuç kısmında göreceğiz.
- Kiralar, Kuala Lumpur merkezde 600-2.000 RM arasında, merkezin dışında 1.100-1.400 RM arasındadır.
- Satılık konut fiyatları uygundur. Kuala Lumpur’da ortalama 190 bin Dolar, Selengor ve Saravak’da ortalama 105-115 bin dolar arasındadır. Kelantan eyaletinde ortalama 48 bin dolardır.
- 2023 İnsani Gelişmişlik Endeksi’ne göre dünyada 193 ülke arasında Malezya 67. sıradadır (İzlanda 1./Türkiye 51.).
- 2026 yılı Ekonomik Serbestlik Endeksi’ne göre dünyada 176 ülke arasında 45. sıradadır (Singapur 1./Türkiye 117.).
- Küresel rekabetçilik açısından 2025 verilerine göre dünyada 141 ülke arasında 27. sıradadır (Singapur 1./Türkiye 61.).
Şimdi fiyat kıyaslamamıza geçebiliriz…
- Ülkedeki market zincirleri: Village Grocer (lüks, gurme), 99 Speedmart, Lotus’s, Mydin (yerel), Aeon (Japon), KK Super Mart, 7- Eleven…
- Alışveriş tarihi: 23.07.2026.
- Alışveriş yeri Mydin olup, meyve sebze ve et kategorileri için Village Grocer (Bites Shop) kaynak olarak seçilmiştir.
- Güncel kurlar; 1RM= 11,55 TL, 1 Dolar= 4,09 RM, 1 Dolar= 47,23 TL’dir.
- 67 ürünün yer aldığı listeye ait Malezya alışveriş tutarı 304,04 Dolar, Türkiye alışveriş tutarı 418,44 Dolar çıkmıştır. Yüzde 38 daha pahalıyız…
- 49 ürün bizde pahalıdır.
- Yeni Zelanda örneğinde de gördüğümüz gibi bizde bal fiyatları ikiye katlanmaktadır. İçme suyu ve sıvı sabun da bizde 2 katıdır.
- Onlarda ve bizde birebir aynı olan ürünlerden; Ahmad Tea yüzde 138, Tobleron çikolata yüzde 140, Nescafe Gold yüzde 80, Coca Cola yüzde 80 bizde daha pahalıdır.
- Satın alma gücü farkına bakacak olursak; gelirimiz yüzde 43 daha yüksekken, harcamamız da yüzde 38 fazladır.
- Malezya vatandaşı bir aylık geliri ile bu alışverişi ay içinde 1,4 defa yapabilirken, bizim vatandaşımız da aynı alışverişi ay içinde 1,4 defa tekrarlayabilmektedir. Bir başka ifade ile her 2 tarafta gelirinin yaklaşık yüzde 70’ini bu alışverişe ayırmak durumundadır.
Sonuç olarak; kişi başı geliri ve asgari ücreti bizden düşük olan bir ülkenin satın alma gücü bizimkine ulaşabilir, hatta başka örneklerde gördüğümüz gibi bizimkini de aşabilir. Bu da Dolar bazında market fiyatlarımızın yüksekliğinden kaynaklanmaktadır. Kira ve emlak değeri başta olmak üzere toplam yaşam maliyetinin daha düşük olması da bu sonuca katkı yapmaktadır. Yani ne sadece fiyat seviyesinin düşük olması ne de sadece gelir seviyesinin yüksek olması SAGP hesabında olduğu gibi doğru sonuca götürmez. Aynı mal ve hizmet sepetine gelirin ne kadarının yetebileceği veya aynı alışverişin her iki ülkede kaç defa tekrarlanabileceği satın alma gücündeki farkı belli edebilir.
Şimdi işin matematiği buyken, bir gazetemiz habere başlık atmış; “Küresel gıda fiyatları Temmuz’da uçtu, tahılda ve şekerde sert artış” diye…
Acaba bu kadar yakından takip etmemize rağmen gözümüzden kaçan bir şey mi vardı?
Hemen haberi bir solukta okudum. FAO açıklamasında özet olarak; “Temmuz 2026 Gıda Fiyat Endeksi’nin, tahıl, bitkisel yağ ve şeker fiyatlarındaki yükselişin etkisiyle bir önceki aya göre yüzde 0,6, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 1 artış gösterdiği” belirtiliyordu. Devamında da; “bu endeks artışlarının, et ve süt ürünleri fiyatlarındaki düşüşlerle kısmen dengelendiği” ifade ediliyordu. Şimdi soruyorum; bu habere böyle bir başlık atılır mı?
İşte yaptığımız fiyat kıyaslamaları, bizdeki uçuşun yanında, küresel hafif bir kıpırdamanın (ben tüketici olarak 10 katına razıyım), lafı mı olur?
Kaldı ki dünyada 2 yıl boyunca fiyat seviyesi hiç değişmeyen ülkeler de var…
Teşhisi doğru koyamayanın, tedavide başarı sağlaması imkansızdır.

Ercüment Tunçalp
Turizmde işler yolunda mı?
Yetkililerin ağzından dinlerseniz her şey yolunda. İşte bu özeleştirinin yapılmaması sektörün geleceği için en büyük tehdittir.
Oysa gerçek; yurt içindeki yüksek enflasyonun (fırsatçı enflasyonu da dahil), konaklama ve yeme-içme fiyatlarını tırmandırarak, tatilcilerin rotayı yurt dışına kırmasına ve turizm giderlerindeki artış hızının turizm gelirlerini katlamasına neden olmasıdır. 2021 yılından 2025 yılı sonuna kadar olan süreçte, turizm gelirleri yüzde 112,6 oranında artarak 30,3 milyar dolardan 64,4 milyar dolara yükseldi. Buna karşılık, yurt dışını ziyaret eden vatandaşlarımızın harcamalarını kapsayan turizm gideri aynı dönemde yüzde 335,8 oranında sıçrama yaparak 2,2 milyar dolardan 9,6 milyar dolara dayandı.
Turizm sezonunun güçlü bir başlangıç yapması beklenen ikinci çeyrekte (Nisan, Mayıs, Haziran) ise, turizm gelirleri geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 2,73 oranında gerileyerek 15 milyar 655 milyon dolara düştü. Buna karşın vatandaşımızın yurt dışı seyahat harcamaları aralıksız artış trendini sürdürdü ve yüzde 7,35 oranında artarak 2 milyar 962 milyon dolara ulaştı. Bu rakam turizm bilançosunda bugüne kadar kaydedilen tüm zamanların en yüksek çeyreksel gider rekoru olarak kayıtlara geçti (Merve Yiğitcan haberi).
Bunun anlamı; turizmden kazanılan her 100 doların yaklaşık 19 dolarının yerli turistler tarafından yurt dışına transfer edildiğidir.
Artık yabancı turistin güvenini kaybetmenin yanında, kendi vatandaşlarımızın da yurt dışındaki tatili daha ucuz bulmaları çok konuşulur hale geldi.
Ankara’daki yeme içme maliyetinin, Bodrum ve Çeşme’de 4’e, 5’e katlanması (Marmaris, Antalya’da dahil), artık kimseyi şaşırtmıyor. Yani bir anlamda bakkalda 20 lira olan suyun sözde plaj tesisinde 200 lira olmasına alıştık.
Geçen yıl bu zamanlarda Yunanistan ile market fiyatlarımızı karşılaştırmış, Euro bazında aynı alışverişin bizde yüzde 29 daha pahalı çıktığını yazmıştım. Bir arkadaşım komşuya ait Ege adalarındaki tatilden yeni döndü ve aradaki farkın daha da açıldığını görmem için bir kıyaslama daha yapmamı istedi.
Yapacaktım ama gerek kalmadı; zira Nefes Gazetesi o çalışmayı yaptı ve arkadaşımın haklılığını tescil etmiş oldu. Evet farkın bu sefer de yüzde 57’ye çıktığını görmüş olduk. Listeyi yazının sonuna ilave ediyorum.
Bir yıl önce yerli turistin, 2-3 günlük gezilerle Yunanistan’a market alışverişi için gittiklerini yazmıştım. Şimdi artık o alışveriş daha da cazip hale gelmiştir.
Yerli turistin düşüncesi bu olduktan sonra yabancıya şaşırmaya ihtiyaç kalmadı.
Bizde yabancı turist için tek garanti, “Her şey dahil” sistem içinde kalmak ve otelden hiç çıkmamaktır. Geriye sadece taksici riski kalıyor ki, onu da havalimanı-otel transferi olarak faturaya dahil ettirmek çözüm olabiliyor.
Kendisi de iyi bir denizci olan gazeteci Fatih Çekirge’den aktarıyorum…
- İşin en acı yanından başlamış. “Denizlerimizi temiz tutamıyoruz. Marmaris körfezinde kano yapan turistler, fotoğraf göndermişler. Körfezin girişine yapılan devasa otelin çamuru, betonu, taşı toprağı denize akıyor” diyor ve devam ediyor:
“Sahillerdeki yoğun kirlenme, restoranların fahiş fiyatları yat turizmini de vurmuş durumda. Bırakın turistlerin gelmesini, tekne sahipleri de komşuya gidiyor. Sık duyulan sohbetlerden biri, ‘Rodos’ta 100 Euro’ya yediğin yemek Bodrum’da 300-500 Euro’ oluyor.” Lezzet, hijyen farkını da ben ilave edeyim.
- Çekirge, bir amatör kaptanın söylediklerini de aktarıyor. “Şu anda Patmos’tayız, limana bağlandık. Bir gece için 9 Euro aldılar (yaklaşık 500 TL). Bizde olsa gecelik 6 bin ile 8 bin lira arasında para istiyorlar. Kos Adası’nın (İstanköy) limanına bağlandım, 13 gün kaldık, 1 Euro bile istemediler. Bizde böyle bir şey düşünülebilir mi?” diye bitiriyor…
Ülkemizi en fazla tercih eden Rus turistler, kendilerinde olmayan deniz, kum, güneş için geliyorlar ve otelden dışarı çıkmayıp görünmeden gidiyorlar. Yani turist yerine tatilciyi tercih ettiğimize göre en azından kıyı turizmi için denizimizi temiz tutmak gerekmez mi?
Turistle empati yapmıyoruz. Bir top dondurmaya 400 TL isteyen esnafa engel olamıyorsak turistin yerlisi de yabancısı da komşuya kaçar.
Temmuz ortasında Çeşme’de doluluk oranının %50 olduğunu duyuyoruz. Peki hemen 8 mil uzaktaki Sakız Adası’nda durum ne? Hafta içi %80, hafta sonu doluluk oranı %95’e ulaşıyor.
Henüz sezon başında (Mayıs), Çeşme Turizm Zirvesi’nde konuşan Ege Turistik İşletmeler ve Konaklamalar Birliği Başkanı Mehmet İşler’in ağzından da duyalım. İşler, Çeşme ve benzeri destinasyonlarda oluşan “pahalı tatil” algısının (sanki gerçek değilmiş gibi) sektöre zarar verdiğini, Alaçatı ve marina çevresindeki yüksek fiyatların tüm bölgeye mal edilmesinin (Alaçatı’yı Çeşme’ye bağlı saymıyor), yanlış olduğunu” belirtiyor. Ve başkan muhtemel sonucu açıklıyor; “Fiyat politikalarının doğru yönetilmemesi halinde bölgesel rekabetin kaybedileceğini, bunun önüne geçmek için hizmet kalitesinin de korunması gerektiğini” söylüyor. Yani sonunda doğru teşhisi koymuş oluyor!
Sonuç olarak; fiyatlandırmada savaş bahanesini de bir kenara bırakalım artık. Bu nasıl bir savaş ki; Rusya’yı Ukrayna’yı, İran’ı bizdeki kadar etkilemiyor?!
İşte Yunanistan marketlerindeki fiyat avantajını aşağıda görmek mümkündür. Satın alma gücü farkını da yanına ilave edelim…
Yunanistan’da net asgari ücret 797 EuroX14 ay/12 ay= 930 Euro’dur.
Bize ait 522 Euroluk geliri de yanına koyarsak; Yunanistan’da tüketici bu alışverişi (104 €) bir ayda 9 defa yapabilirken, Türk tüketicinin aynı alışverişi (164 €) bir ayda 3,2 defa tekrarlayabileceği görülür.
Ürün bazında baktığımızda ise su (%131 pahalı), tavuk kanat (% 152 pahalı), süt (% 115) fiyatlarımızın uçup gittiğini izliyoruz.
Dolayısıyla bizim gidecek yerimiz yok ama yabancı turist için seçenek çok…
İşte 22 ürünlük o liste:

Ercüment Tunçalp
Depozito iade sistemi üzerine…
Türkiye genelinde 1 Temmuz 2026 itibariyle uygulamaya giren Depozitosu Olan Ambalajlar (DOA) sisteminin ekonomiye ve çevreye katkısı tartışılmaz.
Ancak şu anda yükü taşıyan sadece tüketicidir. Zira devlet sistemin kendi içinde işleyebilmesi için finansal kaynağı üreticiden sağlıyor. Üretici de bunu fazlasıyla fiyatlara yansıtıyor.
Sistemin işleyişi ile başlayalım…
- Tüketiciler tarafından DOA iade noktalarına getirilen boş içecek ambalajları için, önce iade makinesinin ekranında oluşan karekod, cep telefonu kamerasıyla DOA Mobil Uygulaması üzerinden okutuluyor.
- Ambalaj teslim edildikten sonra depozito bedeli Türkiye Emlak Katılım Bankası alt yapısıyla anında dijital cüzdana yansıtılıyor.
- İade bedelleri tüketicinin banka hesabına aktarılabiliyor, EFT ve havale işlemleri de gerçekleştirilebiliyor.
- Üreticiler ambalaj türüne göre devlete ek bir çevre vergisi/katılım payı (GEKAP) ödüyorlar. TÜÇA (Türkiye Çevre Ajansı), üreticilerden havuzda toplanan bu nakit gücünü ve bütçeyi kullanarak DOA makinelerini toplu olarak satın alıyor, belediyelere ve marketlere dağıtıyor.
- Üretici bu parayı cebinden ödüyor gözükse de; ürünün satış fiyatına ekleyerek fazlasıyla toptancı/markete, markette bu bedeli tüketiciye yansıtıyor. Ayrıca birçok semte makine ulaşmadığı için sisteme iade edilemeyen bedeli ödenmiş ambalajlar da eskiden olduğu gibi toplayıcılar kanalıyla toplanıyor. Bu da hiç azımsanmayacak büyüklükte bir fon oluşturuyor.
- Sistemde, ambalaj başına teşvik bedeli 1 TL olarak belirlenmiştir. Şu anda hacmi 0,1 ile 3,0 litre arasındaki tüm kayıtlı plastik, cam ve alüminyum ambalajlar sisteme dahildir.
- Uygulamanın başlaması ile birlikte bu ambalajları kullanan bazı markalar ürünlere 1 TL’nin de üzerinde fiyat artışı yaptılar. Bazıları da 3 litreye kadar olan ambalajlarla da yetinmediler ve yukarda belirtilen hacimlerin dışındaki büyük ambalajlara da eş zamanlı aynı zammı uyguladılar.
Eve gelen tanınmış bir markanın 5 lt’lik ambalajı 80 TL’den 90 TL’ye terfi edince; bu %12,5 oranındaki fiyat artışının sebebini bayiye sorduğumda aldığım cevap “depozito zammı” olmuştur. Yani maliyet artışı gelmediği halde uygulama dışında kalan bu ambalaj da aynı bahane köprüsünden geçmiştir.
Oysa tüketici 1 TL kazandığını zannederken, 3 TL fazla ödediğini görünce, sistemi sürdürecek motivasyonu kalmaz…
- Elbette yeni bir uygulamanın oturması için zamana ihtiyaç vardır ama yeterli sayıda makineye ulaşılamaması, arızaların ana nedeni olarak görülebilir.
- Avrupa ve ABD’nin teknolojide bizden geride olmadıkları halde süreci en basit şekliyle uygulamalarının sebebi vardır. Onların uygulamasında; otomata ambalajı atıyorsunuz, alınan makbuzu da market kasasında nakde çeviriyorsunuz. Perakendeci açısından da müşterinin içeri girmesini garanti ediyorsunuz. Bizde ise böyle bir zorunluluk yok. Üstelik akıllı telefon kullanamayan yaşlı tüketicilere de kullanım kolaylığı sağlanamıyor.
- Avrupa’da market önlerinde bulunan depozito iade otomatları doluluk oranına ulaştığında market personeli tarafından hiç gecikmeden boşaltılıyor. Lisanslı lojistik firmaları tarafından da market depolarından toplanıyor. Bizdeki uygulamada gördüğüm ise, otomatların çabuk dolduğu ve toplayıcıların ortalama 24 saat sonra marketlere gelebildiğidir. İşte bu zaman diliminde elindeki boş ambalaj yükünden kurtulamayan tüketici alışveriş yapamadan evine dönüyor. Böylece tüketici ile perakendeci birlikte kaybediyor.
- Avrupa’da tüketici ürünü alırken depozito bedelini peşin öder (ürün+depozito), ambalajı iade ettiğinde ise bu bedeli geri alır. ABD sistemi de eyaletlere göre değişmekle birlikte Avrupa uygulamasına çok yakındır. İşte bunun için Avrupa ve ABD sistemi daha net anlaşılır ve şeffaf olduğu için de kötü niyetlilere açık kapı bırakmıyor.
- Şimdi de tedarikçinin “yeni maliyet artışımız var” dediği konuya bakalım…
- Yeni olan DEKAB (Depozito Katılım Bedeli) Kasım 2023’den itibaren uygulanan iadeli bir depozito sistemidir. Bir de GEKAP (Geri Kazanım Katılım Payı) vardır ki; bu da 2020 yılından itibaren uygulanan çevre vergisi niteliğindeki kalıcı bir ödemedir. Buradaki ince nokta; DEKAB’a tabi olan ürünler, GEKAP’tan muaf tutuluyor.
Dolayısıyla Ticaret Bakanlığı bu hesabı yaparak denetimleri gerçekleştiriyor. Kaldı ki yapılan fiyat artışlarının bu rakamın çok üzerinde olduğu açıktır.
Sonuç olarak; sürdürülebilirlik odaklı bu sisteme entegre olmak hem üreticinin hem de perakendecinin çevre dostu imajını güçlendirir, marka itibarı ve sadakat yaratır. Perakendeciye de artan müşteri trafiği sağlar.
Atık yönetimini ilgilendiren bir başka konu daha var, bunu bir bütün olarak ele almazsak eksik kalır. Yukardaki olumlu projenin anlam kazanabilmesi için ‘plastik atık ithalatı’nı da birlikte ele almak gerekir. Buradaki çelişkiyi en az 5 yıldır yazıyorum. Eğer geri dönüşüm tesisleri için Avrupa’dan ithal edilen ve en çok da Adana çevresini kirleten bu atıklar kontrol altına alınamazsa mücadele eksik kalacak. Peki neden Adana?
Mersin limanına yakınlığı, kentte çok sayıda plastik dönüşüm tesisi bulunması, geri dönüştürülemeyen atıkların tesisler tarafından gizlice boş arazilere, nehir yataklarına dökülerek yakılması sorunu ağırlaştırıyor. Sıkı denetime ve ağır cezalara ihtiyaç olduğu açıktır. Bunu da bir kenara not etmiş olalım…
