Ercüment Tunçalp
Gıda enflasyonunun suçlusu bulundu!
TCMB tarafından yayımlanan “Merkezin Güncesi” bloğunda, “İklim Değişikliği ve Gıda Enflasyonu” başlıklı yazıda; “Artan sıcaklıklar, kuraklık ve aşırı hava olaylarının Türkiye’de gıda enflasyonuna nasıl etki ettiği” belirtilmiş.
Katkı yapmak amacıyla görüş bildirme ihtiyacı hissettim…
Elbette iklim değişikliğinin tarımsal üretim üzerinde olumsuz etkisi vardır. Ancak bütün dünyaya etkisi ne kadarsa, bize etkisi de aşağı yukarı o kadardır. Zira görünmez bir atmosferik duvarın bizi diğer ülkelerden ayırmadığı ortadadır.
Nitekim ilgili makalede; “Yapılan çalışmalar, iklim değişikliğinin 2035 yılına kadar her yıl küresel gıda maliyetlerini ortalama yüzde 1,5 ile yüzde 1,8 puan arasında artıracağını öngörüyor” deniyor. Bu tahminin doğruluğuna hiç şüphe yoktur ama bizim gıda enflasyonu ile nasıl bir ilişki kurulduğu anlaşılamıyor.
Bizim aylık artış oranlarımız bile bu yıllık maliyet artışının üzerindedir. O zaman yukardaki küresel gerçeklik Türkiye için de nasıl geçerli olabiliyor?
Bizdeki gıda enflasyonunun benzeri dünyada kaç ülkede yaşanıyor?
Kıyaslanabileceğimiz, bizimle benzer seviyedeki hiçbir ülkede yaşanmıyor.
Kaldı ki, TÜİK verilerine göre Temmuz’da yıllık enflasyon yüzde 61,78 olarak gerçekleşirken, gıda ve alkolsüz içecek ana harcama grubunda yıllık değişim yüzde 58,91 oldu. Temmuz ayı çekirdek enflasyonu ise (enerji, gıda ve alkolsüz içecekler, alkollü içkiler ile tütün ürünleri ve altın hariç TÜFE) yıllık bazda yüzde 60,23 çıktı. Bunun anlamı; gıda ve enerjinin yer almadığı çekirdek enflasyon da gıda kadar yüksekse, bize ait önemli sebeplerin varlığına işarettir.
Bir tarım politikanız olmasın; kalabalık tarımsal dağıtım kanalları üzerine ciddi bir çalışma yapılmasın, fırsatçılık enflasyonu önemsenmesin, ucuz kredi ile yüksek kur taleplerine ve faiz indirimlerine yeşil ışık yakılsın, Türk lirasındaki değer kaybı girdi fiyatlarını artırsın, yüksek ithal girdi kullanımı azaltılamasın, yapısal sorunlar kenarda beklesin, yetersiz sulamaya çare bulunamasın, tarımsal arazileriniz tarım dışı amaçla kullanılsın, ekilemeyen tarım arazileri için daha yeni yeni harekete geçilsin, artan nüfus (düzensiz göçle birlikte) hiç sorun edilmesin, sonra da problemin ana nedeni iklim değişikliği olsun!
Bitmedi. Bir taraftan tarımsal ürün ihracatı ile öğüneceksiniz, diğer taraftan üretim eksikliğinden şikayet edeceksiniz. Üretimi eksilen bir ürün kategorisinin nüfus artışına rağmen ihracatı artabilir mi?
Kaldı ki; kavun, karpuz, domates, patates, soğan, lahana, patlıcan ve birçok ürünün tarlada kaldığını, kabak ve maydonozun hayvanlara yem olarak verildiğini, birçok ilde çiftçilerin traktörlü eylem yaptıklarını izlemiyor muyuz?
Anadolu Ajansı kaynaklı haberden özet olarak aktarıyorum:
“Tarım sektörü, ihracatta geçen yıl da rekorlarına devam etti. Sektör temsilcilerinin hem kaliteyi koruyup hem de verimi artırmaları (MB raporunda verim düşüşüne dikkat çekiliyor) ürünlerin dünya çapında talep görmesini sağladı.” AA muhabirinin Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) verilerinden derlediği bilgilere göre, Türkiye’nin tarım ihracatı 2023’te bir önceki yıla göre yüzde 2,8 artışla 35 milyar 164 milyon 253 bin dolara yükselerek rekor seviyeye ulaşmış. “Söz konusu dönemde; hububat, bakliyat, yağlı tohumlar ve mamulleri 12 milyar 378 milyon 672 bin dolar, yaş meyve ve sebze 3 milyar 492 milyon 314 bin dolar, kuru meyve ve mamulleri 1 milyar 610 milyon 304 bin dolar, fındık ve mamulleri 1 milyar 866 milyon 735 bin, zeytin ve zeytinyağı sektörü 871 milyon 666 bin dolarla tüm zamanların en yüksek ihracatına imza atılmış.”
Ayrıca listede yer aldığı üzere meyve sebze mamulleri, tütün ve süs bitkileri toplamı da 3,5 milyar dolar ihracat rakamıyla dikkat çekiyor.
Yukardaki 2023 rakamları ile yetinmedim, TİM kayıtlarından en taze bilgilere de ulaştım. 2024 yılının ilk 7 ayında tarım ihracatı; 2023 yılındaki 19 milyar 703 milyon 367 bin dolarlık satışı yüzde 3,2 aşarak, 20 milyar 330 milyon 105 bin dolara ulaşmış. Yani yeni bir rekora doğru gidildiği de anlaşılıyor.
İhracat rakamları bir önemli konuyu daha aydınlatıyor. İç piyasadaki fiyatların yüksek olmasına karşılık ihracat fiyatlarının rekabetçi ve uygun olduğunu da…
Böylece tarım ürünleri ihracatının da yurt içinde arz talep dengesini bozduğunu, bunun da gıda enflasyonuna olumsuz etki yaptığını anlıyoruz. Nitekim birebir aynı gıda markalarına ait ürünlerin ABD market raflarında, dolar bazında ülkemizden daha düşük fiyatlara sahip olduğunu da izliyoruz.
İlgili makalenin bir başka bölümünde, “Türkiye’nin önde gelen meyve ve sebze üreticisi 5 ilin (Mersin, Adana, Antalya, Hatay, Muğla) iklim özelliklerine baktığımızda, bu illerde yaşanan ciddi kuraklıkların sebze ve meyve üretimini olumsuz etkilediği görülmektedir” deniliyor.
Antalya’nın da ilgili kategorilerde 2022-2023 yılları ihracat rakamlarını karşılaştırdım. Yaş meyve ve sebze ihracatı 582 milyon 276 bin dolardan, yüzde 27 artışla 739 milyon dolara ulaşmış. Hububat, bakliyat, yağlı tohumlar ve mamulleri 44 milyon 207 bin dolardan, yüzde 33 artışla 58 milyon 785 bin dolara çıkmış. Meyve sebze mamulleri 25 milyon 948 bin dolardan, yüzde 1,8 azalışla 25 milyon 471 bin dolarla hemen hemen aynı seviyede kalmış (TİM). Görüldüğü üzere bu bölge bazında da tarımsal ürün toplam ihracatında önemli bir artış yaşanmış oluyor.
Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, Temmuz 2024 ayı başında yaptığı basın açıklamasının, buğday ve arpa rekolte tahminine dair Akdeniz Bölgesi ile ilgili kısmında, “İklimsel nedenlerle hasat bu yıl erken başladı ve ülke genelinde hasadın neredeyse yarısı tamamlandı. Çukurova’da verimde geçen yıla göre artış görülüyor” dedi.
Sonuç olarak; bizdeki yüksek enflasyonun onlarca nedenini sıralamaya tabi tutsak, iklim değişikliği belki en son sırada yer alabilir. Aynı sıralama ABD ve AB için yapılsa 2. veya 3. sırada yer bulabilmesi muhtemeldir. Zira hastalık aynı değilse nedenleri de tedavisi de birebir aynı olamaz. Küresel iklim değişikliği ile mücadelede yol gösteren her çalışma kıymetlidir ama bütün hataların faturasını tek adrese çıkartmak hem isabetli olmaz hem de dikkatleri dağıtır.
Ercüment Tunçalp
Kuru soğan ve plansız üretim
Elbette tarım ürünlerinin geneli için geçerli olan bir hususu kuru soğan örneği üzerinden değerlendireceğim. Yıllarca üreticiden en fazla duyduğum söz, “benim ürünüm bir sene para ediyor, ertesi sene tarlada kalıyor” olurdu. Maalesef seneler geçse de durumun değişmediğini son yaşadığımız kuru soğan olayında da görüyoruz. Oysa işin gerçeği plansızlık…
Ürün bir yıl para ettiyse, ertesi yıl cümbür cemaat o ürünü ekiyoruz. Arz fazlası sebebiyle ürünün çoğu tarlada kalıyor. Bu sefer çoğunluk o üründen vazgeçiyor, sonraki yıl da fiyat anormal seviyelere çıkıyor (bu sene olduğu gibi).
Hollanda ve ABD gibi planlı tarım üretiminde başarı sağlamış ülkelerde ise; olağanüstü iklim koşulları yaşanmadıkça sürprizlere yer yoktur. Zira 50 yıl önce bize de öğretildiği gibi çaresi; “Örümcek Ağı Teoremi’dir.
Teorem, özellikle tarım sektöründe; üretim kararının alınması ile ürünün piyasaya arzı arasındaki zamanda (örneğin 1 yıl) yaşanacak fiyat dalgalanmalarını ifade eder. Ülkemizde yaşanan kuru soğan gerçeği üzerinden, geçmiş senelere ait market fiyatlarıyla bunu açıklayacağım…
- 2026 Temmuz 69 TL
- 2026 Nisan 12 TL
- 2025 Ağustos 10 TL (üretici fiyatı 6 TL)
- 2024 Eylül 14,90 TL
- 2023 Mayıs 21.90 TL
Sakın sadece son 2 yıl arasındaki fiyat artışının %590 olmasına takılmayalım, 2026 Nisan ayında 12 TL olan market fiyatına (depolama ve fire maliyetine rağmen) bakarak son 3 aydaki %475 fiyat artış oranına odaklanalım.
Daha da tuhafı; 2023 Mayıs ayındaki 21,90 TL fiyatın, bu yüksek enflasyon döneminde ve tam 3 yıl sonra 12 TL’ye düşüşünü sorgulayalım.
İşte bu teori diyor ki; “kızı kendi haline bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya kaçar.” Evet üreticiyi de kendi haline ve desteksiz bırakırsanız örümcek ağına takılır (tüketiciyle birlikte). Yani çiftçilerin bir önceki dönemin fiyatlarına bakarak yaptıkları üretim hatalarıyla düştükleri tuzağı ifade ediyor.
Bu tuzağa 2025 yılında düşenlerin (fiyatı 6 TL’de kalan veya çöpe giden ürünler nedeniyle) üretimden vazgeçmeleri bu seneki olumsuz sonucu doğurmuştur.
Şimdi de sırada bu teorinin çözüm için önerileri var…
- Üretim planlaması ve kotalar: Devlet ve kooperatifler aracılığıyla, hangi bölgede hangi üründen ne kadar ekilmesi gerektiğine göre planlama yapılır. Ve arz fazlasını önlemek üzere üretim kotaları belirlenir.
- Sözleşmeli tarım: Üretici, ürünü ekmeden önce belirli bir fiyattan satacağını sözleşme ile garanti altına alır. Bu yöntem yazının başında belirttiğim, çiftçinin geçmiş yıla ait yüksek veya düşük fiyatlara bakarak karar almasını engeller. Böylece örümcek ağı (fiyat dalgalanmaları) kırılır.
- Taban fiyat ve destekleme politikaları: piyasa fiyatı üreticiyi zarar ettirecek seviyeye düştüğünde; devlet devreye girerek makul bir taban fiyat garantisi vererek üretici çoğunluğunun o üründen vazgeçmesini engeller.
- Doğru bilgiye ulaşmak: Üreticiye anlık piyasa verilerinin, stok miktarlarının ve talep tahminlerinin ulaştırılması, rasyonel kararlar almalarına yardımcı olur.
Bu teoremin yeni bir şey olmadığı, 1934 yılında Nicholas Kaldor tarafından literatüre kazandırıldığını da kenara not edelim.
Kuru soğanın en problemli 2-3 üründen biri olmasının başka nedenleri de vardır.
Fiyatlara üretim miktarı kadar depo stokları da yön verir. Hasat Temmuz-Eylül arasındadır ve bir yıl boyunca depolardaki stokların kademeli şekilde piyasaya sürülmesi gerekir. İşte en hassas kısım burasıdır. Ürünün hangi ellerde ve depolarda olduğu şeffaf şekilde izlenebilmelidir. Bunun aksaması piyasayı spekülatörlerin insafına terk edebilir. Aynen kırmızı ette olduğu gibi…
Bu ürün depolanabilen meyve sebze çeşitleri içinde en fazla fire riski taşıması ile de ünlüdür. Eğer uygun sıcaklık ve havalandırma şartları sağlanarak çürüme ve filizlenme önlenemezse, depolarda “var zannedilen” stokların önemli kısmının çöpe gitme ihtimali vardır. Ve bu da net arzı doğrudan etkiler.
Bence gerektiğinde bu depolama işini devlet üstlenmelidir. “Tampon stok” olarak bilinen sistemin uygulayıcılarından biri dünyanın en büyük soğan üreticilerinden olan Hindistan’dır. Tarımsal Pazarlama Kooperatifleri aracılığı ile doğrudan çiftçiden alınan ürün devlet depolarında korunur. Hem milli değerin sağlıklı muhafazası hem de fırsatçılığın önüne geçilmesi için tedbirdir.
Sonuç olarak; dünyayı yeniden keşfetmeye gerek yoktur. Kurallar bellidir ve yeteri kadar da izlenecek başarılı ülke bulunmaktadır. Örneğin Hollanda’da tarımsal üretim genellikle önceden belirlenmiş ihracat pazarları ve iç talep doğrultusunda sözleşmeli olarak yapılır. Güçlü kooperatif yapısı olduğundan üreticiler bir araya gelerek güçlerini artırır ve arz fazlasını önleyecek üretim kotalarını kendi içlerinde koordine ederler. Üreticiler arasındaki bilgi paylaşımını da yine güçlü yönetim kademeleri sağlar.
Bütün bu noksanlarımıza rağmen gizli ellerin de devrede olduğunu rakamlar söylüyor. TÜİK, bitkisel üretim 2026 yılı 1. tahminine göre, kuru soğan üretim miktarında %13,5 oranında azalışı öngörmektedir. Yine TÜİK verilerine göre 2025 yılı üretim miktarı 2,9 milyon ton olarak açıklanmıştır. Yani 2026 yılında 2,5 milyon ton üretim bekleniyor. Kişi başı tüketim yaklaşık 27 kilo olduğundan (27 kgx86 milyon= 2,3 milyon ton) üretim iç pazar için yeterlidir. Hatta 200 bin ton da ihracat payı kalmaktadır (2025 rakamı 144 bin ton). Bu veriler ülkemizin kendine yeterlik oranının %100’den düşük olmadığını göstermektedir. Ve bu durum hızlı fiyat artışlarını makul göstermemektedir. Dolayısıyla hükümetin, bu anormal fiyatları dengelemek amacıyla “kuru soğan ithalatındaki gümrük vergisini geçici olarak (31 Ağustos 2026’ya kadar) %49,5’den %5’e indirmesi doğru bir karardır, ancak buna bile ihtiyaç duyulmayacak şekilde gelecek yıllar için şeffaf ve planlı üretime geçilmesi şarttır. Yoksa “gerekirse kuru ekmek soğan yeriz” sözü de tarihe karışacaktır…
Ercüment Tunçalp
Fiş almayan müşteriler!
Çok rastladığım bir olaydır ve sizler de mutlaka şahit olmuşsunuzdur…
Kasiyer tahsilatı yaptıktan sonra müşteriye alışveriş fişini uzattığında arada sırada aldığı cevap “fişi at kızım çöpe” olur. Veya duymazdan gelerek yürür gider…
Bir gün kasa önünde beklerken, arkamdaki beyefendi “Parayı sokaktan toplasam böyle davranmam” dedi. Son derece haklıydı ama sosyal medyada tam tersine “alışveriş fişi almıyorum, çünkü…” diye başlayan ancak en önemli gerçeğin yanından bile geçmeyen bir sürü ifadeye şahit oldum. Kağıt israfının önlenmesinden, çevre temizliğinden, kasa hızını artırma özelliğine kadar bolca görüş ortaya konarken, kimse cebinden düşen para ile ilgilenmiyordu!
Dolayısıyla bugün tüketiciye kaybettiren önemli bir durumdan bahsedeceğim.
Son zamanlarda, bilhassa ulusal zincirlerde personel giderinden tasarruf amaçlı eksik istihdam söz konusudur. Bu durum hizmetin aksamasına, alan yönetimi ve etiket değişikliği ihmaline, çalıntı oranının artışına neden olsa da esas riski yüklenen tüketici oluyor.
Son zamanlarda “etiket ile sistem arasındaki uyumsuzluk” aşırı artmıştır. Bir tüketici olarak marketlerden para iadesi almadığım hafta yoktur…
Bu konuda rekor eski Azerbaycan Ramstor Genel Müdürü Alparslan Uçur’a aittir. Bazen kasa ile etiket arasındaki farktan, bazen son kullanım tarihi aşımından, bazen de evde yaptığı kalite kontrol olumsuzluklarından alışveriş fişi sayesinde korunabilmektedir. Oldukça fazla yekun tuttuğu da kendi ifadesidir.
Tüketicinin yapması gereken; öncelikle fiyat avantajı görülen ürünlerde kasa fişi ile akılda kalan fiyatların karşılaştırılmasıdır. Emin olunmayan fiyatlarda tekrar rafa dönüp kesin kanaate ulaşılmalıdır. Hata bulunduğunda, etiket raftan alınarak fiş ile yan yana kasiyerin önüne konmalıdır.
Burada esas olan etiket fiyatıdır. Nedeni ve sonuçları tüketiciyi ilgilendirmez.
Örneğin Fiskobirlik fındık ezmesi normal fiyatı olan 370 TL’den 199 TL’ye inmişti ama kasada benden istenen ilk fiyattı. Elbette itiraz hakkımı kullanarak 171 TL’nin cebimde kalmasını sağladım. Peki bu hatalar hep tüketici aleyhine mi olur?
Evet çoğunlukla öyledir. Zira bu hatalar fiyat artışı durumunda söz konusudur. Ülkemizde kampanyalar hariç fiyat düşüşleri sık görülen bir şey değildir. Olsa bile tüketici etiket fiyatını yüksek bulursa ürünü almayabilir. Veya insert içinde düşük fiyatı gördü ama rafta yüksek fiyatla karşılaştı ise itiraz hakkı da vardır.
Elbette bütün bunlardan, “fişi çöpe at kızım” diyenlerin haberi olmaz ve de hatayı telafi etme imkanı kalmaz…
Kaldı ki, alışveriş sonrası fişini almayan müşteriler, Vergi Usul Kanunu kapsamında alışveriş tutarına bakılmaksızın 5.000 TL özel usulsüzlük cezası riskiyle karşı karşıyadır. Ayrıca 213 sayılı bu kanun çerçevesinde, satıcı da alıcının isteğine bakmadan o fişi ödeme kaydedici cihazdan (kasadan) çıkarmak ve müşteriye uzatmakla yükümlüdür. Bu kısımda sorun yoktur, zira eğitilen kasiyerler fişi müşteriye uzatırlar. Sorun daha çok müşteridedir…
Olayın başka boyutları da var. Fiş ürünün o mağazadan alındığına dair hukuki kanıttır. Fişi almayan kişinin kusurlu bir malı (tarihi geçmiş, tağşişli veya insan sağlığı için tehdit oluşturan) iade ve değişim hakkı olamaz. Biraz daha ileri gidiyorum, bir zehirlenme olayında hak iddia edemez.
İki ürün alırsınız kasadan dört adet olarak geçebilir. Sizden sonraki müşteri kasa bankosuna ürünlerini boşaltmaya başladığında sizin işleminiz devam ediyor olabilir. Kasiyer yanlışlıkla onun ürününü sizin fişinize yazabilir. Aldığınız avokado kasadan ananas olarak geçebilir. Elinizde fiş yoksa nasıl bileceksiniz?
En önemlisi birkaç market dolaşan tüketici için fiş, güvenlik kontrolünde herhangi bir ürünün önceki perakendeciden alındığını ispat için de gereklidir.
Yani haksız suçlamaların önüne geçilebilmesi için de yardımcı bir işlevi vardır.
En taze örneği verdiğimde, fişin piyasa kontrolünde ne kadar işe yaradığı da görülecektir. Konumuz, “Duru sıvı sabun ‘Zeytin Bahçesi-Mutluluk’ ifadesi ile 3 lt ambalajda satışa sunulan ve market raflarında yer bulan bir üründür. Bizi ilgilendiren kısmı, bu ürünün bir markette 415 TL’ye, başka bir markette 109 TL’ye (indirimde) satılmasıdır. Eğer elinizde fiş yoksa toplam alışveriş tutarınız içinden bunu nasıl süzeceksiniz? Buraya kadarı müşteriyi ilgilendiren kısmıdır.
Ayrıca fiyatlama özgürlüğünün bu kadar geniş olduğu ülkemizde; düşük olan fiyatın maliyet fiyatına yakın olduğunu kabul etsek bile (ki mümkün değildir), %271 kâr ilavesi ile de ilgilenecek olanlar çıkabilir…
Peki dünyadaki uygulama nasıldır?
Almanya, Fransa, İsveç, Portekiz gibi bazı ülkelerde fiş alma zorunluluğu yoktur. Bize biraz daha benzeyen İtalya’da market fişini almamak gibi bir durum söz konusu olamaz. İtalyan mali polisi marketlerden çıkan müşterileri durdurup fiş kontrolü yapabilirler. Eğer market kapısından çıkmış ve fişinizi polise ibraz edememişseniz hem siz hem de işletme ağır para cezalarıyla karşılaşabilir. Çekya ve Yunanistan’da da müşterinin fişi almayı reddetmek gibi bir seçeneği yoktur. Norveç ve Hollanda’da kasiyersiz sistemler yaygındır, bu bakımdan market fişini almak zorunludur. Örneğin Hollanda’da Albert Heijn gibi bazı zincirlerde self servis kasa bölgesinden çıkmak için kapıdaki turnikeye fişteki barkodu okutmak zorundasınız.
Sonuç olarak; görüldüğü gibi bu konuda hem devleti koruma hem de satıcıyı kontrol altında tutma öncelikleri vardır. Tüketicinin korunması ise daha çok onun kendi tercihine bırakılmıştır. İşte söylemek istediğim tam da budur. Yani ortada hatırı sayılır maddi kayıp söz konusudur ve kimse devletten daha zengin değildir. Elbette buna rağmen bireysel tercihlere de saygımız sürmektedir…
Ercüment Tunçalp
PMI verisi ne söylüyor?
Bu konuyu seçme nedenim; “Ekonomi iyiye gidiyor” şeklinde temeli olmayan söylemlerin rahatça gündeme gelebilmesidir. Yüzde 30’lara takılı kalan enflasyona rağmen “dezenflasyon süreci”nden bahsedilmesidir. Bu konuda çok yazdığım için bugün sıra Satınalma Yöneticileri Endeksi (PMI) verisindedir.
PMI ekonomide en fazla önem verilen ve takip edilen göstergelerin başında gelir. Her ayın ilk günü açıklanması bu veriyi öncü gösterge konumuna taşır. Yani bir nevi özel sektördeki hava durumunu bildirir…
İmalat ve hizmet sektörlerindeki ekonomik eğilimleri ölçer, özel sektör şirketlerindeki üst düzey yöneticilerin aylık anket verilerine dayanır.
- 50,0 eşik değerdir, genişlemeyi de daralmayı da ifade etmez.
- 50,0 üzeri ekonomik aktivitede artışa ve sektörde genişlemeye işaret eder.
- 50,0 altı ekonomik aktivitede düşüşe ve sektörde daralmaya işaret eder.
- İmalat Sanayi PMI endeksi hesaplanırken beş temel bileşene yer verilir. Yeni siparişler (%30), üretim (%25), istihdam (%20), tedarikçilerin teslim süreleri (%15), satın alınan ürün stoku (%10) şeklinde ankete yön verilir. Parantez içindeki oranlar dikkate alınan ağırlıklardır.
- Matematiksel formülü;
PMI= (Olumlu cevap oranı x 1)+(Değişmedi cevap oranı x 0,5)+(Olumsuz cevap oranı x 0) şeklindedir…
Olumsuz cevapların 0 ile çarpıldığı için formüle bir katkısı yoktur. Bu bakımdan sadeleştirelim…
PMI= İyiye gidiyor diyenlerin %’si+(Değişmedi diyenlerin %’si/2)
Yani iyileşme bildirenlerin yüzdesi ile değişmediğini bildirenlerin yarısı toplanır. Örneğin; bir ayda 100 satın alma yöneticisine “yeni siparişler” durumu sorulmuş olsun;
40 yönetici; “geçen aya göre iyi” dediyse %40,
30 yönetici “geçen aya göre değişmedi” dediyse %30,
30 yönetici “geçen aydan daha kötü” dediyse %30 dikkate alınır. Formülde yerine koyacak olursak; PMI= 40+(30/2)= 55 çıkar…
Bu şekilde elde edilen 5 ayrı bileşen skoru, önceden belirlenmiş sabit ağırlıklarla (yukarda belirttim) çarpılarak tek bir manşet PMI rakamına ulaşılır.
- Onu da ayrı bir örnekle açıklayayım. Yukarda “yeni siparişler”i bulmuştuk.
Şimdi de diğer alt endekslerin ağırlıklarını (parantez içindeki) ve örnek endeks puanlarını birlikte görelim.
Yeni siparişler (%30) için 55, üretim (%25) için 53, istihdam (%20) için 48, tedarikçi teslim süreleri (%15) için 50, stoklar (%10) için 45 alt endeks puanları bulunmuş olsun…
Ağırlıklarla çarpınca;
Yeni siparişler 55×0,30= 16,5
Üretim 53×0,25= 13,25
İstihdam 48×0,20= 9,6
Tedarikçi t. Süresi 50×0,15= 7,5
Stoklar 45×0,10= 4,5
PMI= 16,5+13,25+9,6+7,5+4,5= 51,35 çıkar.
Peki bunu nasıl okuruz?
Endeks 51,35 olarak büyümeye işaret etse de istihdamda 48,0 ve stoklardaki 45,0 puanları daralmaya dikkat çeker. Bunun da anlamı; talep artmasına rağmen üretim artışının stokları eriterek karşılandığı ve temkinli davranılması gerektiğini ifade eder.
PMI’lar, bir sektörün (imalat, hizmet, inşaat) durumuna ilişkin gerçek zamanlı tespitler sunar. Resmi veriler ise en az üç ay gecikmeli geldiğinden, PMI anlık fotoğraf yerine geçer. Zira daha sonraki istatistikleri öngörmek ve işletmelerin planlarını ve kararlarını etkileme işlevi bulunduğundan çok değerlidir.
Örneğin Mayıs ayı küresel İmalat PMI 52,6 seviyesiyle yaklaşık 5 ayın zirvesindedir. Küresel ortalamanın üzerindeki ülkeler: Tayvan, Hollanda, İrlanda, ABD, Hindistan, Güney Kore, Japonya, Birleşik Krallık, Yunanistan, İtalya, Kanada, Vietnam…
Eşik değer (50) üzerindeki ülkeler: Tayland, Çekya, Kolombiya, Avusturya, İspanya, Pakistan, Filipinler, Avustralya, Almanya…
Eşik değerin altındaki ülkeler: Türkiye, Meksika, Polonya, Myanmar, Brezilya, Kazakistan, Rusya, Romanya…
Dünyada durum buyken; ülkemizde İSO PMI verilerine göre imalat sanayinde 27 aydır süren zayıflama Haziran ayında 47,1’e gerileyerek derinleşmiştir.
Sonuç olarak; kulaktan dolma bilgilere dayanarak ekonomi hakkında fikir edinilemez. Geçenlerde yetkili bir ağızdan, “vatandaşı enflasyona ezdirmedik” cümlesini duyunca inanamadım. Zira matematik ve istatistik tersini söylüyordu. Çarşıda, pazarda gördüğümüz manzaralardan bahsetmiyorum bile…
Örneğin Haziran ayı itibariyle yıllık TÜFE %32,11 çıktı diye bunu alt ve orta gelir grubunun enflasyonu olarak göremeyiz. Zira bu gelir gruplarının harcamalarında gıda ve konutun ağırlığı %70 iken, TÜFE sepetindeki karşılığı %35,84’dür (gıda %24,44+konut %11,40). Üstelik Haziran ayında ortalama enflasyon %32,11 iken, gıda ve alkolsüz içecekler enflasyonu %35,45, konut enflasyonu %45,14 çıkmıştır. Dolayısıyla bu iki kategorinin enflasyonu hem ortalamasının çok üstündedir hem de sepet ağırlıkları yaklaşık 2 katıdır. Bu durumda sabit gelirli ve emeklinin enflasyon karşısındaki alım gücü kaybı en küçük bir tereddüde yer bırakmaz.
Son altı aydır %31-32 seviyesinde seyreden yıllık enflasyon oranları, “dezenflasyon sürecindeyiz” sözlerini tekzip etmiyor mu?
PMI verileri de daha kapsamlı şekilde geleceği tarif ettiğine göre geriye merak edilecek bir şey kalıyor mu?
