Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Konkordato salgını önlenmelidir

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Son zamanlarda konkordato ilanları yükselişe geçti. Ekonomi Gazetesi’nden Merve Yiğitcan’ın haberine göre; yılın ilk 8 ayında konkordato geçici mühlet kararı alınan dosya sayısı 982’ye yükselmiş. Son yılların aylık bazdaki en yüksek verisi de adli tatilin olduğu Ağustos ayında görülmüş (194 dosya ile). Bu hızla devam ederse yıl sonunda sayının 1400’ü aşması ile istenmeyen bir rekora ulaşılması ihtimal dahilinde gözüküyor.

Ocak 2020’de “Nakit akışı ihmale gelmez” başlıklı yazımda; hem ülkemizin değişken şartlarını dikkate alarak hem de bazı şirketlerin anlamsız rahatlığına bakarak bazı uyarılarda bulunmuştum. Bugün geldiğimiz noktada ise işletme sermayeleri sınırlı olan birçok işletmemizin aldıkları krediyi işletme sermayesi yerine kullandıklarını görüyoruz. Daha da şaşırtıcı olan, muhtemelen krediye ulaşma imkanı olmayan bazı şirketlerin de tahakkuk etmiş vergi borcunu kredi yerine kullandıklarıdır. Vergi cezası ve faiz yaptırımı yanında, bu gecikmelere neden izin verildiğini ve yasal işlem uygulanmadığını açıkçası bilmiyorum. Ancak bu yüksek maliyet nedeni de son liman olan konkordatoya yanaşılmasını kaçınılmaz kılmaktadır.

Bir gözden kaçan hususu daha hatırlatmak isterim. Her konkordato kararı sonucunda nakit sıkıntısına düşecek alacaklı durumdaki tedarikçilerden yüksek faizle borçlanma imkanı bulanlar bu maliyeti fiyatlara yansıtacaklar, bu da enflasyona konkordato katkısı yaparak tüketici kesimini daha da zorlayacaktır.

İşte bu hassas durum sebebiyle, İcra İflas Kanunu’nun İflas Erteleme Hükümleri 15 Mart 2018 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan, “7701 sayılı İcra ve İflas Kanunu ve bazı kanunlarda değişiklik yapılması hakkında kanun” ile yürürlükten kaldırılmış ve bu değişiklikle ‘konkordato’nun kapsamı genişletilmiştir. Konkordato, bir borçlunun alacaklılarına mahkeme aracılığı ile yaptığı ödeme teklifinin, alacaklıların en az yarısı tarafından kabul edilmesi ve ayrıca mahkeme tarafından tasdik edilmesi ile devreye girer.

İflas erteleme, sürecin uzunluğundan ve denetleme zorluğundan kaldırılmıştı ama şimdi de yeni uygulamayı ‘iflas erteleme’ gibi kullanmak isteyenler ortaya çıktı. Zira bu süreç borçlu şirkete önemli bir avantaj sağlıyor. Ticaret mahkemesinin konkordato talebini kabul etmesiyle; haciz yoluyla yapılan icra takipleri ortadan kalkıyor. Borçlu bir anda bütün dertlerinden kurtulup, ‘komiser heyeti’ kontrolünde de olsa işlerini rahatça sürdürebiliyor. Komiser heyetinin vereceği raporla geçici mühlet ve nihai mühlet 2 katına kadar uzayabiliyor. Her şirket için zaman kazanmaya dönük bu nihai mühlet büyük avantajdır ve uygulamayı cazip kılan da budur. Ancak iki yıla kadar borçlarından kaçabilen bir şirketin tedarikçilerini ve çalışanlarını mağdur etmeyeceği düşünülemez.

Uygulama sürecinin en önemli aşaması konkordato ön projesini hazırlama çalışmasıdır. Sonrasında da bu ön projeye dayanarak görevli mahkemeye verilecek konkordato dilekçesinin yazılma aşamasıdır. Bu iki hazırlık gerek mali gerekse ekonomik açıdan uzmanlık gerektirmektedir. Bu hizmetin alınacağı uzmanın kalite ve dürüstlük seviyesi en az şirketin fiili durumu kadar mahkeme kararına etki edecektir.

Reel sektörün içinden, “art niyetli adımların önlenmesi” talebi sıkça seslendirilmektedir. Nedeni de “sorunlu firmaların lehine, sorunsuz firmaların aleyhine” çok sayıda mağdur yaratılmasına izin verilmemesi içindir.

Alacaklılar listesinin hazırlanması da konkordato onayı için büyük öneme sahiptir. Buradaki amaç hem borç miktarını görmek hem de konkordato müzakerelerinde oy kullanacak alacaklıları tespit etmektir.

Bir önemli aşama da “konkordato alacaklılar toplantısı”dır. Bu toplantının da amacı; alacaklıları borçlunun mal varlığı hakkında bilgilendirmek ve konkordatoya onay vermelerini sağlamaktır.

Sonuç olarak; konkordato kararı alan şirketlerin borçlularına karşı korunması iyidir de, alacaklıların korunmasına dair önlemler de en az o kadar ihtiyaçtır.

Batmak üzere olan bir gemiden kurtarılacak kazazedelerin sayısı önemlidir. O anda imtiyazlı ve önceliği olan 3-5 kişi için 100 kişi nasıl riske atılamayacaksa burada da benzer bir durum söz konusudur.

Kaldı ki; konkordato fırsatçılığı da artık hem bazı yönlendiriciler hem de bazı istekliler tarafından iş hayatının gerçekleri arasına katılmış bulunmaktadır.

Çünkü, “ödeme gücü olanın da konkordatoya giderek, borcunu vadeye yayıp kâr edebildiği” bilinen bir gerçektir. “Bazı şirketlerin diğer şirketleri geçim kapısı haline getirmeleri” normal düzende bile çok rastlanan bir durumdur.

Ben bu kişileri veya işletmeleri, bir afet sonrasında dağıtılan çadır, battaniye ve yardım malzemelerini afetzede olmadıkları halde toplayıp depolayanlara benzetiyorum. Nasıl ki esas zarar görenlere ulaşması gereken maddelerin ticarete konu edilmesi ile mağdur sayısı artıyorsa; ödeme gücü olduğu halde bu uygulamayı talep eden girişimleri de benzer şekilde değerlendirmeyi isabetli buluyorum. Zira böyle girişimler arttıkça alacaklı durumdaki küçük tedarikçilerin afetzedelerden farkı kalmayacaktır.

Söylemesi zor ama bu salgın önlenemezse zincirleme iflaslar ve işten çıkartmalar artabilir. Tam bir yıl önce zombi şirketlerin ekonomiye olumsuz etkileri açısından (bankalara, iş ortaklarına, rakiplere, küçük yatırımcılara) risk yarattıklarını anlatmaya çalışmıştım. Konkordato taleplerinin artması bir adım daha ötesidir ve korkutan tarafı yıkıcı özellikteki domino etkisidir.

Dolayısıyla verilecek kararlar adil olmalı ve mali tablolar dışında dikkate alınan bir husus da bulunmamalıdır.

Devamını Oku
2 Yorum

2 Yorum

  1. SERHAT ÖZKAL

    10 Eylül 2024 saat: 18:50

    Tespitleriniz o kadar gerçek ve hayatın içinden ki, bir tek kelimesini dışarıda bırakamayız. Özellikle market sektöründe adamın etçisi ve halcisiyle ve bir de 3-5 de iri alacaklısını bir araya getirip, borç rakamının %51-52’sine denk getirdiği alacaklılarıyla, “alacaklılar genel kurulu”nda çoğunluğu elde edip kalanların aleyhine koşullarda konkordatoyu yönetmesi, çoğunluğa sahip olan az sayıdaki alacaklıya da el altından farklı imtiyazlar vererek gemiyi yürütmesi günlük hayatta gördüğümüz işler. Garantili konkordato verdirdiğini fısıltı gazetesi ile iddia eden az sayıdaki kimi hukuk bürolarının gayri ahlaki ve gerçekleri çarpıtarak profesyonel bir zeminde yazdıkları konkordato ön projesi ve dilekçelerinin ise, komiserden önce Mahkemelerin atadığı bilirkişi heyetlerince ağırlıklı olarak mali tablolar üzerinden incelenerek Mahkemelere olumlu raporlar olarak yansıtıldığı görülmektedir. Mahkemelerce teşekkül ettirilen ilk heyetlerde ve hatta komiserler heyetinde sektörel uzmanların bulunmayışı ise konkordatoya bakış açısını güdük bırakmaktadır. Sadece mali ve hukuki bakış açılarıyla konkordatolar “genellikle” uygun bulunmaktadır. Konkordatoları onaylanmayanların da, o az sayıdaki hukuk bürolarına ! o müthiş rakamlardaki paraları veremeyecek duruma gelmiş ve hakikaten zor duruma düşmüş firmalar olduğu ise pratikteki gözlemlerimdendir. Konkordato Komiserliğinin meslek olarak yapılması ve listelerin neredeyse %10’u ile hep aynı isimlerin atamalarının yapılması ise sanırız Mahkemelerin tekrar değerlendirmesi konulardan biridir. Bu on numara yazınız için bir takipçiniz olarak tekrar teşekkür ederim. Saygılarımla.

  2. Ercüment Tunçalp

    Ercüment Tunçalp

    12 Eylül 2024 saat: 12:58

    Serhat bey benim yazımda elediğim bazı gerçekleri ilave etmenizden memnuniyet duyuyorum. Hepsi yaşadığımız şeyler. Bu bakımdan katkınızı önemli buluyorum ve onaylıyorum.
    Sevgiler.

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (44) Yeni Zelanda

Ercüment Tunçalp

Yeni Zelanda, güney pasifik okyanusunda Avustralya’nın güney batısında yer alan ve iki ana ada ile birçok küçük adadan oluşan bir ada ülkesidir.

En yakın komşusu olan Avustralya’ya yaklaşık 2.200 km mesafededir.

Yeni Zelanda, ünlü “Yüzüklerin Efendisi” filminin çekildiği ülkedir. Zira yemyeşil ormanlardan, engebeli dağlara kadar uzanan çeşitli manzaraları dünyanın dikkatini çekecek şekilde çarpıcı bir fon oluşturmaktadır.

İngiliz Uluslar Topluluğu’na mensup olan Yeni Zelanda’nın yönetim biçimi İngiliz türü parlamenter demokrasiye sahip anayasal monarşidir. Devlet Başkanı, İngiltere Kralı III. Charles olup, Yeni Zelanda Başbakanı’nın teklifi üzerine genellikle beş yıllık sürelerle atadığı Genel Vali tarafından temsil edilmektedir. Kral ve Genel Vali tarafsız ve simgesel konumdadırlar.

Başkenti Wellington’dur. Yüzölçümü 268.838 kilometrekare (ülkemizin üçte biri kadar), nüfusu 5,4 milyondur (Ankara’dan az).

  • Kişi başı geliri 46.126 dolar olarak, bizimkinin (18.040 dolar) 2,5 katıdır.
  • Yıllık enflasyon %2, işsizlik oranı %5,3’tür.
  • Ülkenin para birimi Yeni Zelanda doları’dır (NZD).
  • Yeni Zelanda sülfür, demir cevheri, titanyum, altın ve gümüş gibi bol mineral rezervlerine sahiptir. Ülke petrol ve petrol gazları açısından da zengindir. Ekonomisinde tarım, balıkçılık ve orman ürünleri de önemli yer tutmaktadır.
  • Yeni Zelanda’nın süt üretiminin %90’ından fazlası ihraç edilmekte ve bu durum ülkeye premium süt ürünleri konusunda küresel bir itibar sağlamaktadır.

Yeni Zelanda’nın yıllık süt üretimi 22,4 milyon tondur. Bizim 16 kat nüfusla süt üretimimizin ancak 21,4 milyon ton olduğunu düşünürsek; büyük ihracat oranları daha iyi anlaşılır.

  • Aylık net asgari ücretleri 3.360 NZD (haftalık 840X4) olup, 1.942 ABD Doları karşılığıdır. Bizimki de (28.075) 598 ABD Doları olduğuna göre aradaki fark 3,2 katıdır.
  • 2022 yılı İnsani Gelişme Endeksi’ne göre dünyada 193 ülke arasında 16. sıradadır (İsviçre 1. – Türkiye 45. sırada).
  • 2024 yılı Ekonomik Serbestlik Endeksi’ne göre ise Yeni Zelanda dünyada 176 ülke arasında 8. sıradadır (Singapur 1.- Türkiye 102. sırada).
  • Yeni Zelanda, yeni bir iş kurma sıralamasında 190 ülke arasında 1. sırada yer almakta olup, ülkede yarım günde bir şirket kurulabilmektedir.
  • Nüfusun %95’i internet kullanır, nüfusun %70’i de e-ticaret kullanıcısıdır.

Şimdi fiyat kıyaslamamıza geçebiliriz…

Ülkenin en büyük perakende zincirleri; Woolworths (en yaygın perakendeci), PAK’nSAVE (en uygun fiyatlı indirim marketi) ve New World (üst segment) şeklindedir.

  • Sanal alışveriş yeri Woolworths Süper markettir.
  • Alışveriş tarihi 11 Temmuz 2026’dır.
  • Güncel kurlar; 1 NZD= 27,09 TL, 1 Dolar= 1,73 NZD, 1 Dolar= 46,98 TL şeklindedir.
  • 57 ürünün yer aldığı listede, Yeni Zelanda alışverişi 205,91 Dolar, Türkiye alışverişi 261,56 Dolar tutmuştur. Yani bizdeki tutar %27 fazla çıkmıştır.

37 ürün bizde daha pahalıdır. Kırmızı et, pirinç, bal, bira, diş macunu, sıvı sabun fiyatları ortalamanın da üstünde pahalıdır.

  • Dünyaca en ünlü Manuka balı bu ülkeye aittir. Çok çiçekli (multifloral) çeşit fiyatları alt sınıra yakınken, yüksek MGO değerine sahip monofloral ballar daha pahalıdır. Manuka ağacından elde edilen, antibakteriyel özellikleri (MGO değeri) nedeniyle küresel ticarette en yüksek düzenli piyasa fiyatına sahip ticari baldır. MGO değeri arttıkça fiyat yükselir. Çok nadir bulunan ve en yüksek etken maddeye sahip özel seri ürünleri hariç tutarsak, kilo fiyatı 30 ila 300 ABD Doları arasında değişmektedir. Nitekim Woolworths markette 250 gramı 19 NZD (11 ABD Doları) olan balın kilogram fiyatı 44 ABD Doları’dır. Bizde karşılığını bulamadığım için listeye dahil edemediğim Manuka balının yanında, ancak 300 gram çiçek balının (Tulliana) 951,50 TL olan kg fiyatını (67,50 ABD Doları) verebiliyorum…

108 ABD Dolar kg fiyatı olan kestane balımızı (Eğriçayır) saymıyorum bile…

“Ne kadar pahalı ise o kadar kalitelidir” imajı yaratmak, sahte balın rekor kırdığı ülkemizde işe yarasa da küresel gerçeklik bu değildir. İşte küresel genişlikte en çok tutulan ürünün fiyatlarını verdim. Karar sizindir…

  • Bu alışverişe bizim vatandaşımız % 27 fazla öderken, alışverişi ucuza getiren Yeni Zelanda vatandaşının geliri 3,2 kat fazladır.
  • Satın alma gücü farkına gelecek olursa; Yeni Zelanda tüketicisi aylık geliri ile bu alışverişi 1 ay içinde 9,4 defa yapabilirken, bizim tüketicimiz aylık geliri ile aynı alışverişi 2,3 defa tekrarlayabilir. Başka bir ifadeyle, Yeni Zelanda tüketicisi aylık gelirinin %10,6’sını bu alışverişe ayırabilirken; bizim tüketicimiz bu alışverişe gelirinin %43,7’sini ayırmak durumundadır.

Sonuç olarak; dünyanın en yüksek fiyatlarına sahip olmamızın yanında, reel gelir artmadığı için satın alma gücü de düşmektedir. Dolayısıyla bu yönden de ara açılmaktadır. Önceki bir yazımda, dar gelirlinin (asgari ücretli ve emekli) TÜFE’ye göre ‘enflasyonu nasıl 4 puan fazla yaşadığını’ (hissetmek değil), örnek ağırlık değişiklikleriyle ortaya koymuştum. Tamamen TÜİK verilerini dikkate alarak ama harcama ağırlıklarını gerçeğe yaklaştırarak tablonun nasıl değiştiğini göstermeye çalışmıştım…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Yapay fiyat üzerinden yüksek indirimler

Ercüment Tunçalp

Fiyat, bir mal veya hizmetin serbest piyasada oluşan parasal değeridir. Bir de bize özel ‘yoklama fiyat’ vardır ki, oltanın ucuna takar ve beklersiniz, av gelmeye başlarsa doğru fiyattır. Yok, oltanın başında beklemekten sıkıldıysanız, fiyatı düşürerek alıcının artmasını sağlarsınız. Ancak o yanlış olan ilk fiyata bir daha dönmezsiniz değil mi?

Değil, o hep yerinde durur, indirimli mal ve hizmete alışanların ilk fiyata da alışması beklenir. Olmazsa tekrar tekrar indirim zaten sizin elinizdedir.

Yıllar önce giyim kategorisinde gördüğümüz olağanüstü indirimlerin nedenini tüketici çabuk çözmüştü. Bir keresinde 2.400 TL’nin üzeri çizilerek 1.200 TL’ye indirimde olduğu gösterilen bir takım elbise için tezgahtara sormuştum, “Şimdiye kadar hiç 2.400 TL’ye sattığınız ürün oldu mu?” diye. Aldığım cevap, “Hayır, biz uzun zamandan beri 1.200 TL’ye satıyoruz” olmuştu.

Daha sonra kampanyalar “3 al 1 öde” ye kadar yükseldi.

Yani yüzde 67 indirime denk geldiği için ilk fiyat yok hükmündeydi

Benzer durumu ve fazlasını artık gıda ve temel ihtiyaç kategorilerinde görmeye başladık. Dünyanın her yerinde yaklaşık 2 dolara satılan küresel bir markanın 100 gr çikolatasının ülkemizdeki ilk fiyatı 200 TL’dir (4,25 dolar). Arada sırada bazı zincirlerde fiyat 79 TL’ye kadar inmektedir. Ancak manşette 200 TL hep durmaktadır. Üstelik dünyanın her yerinde çikolata fiyatı düşerken (kakao fiyatı %60 gerilediği için), bizde artışını sürdürmektedir.

“1 alana 1 bedava” kampanyaları %50 indirime denk gelse de verilen imaj farklıdır. Kaldı ki, kampanyadan 1 hafta önce 100 TL olan satış fiyatını 120 TL yaparak “1 alana 1 bedava” verenin gerçek indirimi %50 değil, %40’dır. Biraz daha açalım; tüketici kampanyada adedini 50 TL’ye mal etmesi gereken ürünü 60 TL’ye almakta ve henüz baştan %20 fazla ödemektedir!

Daha garibi de var. “1 alana 1 bedava” kampanyası ile 399 TL’ye satılan bir şampuanın, kampanya olmayan başka bir markette normal raf fiyatı 179 TL olabilmektedir. Hediye verirken bile müşteriye 20 TL fazla ödetmenin, kampanya bitince de 220 TL fazla tahsilatın adını sizler koyun!

Geçtiğimiz haftalardaki bir yazımda; birebir aynı sıvı sabunun iki ayrı satış noktasında 415 ve 109 TL fiyatlarla müşteriye sunulduğunu aktarmıştım, daha çok şaşırtacak devamı da geldi. Bir perakendeci inserte koymuş; “Duru sıvı sabun 3 lt 439,95 TL’den, 129,95 TL’ye” diye. İndirim oranı yüzde 70 iyi mi?

İyi ama başka bir sorun daha var. Bu perakendeci, hâlâ 109 TL’ye satan rakibine kızıp fiyatı 20 TL daha indirirse oran yüzde 75’e çıkıyor.

Yukarda giyim sektörü için belirttiğim “3 al 1 öde” kampanyasının (%67 indirime denk geliyor), marketlere henüz gelmediği zannedilmesin; verdiğim bu örnekte daha da fazlasının olduğu görülebilir. Devamı ilerleyen satırlarda…

Tedarikçi en fazla “heyecan olsun diye maliyetine verdim” diyebilir. Perakendeci de en fazla “Benim de çorbada tuzum olsun diye bu ürünü bir süre kârsız satmaya karar verdim” diyebilir. O zaman soru şu; “Kampanyadan bir gün öncesine kadar maliyet fiyatına eklenen yüzde 303 kârı nasıl paylaştınız?” olur.

Elbette soruyu benim sorma yetkim yok. Soracak olanlara katkı yapıyorum!

Tüketici olarak ise direkt soruyorum; hangisi bu ürünün gerçek fiyatıdır?

Süt ve tereyağında sürekli seslendirilen, “maliyetlerin üreticiyi sıkıştırdığı”dır. Peki “10 liralık alışveriş yapanlara Karlıdağ Tereyağının 1 kg’ının 900 TL yerine 450 TL’ye verilmesi” bize ne söylüyor?

Ne söylediğini yazımın sonundaki grafikte görebilirsiniz…

Nivea Sun Koruma & Bronzluk Güneş Spreyi 50 faktör 200 ml fiyatı 2.000 TL’den 600 TL’ye (%70 indirimle) yaz sezonunun başında iner mi?

Ve soruyorum; hangisi gerçek fiyat?

Zira sezonluk ürünlerde (güneş ve sivri sinek ürünleri) sezon başı olan haziran ayından itibaren ilan edilen fiyatlar “indirimli fiyat” sayılabilir mi?

Bu kampanyaların ötesinde de fiyat değişikleri var…

İndirimli satılan bir ürünün, kampanya sonrası %150-250 artışla ulaştığı ilk fiyatın gerçek olması mümkün mü? İndirimli fiyatı maliyet fiyatı olarak kabul etsek bile ilk fiyata dönüşün hangi oranda kâr ilavesini temsil ettiğini gözde canlandırmak zor olabilir. O zaman canlı olarak görelim…

  • Milka çikolatayı indirimde 69 liraya satan market zinciri de olduğuna göre ilk fiyata dönüldüğünde (200 TL) artış %190
  • Nescafe Gold karışım kahve 10’lu, indirim etiketinde gözüken 72,50 TL’den ilk fiyat olan 159,50 TL’ye dönüldüğünde artış oranı %121
  • Signal White diş macunu 75 ml, indirim etiketinde gözüken 139,95 TL’den ilk fiyat olan 499,95 TL’ye dönüldüğünde artış oranı %257
  • Urban Care duş jeli çeşitleri 500 ml, indirim etiketinde gözüken 109,95 TL’den ilk fiyat olan 399,95 TL’ye dönüldüğünde artış oranı %264

Örnekleri çoğaltmak mümkündür ama umuyorum konunun anlaşılması bakımından bu kadarı yeterlidir. Yüzümüzü Avrupa’ya çevirdiğimizde de bu tespitimizi teyit eden bize özel tuhaflıkları izliyoruz. Örneğin sadece Malta listesinde; President, Nescafe, Bonne, Milka, Colgate fiyatlarının bire bir karşılaştırılmasında ne kadar büyük farkların olduğu görülebilir.

Sonuç olarak; küresel market fiyatlarını kıyaslıyoruz ve birçok üründe döviz bazında pahalı olduğumuzu görüyor ve sık sık aktarıyoruz.

Avusturya’dan %58, Finlandiya’dan %128 daha yüksek fiyatlara sahip olduğumuz tereyağında dikkate aldığımız fiyat, kategori lideri olan markaya da ait değildir. Yoksa 16,80 Euro olan fiyatımız 19,30 Euro’ya çıkardı ki fark daha da açılırdı.

Avrupa’da düşen tereyağı fiyatları karşısında, son bir yıl içinde euro bazında ne kadar uçuk fiyatlara ulaştığımızı listelerimizden izliyorsunuz. İşte aşağıda Eurostat kaynaklı grafikte de durum ortadadır. Aracı olan İnan Mutlu’ya teşekkürler…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Dar gelirlinin enflasyonu!

Ercüment Tunçalp

Resmi kurumlarca açıklanan enflasyon verileri genel bir ortalamayı yansıtsa da bireylerin harcama alışkanlıkları, gelir düzeyleri ve yaşam tarzları birbirinden farklı olduğu için kişisel enflasyon oranları büyük değişiklik gösterir. Aynı gelire sahip bireylerin enflasyonu da birbirine yakın çıkar. Ancak ülkede enflasyon yüksekse; bunun yanında dar gelirlinin harcamaları içinde büyük yer tutan (ağırlığı fazla olan) kategorilerin enflasyonu da ortalamanın üzerinde ise bu grubun enflasyonu (TÜFE) daha yüksek yaşaması kaçınılmazdır.

Her ay TÜİK tarafından açıklanan TÜFE’yi, sepet ağırlıklarını, grupların yıllık fiyat artış oranlarını ve grupların enflasyona katkısını aynen alalım ve Haziran 2026 ayına ait tablo üzerinden izleyelim.

Harcama Grubu

Sepetteki Ağırlık% Grup Fiyat Artış% Enflasyona Katkı%
Gıda ve alkolsüz içecekler 24,44 35,45 8,66
Konut, su, elektrik, gaz 11,40 45,14 5,15
Ulaştırma 16,62 31,15 5,18
Lokanta ve oteller 11,13 31,61 3,52
Mobilya, ev aletleri 7,92 22,32 1,77
Giyim ve ayakkabı 7,90 14,18 1,12
Çeşitli mal ve hizmetler 4,49 22,71 1,02
Eğlence ve kültür 4,34 25,39 1,10
Sağlık 2,79 33,62 0,94
Haberleşme 3,10 25,57 0,79
Eğitim 2,02 46,10 0,93
Alkollü içecekler 2,75 34,15 0,94
Sigorta ve finansal hizmetler 1,07 28,07 0,30
100,00 TÜFE 32,11
  • Bu tablo üzerinde, harcama gruplarının TÜFE’ye etkisinin (enflasyona katkısının) nasıl hesaplandığını görelim…

Grup etkisi= Ağırlık X Yıllık fiyat artış oranı / 100

Burada, Haziran ayı Ulaştırma harcama grubunu örnek alalım ve formüle yerleştirelim.

Grup etkisi= 16,62 X 31,15 / 100= 5,18

Tüm grupların katkıları bu şekilde bulunduktan sonra toplanır ve o ayın (Haziran) yıllık enflasyonuna ulaşılır.

Buraya kadarı ülkemizin ortalama enflasyonudur (TÜFE). Ancak birçok kişinin seslendirdiği gibi bu oran alt gelir grubunun enflasyonunu yansıtmaz.

Ben diyorum ki; yukardaki gerçek tablo üzerinden Haziran ayının %32,11’lik enflasyonuna etki eden sepet ağırlıklarını değiştirirsek (bilinen gerekçelerle), bu grubun yaşadığı enflasyona yaklaşabiliriz. Şimdi de o uygun bulduğumuz yeni ağırlıkları tespit edelim:

Alt gelir grubunun sepetteki gerçek gıda ağırlığını %24,44 yerine asgari %40,00 alıyoruz. Konut ağırlığını %11,40 değil asgari %25,87, Ulaştırma ağırlığını %16,62 yerine %14,62, Lokanta ve otel ağırlığını %11,13 değil en fazla %1,13, Mobilya ağırlığını %7,92 yerine %2,92, Giyim ağırlığını %7,90 yerine %2,90, Çeşitli mal ve hizmet ağırlığını %4,49 yerine %2,49 alıyoruz. Eğlence ve kültüre bütçe ayırma imkanı hiç olmadığı için bu ağırlığı %4,34 yerine %1,34 alıyoruz, Sağlık ağırlığını %2,79 olarak aynen bırakıyoruz. Haberleşme ağırlığını %3.10 yerine %2,10 alıyor, Eğitim ağırlığını %2,02 olarak aynen bırakıyoruz. Alkol ağırlığını %2,75 yerine %0,75 alıyor, Sigorta ve finansal hizmetler ağırlığını %1,07 olarak aynen bırakıyoruz. Toplamı 100 olan yeni ağırlıkların yukardaki formül yardımıyla tek tek hesaplanması durumunda da değişen enflasyona katkı oranlarını buluyoruz. Son olarak; 13 katkı rakamını toplayarak dar gelirlinin tahmini ortalama enflasyonuna ulaşıyoruz. O zaman aynı sırayla toplayalım…

14,18+11,68+4,55+0,36+0,65+0,41+0,57+0,34+0,94+0,54+0,93+0,26+0,30= 35,71

Ağırlıklar değişince, %32,11 olan yıllık TÜFE’nin, nasıl %35,71’e çıkabildiğini göstermek istedim. Fark 3,6 puandır ve önemsenmelidir. Zira ekonomiyi yönetenlerin, “vatandaşı enflasyona ezdirmedik” sözünün temelinde resmi enflasyon vardır. Ancak enflasyonu farklı yaşayan geniş halk kitlelerinden gelen itirazın temelinde de enflasyondan başka bir şey olan hayat pahalılığı bulunmaktadır. İşte ağırlıklara etki eden gelir seviyelerini işin içine dahil etmemizin sebebi de budur. Eğer benzer çalışmalar yapılmazsa, enflasyon düşürülse bile hayat pahalılığı baki kalır. Üstelik gerçek satın alma gücü de hiçbir zaman ölçülemez. Bu durumda da dış güçlerin (IMF, Dünya Bankası), sadece fiyat seviyelerini esas alarak uydurduğu SAGP (Satın Alma Gücü Paritesi) sıralamasını kabullenmek zorunda kalırız.

Sonuç olarak; düşük gelirli haneler, harcamalarının çok büyük bir kısmını gıda, konut ve temel ihtiyaçları için harcarlar. Eğer bir de gıda ve konut enflasyonu genel enflasyonun (TÜFE) üzerindeyse (%35,45 ve %45,14), alt gelir grubunun yaşadığı enflasyon üst gelir grubuna göre daha yüksek çıkar.

Gelir artmadıkça sinema ve tiyatroya gitmek, dışarda yemek ve tatile çıkmak dar gelirli için hemen hemen yok hükmündedir. Bunun için yukarda bu harcama ağırlıklarını değiştirdim ve hiç de azımsanmayacak fark çıktığını göstermeye çalıştım. Elbette bunlar benim tahminlerimdir ve başka görüşlere göre aşağı ve yukarı bir miktar oynayabilir. Burada anlatmak istediğim; gerçeğe yakın ağırlıklar alındığında tablonun ne kadar değişebileceğidir…

TÜİK, resmi enflasyonu hesaplarken uluslararası standartlara uygun olarak Zincirleme Laspeyres Endeksi formülünü kullanıyor. Ancak TÜFE hesabında fiyatları ve kaynaklarını bilmiyoruz. Bu bakımdan aynen alıp kabul ediyoruz. Ve sadece ağırlıklar üzerinden gerçeğe yaklaştıkça, muhtemel değişimin ne olabileceğini görüyoruz.

Bunun yanında, aynı formülle perakende şirketlerde sıfır hata ile enflasyonun nasıl hesap edilebileceğini birkaç hafta içinde bilgilerinize sunacağım…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER