Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Satınalma gücü paritesi (3)

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Satınalma gücü paritesi (SAGP), birbirinden farklı para birimleri arasındaki satınalma gücünü eşitleyerek ülkeler arasındaki fiyat düzeylerini aynı seviyeye getiren bir değişim oranıdır. Belirli bir mal ve hizmet sepetine sahip olabilmek için gereken ulusal para tutarlarının birbirleriyle oranlanması şeklinde hesaplanmaktadır.

Daha önce Satınalma gücü paritesiveSatınalma gücü paritesi 2başlıklı yazılarımda detaylı şekilde ele aldığım bu konunun eksik kalmasını istemedim.

Satınalma gücü paritesi, 1918 yılında İsveçli ekonomist Gustav Cassel tarafından literatüre kazandırılan bir döviz kuru belirleme teorisidir. Birinci Dünya Savaşı süresince çeşitli ölçülerde enflasyon deneyimi yaşayan ülkelerin, para birimlerini uluslararası alanda yeniden düzenlemek adına geliştirilen bir yaklaşımdır. Bu dönemde Cassel, nispi altın paritesinin belirlenmesine yönelik bir araç olarak ‘satınalma gücü paritesi’nin kullanımını teşvik etmiştir.

Temel olarak 1914 yılının başlarından itibaren tüketici fiyat endeksinin hesaplanmasını ve bu enflasyon farklılıklarının kullanılması sayesinde de satınalma gücü paritesini sürdürmek için gereken döviz kuru değişimlerinin ölçülmesi gerekliliğini ileri sürmüştür. (Rogoff , 1996: 648-649)

Birinci Dünya Savaşı ortamı ve o günkü ihtiyaçlara dönük oluşan bu teori, halen uluslararası finans literatürünün en tartışmalı konularından biridir.

Ancak IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumların bu teoriye sarılmaları ve kullandırmak istemeleri hiç tesadüf değildir.

SAGP, gelişen ülkelerin, gelişmekte olan ülkelere sundukları bir ikramdır! Gelişmekte olan ülkeler, kendilerini mevcut durumlarından daha iyi hissetmeliler ki, küresel düzenin ahengi bozulmasın ve merkezdeki ülkeler çevredeki ülkelerin kaynaklarını kendi çıkarları uğruna daha rahat kullanabilsinler.

SAGP hesabıyla; gelişmiş ülkelerin kişi başı gelirleri eksilirken, gelişmekte olan ülkeler aşağıdaki dezavantajlarına rağmen SAGP’ye göre kişi başı gelirlerini artırmaktalar.

İşte farklar:

  • Hammadde kullanımında dışa bağımlılık,
  • Teknoloji düzeyinin yetersizliği,
  • İthal girdilerin fazlalığı sebebiyle dış ticaret açıkları,
  • Yabancı kaynak ihtiyacı,
  • Dış borçların ağırlığı,
  • Her ülkede önemli mal ve hizmetlerin endeks içindeki ağırlıklarının farklılığı,
  • Mallar arasındaki kalite farklılıkları,
  • Ülkeler arasında fiyat eşitliğini bozan engellerin varlığı (kotalar, gümrük tarifeleri, taşıma giderleri gibi).

Bu kadar farka rağmen standart bir endeks üzerinden yapılan SAGP temelli kıyaslamalar ile sonuca ulaşmak gerçekçi olmasa gerek.

Bu sistemin ne kadar hayali varsayımlara dayandırıldığını gösteren bir örneği Uğur Gürses çok güzel açıklamış. Bir kısmını aktarıyorum.

Bloomberg’in verdiği haberde, raporun kaynağı Britanya’nın büyük bankalarından Standard Chartered.

Rapora göre; Türkiye küresel ekonomide 2020’de 9. ülke, 2030’da 5. ülke olacakmış.

Neye göre?

Satınalma gücü paritesine göre!

Peki hangi dolar kuru paritesine göre?

Dolar kurunun 2019 sonunda 6.60 olacağı, 2020 sonunda 7 olduktan sonra 2021’de birden bire 4.1’e gerileyeceği varsayılmış. Sonrasında da 2030 sonuna kadar 5 TL olacağı öngörülmüş.

Böyle bir mucizeyi bu topraklarda kim istemez?

Ancak içinin iyi doldurulması gerekirdi. 2020-2030 aralığında ve 10 sene boyunca dolar kurunu bu günkü kurdan da daha düşük seyrettirecek sebepler tek tek açıklanmalıydı. Varsayımlara temel oluşturan senaryolar bu tip raporların özüdür. Eksikliği durumunda o rapora itibar edilmez

SAGP’nin en önemli destekçilerinden IMF’ye göre bile Türkiye’nin aynı metotla 2020’de 13. sırada olacağı öngörülmüştür.

İşte SAGP böyle bir şeydir. Kuruma göre, kişiye göre, hayal gücüne göre oluşan mutluluk reçetesidir.

Örneğin 2016 için Türkiye’deki kişibaşı milli gelir 10 bin 743 dolar, IMF’nin hesapladığı satınalma gücü paritesine göre kişibaşı milli gelir ise 24 bin 912 dolar bulunmuştu.

Bunun anlamı şu; 10 bin 743 dolarlık gelirle Türkiye’den satınalınabilecek mal ve hizmetin, dünya ortalamasındaki ederi 24 bin 912 dolarmış.

Sanki bu halk 10 bin 743 dolarlık geliri ile aldıklarını küresel piyasada satmış ve 2.5 kat parayı da cebine koymuş!

Cebe girmeyen para gelir sayılabilir mi?

Şimdi denebilir ki; “bu teorideki en önemli nokta, ülke vatandaşlarının paralarını kendi ülkelerinde harcadıkları varsayımıdır.”

Evet biliyorum, zaten en önemli tuhaflıkta burada ya. Madem ki teorinin sahipleri “farzedelim ki öyle…” diyebiliyorlar ve benim gelirimi 2.5 kata çıkartıyorlar. Ben de diyorum ki; “farzedelim ben o gelirle sizin ülkenize geldim, neden burdakinin yarısı kadar mal ve hizmete kavuşamıyorum?”

Madem ki farzediyoruz, hayal öyle kurulmaz böyle kurulur!

Küresel güçlerin hesabıyla dünyada fakir ülke yoktur. Teori de zaten bunun üzerine kurulmuş.

Birinci ülkede 100 doları 100 liradan kolay harcayan ve piyasalara talep patlaması yaşatan bir tüketici grubu varken, ikinci ülkede sınırlı kaynağını gıdım gıdım harcayan bir tüketici grubu var. Bu iki ülkede fiyat ve kalite seviyesinin farklı çıkması kadar doğal bir sonuç olabilir mi?

Böyle iki benzemez pazarın kıyaslanmasından, tek tabloda ikincinin lehine bir sonuç çıkar mı?

Çıkacağını söyleyenlerin sağlam gerekçesi var ; “mesela yani” diyorlar!

Gerçek tablo ortadayken ‘mesela’ demeye gerek var mı?

TÜİK verilerine göre, 2018 yılı kişibaşı milli gelirimiz (GSYH) 9.632 dolar olarak hesaplanmış. Kişibaşı milli gelir 10 senedir ilk defa 10 bin doların altına düşmüş. Benzer veriye rastlayana kadar geriye gittim, 2007’de kişibaşı milli gelirimiz 9.656 dolarmış. Yani 11 sene önceye dönmüşüz.

Satınalma gücü paritesini masal sınıfına sokan sadece bu da değil!

ABD merkezli yayın kuruluşu Bloomberg’ün enflasyon ve işsizlik oranlarını toplayarak oluşturduğu, ‘Sefalet Endeksi’ diye adlandırdığı listede Türkiye 62 ülke arasında 4. sıraya sahiptir. Enflasyon oranı yüzde 8 milyonu aşan Venezuela, en olumsuz verileriyle açık ara birinci olurken, onu sırayla Arjantin, Güney Afrika ve Türkiye izliyor.

Bloomberg ‘Sefalet endeksi’

(Puana göre)

Ülke

2019 Endeks Tahmini

Venezuela

8.000.011,40

Arjantin

51,4

Güney Afrika

32,3

Türkiye

30,2

Yunanistan

19,2

Ukrayna

17,3

Uruguay

16,2

Brezilya – İspanya

15,2

Suudi Arabistan

14,4

Sırbistan

14,3

Not: Bloomberg ‘Sefalet endeksi’ olarak adlandırdığı puanlamayı ülkelerin yıllık enflasyon oranı ile işsizlik oranı verilerini toplayarak oluşturuyor.

Kaynak: Bloomberg-BBC

Sonuç olarak; ülkeler arasındaki fiyat farklılaşmasının sebebi gelir farklılaşmasıdır. Geliri düşük olan ülkenin insanına “ihtiyaçlarını nasıl karşılıyorsun?” diye sormak yerine, “aynı malı daha ucuza alıyorsun, o zaman zengin sayılırsın” demek aklıyla alay etmektir. Asgari ücret Almanya’da 1593 Euro, Türkiye’de 2020 TL iken; Almanya’da 100 Euroya dolan market arabasının, Türkiye’de 100 TL’ye yarısı dolmuyorsa artık bu hikayenin son bulması gerekiyor.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Taklit ve tağşiş sıradanlaştı

Ercüment Tunçalp

Eski yıllarda satıcıya güveniliyorsa onun rafındaki her ürün gönül rahatlığı ile alınırdı. En kurumsal olanların da kalite kontrol birimleri ve kalite standartları vardı. Ancak o günler artık geride kaldı!

Şimdi tağşiş bilinse de; eğer insan sağlığına zarar vermeyecek kadar bir kusuru varsa o ürün her kapıdan kolayca girebiliyor. Yani “O kadar kusur kadı kızında da bulunur” rahatlığı, artarak devam ediyor. Bunda alım gücü azalan tüketicinin, sorgulama direncindeki düşüşün de etkisi var.

Şimdi hilenin en zor anlaşıldığı üründen başlayalım. Piyasa hiç arı ile karşılaşmamış ballarla veya şeker şurupları ile beslenen arıların yaptığı sözde ballarla doludur. Bu tarz ürünlerin etiketinde “bal aromalı şurup” yerine sadece bal yazsa ona da şükredeceğiz; ancak ‘doğal’, ‘gurme’, ‘organik’, ‘hakiki’ gibi ek özellikleri de münasip görmüşler. Sertifikalı olan ürünler konumuz dışındadır…

Oysa işin basit bir çözümü var; aynen Avrupa’da olduğu gibi gerçek bal olmayan bu karışımlara ‘bal aromalı şurup’ etiketi zorunlu kılınabilir. Tüketici de bilerek ve uygun fiyatını da kabullenerek bu ürünleri tüketebilir.

Kırk senelik arkadaşım, Balparmak Yönetim Kurulu Başkanı Özen Altıparmak’a rekolteyi sordum. Yarı yarıya olduğunu öğrendim.

Normal sezonda toplam rekoltenin yüzde 75’i çiçek, yüzde 25’i çam balı iken, 2021 yılında yüzde 50 de kalan üretim miktarının içinde 45 pay çiçek balına, 5 pay da çam balına ait bulunuyor. Görüleceği üzere düşüşün büyük kısmı beşte bir mertebesinde kalan çam balından kaynaklanıyor. Böylece normal sezonda çam balı çiçek balının üçte biri kadar iken, içinde bulunduğumuz sezonda dokuzda birine düşmüş bulunuyor.

Peki sahada durum böyleyken, market raflarında durum nasıl?

Raflara bakınca çam balı bolluğu olduğu görülüyor. Eksikliği sadece ülkenin en büyük iki markası hissediyor (Balparmak, Anavarza). Onların çektiği tedarik sıkıntısını onlarca marka hiç çekmiyor!

Hilenin kolay anlaşılır tarafı; çam balının kolay kolay kristalleşmeyeceğidir. Oysa bu durumdaki ürünlerle her yerde sık sık karşılaşmak mümkündür.

Sızma zeytinyağındaki hileyi çok yazdığım için bu sefer kısa geçeceğim. Ancak eve zeytinyağı alırken tercihimin 3 marka ile sınırlı olduğunu söylemeliyim. Elbette isimlerini vermem doğru olmaz. Ancak taklit tağşiş listelerinde yer aldığı halde market raflarında yerlerini koruyabilen markaları da tespit etmek o kadar zor değildir. Sadece Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından yayımlanan listeler ile rafın karşılaştırılması, yapılacak seçim için çözüm olabilir.

Daha önce söz verdiğim üzere süt ürünleri ile devam ediyorum…

Önce en yaygın olanından başlayalım. Süte su katılması; eldeki ürünün miktarını artırmak ve daha fazla haksız kazanç sağlamak için yapılıyor.

Yine daha fazla kazanç için sütün yağının bir kısmı alınarak tereyağı üretimi için ayrılabiliyor. Bakın önemli markaların light ürünler için uyguladığı normal prosedürden bahsetmiyorum, aşırmanın altını çiziyorum. Ayrıca o kremanın gittiği tereyağı üretim hattına; margarin, palm yağı ve diğer ucuz bitkisel sıvı yağların da dolgu malzemesi olarak girebildiğini söylüyorum. Bilinen markaları tercih etmenin yanında, gerçek tereyağını tağşişli olandan ayıran önemli özelliğin daha sert yapısı olduğunu da bir kenara not edelim.

Sert ve kıvamlı yoğurdun olası dolgu malzemeleri ise jelatin, pektin ve nişasta oluyor. Eğer eldeki zayıf sütten yoğurt yapmak hedefleniyorsa, çözümü süt tozu ve peynir altı suyu tozu ilavesidir ki bunun da masum bir hile olduğu söylenemez.

Çalışma hayatım boyunca en fazla karşılaştığım ve sahtekarların hiç zorlanmadıkları, hatta şöhrete ulaştıkları kulvar; tarihi geçen, bozulan, küflenen iade peynirlerin tekrar üretime kazandırılmasıydı!

Hatta ‘Eritme kaşar peyniri’ hileli ürünün adı haline gelmişti. Artarak devam ettiğini izliyoruz. Bu tip ürünleri fiyatından ve deforme olmaya müsait yapısından, görerek bile anlamak mümkündür. Krem peynire dönüşüm ihtimali de göz ardı edilemez. Özellikle belirmeliyim ki; Türk Gıda Kodeksi’ndeki eritme peynirden bahsetmiyorum. Gerçi o uygulamanın da ambalaj üzerinde tüketiciyi yanıltan veya tereddütte bırakan (çok küçük boyutlu açıklamalar) tarafları var ama o ayrı bir yazının konusu olmalıdır.

Kaşar peynirin ham maddesi süttür, peynir veya başka bir madde değildir.

Bu bakımdan bahse konu olan eritme peynirlerin piyasada “Taze Kaşar Peynir” etiketi ile satışa sunulması, üretici kadar perakendeciyi de sorumlu tutar.

Tulum peyniri için yapılan en önemli tağşiş, ‘Erzincan tulum peyniri’ diye satılan ama nişasta ve bitkisel yağ ağırlıklı üretilen benzeridir. Ve çoğunlukla bu üretimin ait olduğu coğrafyada değil, İç Anadolu’da gerçekleştiği ilgili denetimler sonucunda anlaşılmıştır. Bu hileli ürünü de fiyatından ve fiziki yapısından teşhis etmek zor değildir.

Denetimsiz süt üretimlerinde, çiğ sütün kesilmeden satış ve dağıtımının yapılabilmesi için soda külü ve çamaşır suyu gibi kimyasalların da süte karıştırılması, gözünü kolay karartan eğitimsiz hilekarların başvurabildiği bir başka yoldur. Bu bakımdan güvenli markaları tercih etmenin önemi büyüktür.

Yakın zamanda, son günlerde artmaya başlayan ‘indirimli fiyat hileleri’ni de gündeme alacağız. Kısaca, kategorisinde lider olan bir markanın seçildiğini (Balparmak veya Selpak gibi), oldukça düşük fiyatla o ürünün inserte konduğunu ama mağazalara gönderilmediğini belirtelim. Bunu uzun zamandan beri istikrarlı şekilde uygulayan tek zincir vardı, ancak sayı artmaya başlayınca öncelik vermek şart oldu.

Sonuç olarak; tüketicinin düşen alım gücünü fırsata çevirmek isteyen aç gözlülerle sadece kamu kurumları mücadele edemez. Perakendeci hakem rolünü adil şekilde yerine getirmezse, tüketici bilgi düzeyini artırmaz ve şikayet mekanizmasını işletmezse bu mücadele kazanılamaz.

Hilelerin bir kısmı sadece cebe dokunurken, önemli bir kısmı da uzun vadede sağlık sorunları yaratmaktadır. Gözü kapalı alışveriş devri bitmiştir. Kayıtsız şartsız güven duyulacak işletme sayısı oldukça azalmıştır. Çünkü üzüm üzüme baka baka kararmıştır!

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Kredi risk primi neden zirvede?

Ercüment Tunçalp

Kredi risk primi (Credit Default Swap- CDS), alınan bir kredinin geri ödenmeme riskinin tespit edilmesini ve bu riske karşı kredinin sigortalanmasını sağlayan değerleme aracıdır.

CDS primi yüksek olan borç alan bir ülke için kredi maliyeti yüksek olur. Prim hesaplanırken, her 100 puan yüzde 1 kredi maliyeti olarak yansır. Örneğin 800 baz puan CDS’nin karşılığı yüzde 8’dir. Yani alınan borcun faizi sıfır olsa bile borcun maliyetine yüzde 8 ilave olur. CDS hesabında, ülkenin sadece mevcut durumu değil, geçmiş uygulamaları da geleceğine dair tahminler de birlikte dikkate alınır.

CDS primi 300 baz puanın üzerindeki ülkeler aşırı kırılgan ekonomiler olarak tanımlanırken; bizim gibi 800 baz puanı aşan ülkeler için ilave bir tanım yapıldığını duymadım. Ancak aradaki makasın ne kadar geniş olduğuna da dikkatinizi çekerim.

Aşırı kırılgan ekonomilerin; yüksek enflasyon, yüksek dış açık, borçlanma maliyetlerinin yüksek olması ve sıcak paraya olan aşırı bağımlılık gibi bir dizi önemli özellikleri öne çıkıyor.

Bu prim bir ülkeye olan finansal güven baz alınarak serbest piyasa tarafından arz ve talebe göre belirleniyor. Elbette faydalanılan ve etkisi inkar edilemeyecek bir önemli kaynak da uluslararası derecelendirme kuruluşlarının verdikleri notlardır. Yani bir ülkenin kredi riskine dair göstergelerden biri derecelendirme notları (ülke kredi notu) iken, bir diğer gösterge de CDS primleri oluyor. CDS primlerindeki sürekli yükselişler, borçlunun borç ödeme kapasitesinde veya borçluya yönelik risk algısında bir bozulmaya işaret ediyor.

Küresel kurumları bir kenara bırakalım, aile çevresinde borç verirken bile, “Ya bu para geri ödenmezse” kuşkusu duyulmaması mümkün mü?

İşte kurumsal borç verenlerin farkı, alacaklarını garanti altına alan bu sigorta primidir.

Özetle, ülke ya da şirket riskleri arttıkça kredi risk primleri de artar. Bu takdirde de o ülke veya şirkete daha az yatırım yapılır.

Bu bilgilerin ışığında; bizim 800 puanı aşan 5 yıllık CDS primimiz yanında; henüz 12 yıl önce iflasın eşiğine gelen komşumuz Yunanistan’ın risk priminin geçtiğimiz hafta 179,70 seviyesinde olduğunu da bilmeliyiz. Kredi maliyetine yansıyan karşılığı %1,80 faizdir.

Olumlu örnek olarak; Hollanda’nın 10,70 ve İngiltere’nin 11,04 olan CDS primlerine ve bu ülkelerin borçlarına ancak %0,1 olarak yansıyan yok denecek kadar düşük maliyet kalemini de ekleyebiliriz.

Şimdi bizleri daha fazla ilgilendiren bu 8 puanlık fazlamızın, tüketiciye muhtemel yansımalarına bakalım.

Batı ülkelerinin merkez bankaları, tek hanede hareket eden enflasyonlarını frenlemek için faiz artırırlarken; bizde ise 3 haneli enflasyona yaklaşılmasına rağmen tam tersinin yapılması riskleri artırıyor. Artan CDS kur üzerinde baskı yaratıyor. Devamında ise kur artışı enflasyonu yükseltiyor, hayat pahalılığını ise kalıcı hale getiriyor.

Hepsi bu kadar mı?

Hayır. CDS’nin yüksek olması borçlanma maliyetini artırırken, yatırımların ve yeni girişimlerin azalmasına ve ekonominin daralmasına sebep oluyor. Yani dönüyor dolaşıyor hepsi tüketicinin önüne hayli yüksek faturalar olarak geliyor.

Hal böyleyken, tek pencereden bakan bir yazar demiş ki; “Amerika’da faizler son 75 baz puanlık artıştan sonra %1,50 ila %1,75 aralığına çıktı. Yıllık tüketici fiyatlarındaki artış %8,5 düzeyinde. Yani faizlerle enflasyon arasındaki fark 5 kat. Türkiye’deki durum nasıl? Yıllık TÜFE %73, faizler %14 seviyesinde. Yani faizlerle enflasyon arasındaki fark bizde de 5 kat. ABD’de faizler nasıl %8,5 olamayacaksa, Türkiye’de de faizler %73 olamaz.”

Muhteremin çıkarttığı sonuca bakar mısınız?

Ekonomisi sağlam olan ülkedeki yaklaşık yüzde 7 eksi reel faiz ile CDS’si 800’ü aşmış ülkemizin yaklaşık yüzde 60 eksi reel faizini bir tutuyor ve buna da inanıyor ki gönül rahatlığı ile seslendirebiliyor. Acı ama gerçek!

Oysa bizim yaşadığımız krizi dünya üzerinde yaşayan çok az sayıda ülke var. Onlar da bizimle tartıya çıkacak ağırlıkta ülkeler değil.

Şimdi neticeye gelelim ve bütün bu olumsuzlukların son noktasına bakalım.

Tüketici alım gücünün dip yaptığının belgesi, TÜİK’ten son gelen tarihin en düşük (63,4) Tüketici Güven Endeksi’dir. Henüz bu endekse yansımamış olan ek bütçenin de tüketici omuzuna yükleyeceği ek vergileri bilmem söylemeye gerek var mı?

Sonuç olarak; dışardan bakan bir göz için CDS en önemli kriterdir. İçerden bakan gözlerin de hiç değilse yarısı kadar ilgi duyması bizi çözüm almaya götürebilir. Zaten kritik eşiği çoktan aşmışız, bırakalım yüksek maliyetli borçlanmayı, hiç borç bulamamak gibi bir noktaya doğru da ilerliyoruz.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Özel markalı ürünlere talep artıyor

Ercüment Tunçalp

Yüksek enflasyonun ve hayat pahalılığının tüketici nezdindeki tahribatını geçen haftaki yazımda konu etmiştim. Birkaç gün sonra dünyanın önde gelen araştırma şirketi NielsenIQ’nun özel markalı ürünlere yönelik 2021 ve 2022 yıllarının ilk 4 ayını içeren karşılaştırmalı raporu geldi. Raporda özel markalı ürünler (private label) cirosunun bir önceki yıla göre toplamda yüzde 79 arttığı, pazar payının ise yüzde 5,9’luk bir artışla yüzde 30,3’e yükseldiği gözlemlendi.

Bu sürpriz oldu mu?

Elbette hayır. Yıllardır yazıyorum, “enflasyonla mücadelenin ilacı özel markalı ürünlerdir” diye…

Peki tanınmış markaların bu kadar reklam ve Ar-Ge harcamalarına rağmen özel markalar karşısında pazar payı kaybı yaşamalarını normal karşılayabilir miyiz?

Tüketici alım gücünden bağımsız olarak bu konuyu tartışamayız. Bazı televizyon programlarında “Almanya’da ekmek fiyatı 30 lira” diyerek aklımızla alay edenler, o ekmeği satın alan Alman tüketicinin gelirini de TL’ye çevirmeyi düşünmüyorlar veya bunu dile getirmiyorlar. Bazen iş dünyasında da olaya böyle bakanların olup olmadığını inanın merak etmiyor değilim!

Zira ancak her ülke tüketicisinin kendi para birimi ve kendi geliri ile aynı ürünleri ne miktarda alabildikleri kıyaslama konusu olabilir. Bunun dışında, “Benzin fiyatı da doğal gaz fiyatı da orada bizden daha yüksek” veya “Enflasyon Avrupa’da da yüksek” diyerek yüzde 7 ile yüzde 70’i aynı kefeye koymak ‘boş muhabbet’ sınıfına girer. Kaldı ki, “İki ülkede iki alışveriş” yazı serimizde verdiğimiz onlarca örnekte, dolar ve euro bazında bile bizde daha yüksek fiyata satılan ürünler (küresel marka) olduğunu da açıklıyoruz.

Hal böyleyken, ‘fiyatlandırma’ konusunda küresel şartları eşit sayan ve tüketici gelirleri arasındaki farkı görmezden gelen bir anlayışı da izliyoruz. Neyse ki bu tarz araştırma sonuçları güçlü bir uyarıcı oluyor.

Rapora devam edelim…

Gıda ürünlerinde zirve yüzde 110 ciro artışıyla özel markalı yağların oluyor. Yağlarda yüzde 46 olan pazar payı yüzde 8 artışla yüzde 49,7’ye çıkarak şaşırtmaya devam ediyor. Bunun anlamı; bir kategoride fiyatlar alım gücünü aşmışsa orada markaya bağlılık azalmaya başlar. Özel markalar içinde yağların, private label pazar payının yüzde 67 üzerinde paya ulaşmasını bu şekilde değerlendirmek mümkündür. Süt ürünlerinde yüzde 52,1 olan özel marka pazar payı da yüzde 55,1’e yükselmiştir. Benzer durum kağıt ürünlerinde de vardır. Yüzde 43,5 olan pazar payı yüzde 45,7’ye çıkmış görünüyor.

Bu araştırmada yer alan birçok kıymetli bilgi arasından ciro artışlarını kategori bazında kıyaslamadım. Zira her kategorinin enflasyonu farklı olduğu için eksik fikir vermek istemedim. Ancak her kategori içindeki özel markalar ile markalı ürünler arasındaki pazar payı kıyaslamalarını daha anlamlı buldum.

(Raporun tamamı için www.plturkey.org)

Yine de marka sahiplerinin şikayetlerinde haklı oldukları bir konu, bazı perakendecilerin tanınmış markalara uyguladıkları yüksek kâr marjlarıdır. Çözümünü bir önceki yazımda açıklamıştım.

Peki marka sahipleri bu konuda mücadele ediyorlar mı?

Hayır. Çoğunlukla “Bizim ürünümüzün ayrı bir hedef kitlesi var” rahatlığı içindeler. Ancak NielsenIQ Raporu başka bir şey söylüyor. Artık ‘düşük fiyat’ açık ara ilk tercih sebebidir ve bunun için geniş tüketici kitleleri kaliteden bile tavizler vermeye hazırdır. Nüfusun en az yüzde 70’i için durum böyledir.

Ülkemizde private label için yüzde 30 pazar payı oldukça yüksek orandır. Zira henüz yerel perakendecilerde ve geleneksel kanalda bu uygulama yok denecek kadar azdır. Ancak o raflarda da yerel veya satış payı düşük markalar daha ucuz fiyatlarıyla private label yerine konumlandırılmıştır.

Bu durumda marka sahipleri neler yapmalıdır?

  • Özel markalara sınırlama getirilmesi ısrarından vazgeçmeliler. Zira bu tablodan sonra zaten mümkün olmaz.
  • Piyasa fiyat istikrarı üzerine daha fazla yoğunlaşmalılar. Ne kadar güçlü marka olursa olsun, raf fiyatına alt sınır koymaktan daha önemlisinin üst sınırda zorlayıcı olmak gerektiğini kabul etmeliler.
  • Daha fazla kampanya ve insert uygulamasına kanalize olmalılar.
  • Büyük perakendecilere her durumda teslimiyet günümüz şartlarına uygun değildir. En sert defans gördüklerinden birisini gerekirse feda etmeyi göze alabilmeliler. Bunu göstermeden ticaretin iki yönlü olmasını sağlayamazlar.
  • Alternatif, aynı derecede yaygın olan yerel perakendecilerdir. Üstelik rekabetçi raf fiyatı, en hassas baktıkları konu olduğundan brüt kâr marjı konusunda daha uzlaşmacılardır.

Sonuç olarak; özel markalı ürünler en fazla bizim ülkemizin gerçeği durumuna gelmiştir. Yüksek enflasyon sürdükçe, ulusal zincirler payını artırdıkça, e ticaret kulvarından da yeni hamleler geldikçe (Hepsiburada örneği) Avrupa ortalaması mutlaka geçilecektir.

Bugün için yüzde 30 pazar payı Avrupa ortalamasına çok yaklaşmışken; yağlar, süt ürünleri, kişisel bakım ve kağıt ürünleri gibi kategoriler yüzde 50’yi zorlamaktadır.

Hal böyleyken; “Yarın öbür gün özel markalı ürünler raflarda markalı ürünleri geçebilir” endişesi ile tedbir arayışına girmek haklı mıdır?

Elbette hayır. Tüketiciye kim fiyat ve kaliteyi birlikte kabul ettirebilirse onun malı satılacaktır. Yüzde 47 olan İngiltere pazar payı da yüzde 45 olan Almanya pazar payı da bu şekilde gerçekleşmiştir. Serbest piyasa oluşumu için gereken düzen budur. Üstelik her girişimcinin kendi dükkanında ne satacağına karar verme özgürlüğünü yok mu sayacağız?

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER