Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (4)
Bu yazı serisinin ilk 3 fiyat kıyaslaması; Kanada, Almanya ve İsviçre marketlerinde, o ülkelerde çalışan ve eğitim gören vatandaşlarımız tarafından yapılmış, ben de yorumlamıştım.
Sonra da İngiltere’de yapılan bir alışverişin diğerlerinden ayrıştığını gördüm ve bu özel durumu paylaşmak istedim (Kaynak: You Tube, Ayşe Benli videosu). Bilgi edinmemizi sağladığı için Sayın Benli’ye teşekkür ediyorum.
Adı geçen You Tuber Türkiye fiyatlarını fiziksel bir perakendecinin e-ticaret kanalından aldığını açıklamıştır.
25 ürünlük alışverişin, ülkemizle kıyaslamalı listesini yazımın sonuna ekliyorum. Alışveriş Ocak ayında yapıldığından, bütün tespitler 14 Ocak 2020 tarihine göre sabitlenmiştir. Bu bakımdan güncel olmaması önemli değildir, o anın fotoğrafıdır. Üstelik pandemi dönemi öncesine denk geldiği için de fiyatlarda olağan dışı etkilenme yoktur. Referans aldığımız sterlin kuru yukardaki tarihte geçerli olan 7,66 TL’dir.
Alışverişin hikayesi:
İngiltere’de 26,80 sterlin tutan alışverişin Türkiye’deki karşılığı 303,41 TL çıkmıştır. İşte bu kıyaslamayı özel kılan da bu durumdur. Zira İngiltere’de 26,80 sterlinlik alışverişi yapan bir kişi ertesi gün ülkemize gelip aynı alışverişi yapmak isteseydi cebinden 39,60 sterlin çıkacaktı.
Bu ilk defa karşılaştığımız bir durumdur. Daha önce de ülkemizde döviz cinsinden daha pahalı çıkan bazı ürünler görmüştük ama toplam alışveriş tutarının pahalı çıktığına ilk defa şahit oluyoruz.
Normal olarak fiyatları döviz cinsinden karşılaştırmak mantıklı değildir. Çünkü bu durumda ülkemizdeki tutarın zaten düşük çıkması çok doğaldır ve yerel tüketicilerin geliri de hesaba dahil edilmeden sağlıklı sonuca ulaşılamaz.
Nitekim bundan önceki 3 kıyaslamada da bizdeki fiyat düzeyleri düşük çıkmış, biz de her iki tarafın hem ‘gelir seviyesi’ni hem de ‘alışveriş tutarı’nı kendi yerel paraları cinsinden dikkate alarak sonuca ulaşmıştık. Bunu yine yapacağız ama yazının sonuna doğru…
Şimdi yukarda mantıksız olarak tanımladığımız ama şaşırtıcı bulduğumuz için toplam tutarlar üzerinden yaptığımız sterlin cinsinden kıyaslamayı bazı çeşitler için de tekrarlayalım.
- Nutella’nın ana maddesi olan fındık ülkemizde üretiliyor. Fabrikası da Manisa’da. Raf fiyatı orada 3,99 sterlin, bizde ise 3,61 sterlin. Fark bu kadar!
- Muz ülkemizde üretiliyor, ithal de ediliyor. İngiltere sadece ithal ediyor. 400 gramı orada 0,26 sterlin, bizde 0,78 sterlin.
- Pringels 200 gram orada 1,25 sterlin, bizde 1,90 sterlin. ABD merkezli üretici firma Kellogg’s merakımızı giderir herhalde…
- Ceviz içi 200 gram orada 1,98 sterlin, bizde 4,18 sterlin.
- Organik brokoli 500 gram orada 0,59 sterlin, bizde 1,49 sterlin.
- Cherry domates orada 0,76 sterlin, bizde 0,72 sterlin ve tamamı kendi üretimimiz…
- Kaju 200 gram orada 0,75 sterlin, burada 4,18 sterlin. İki taraf için de ithal ürün…
- Organik havuç 750 gram orada 0,89 sterlin, burada 1,36 sterlin.
- Beyaz kinoa 300 gram orada 0,99 sterlin, burada 3,25 sterlin.
- Domates salça 700 gram orada 0,69 sterlin, burada 1,68 sterlin. Dünyanın 80 ülkesine salça ihraç ettiğimizi de bir kenara not edelim.
- Kinder bueno 8’li orada 1,69 sterlin, bizde 3,10 sterlin. Üreticisinin, Nutella’yı da üreten Ferrero olduğunu hatırlatayım.
- Laktozsuz süt 1 lt orada 0,85 sterlin, bizde 1,17 sterlin.
- Nugget 240 gram orada 1,25 sterlin, bizde 1,46 sterlin.
- Chef select 340 gr pizza orada 1,59 sterlin, bizde süperfresh 365 gr 1,94 sterlin.
Bundan önceki Kanada, Almanya ve İsviçre kıyaslamalarına direk olarak gelir düzeyi ve fiyat düzeyi ilişkisi ile başlamıştık. Bu sefer yazının bu bölümüne kadar ona bile ihtiyaç olmadı, çünkü İngiltere daha ucuz çıktı.
- Bizim fiyatların yüksek çıkmasının sebebi, alışverişi yapan tüketicinin özellikle organik, glutensiz, laktozsuz ve gurme ürünleri tercih etmesiydi.
- Denebilir ki; “öyle olsa da Türkiye’de alınan fiyatlar da denk ürünlerin fiyatları değil mi?”
Evet, birebir eşit ürünler (olmayanlar listede belli) ama sorun da burada zaten…
Bizim ülkemizde yukardaki özel ürünler (özellikle de organik ve glutensiz) sadece üst gelir grubuna ve fiyatı sorgulamayacak hedef kitleye göre konumlandırıldığından, ‘pahalı satılması gereken ürünler’ gibi anlaşılmaktadır. Avrupa’da anlayış bu değildir…
Tespitim yeni de değildir. Ürün fiyatlarımızda organik ve konvansiyonel makası senelerdir oldukça açıktır. Evet organik ürün girdilerinin maliyeti daha fazladır. Boyut ekonomisinin getirdiği birim maliyeti de farklıdır. Ancak bu iki ayrışma 2-3 kat fiyatın hak edildiğini göstermez. Üçüncü özelliği de ben ilave edeyim; Organik üretim yapan da farklı kazanç bekliyor.
Bu durumda; Avrupa ve Amerika’da organik- konvansiyonel fiyat makası yüzde 25-30 bandında sürerken, bizde yüzde 200-250 bandında olduğundan ve sınırlı bir kesim tarafından tüketildiğinden hacim artmıyor ve de pazar büyümüyor. Yani ‘hacim artarsa fiyat düşer’ görüşü var ya, ben de diyorum ki; ‘fiyat düşmeden hacim artmaz’. Aynen yumurta-tavuk örneği…
Şimdi bu satırdan itibaren gelir düzeyini de dikkate alabiliriz. Zira fiyat düzeyini belirleyen gelir düzeyidir. Yukarda bir istisnasını görmüş olsak da…
- Ülkemizde mevcut asgari ücret 2324 TL iken, İngiltere’de ortalama asgari ücret 1728 sterlindir.
- Bu alışveriş; İngiltere’de 1 aylık maaşla 65 defa, Türkiye’de ise 8 defa yapılabiliyor.
- Bir başka ifade ile, İngiltere’de bu alışveriş gelirin yüzde 1,5’i ile yapılırken, Türkiye’de gelirin yüzde 13’ü ile yapılabiliyor.
- Bu alışveriş için; İngiltere’de 4 saat, Türkiye’de 4 gün çalışmak gerekiyor.
- İşte önemli bir fark da burada ortaya çıkıyor. Böyle bir alışverişin en az yarısı (çeşit olarak) ülkemizde alt gelir grubunun listesinde bulunamaz.
Ancak İngiliz asgari ücretli tüketicinin listesine dahil olabiliyor. Bunun için de
yukarıdaki ürün gruplarında hacim ve fiyat bu kadar fark edebiliyor.
Özel kategorilere özel kâr marjı uygulamak yerine, beslenme hakkını da gözetecek şekilde hem satın alma gücünü hem de üretim hacmini artıracak planlara ihtiyaç vardır.
Ercüment Tunçalp
“İkincisi %50 indirimli!”
İndirim kataloğu hazırlarken, algı konusunda çok yaratıcıyız…
Aynı üründen 1 adet alırsanız indirim yok, 2 adet alırsanız ikincisine %50 indirim var. Aklınızda kalan %50 değil mi?
Oysa aldığınız indirim yüzde 25, hem de 2 adet almak şartıyla…
Bitmedi. Örneğin, Gillette Mach 3 traş bıçağı yedek 4’lü ulusal zincirde 660 TL, yerel markette 600 TL (bire bir aynı çeşit).
Rakipteki fiyata göre o yüzde 25’de , yüzde 17,5’e indi mi?
Şimdi soruyorum; bu pahalı ürünü %17,5 avantaj için 2 adet alır mısınız?
Fiyat belirtmeden yapılan, “1 alana 1 hediye” kampanyası daha da ilginç…
- Hangi fiyattan alacağınızı belirtmemişler. Markete gidince öğreneceksiniz…
Markete girdiniz ve hediyeli Pastavilla makarna fiyatının 47 lira olduğunu gördünüz, o anda diğer rakiplerle kıyaslama imkanınız var mı? Yok, alışverişten sonra öğreneceksiniz. Ben sizin yerinize öğrendim. Piyasada aynı ürünün 35 lira olduğunu göreceksiniz, hem de Bağdat Caddesi üzerindeki 2 şubeli yerel perakendecide…
Kafanız karıştı değil mi? Ürünü daha pahalı alan perakendeci, daha ucuz alan büyük perakendeciden (ölçek ekonomisi ile) 12 TL düşük fiyata satabiliyor.
Bu tuhaflığın adı ‘Fiyatlamada davranış bozukluğu’dur.
Tüketici böylece “1 alana 1 hediye” kampanyasından %50 indirimli ürün almış olmuyor, rakipteki 35×2= 70 TL yerine bu kampanyadaki iki ürüne 47 TL ödeyerek yüzde 33 reel indirim almış oluyor…
Üstelik, yine bunu da şarta bağlamışlar. Bu indirimi hak edebilmeniz için aldığınız ürünlerin aynı çeşit olması gerekiyor. Oysa diğer marketten aldığınızda biri spagetti, diğeri fiyonk olabiliyor…
Dünyada çikolata fiyatları düşerken hâlâ döviz bazında en pahalı fiyatlar bizde. Zira ana hammadde fiyatında yarı yarıya düşüş var ama bizim fiyatlar yukarı doğru tek yönlüdür. Her çıkışın bir inişi olmaz!
Dolayısıyla indirimi göstermek için çok kullanışlı bir üründür. Birçok yerde Milka çikolata normal raf fiyatı 79 TL iken (ki kakao fiyatı düştükten sonra bu da yüksektir), insert içinde çikolatayı 129,95’ten 79,95 TL’ye düşmüş göreceksiniz. Daha da ilginci; bu insert sahibinin rakibi durumundaki diğer ulusal zincir de aynı çikolata markasını inserte almış. Normal fiyatı da 160 TL yaparak 1 alana 1 hediye kampanyası ile aynı fiyatta buluşmular. Oysa esas olan raf fiyatlarındaki yakınlıktır. Tüketicide kafa karışıklığı yaratmak değil…
Amaç bellidir; tüketici hazır yüksek fiyata alışmışken, indirimi yüksek göstererek onu mutlu etmek…
- Yine bir ulusal zincir kataloğunda, 250 gr Sütaş tereyağı normal fiyatı 271 TL (1.084 TL/Kg) olarak gösterilmiş. Araştırdım, böyle bir normal fiyat bulamadım. Hatta aynı zincirin daha üst gelir grubuna satış yapan formatına da baktım. Oradaki aynı markanın 100 gr fiyatı 119,95 TL (959,60 TL/Kg) idi. Oysa aynı grup içinde gurme lezzetler sunan, üst segment bir marketten daha yüksek fiyat veya en azından aynı fiyat seviyesi beklenmez mi?
Ana firmanın insert içindeki indirimli fiyatı ise 271 TL yerine 200 TL (800 TL/Kg) olarak açıklanıyordu. Elbette bu fiyat normal satış fiyatlarına yakındır ama indirimli fiyat sayılamaz. Zira diğer bir ulusal zincirde aynı ürünün 350 gram fiyatı 299 TL (854TL/Kg) olup, bir yerel zincirde de aynı ürünün 750 gramı indirimli şekilde 500 TL (666 TL/Kg)) olarak afişlenmişti.
İşte en düşük fiyatı da en yüksek fiyatı da yan yana getirdim. Bir temel üründe cepten çıkacak yüzde 63 fazlalık küçümsenmesin. Zira bu şekilde yüzlerce ürün daha var. Tekrara düşmemek için sadece güncel olanları gündeme getirdim…
Sonuç olarak; eğer ilk fiyatınız gerçekçi değilse, ne yaptığınız indirimin, ne verdiğiniz hediyenin, ne de ikincisine yüzde 50 indirimin anlamı kalmaz. Çünkü matematiğe uymaz…
İndirimi veya promosyonu cazip göstermek adına önce fiyatı artırıp, sonra da inserte almanın adını bunun için asansör fiyatlama koydum. Zannediyorum yukardaki örneklerle de içini doldurmuş oldum. Neticede, bu tip uygulamalarda ilk bakılacak yer ilk fiyattır. Eğer o gerçekçi değilse, kazancınızı ölçemezsiniz!
X X X
Bir başka konu da, bu anlattıklarımla yakından ilgilidir. Altı yedi yıldır dünyanın çeşitli ülkeleri ile market fiyatlarımızı kıyaslıyorum. Fiyatlarımızın, gelişmiş batı ülkelerinin bile üzerinde olduğunu listeler halinde açıklıyor ve yorumluyorum. Hafta içinde, Türkiye’de yaşayan İngiliz gazeteci Lizzie Porter, benim kıyaslamalarımın bir benzerini Londra ile İstanbul arasında yapmış.
19 ürünlük temel gıda sepetine Londra’da 2.700 TL (44,53 sterlin), İstanbul’da ise 4.400 TL (71,99 sterlin) ödeneceğini tespit etmiş. Fiyatları 14 Mayıs 2026 tarihinde Sainsbury’s ve Carrefour’dan almış. Sonuçta bizdeki fiyatların %63 daha fazla tuttuğunu görerek oldukça şaşırmış (Karar).
Oysa bu durum aniden oluşmuş değildir. Tam 6 yıl önce 17 Ağustos 2020 tarihli İngiltere (İki ülkede iki alışveriş 4) kıyaslamamda, 25 ürünlük liste toplamının İngiltere’de 26,80 sterlin, Türkiye’de aynı alışveriş toplamının 39,60 sterlin tuttuğunu yazmışım. Altı sene arayla benim kıyaslamamdaki fark %48 iken, İngiliz gazetecinin bulduğu fark %63 çıkmış. İşte bu benzerlik sorunumuzun ne kadar kronik olduğunu ve bir şeylerin yanlış gittiğini ortaya koymaktadır.
Fiyatların çığırından çıkmasının, sadece maliyetlere ve devamında da enflasyona bağlanamayacağını, en temel ihtiyaçların kaynağı olan market enflasyonu ile mücadeleye öncelik verilmesi gerektiğini göstermektedir. Zira sabit gelirli kendi emeğinin fiyatını artıramazken, bu özgürlüğe sahip serbest piyasanın da sınırları olmalıdır.
Ercüment Tunçalp
“Dünyada da enflasyon yükseliyor!”
ABD-İran savaşının bir gerçek etkisi var, bir de bahane üretme etkisi…
Ben bunu bir futbol maçında yenilen takım yöneticilerinin, kendi futbolcularının düşük performansına bakmadan, sonucu hakemin birkaç yanlışına bağlamalarına benzetiyorum. Bu şekilde de gerçek sorunların üzeri örtülerek başarı sağlamak mümkün olamıyor. “Efendim, dünyada da enflasyon yükseliyor” klişesi doğrudur ve üstelik yemin etseniz de başınız ağrımaz!
Oysa dünyada 2025 yılı itibariyle 70-80 ülkenin yıllık enflasyon oranları %5’in altındaydı. Ayrıca %2 ve %1’in altında; hatta eksi enflasyon (deflasyon) oranına sahip oldukça da fazla ülke bulunmaktaydı. Bir kısmını aktaralım; Macaristan (%1,8), Fransa (%1,7), İtalya (%1,7), Malezya (%1,7), Japonya (%1,5), Çin (%1), İsveç (%0,6), İsviçre (%0,2), Tayland %-0,1).
OECD Mart 2026 raporunda; savaşın petrol fiyatlarını ve küresel enflasyonu artıracağı yer alıyordu. Ancak buradaki önemli nokta; rapordaki, “2025 yılında yüzde 3,1 olan ortalama küresel enflasyonun 2026’da yüzde 4’e çıkacağı” tahminiydi. Bunun ülkemizdeki durum ile bir benzerliği bulunuyor mu?
Kaldı ki bir puanın altındaki artış yerine, bizim yüksek enflasyonla yaşamaya mecbur kalmış vatandaşımızın yüzde 30 oranı yüzde 35’e çıksa ne fark eder?
Aylardır dezenflasyon yaşamadığımızı ifade ediyorum. Nitekim 2025’in sonunda yüzde 30’un altına düşmeyen yıllık enflasyonumuz, Ocak (%30,65), Şubat (%31,53), Mart (30,87), Nisan (%32,37) aylarında da paralel seyir izlemişti. Tek değişiklik; savaştan önce (Ocak’tan Şubat’a) 1 puan artan yıllık enflasyon, son ay (Mart’tan Nisan’a) 1,5 puan artmış oldu. İşte bu yarım puan ilave de enerji fiyatlarındaki artıştan kaynaklanmıştır. Hepsi bu kadar…
‘İthal enflasyon’ diye adlandırılan durum ise, ithal girdilerin maliyetlerindeki artış nedeniyle genel fiyat düzeylerinin yükselmesidir. Evet aslında maliyet unsurlarından biridir ama eğer kur şoku yaşamıyorsanız, enflasyonu yüzde 3-4 arasında olan ülkelerden yapılan ithalatın maliyetlerinize katkısı çok sınırlı olur.
Ancak, bugüne kadar yaşadıklarımız bize ithal enflasyon sıfır olduğunda bile dünyada gıda enflasyonu düşerken, bizde rekor kırdığını göstermiştir.
Elbette biz sadece TL enflasyonu yaşamıyoruz. Doların sahibi ABD’de yıllık enflasyon yüzde 3,3 iken, son bir yılda bizim dolar bazında enflasyonumuz yüzde 9,78 (TÜİK) çıkmıştı. Dünya ile sık sık yaptığımız döviz bazlı fiyat kıyaslamalarında bizim aleyhimize farkın sürekli açılmasının esas sebebi budur. Görüldüğü gibi sadece buna bakarak bile bizdeki fiyatlar genel seviyesinin dolar bazındaki hızlı yükselişini küresel nedenler içinde arayamayız. İşte bunun için TÜFE içinde, hatalarımızın ve fırsatçı enflasyonunun payı olduğunu kendi gerçeğimiz olarak kabul etmeliyiz.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek; “Enflasyon beklentilerindeki bozulmada savaşla birlikte artan enerji maliyetleri etkili oldu. Artan enerji fiyatlarının ülkemizde de enflasyon görünümünü olumsuz etkilemesi bekleniyor” demiş. Bakalım öyle mi?
Savaşın olmadığı yılın ilk 2 ayında, resmi hedef yüzde 16 iken hemen hemen 2 katı kadar enflasyon yaşamıyor muyduk?
TCMB, 12 Şubat tarihinde paylaştığı yılın ilk raporunda; daha önce yüzde 13 ile yüzde 19 aralığında öngördüğü 2026 yıl sonu enflasyon tahmin aralığını yüzde 15 ile yüzde 21 seviyesine yükseltmemiş miydi?
Yine savaşın olmadığı Şubat 2026’ya ilişkin, TCMB’nin “Sektörel Enflasyon Beklentileri” anketine göre; şubat’ta 12 ay sonrası için enflasyon beklentileri, piyasa katılımcıları için yüzde 22,10 (nisan’da 23,39), reel sektör için yüzde 32 (nisan’da yüzde 33,70), hane halkı için yüzde 48,81(nisan’da yüzde 51,56) seviyelerinde gerçekleşmişti. Acaba yukardaki 2 ay arayla açıklanan beklentilerdeki küçük oranlı bozulmanın sebebi, 1 puan artan yıllık şubat enflasyonu olamaz mı?
Sonuç olarak; savaştan önce beklentileri bozan yeteri kadar nedenlerimiz vardı.
- Sanayi sektörünün sıkıntıları savaş ile başlamadı…
- Gerçek işsizlik (atıl işgücü) yüzde 31,5 olmuştu.
- Gelir dağılımı da giderek bozulmuştu…
- Siyasetteki ısınmanın başlangıcı bir sene önceye uzanıyordu…
- Doğrudan yabancı yatırımın gelmemesi de son ayların gelişmesi değildi…
- Enflasyonla mücadelede sadece kuru baskılamak yetmezdi. Daha önemli sorunlara öncelik vermek varken, kur politikasını lokomotif yapmak hataydı.
- Nitekim, nisan ayında bizim aylık enflasyon yüzde 4,18 iken, AB yıllık ortalaması mart ayı itibariyle yüzde 2,80 çıkmıştı. Üstelik onlar yarım puan artacağını öngördükleri yıllık enflasyon için acil tedbirleri devreye sokuyorlardı.
- Biz ise “ücret artışlarının sınırlandırılması” konusunu ilk sıralara alınca, refah seviyesi gittikçe düştü ve üstelik enflasyona da çare olamadı.
- Kamuda tasarruf olmadan, yapısal sorunların halli devreye girmeden başarı şansı kalmıyor.
İşte dünya ile ayrıştığımız önemli hususlar bunlardır ve savaşın getireceği şartlar bizim yıllardır yaşadığımız bu kronik sorunların yanında çerez kalır.
Oysa dünya ile empati ve benchmarking (kıyaslama), kendi içimizde de özeleştiri en önemli ihtiyaçlarımızdır…
Yazıyı göndermek üzereyken önüme yeni bir haber düştü. TCMB, mayıs ayı Enflasyon Raporu sunumunda, nihayet 2026 için ara hedefin yüzde 16’dan 24’e yükseltildiği belirtilmiş. Yılın ilk gününden itibaren 16’lık hedefin gerçekçi olmadığı herkes tarafından dillendirilirken, bu yüzde 50’lik yanılmanın da şimdilik olduğunu bir kenara not edelim…
İşte bunun için Merkez Bankası Başkanı Karahan’ın belirttiği, “savaşın enerji ve ulaştırma fiyatlarına ve dolayısıyla enflasyona hızlı yansıması”, hedefin değiştirilmesi için gerekçe yapılamaz…
Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (37) Moldova
Moldova, Doğu Avrupa’da, Romanya ve Ukrayna arasında, denize kıyısı olmayan bir cumhuriyettir. Başkenti Kişinev, resmi dili Romencedir. Moldova, kişi başına düşen GSYİH açısından Avrupa’nın en yoksul ülkesidir. Kıyaslama için seçilmesinin sebebi budur. Amaç bir kere de böyle bir ülke ile satın alma gücü farkını ölçmektir…
Ekonomi büyük ölçüde hizmet ve tarım sektörüne dayalıdır. Ülke içerisinde Gagavuz Türklerinin yaşadığı “Gagavuzya Özerk Bölgesi” bulunur.
Gagavuzya’nın kendi polis teşkilatı, kendi parlementosu, kendi başkanı ve seçimleri bulunmaktadır. Gagavuzlar hem Modova hem de Gagavuzya seçimlerinde çoğunlukla Rusya yanlısı partileri seçmekteler. Başkenti Komrat’tır. Ülkeye ismini veren Gagavuzlar, Oğuz Türkü kökenlidir. 11. yüzyılda Balkanlara göç eden Gagavuzlar Ortadoks Hristanlığını kabul etmişler ve daha sonra Osmanlı yönetimi altında kalmışlardır. Türkçeyi aynen bizim gibi konuşmaktalar.
Moldova, 33.850 kilometre kare yüzölçümüne sahip olup, Konya ilimizden daha küçük bir alanda yer almaktadır. Avrupa’da en az ziyaret edilen ülkelerden biridir. Ülke, büyük oranda engebeli ovalar ve üzüm bağları ile kaplıdır. Şarap üretimi, ülke ekonomisi ve kültürü için büyük önem taşır. Dünyanın en büyük yeraltı şarap mahzenlerine sahiptir. 27 Ağustos 1991’de, Sovyetler Birliği’nin dağılması devam ederken, bağımsızlığını ilan etmiştir.
- IMF’in 2025 verilerine göre Moldova, cari fiyatlarla 190 ülke arasında dünyanın 131. büyük ekonomisi konumundadır ama 8.239 dolarlık kişi başı geliri ile 97. sırada yer almaktadır. Türkiye ise 16. büyük ekonomidir ama kişi başı gelirde 65. sırada yer almaktadır. Dolayısıyla ekonomik büyüklüğün tek başına bir şey ifade etmediği buradan bir kere daha anlaşılmaktadır.
- Moldava nüfusu 2,3 milyondur. Yani Adana ilimiz kadar…
- Moldova asgari ücreti 319 euro Bizimki 533 euro dur.
- İşsizlik oranı yüzde 3,6’dır. Bizimki yüzde 8,1 (dar tanımlısı).
- Enflasyon oranı yüzde 7’dir. Bizimkinin dörtte birinden az…
- Bu küçük ülkede yer alan market zincirleri; Linella, Local, Rogop, Fidesco ve Famly Market’tir.
Şimdi market alışveriş kıyaslamalarına geçebiliriz…
- Sanal alışverişin tarihi 23 Nisan 2026,
- Moldova fiyatları Famly Market’ten, Türkiye fiyatları iki ulusal zincirimizden alınmıştır.
- Moldova para birimi Moldova Leyi’dir (MDL), bundan sonra bu kısa şekliyle ifade edilecektir.
- Güncel kurlar 1 MDL= 2,62 TL, 1 Euro= 20,13 MDL, 1 Euro= 52,63 TL şeklindedir.
- 42 ürünün yer aldığı listede; Moldova alışveriş tutarı 1.878 MDL ve karşılığı 4.922 TL tutmuşken, Türkiye alışverişi tutarı 6.304 TL tutmuştur. Euro cinsinden kıyaslarsak, Moldova alışverişi 93,52 €, Türkiye alışverişi 119,77 € çıkmıştır. Her iki şekilde de bizdeki alışveriş %28 daha pahalıdır.
- 42 ürünün 29’unda pahalı, 13’ünde ucuz kalıyoruz. Kronik olarak döviz bazında aşırı pahalı kaldığımız ürünlerden; ayçiçeği yağı yüzde 172, starking elma yüzde 140, bal yüzde 101, un yüzde 88, sığır eti yüzde 66, limon yüzde 57, fındıklı çikolata yüzde 55 daha pahalı çıkmıştır.
- Ülkemiz tüketicisinin geliri yüzde 67 fazlayken, alışveriş tutarı da yüzde 28 fazladır.
- Moldova vatandaşı aylık geliri ile bu alışverişi ayda 3,4 defa tekrarlayabilirken, bizim tüketicimiz aynı alışverişi ayda 4,5 defa yapabilmektedir. Başka bir ifade ile Moldova vatandaşı gelirinin yüzde 29’unu bu alışverişe harcarken, Türk tüketici gelirinin yüzde 22,5’ini aynı alışverişe harcamaktadır.
Sonuç olarak; görüleceği gibi bu fakir ülke ile bile satın alma güçlerimiz arasındaki bütün fark bu kadardır. Yani gelirdeki fazlalığımızın çoğunu, daha pahalı yaptığımız alışveriş farkına harcamaktayız.

Not: Yine istek üzerine, “batı ülkelerinde 1 saatlik net asgari ücret ile neler alınabilir ve aynı ürünler bizim ülkemizde kaç saatlik çalışmayla elde edilebilir” kıyaslamalarını buraya ekleyeceğiz.
Buna da Almanya ile başlıyoruz. Almanya’da 2026 yılı aylık net asgari ücret yaklaşık 1.900 euro dur. Aylık 160 saat hesabıyla saatlik net asgari ücret 11,87 euro dur. Bu gelirle 11,50 euroya 9 çeşit ürün alınabilmektedir. Toz şeker 1 kg 0,79 €, un 1 kg 0,39 €, makarna 500 gr 0,99 €, süt UHT 1 lt, kaşar peynir 150 gr 1,39 €, yumurta 10 adet 1,89 €, Coca-Cola 1lt 1,09 €, ayçiçeği yağı 1 lt 1,59 €, gold kahve 100 gr 2,49 € ürün fiyatlarıdır (dreidreiunddreisig hesabından).
Bu alışverişin Türkiye tutarı 1.106 TL veya 20,91 euro dur. Toz şeker 44 TL (PL), un 53 TL (Söke), makarna 47 TL (Pastavilla), süt 74 TL (İçim), kaşar peynir 175 TL (Cihan-Ser), yumurta 113 TL (PL), Pepsi Cola 60 TL, ayçiçek yağı 200 TL (Yudum), kahve gold 340 TL (Nescafe) ürün fiyatlarıdır.
Türkiye’de 2026 yılı aylık net asgari ücret 28.075 TL olup, aylık 160 saat hesabıyla (bizde en fazla aylık 180 saat olmasına rağmen) saatlik ücret olarak 175,5 TL’yi dikkate aldık. Bunun da karşılığı 3,32 euro dur.
Ve bu saatlik net asgari ücret ile sadece ayçiçeği yağı bile alınamamaktadır.
Sonuçta, Almanya’da 1 saatlik ücret ile yapılan alışveriş, ülkemizde 6 saatlik ücret ile yapılabilmektedir. Aradaki bu büyük farkın sebebi; geliri 3,5 kat olan Alman tüketicinin, alışverişi de yüzde 44 daha ucuza getirmesidir.
