Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Beklenen enflasyon

Ercüment Tunçalp

Faiz oranları için referans alınan en önemli ölçü bugünkü enflasyon değil, beklenen enflasyondur. Bunu tahmin etmek ise o kadar zor değildir. Zor gibi gözükmesini, faizi düşük tutmak üzere yapılan aşırı iyimser tahminler yaratıyor.

Evet faizin en düşük seviyede kalması, ülkenin bütün paydaşlarının ortak arzusudur. Ancak hakikati bilmek de aynı paydaşların en tabii haklarıdır.

Benim yıl sonu için enflasyon tahminim, yüzde 12-13 seviyeleridir. Dayandığım önemli nokta da 7 lirayı aşan dolar kurudur. Kurun aşağı yönlü olması mümkün olmadığına göre enflasyonu olumsuz etkilemesi doğal sonuçtur.

Bu tahminim dolar kurunun 7.20-7.25 seviyelerinde tutunma ihtimaline göredir.

Şirket bütçelerinin hazırlanması Ekim ayında başlayacağından, bir tahmin de o tarihte yaparız.

Peki kurun düşmesi neden mümkün değildir?

Yakın zamanda dövizin bollaşma ihtimali gözükmediği ve tersine aşağıda da açıklayacağım şekilde döviz ihtiyacı artacağı için enflasyona yapacağı olumsuz katkı güçlü ihtimaldir.

Uzun süre faizle kur birlikte baskılandığı için, TL’den kaçanın gideceği çok az adres kalmıştır.

TCMB, 2019 yılında yüzde 24 olan politika faizini düşürmekte ne kadar geç kaldıysa, bugün de faiz artırımı için o kadar geç kalmıştır.

Negatif reel faizin yüzde 5’i geçmesi, TL mevduatından uzaklaşmayı, altına ve dövize yönelmeyi gündeme getirmiştir. Üstelik piyasada nominal faize göre reel faiz hesaplama alışkanlığı olduğundan, negatif reel faizin doğru algılanması da 1-2 ay gecikmiştir. Oysa mevduat sahibi cebine girenle ilgilidir ve bunu belirleyen de net nominal faizdir. Kısaca, net nominal faizden beklenen enflasyon etkisinin giderilmesi yoluyla sağlanan getirinin adıdır reel faiz…

Bu durumda da 50- 100 baz puanlık faiz artışlarının ilaç olamayacağı açıktır.

Dövizdeki duruma dönersek;

Reel sektör borç ödemeleri için gereken döviz ihtiyacı, bireysel yatırım amaçlı da döviz talebi kur üzerinde etkilidir. Kuru baskılamak eldeki döviz rezervi imkanları ile sınırlıydı. Eldeki mermi bitene kadar da iyi netice verdi.

Ama bundan sonra?

Hiçbir zaman döviz kuru tahmini yapmadım. Hem kolay olmadığı için hem de spekülasyon yerine geçebileceği için ama durum zaten olduğunca açık…

Boşta parası olanın, bankadan kredi çekenin, ev satanın (müteahhitler) hep dolar aldığını duyuyoruz. Özel sektör şirketleri de döviz açık pozisyonlarına karşı, borç ödeme vadeleri gelmese de ‘kur daha da artabilir’ endişesiyle döviz biriktirme peşindeler. Bir taraftan özel sektörün mevcut döviz borçlarının maliyeti artarken, diğer taraftan Türkiye’nin kredi risk primi (CDS) yine 600’lü seviyelere geldiği için yeni dış borçların faizine 6 puan da buradan ilave gelecektir. Yabancı yatırımcının çıkması, turizm gelirlerinin azalması dövize ihtiyacı artırırken, cari açığın finansmanı da zorlaşmaktadır.

Beklenen enflasyon tahmini yaparken, en azından dövizin yönünü belirlemek üzere bu ayrıntılara girmek mecburiyetindeyiz.

Elbette TÜFE oranları her seferinde benim de tahminlerimin altında çıkıyor. Bu belki de kendi çıkardığım perakende enflasyonunun etkisinde kalmamdan kaynaklanıyor olabilir. O bakımdan her meslektaşımın kendi işletmesinin enflasyonuna göre işlerini planlaması daha gerçekçi olur.

Bunu en iyi anlatacak canlı bir örneği takdim edeyim. Temmuz TÜFE oranı yüzde 11,76 çıkarken, İTO’nun İstanbul için bir önceki yılın aynı ayına göre değişim oranı ‘Ücretliler Geçinme İndeksi’nde yüzde 13,41 olarak gerçekleşmiştir. Aradaki iki puana yakın fark fazladır ve dikkate alınmazsa yapılacak büyüme ve yatırım hesapları şaşabilir.

Tahmincilerin; tahmini yaptıkları günün tarihi ve bekledikleri enflasyon oranı yan yana konarak ve netice hasıl olduktan sonra da benzer tahminlerle kıyaslanarak, daha sonraki tahminleri için ne kadar referans alınabileceklerine ışık tutabilir.

Bir defa bile tutmamış olan tahminin sahibi; ister birey isterse kurum olsun, “ne diyecek?” diye merakla beklemenin anlamı yoktur.

Yıl sonuna ait tahminin Ağustos ayında yapılmasıyla, Ekim ayında yapılması da farklıdır. Hedefe yakınlaştıkça gerçeğin görülmesi kolaylaşır ve tahmine bile ihtiyaç kalmayabilir. Yani hedefe yaklaştıkça tahminleri büyük oranda değiştirmek alkışı haketmez. Tam tersine öngörüsüzlük olarak değerlendirilir.

İşsizliğin arttığı, ekonominin küçüldüğü, tüketici talebinin düştüğü koşullarda, planlı şekilde para basmak doğal bir çözüm olsa da ihtiyaçtan fazla para basmak enflasyonist baskı yaratır. Üstelik bu uygulama tüketicinin satın alma gücünün düşmesine ve tabiri caizse enflasyon vergisine de sebep olur (reel gelirin azalması görünmez vergidir).

Tüketici cephesi böyleyken, üretici cephesine de bakalım. İki senedir yazıyorum; kur artışlarında birçok depodaki eski hammaddeye veya ürüne fiyat artışı anında uygulanıyor. Bu da hem enflasyona hız kazandırıyor hem de stoğa yatırım yapmanın gerçek yatırımdan daha cazip hale gelmesini sağlıyor. İşte esas tehlikeli olan bu ikinci durumdur.

Gelir dağılımının bozulması, tüketici güven endeksini bir türlü kımıldatamıyor. Bana göre ilk bakılacak endeks budur. Tüketici evet demeden ve elini cebine atmadan diğer göstergelere bakmak bir anlam ifade etmiyor.

Devamını Oku
Advertisement
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ercüment Tunçalp

Çekirdek enflasyon üzerine…

Ercüment Tunçalp

Bu yazı Eylül ayı faiz kararından 2 gün önce yayımlanmış olacaktır. Konumuz o alınacak karara referans olacağı açıklanan çekirdek enflasyondur. Doğuracağı netice 2 ihtimallidir. Politika faizi ya sabit bırakılacak ya da indirilecektir.

Çünkü;

Temmuz ayı enflasyon oranı yüzde 18.75 olarak açıklandığında MB söylemi, “Biz enflasyon oranı altında faiz uygulamayacağız” şeklindeydi. Ancak yüzde 19’luk faiz, yüzde 19.25’lik Ağustos enflasyonunun altında kalınca söylem değişti ve “manşet enflasyona değil, çekirdek enflasyona bakacağız” halini aldı. Yani Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu’nun politika faizini artıramayacağı belli olunca, manşet enflasyon (ana enflasyon) yerine alt endekslerden biri olan Çekirdek-C serisi (enerji, gıda, alkolsüz içecek, alkollü içecek, tütün, altın hariç TÜFE) yüzde 16.8 oranı ile yeni kriter olarak benimsendi.

Ve piyasalar çekirdekle ilgilenmeyeceğini, gerçek veriler üzerinden hareket edeceğini de hemen belli etti ve döviz kuru sessizliğini bozdu.

Önce çekirdek enflasyonun ne olduğuna bakalım:

TÜFE Endeksi’ni oluşturan mal ve hizmet sepetinden bazı ürünlerin çıkartılarak, geriye kalan ürünlerle fiyatlar genel seviyesindeki değişikliklerin hesaplanması çekirdek enflasyon olarak adlandırılıyor. Gıda ve enerji gibi MB tarafından doğrudan kontrol edilemeyen kalemlerin manşet enflasyondan çıkarılmasıyla elde ediliyor.

Çekirdek enflasyonun hesaplanma nedeni; içinde mevsimsellik özelliği gösteren, hava koşullarına bağlı olarak fiyatları arz ve talebe bağlı olmadan daha fazla dalgalanan ürünlerin sepetten çıkartılarak duruma bir de böyle bakılmasını sağlamaktır.

Evet çekirdek enflasyon şeklinde, MB elinde özel bir gösterge olduğunu kabul ediyoruz. Yani faydalı bir araçtır. Enflasyon seviyesinin ileride nasıl bir değişim göstereceği konusunda yol gösterici veriler sunabilir. Hatta daha doğru ve gerçekçi politikalar oluşturmak adına bu aracı kullanmak zorunlu da olabilir.

Ama hepsi bu kadar!

Vitrine koyup nirengi noktası gibi göstermek ve TÜFE’nin yerine geçerli kılmak ise yanlıştır. Üstelik yıllardır bütün hedefleri TÜFE için açıklayıp, sonra da başka bir yere odaklanmak güvensizlik yaratır. Ve de en önemlisi gerçek yaşananları yansıtmaz.

Çünkü, birincisi mevsimlik hava değişimlerinin sonuçları da vatandaşın yaşadığı gerçeklerdir. İkincisi yüksek bulunduğu için terkedilen yüzde 19.25’lik TÜFE bile halkın yaşadığı gerçek enflasyonun çok altındadır. Zira TÜFE sepetindeki ağırlığı yüzde 25.94 olan gıda ve alkolsüz içeceklerin, alt gelir grubu için gerçek ağırlığı yüzde 42’dir ve bu kategorinin enflasyonu da yüzde 29’dur.

Üstelik bu çekirdek enflasyon TÜFE sepetinin sadece yüzde 56’sını temsil ediyor. Bu durumda toplam ağırlığın yüzde 44’ünü faiz kararında dikkate almayan göstergeye bakarak tüketicinin yemekten içmekten vazgeçtiğini; elektrik, benzin, mazot ve doğalgazı hayatından çıkarttığını mı varsayacağız?

Enflasyon endeksini oluşturan ürün mal ve hizmet sepetinden ne kadar fazla ürün çıkartırsanız gerçeklerden o kadar uzaklaşırsınız. Hem de her zaman yukardaki gibi TÜFE’nin altında kalan oranlarla değil, üzerine çıkan sonuçlarla da karşılaşma olasılığınız vardır.

Biraz daha açalım…

Çekirdek enflasyonun 6 adet alt endeksi vardır. TÜİK, manşet enflasyonun daha dar kapsamlı bu göstergelerini A’dan F’ye kadar sıralamış…

  • A Endeksi: Mevsimlik ürünler hariç TÜFE,
  • B Endeksi: İşlenmemiş gıda ürünleri, enerji, alkollü içecekler, tütün ve altın hariç TÜFE,
  • C Endeksi: Enerji, gıda, alkolsüz içecekler, alkollü içecekler, tütün ve altın hariç TÜFE,
  • D Endeksi: İşlenmemiş gıda, alkollü içecekler ve tütün ürünleri hariç TÜFE,
  • E Endeksi: Alkollü içecekler ve tütün hariç TÜFE,
  • F Endeksi: Yönetilen- yönlendirilen fiyatlar hariç TÜFE.

Elbette yukardaki her çekirdek enflasyon göstergesi C endeksi kadar faiz havuzuna su taşımıyor. Örneğin şaşırıp F tanımlısını seçseniz, yüzde 20.60’lık oranla TÜFE’yi de geçtiğini görmeniz mümkündür!

O zaman sormak gerekiyor; yarın diğer serilere de sıra gelir mi ve gelirse tercih neye göre şekillenir?

“Enflasyon Ağustos’ta düşecek” diyenlere karşı, düşmeyeceğini aylar önce söylemiştim. Bu görüşlerim aşağıdaki yazılarımda görülebilir. Şimdi de aynı görüşü önümüzdeki aylar için ifade ediyorum. Zira tersi matematiğe aykırıdır.

Zira Ağustos ayındaki yüzde 45.52’lik ÜFE buharlaşacak mı?

Hiç değilse bir kısmı TÜFE’ye yansımayacak mı?

Reel faiz hesabı beklenen enflasyon dikkate alınarak yapıldığına göre; MB’nın şimdilik saklı tuttuğu görüş benimle aynı paralelde olmasaydı, boşu boşuna TÜFE yerine tartışmaya açık olan çekirdek enflasyon öne çıkartılır mıydı?

“Üç ay sonra beklediğimiz enflasyon yüzde 16’dır” denerek politika faizi rahatça 1 puan indirilebilirdi. Yine indirilebilir ama gerekçe sağlam olmadığı için yıpratıcı yan tesirlerine de hazırlıklı olmak gerekir.

Neticede; tüketicinin satın alma gücünü de reel faizi de belirleyen manşet enflasyondur. Buna göre oluşan negatif reel faiz, paranın dövize, altına ve borsaya yönelmesine neden olur. Yani bundan böyle artık genel enflasyon düzeyinin değil, çekirdek enflasyonun baz alınması belki faizlerin düşmesi için zemin hazırlayabilir ama bu inandırıcı olmayan gerekçe ile doları ikna etmek mümkün olmadığı için döviz kurları alır başını gider.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Anlaşmalı fiyatlandırma mümkün değildir!

Ercüment Tunçalp

Son günlerde çok fazla konuşulduğu için konuya dahil olmuş bulunuyorum. Söylenti, temel gıda ürünlerinde zincir marketlerin ortak fiyat belirledikleri şeklindedir.

Kırkbeş yıldır gıda sektörünün içindeyim. Yaklaşık 25 yıl boyunca da direkt olarak fiyatlandırma yaptım veya denetledim. Hâlâ bu yazılara alt yapı teşkil etmesi için yurt içinde fiyat araştırmaları yapıyorum. Yurt dışındaki fiyatları da yakından takip ediyorum.

Sonradan söyleyeceğimi en başından söyleyeyim; böyle bir müşterek hareket mümkün değildir. Zira ortada aşırı rekabetçi bir piyasa vardır ve gerek birbirlerinden pazar payı kapmaya çalışan tedarikçiler tarafında, gerekse azalan müşteriyi tekrar kazanmaya çalışan perakendeciler tarafında büyük mücadeleler verilmektedir.

Kaldı ki, ben durum tespiti olarak tam da söylenenin aksini iddia ediyorum ve perakende satış noktalarına göre fiyat oynaklığının çok fazla olduğunu söylüyorum, örneklerle de ortaya koyuyorum.

Bu görüşümü yılın başında “Gezen ve araştıran tüketici kazanıyor” başlığı ile ortaya koymuştum. Pahalılıktan haklı olarak şikayet eden tüketiciye de düşen görevler olduğunu belirtmiştim.

O yazımı okuyanlar da görecekler ki; benim de tüketici olarak yüksek fiyatlarından şikayetçi olduğum satış noktaları vardır. Ancak araştıran tüketicinin o satış noktalarından ayağını çekmesiyle fiyatların düşeceğini bilmesi gerektiğine de inanıyorum. Üstelik pazardaki düşük fiyatın nerede olduğunun bulunması bugünün dijital ortamında o kadar da zor değildir.

Peki bu yanılgıya neden düşülmüş olabilir?

  • Sadece bizde değil, bütün dünyada temel gıda kategorilerindeki pazar payı yüksek markalarda fiyat istikrarı vardır. Buna bakarak “anlaşıyorlar” sonucu çıkmaz. Çünkü bu markaların tedarikçileri perakendeciye göre şartlarını fazla esnetmedikleri için, perakendeciler de ağır rekabet şartlarında güçlü markanın yüksek fiyatıyla dikkat çekmek istemediklerinden, zorunlu olarak aynı seviyede fiyatların oluşması mümkün olabiliyor. Ancak bu durum pazarın genelini yansıtmıyor. Yani fiyat oynaklığı en az kategori lideri markalarda rastlanan bir durum oluyor. Hatta bu markaların dönemsel indirimlerde bile belli bir fiyat disiplini korunuyor.
  • Yumurta konusu da çok seslendirildiği için açıklık getirmekte fayda vardır. Esasında borsası olan bu üründe fiyatın aynı günler içindeki benzerliğine değil, aşırı farklılaşmasına şaşırmak gerekir.

Örneğin merkezi Ankara’da bulunan YUM-BİR, yumurta sektörünü Ulusal ve Uluslararası platformlarda temsil eden sektörün bir nirengi noktasıdır. Bünyesinde yumurta üretiminin yoğun olduğu il ve ilçelerde kurulmuş 12 Birlik ve 400 civarında üyesi bulunmaktadır. Arz ve talep durumuna göre (yuriçi/yurtdışı) haftalık fiyatları yayınlar (kalibraja ve renge göre). Yani bir nevi borsadır. Ülke genelindeki toptancı ve perakendeci de bu fiyatları yakından takip eder. Elbette en büyük alıcıların talep yönlü etkisini de dışarda tutamayız. Standardın dışına çıkıldıkça da (gezen ve organik gibi) o fiyatlar esas alınarak farklar oluşur. Haliyle bunların fiyatları arasında da paralellik vardır. Yani bu sebeple de buradan yola çıkarak “aralarında anlaşıyorlar” sonucuna ulaşılamaz. Zaten birliğin amacı da spekülasyonların engellenmesi ve istikrarın sağlanmasıdır.

  • Son zamanlarda tüketicinin en büyük şikayetlerinden biri de kuruyemiş fiyatlarındaki artışlardır. Evet ben de yaptığım araştırmalarda hem market raflarında hem de bazı kuruyemiş dükkanlarında fiyatların artışını izledim.

Halkımızın en temel tüketim kategorilerinden olduğu için iki canlı örnekle konuya açıklık getireyim. Olumsuz örnekleri isim vererek açıklamak tercihim değildir. Ancak piyasa düzenleyici rolleri adına çok şubeli ihtisas mağaza zincirleri olan Tatbak ve Makbul örneklerini sürekli indirim formatının öncüleri olarak öne çıkartmak gerekiyor. Çünkü çok uygun fiyatları yanında kalite standartlarını da muhafaza etmeleri, tam da satın alma gücü sürekli düşen Türk tüketicisine en uygun konsept olarak öne çıkıyor.

Her iki zincirin ana kategorileri yanında ayrıştıkları alt kategorileri sayesinde de birbirlerini tamamladıkları bile söylenebilir. Bu şekliyle de birbirlerine komşu şubeleri bile sorun yaratmamaktadır.

Bunu biraz açalım.

Tatbak kuruyemişin yanında; kuru pasta, yaş pasta, sütlü tatlı, şerbetli tatlı, dondurma ve donuk ürünlerde,

Makbul kuruyemişin yanında; bakliyat, baharat, kuru meyve ve şekerlemede fark yaratıyorlar. Ortak özellikleri ise uygun fiyatlar…

Ne kadar uygun olduklarına bakalım mı?

Fenerbahçe semtinde çoğu zaman acil alışverişleri yaptığım bir kuruyemişçi var. Her zaman aldığım 400 gramlık karışıma (4 çeşit ve 100’er gram) 39 lira öderken, birebir aynı karışıma yukarda adı geçen zincirlerde 21 lira ödemiş bulunuyorum.

Farka bakar mısınız?

Uzakta da olsa aynı ürünü yarı fiyatına almak için yorulmaya değmez mi?

“Kalitesi aynı değildir” diyenler çıkabilir, doğrudur ama kimin lehine olduğunu da söyleyeyim; ucuz ürünlerin lehine…

Bunu müşteri gözüyle söylemiyorum, yıllarca kalite kontrolü eşliğinde toptan alım yapan ve bu iş kolunda onlarca hipermarketin bünyesinde işletici firma çalıştırmış ve denetlemiş bir kişinin görüşü olarak belirtiyorum.

Sonuçta;

Kıt bulunan ürünler haricinde, fiyatlara tüketicinin de yön verme gücü vardır. Ülkemizde her üründe ‘en ucuz’ olan bir perakendeci yoktur. Bu durumda da alışverişi bölmekten başka çare olmadığı açıktır.

Esasında anlaşmalı fiyatlandırma olsaydı tüketici çaresiz kalabilirdi. Ne iyi ki böyle bir şey yoktur ve aile bütçesinden büyük tasarruflar yapmak mümkündür. Yeter ki planlı alışverişlerin temel kategorilerinde bilgisayar başında biraz zaman harcanabilsin.

Peki buna değmez mi?

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Yüksek büyüme tüketici için ne ifade ediyor?

Ercüment Tunçalp

Türkiye ekonomisi bu yıl ikinci çeyrekte yüzde 21.7 büyüyerek, 1999 yılından bu yana açıklanan yeni serideki en yüksek büyüme oranına ulaştı. Ancak pandemi sebebiyle ekonomide tam kapanma önlemlerinin uygulandığı geçen yıl ikinci çeyrekte Türkiye’nin yüzde 10.4 küçüldüğünü de unutmayalım. Yani bugünkü performansın içinde geçen yılki çift haneli küçülmenin de baz etkisi var. Yılın tamamında ise muhtemelen yüzde 8 gibi bir büyüme oranı ile karşılaşacağız. Ancak yıllardır ortalama yüzde 5 büyüyoruz zaten…

Evet yine de dönemsel olarak yüksek oranlı bir büyümedir ama vatandaşın refahına ve alım gücüne ne kadar yansıdığına da iyi bakmak gerekir.

O zaman bu büyümenin tüketici için ne ifade ettiğine bakalım.

Bunu TÜİK’in son açıkladığı Ağustos ayı tüketici güven endeksinden izliyoruz. Haziran ayından itibaren 3.5 puanlık güven azalışı ile Ağustos ayında endeks değeri 78.2’ye inmiş bulunuyor. Dramatik olan 100’ün altındaki her değer güvensizliğe işaret etmesine rağmen, yakın tarihte anket sorularında ve hesaplama şeklinde yapılan değişiklik olmasaydı endeks 20 puan civarında daha eksik değer alacaktı. Detay bilgiyi bir sene önceki “Tüketici güven endeksi nasıl değişti?” başlıklı yazımda bulabilirsiniz.

Kişi başı milli gelirin dolar bazında 14 sene önceki seviyenin altında olduğunu da unutmayalım…

Vatandaş ekonomik konulara fazla kafa yormasa da bu durumu gazete sayfalarından takip ediyor. Üstelik 5 milyon mültecinin payı henüz ayrılmamışken. Yani kişi başına gelir hem 2020 yılında son 14 yılın en düşük seviyesi olan 8.599 dolara inmiş hem de bu bile sadece kağıt üstünde kalmıştır!

Çünkü kişi başına gelirin tahminen 500 doları da Suriyelilere gitmiş olmalıdır.

Kaldı ki; kişi başına gelir, iki çeyrektir artıyor olmasına rağmen 9.120 dolar ile yine de 2007 yılının gerisindedir.

Hepsi bu kadar da değil…

Tüketime dayalı büyümenin ancak borçlanma ile sağlandığını tüketici yaşayarak öğrendi. Eh refahının artmadığını, tersine sürekli azaldığını da görüyor. Yani bir tarafta büyük oranda krediler yoluyla gerçekleşen büyüme, diğer tarafta işsizlik, yoksulluk ve gelir dağılımındaki bozulma…

Ekonomideki büyüme sokağa yansımadığı gibi yüksek enflasyon sebebiyle cebi küçülen tüketiciye bunu anlatmak da gitgide zorlaşıyor.

Dünya Bankası’nın Nisan sonunda yayınladığı Türkiye Ekonomik İzleme Raporu’na göre Türkiye’de son iki yılda mutlak yoksul sayısının 3.2 milyon artarak 10 milyon 171 kişiye yükseldiğini, böylelikle 2018’de nüfusa oranla yüzde 8.5 olan mutlak yoksul sayısının 2020’de yüzde 12.2’ye çıktığını açıkladı. Yani açıkça görülüyor ki; büyüme işsizliği azaltamıyor, gelir dağılımını düzeltemiyor, yoksulluğa çare olamıyor.

Peki yüksek büyümenin nimetlerinden kim yararlanıyor?

Gelir dağılımının bozulduğu bir ortamdaki büyüme; halkın büyük kısmına yansımıyorsa, küçük bir mutlu azınlığın zenginleşmesine katkı yaptığı açıktır. Kısaca, emeğin büyümedeki payı azalırken sermayenin kârı artıyor, yüksek enflasyonla da hormonlu büyüme gerçekleşiyor.

TÜİK verilerine göre de yoksul ve orta gelir gruplarının kaybettiği gelir, en zengin yüzde 20’lik gruba gitmiş görünüyor. Bu grubun toplam gelirden aldığı pay 2005 yılında yüzde 44.4 iken, 2019 yılında 3.1 puan artarak yüzde 47.5’e ulaşmış bulunuyor. Yani gelirin yarısı bu mutlu azınlığa ayrılınca, toplumun yüzde 80’i de gelirin diğer yarısı ile yetinmek zorunda kalıyor. Ayrıca mevcut durumu koruma garantisi de bulunmuyor. Hatta ülke geliri büyüdükçe, çoğunluk diliminin küçüleceğini de ben söylemiyorum, devletin resmi istatistik sonuçları söylüyor.

Bir başka görüntü de dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payının yüzde 67 olmasıdır. Yani zengin ve fakirin aynı oranda ödedikleri ÖTV-KDV gibi dolaylı vergilerin hakimiyeti sürmektedir. Büyüme gerçekleştikçe reel geliri küçülen kesimlerin, vergi sisteminin gelir dağılımını bozucu etkisi altında kalmaları kaçınılmazdır.

Orta gelir grubuna geçtiğimizde;

Politika faizini (% 19) geçmiş olan enflasyon oranı (% 19.25) gündemdeyken; bankada tasarrufu olan mevduat sahibi eksi reel faiz sebebiyle kayıptayken, üstelik enflasyon da artış eğilimini sürdürürken ‘faizlerin düşmesi’ konuşuluyorsa, büyüme haberleri ilgi çekici olamaz.

Bir başka kesim için ‘dolarizasyon’ tek seçenek olmuş zaten. Eğer faiz enflasyona göre şekillenmiyorsa, döviz kuru kendini mevcut duruma göre ayarlayacağından, bu tercihi seçenlerin de bir nevi sigortası yerine geçmiştir.

Hatırlatmakta yarar var; pandemi sebebiyle küresel ortamdaki 1-2 puanlık enflasyon artışlarının bizdeki yüksek ve kronik enflasyonla en küçük bir benzerliği yoktur. Henüz geçtiğimiz ay “Enflasyon ve doğru teşhisin önemi” başlığı ile ayrıntılı olarak yazdığım için tekrara düşmek istemedim.

Sonuç olarak;

Yüksek büyüme ile yüksek enflasyon birlikte gerçekleşiyor. Acaba tüketici alım gücünü ve refah seviyesini düşüren yüksek enflasyonu görmezden gelerek tabeladaki büyüme oranına odaklanabilir mi?

Dolayısıyla sermaye sahipleri şunu çok iyi bilmeliler ki; sadece işletmelerinin mali performansını artırmakla sürdürülebilir mutluluk yaşayamazlar. Zaten reel geliri sürekli azalan bir tüketici grubuna hizmet ettiklerini bilerek, imkanlarının bir kısmını onlarla paylaşmayı strateji olarak benimsemelidirler.

Hani hepimiz aynı gemideyiz ya…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER