Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Enflasyon hız kesmediği müddetçe…

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Döviz kurlarının rekor seviyelerden geri dönmesi elbette olumludur. Ancak enflasyon düşmediği müddetçe, tüketici motivasyonunda bugünü de ararız.

Türkiye İstatistik Kurumu ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası işbirliği ile yürütülen tüketici eğilim anketi sonuçlarından hesaplanan mevsim etkilerinden arındırılmış Tüketici Güven Endeksi, Aralık ayında bir önceki aya göre yüzde 3,1 düşüşle 68,9 puana gerilerken, tarihin en düşük seviyesine inmiş oldu.

Eğer “etrafta güzel şeyler oluyor da, acaba tüketici bunu neden farketmiyor?” diye düşünenler varsa bu defa da aşağıdaki grafiğe göz atmalarını öneririm.

Dünya Eşitsizlik Raporu’nun 2021 sonuçlarına göre; son 25 yılda ulusal serveti iki katına çıkan Türkiye’de servet dağılımındaki eşitsizliğin daha da derinleştiği belirtiliyor. Bugün, en yoksul yüzde 50 toplam milli servetin sadece yüzde 4’ünü elinde tutarken, en üstteki yüzde 10 toplam milli servetin yüzde 67’sini elinde tutuyor.

Üzerinde en fazla araştırma yaptığım ve yazı yazdığım bir başka konu satın alma gücü paritesidir (SAGP). Bu günkü konumuzla da yakın ilişkisi bulunmaktadır. SAGP aynı mal ve hizmet sepetinin farklı ülkelerde hangi tutarla satın alınabileceği varsayımına dayanır. Bu bir alım gücü karşılaştırmasıdır ama yanıltıcı sonuçları vardır. Zira düşük fiyat seviyesinin, düşük gelir seviyesinden kaynaklandığını dikkate almaz. İşçilerin kendi ülkelerinde kazanıp, bir başka ülkeyi ziyaretlerindeki durumu da yansıtmaz. Dolayısıyla buradan bizim için çıkabilecek tek sonuç; Avrupa ülkeleri içinde en düşük asgari ücrete sahip 2 ülkeden biri olduğumuzdur (diğeri Arnavutluk).

Hem de gerçek yaşanan enflasyona göre gelen yüzde 50 artışa rağmen…

Asgari ücret düzeyinin düşük olması yanında, asgari ücretle çalışanların oranı da (%55) en yüksek ülkesiyiz. AB üyesi ülkelerde asgari ücretli çalışan oranları yüzde 5 civarındadır. En yüksek oran yüzde 20 ile üç ülkede (Portekiz, Macaristan ve Romanya) görülmektedir. Peki bu 2 özellik (en düşük asgari ücret ve en yüksek asgari ücretli oranı) bizi nereye götürüyor?

Çin modeline…

Hiç benzemeyen iki ekonominin kıyaslanmasından da beklenen sonuç çıkmaz. Para politikasını benzetseniz, üretim modelini benzetemedikten sonra netice alamazsınız. Üstelik bir kere o yola girdikten sonra dönmeye kalkmanın maliyeti de epeyce yüksek olur.

Çin modelinin uzun yıllara dayalı temeli; işçilerin aldığı ücretlerin düşük tutulmasına bağlı olarak piyasalarda rekabet gücünü artırmak ve bu yolla ihracata dayalı büyümeyi sağlamaktı. Yani tam da halkın oyuna ihtiyacı olmayan otoriter rejim modeliydi. Bu model, ülke içinde olmayan muhalefet ve kesin itaat sayesinde tutmuştu. Peki seçim olan ülkelerde bu mümkün mü?

Kaldı ki Çin bile artık tam tersini hedefleyerek; teknoloji ağırlıklı ihracata ağırlık veren ve iç pazarın da güç kazandığı bir modele dönüşmek isterken…

Dolayısıyla bir taraftan halkın yoksullaşması, diğer yandan gelecek için refah artışı vaadinin inandırıcılığı olmaz. Bir taraftan kuru hedeflememek, diğer taraftan enflasyonla mücadele sözde kalır. Zira değişik oranlarda da olsa, ikisi birlikte hareket eder. Ya ikisine karşı da hassas davranmalısınız, ya da ikisine birden boş vermelisiniz.

Yıllardır dünyanın çeşitli ülkeleri ile gelir ve fiyat seviyelerini kıyaslamaktayız.

Geçtiğimiz günlerde kadrolu televizyon yorumcularından birisi iki program üst üste, “ben çok dolaşıyorum, bizim tüketicimizin şartları batı ülkelerinden daha iyidir” şeklinde sallayınca, bir küçük kıyaslama da onun için yapmamız şart oldu.

Soru: 10 dolara ABD’de neler alınabiliyor?

Alışveriş tarihi: 31 Ekim 2021

Alışverişi yapan: Ender Güneş / You Tube

Ürün cinsi                     Key Food                   Migros

İthal muz (libre)               0,69 $                  13 TL (çevrilmiş hali)

Bira 4 adet                        2,49 $                  44 TL ( 4x 33 cc)

Biftek 3 dilim                   3,23 $                  33 TL ( 250 gr)

Yumurta 12’li                   1,59 $                  17,50 TL (15’liden çevrildi)

Süt 1 lt                              1,49 $                  11,75 TL

Toplam                             9,49 $                119,25 TL

Görüldüğü gibi ABD’de tamamı 9,49 dolara alınan 5 çeşit ürünün 1 tanesini bile ülkemizde 10 TL’ye almak mümkün değildir. Üstelik dolar kazanmayan tüketicimizin aynı alışverişi neredeyse bu günkü kurla dolar bazında aynı fiyat karşılığında yapabildiği görülmektedir. Oysa her ülkenin 1 birim parasının kendi tüketicisi için aynı satın alma gücünü yaratması hedeftir. Bizdeki alışveriş yeni asgari ücretimizle 36 defa tekrarlanabilirken, Amerikalının asgari ücreti ile (2400 $) bir ayda 252 defa tekrarlanabilmektedir. Aradaki farka bakar mısınız?

Gelelim gelir ve servet dağılımı eşitsizliğinin güncel durumuna;

Öncelikle kurların geri gelmesini piyasaların memnuniyetle karşılaması gerekir. Ancak yeni sistemin kur artışına karşı koruyucu özelliği, enflasyona karşı da koruyacağı anlamına gelmez. TL tasarruflara direkt yeterli faizi vermek yerine, kur farkına endekslemek; orta ve uzun vadede dolarizasyonu artırır, devamında da enflasyonist etki yaratır. Bunun bir başka sonucu; vergi veren geniş kitlelerden mevduat sahiplerine gelir transferidir. Söylendiği gibi buradan, “refah sisteminin toplumun tamamına yansıtılacağı bir model” çıkmaz. Kaldı ki dolar kuru yüzde 35 geri geldiği halde fiyatlarda ters yönlü bir hareket henüz göremiyoruz. Aksine birçok üründe devam eden fiyat artışlarını (ekmek ve unlu mamuller, yumurta, süt ürünleri, tuvalet kağıdı başta olmak üzere) izliyoruz. Çünkü maliyet enflasyonuna etki eden sadece kur artışı değildir. Bunu gelecek hafta daha geniş ele almak üzere kısaca belirteyim ki; et ve süt ürünleri ile birçok temel ihtiyaç malzemesinde bırakınız fiyat indirimini, ilgili meslek örgütleri tarafından daha fazla destek çağrıları yapılmaktadır.

Tüketici cephesinde ise; yazının başında sunduğum gibi en taze Tüketici Güven Endeksi “kriz olduğunu” söylüyor. Bu gösterge değişmediği sürece beklentileri abartmamalıyız.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Tarım sayımı yapmadan da olur mu?

Ercüment Tunçalp

Türkiye’de 2001 yılından bu yana tarım sayımı yapılmıyor. Saymadan ölçemezsiniz, ölçmeden planlayamazsınız, planlamadan yönetemezsiniz…

Fiili sayım ile kaydi sayım hiçbir zaman tutmaz, mutlaka arada farklar çıkar.

Sayım yapılmayan süre arttıkça da (şimdilik 21 yıl) kaydi ile fiili rakamlar arasında ilişki kalmaz. Bunun için böyle zahmetli bir işe girişmek zorunludur.

TÜİK’in, bitkisel üretim tahminlerini hangi rakamsal bilgiye dayandırdığını çok merak ediyorum. Ülkemizde 21 sene önce bağ ve bahçe olarak görünen yerlerin bu gün ne amaçla kullanıldığı belli mi? Bu sürede tarım dışı kalan arazilerin hangi tarım ürünlerinin üretim imkanlarını azalttığı belli mi?

Elbette hayır. Kulaktan dolma bilgilerle bu sürede 4 milyon hektar tarım arazisinin devre dışı kaldığını duyuyoruz. Hangi bölgelerde ne kadar, ilçe bazında biliyor muyuz? Ürün bazında, her çeşitte elverişli alan kaybının ne kadar olduğunu biliyor muyuz?

Bir ürüne ait elverişli alan kaybının başka bir üründen vazgeçilerek telafisi ve bunun konsolide edilmesi çok karmaşık bir süreçtir. Fiilen ölçmeden bilmenin imkanı yoktur. Örneğin 25 sene önce Gülnar’da dünyanın en kaliteli nohutu yetişiyordu, şimdi var mı?

Gülnar’da eksilen nohutun başka bölgeye kaydırılması miktar olarak telafi edilse bile hem kalite kaybının telafisi mümkün değildir ve hem de kaliteden kaynaklı değer kaybını ölçmek kolay değildir.

Örnekleri çoğaltabiliriz…

Erzincan’ın dermason fasulyesi, Yozgat Sarıkaya’nın yeşil mercimeği, Gaziantep’in kırmızı mercimeği de dillere destan alternatifsiz ürünlerimizdi.

Şimdi mi?

Fasulyeyi ABD, Kanada ve Arjantin’den, mercimeği Kanada ve Kazakistan’dan, nohutu Meksika, Hindistan ve Arjantin’den ithal etmekteyiz.

Tarım sayımı ilk defa 1927 yılında yapılmış; 1950, 1963, 1970, 1980, 1991 ve 2001 yıllarında da tekrar edilmişti. Yani son 72 yılda 2 sayım arası ilk defa bu kadar fazla açılmış oluyor. Oysa sayımı kolaylaştıran teknolojik imkanların artmasıyla aradaki sürenin kısalması gerekmez miydi?

21 yıl önceki bilgilere dayanarak aşağıdaki güncel bilgileri toparlama ihtimali yoktur.

  • Ekilen arazilerin ve elde edilen ürünlerin geçmiş yıllarla ilçe bazında kıyaslanması,
  • Ekilen arazilerdeki değişen ürün çeşitlerinin geçmiş yıllarla ilçe bazında kıyaslanması,
  • Üretim potansiyeli olduğu halde boş duran tarım arazilerinin geçmiş yıllara göre ilçe bazında kıyaslanması,
  • Tarımsal işletmelerin hem kuruluş tarihlerine hem kullanım kapasitelerine hem de işledikleri ürün çeşitlerine göre geçirdikleri değişimin ilçe bazında kıyaslanması,
  • Seracılıktaki değişimin ilçe bazında geçmiş yıllarla kıyaslanması,
  • Tarımda çalışan nüfusun geçmiş yıllara göre ilçe bazında ne kadar azaldığının (göçler sebebiyle) kıyaslanması,
  • Sulama imkanlarındaki değişmelerin (azalan, artan) ilçe bazında geçmiş yıllarla kıyaslanması ve diğer bilgilerle sağlıklı olarak birleştirilmesi zordur.

Ülkemizde hayvan varlığı ile ilgili sayılar da bizi maalesef sağlıklı sonuçlara götürmüyor. Sadece içinde yaşadığımız yıllara ait mesleki bilgilerimizi kullanarak hangi bilgilerin gerçeğe yakın olup olmadığını az çok biliyoruz.

Örneğin 2018 yılında Tarım ve Orman Bakanı olan Bekir Pakdemirli’nin bir konuşmasında; “2002’de vatandaşlar 6 kilo et yiyormuş, şu anda 15 kilo yiyor” dediğini duyunca bir yazı kaleme almıştım. Zira eskiden kişi başına daha fazla et tükettiğimizi ve bugünkü tüketimle diğer ülkelerin hayli gerisinde olduğumuzu iyi bildiğimden rakamlarla açıklamıştım. Uzun bir yazı olmasına rağmen konumuzla ilgili kısmıyla yetinelim.

Bakanı yanıltan bilginin sebebi, TÜİK verilerine göre 2002 yılında kişi başına kırmızı et tüketiminin 6,7 kg gözükmesiydi. Bunun sebebi de 2010 öncesinde TÜİK verilerinin mezbaha dışı kesimleri kapsamamasıydı. Bunu bilmeme rağmen başka bir kıyaslamaya daha bakmıştım. 2009’da 412 bin ton gözüken kırmızı et üretimi, 2010’da 781 bin tona yükselmiş gözüküyordu. İki yıl arasında 2 kata varan artışın sebebi, mezbaha dışı kesimlerin de istatistiğe dahil edilmeye başlandığı yıl olmasıydı. Bu kadar da değil. Bizim gibi gıda sektörünün içinde yaşayanlar için son 11-12 yıl hariç, Türkiye’de kayıt dışı kesim rakamlarının oldukça yüksek olduğu biliniyordu. Kaldı ki o tarihlerde bunu destekleyen resmi kurum açıklamaları da vardı. DİE (TÜİK’in eski adı) açıklaması; “Türkiye’de mezbaha dışı hayvan kesimi yüzde 67-80’i buldu” şeklindeydi.

Uzmanlar, 2002-2003 yıllarında kayıtlara yansımasa da yıllık kırmızı et tüketiminin kişi başına 17-20 kg olduğunu belirtiyorlar. O yıllarda en bilinen kayıt dışı tüketim şekilleri olarak, ‘kendin pişir-kendin ye’, ayaküstü beslenmede ‘döner ve köfte ekmek’ ile kurban kesimleri öne çıkıyordu (TGRT Haber 4.02.2004).

Eğer sayıma dayalı gerçek veriler üzerinden kıyaslama imkanı bulunsaydı; ne yetkili makamlarda bulunanlar bu yanılgıya uğrar, ne de bizler hatalı rakamı düzeltmek için bu kadar enerji sarf ederdik.

Tarım ve Orman Bakanı Vahit Kirişçi yeni tarım modelini açıklarken, “Tarımda üretim dijitalleşecek, ‘Tarım Cebimde’ ve Çiftçi Kayıt Sorgulaması (ÇKS) uygulamaları entegre edilecek. Ürün bazlı olarak nereye ne ekileceği bilinecek” demiş. Evet ama bu çok olumlu gelişmeleri sağlamak için önce sağlam bir bilgi alt yapısı gerekir. O alt yapının adı ‘Fiili Tarım Sayımı’dır.

Bunu yapmadan teknolojinin eli kolu bağlı kalır.

Sonuç olarak; envanterini saymayan normal bir şirket bile kendi içinde ticari faaliyetini sağlıklı planlayamaz. Bir de bunun koca bir ülkenin tarım sektörü olduğu düşünülürse…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Enflasyon muhasebesi neden gerekli?

Ercüment Tunçalp

Yüksek enflasyon dönemlerinde fiyat seviyelerinin sürekli yükselişi ile birlikte şirketlerin satış fiyatları da satış hasılatları da doğal olarak tırmanışa geçer.

Normal olmayan bu durumu önce anlaşılır hale getirmek lazımdır. Bunun için; resmi enflasyonun yüzde 80 olduğu bir ortamda satış hasılatını yüzde 60 artırmış olan bir işletme esasında küçülmüş olduğunu kaydi olarak görmelidir. Yani satış gelirlerindeki artışın ne kadarının gerçek artış olup olmadığının mutlaka belirlenmesi gerekir. Enflasyon dönemlerinde sadece gelirler olması gerekenden fazla görüntü vermez. Giderler de tam tersine olması gerekenden daha düşük tutarlarda gelir tablosuna yansır. Örneğin piyasada satılan bir malın yerine yenisi alınana kadar büyük ihtimalle fiyatı artar. Bu arada önceden alınan hammaddenin değeri mali tabloda olduğundan düşük görünür. İşte fiktif (hayali) kârlar ve yanıltan mali tablolar da enflasyon dönemlerinde bu şekilde oluşur.

Dolayısıyla yüksek enflasyon dönemlerinde mali tablolar üzerindeki enflasyonun etkileri birtakım düzeltmelerle giderilmezse, ilgili kişi ve kurumlar şirketlere ait doğru ve güvenilir bilgiye ulaşamazlar. Üstelik bu sene olduğu gibi gittikçe tırmanan enflasyon oranı finansal tabloları daha da fazla gerçeklikten uzaklaştırır. Neticede bu olumsuz etkilerden korunabilmek için ‘enflasyon muhasebesi / düzeltmesi’ önemli bir ihtiyaç olarak öne çıkar.

2000’li yılların başında uygulanan ve daha sonra terkedilen enflasyon muhasebesinin, mevcut vergi ve diğer mevzuata göre uygulanan muhasebeye paralel olarak uygulanmasında bir engel bulunmamaktadır (Dr. Ozan Bingöl).

Ancak unutulmamalıdır ki; bu şekilde enflasyon düzeltmesi ile ortaya çıkacak mali tablolar vergi yükümlülüğü açısından kullanılamaz. Örneğin bankadan kredi talebinde bulunurken de kabul edilmez.

Peki ne faydası olur?

İşletmenin gerçek durumunun çizildiği resim önünüze gelir. En önemli faydası budur. Bazı şirketlerin dönem sonu sunumlarındaki ciro ve kâr artışlarının ne kadarının gerçek olduğunu gösterir. Olası reel sermaye kaybı konusunda da bilgilendirir.

Bu önemli katkılara rağmen şirketlerimizin bu konuya yeterince ilgi göstermemesi; şaşırtıcı olduğu kadar bu yazının da kaleme alınma nedenidir.

Oysa gerçek durum zamanında bilinse ve tedbir alınsa daha uygun olmaz mı?

Ülkemizde enflasyon muhasebesinin resmi uygulaması finansal kuruluşlar için BDDK kapsamında 2001-2004, SPK mevzuatına tabi şirketlerde 2003-2004 yıllarında uygulama imkanı buldu. Vergi Usul Kanunu kapsamında ise yalnızca 2004 yılında uygulandı.

Tam 17 yıl aradan sonra ise Aralık 2021 itibariyle enflasyon düzeltmesi şartları gerçekleştiği için gündeme geldi ama kamuoyunda erteleneceği yönünde güçlü bir beklenti oluştu. Nitekim 29.01.2022 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7352 sayılı Kanun ile 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’na (VUK) eklenen Geçici 33. madde uyarınca enflasyon düzeltmesi uygulaması 2023 yılı sonuna kadar ertelendi.

Şimdi buraya dikkat!

Türkiye’de Uluslararası Muhasebe Standardı (UMS) 29 esas alınarak 1990’lar boyunca yurtdışı ortaklığı veya ilişkileri olan veya gerçek durumlarını görmek isteyen büyük şirketler tarafından normal muhasebe sistemine ek olarak kullanıldı. Bugün de uluslararası şirketler Türkiye’deki ortaklık ve iştiraklerini konsolide ederken, enflasyon muhasebesine göre uyarlayarak konsolide finansal tablolara yansıtıyorlar (Dr. Ozan Bingöl).

Görüldüğü gibi enflasyon muhasebesi sonuçları itibariyle önce vergi mevzuatı açısından kamu kurumlarını ilgilendiriyor. Ama daha da önemlisi şirketlerin kendi sağlıkları açısından ihtiyaç duyuluyor.

Bir de enflasyon muhasebesini gerçeği görmek için değil de vergi avantajı sağlayacak bir araç olarak görenler var. Oysa buradan her işletme için bilanço yapısına göre benzer sonuçlar çıkmayabilir. Yani avantaj garantisi de yok…

Mali tabloların gerçeği yansıtmaması; firma yöneticilerini, ortakları, kamu kurumlarını ve bütün ilgilileri yanıltabilir. Nitekim finansal tablolarını görebildiğimiz bazı şirketlerdeki manzara; fiktif kârların yöneticileri rehavete sokabildiğidir. Tedbir alınması gereken dönemde bayram havası yaşanmasından daha önemli bir kayıp olabilir mi?

Sonuç olarak; yüksek enflasyon ortamında mali tablolar anlamını yitirmekte ve gerçeği tam yansıtmamaktadır. Çünkü bu dönemlerde tarihi değerler üzerinden muhasebeleştirilen sabit kıymetlerin rakamsal değerlerine dayanılarak ayrılan amortismanlar çok düşük kalmakta ve buna bağlı olarak da kâr olduğundan yüksek çıkmaktadır. Enflasyon muhasebesi devreye girince ise geçmiş maliyetlerle değerlendirilmiş olan işletme varlıkları ve borçları üzerindeki fiyat değişmelerinin etkisini görebilmek mümkün olabiliyor. Yani enflasyon muhasebesi (düzeltmesi), enflasyonun mali tablolar üzerindeki olumsuz etkisini gidermeye yönelik bir teknik olarak öne çıkıyor ve artık zorunlu olduğu inkar edilemiyor. Kaldı ki yabancı şirketlerin konuya gösterdikleri hassasiyetin derecesi de çok açık izleniyor.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Yumurta üreticisinin bitmeyen şikayeti!

Ercüment Tunçalp

Yıllardır süren yetersiz fiyat şikayeti üretici ve üretici birlikleri tarafından seslendiriliyor. En az 25 yıl bu ticaretin bir tarafında yer almış bir kişi olarak şikayete ara verildiğine çok az tanık oldum. Yani bugünün meselesi değildir.

Peki bu fiyatları kim açıklıyor?

Yine aynı meslek birlikleri…

Serbest piyasa koşulları geçerli olduğuna göre artan fiyatlardan tüketici talep etmezse fiyat düşmez mi?

Düşer ama bu ve birkaç temel gıda ürününde piyasa böyle işlemiyor. Tüketici başka ihtiyacından kesip yumurta almaya devam ediyor.

Örneğin hangi ihtiyaçlardan vazgeçildiğine bakalım…

Ipsos tarafından yapılan araştırmaya göre, son bir yıl içinde halkın yüzde 46’sı herhangi bir dayanıklı tüketim malı almazken bu oran son bir ayda yüzde 64 olarak kaydedilmiş. Araştırmaya göre yaklaşık her 10 kişiden 3’ü harcamalarını kısmak için satın almayı ertelediğini söylemiş. Sebep gıdanın önceliğidir.

30’lu yumurtanın fiyatı 50 TL’yi geçtiği halde üreticinin hâlâ zarar ettiğini duyuyoruz. İddia ediyorum; fiyat 80-90 TL olduğunda da üreticinin zararı devam edecek!

Eğer Rekabet Kurumu’da bu gidişata dair benzer bir fikre sahip olmasaydı duruma müdahale etmezdi. Kurul, 12.05.2022 tarihli toplantısında, Yumurta Üreticileri Merkez Birliği (YUMBİR) ve YUMBİR’e üye birliklerin rekabeti kısıtlayıcı çeşitli eylemlerde bulunmak suretiyle 4054 sayılı Kanun’un 4. maddesini ihlal edip etmediklerinin tespiti amacıyla soruşturma açmıştı. Sonucunu bekleyip göreceğiz…

Şubat ayına dönelim. Temel gıda ürünlerinde KDV yüzde 8’den yüzde 1’e indirilmeden birkaç gün önce 37 TL olan 30’lu yumurtanın fiyatı 46 TL’ye çıkarılmıştı. KDV indirimi ile de fiyat ancak 43 TL’ye inmişti.

Peki bu nasıl bir vergi indirimiydi de tüketici 7 puan indirimi hiç görmediği gibi üste yüzde 16’da fark ödemek zorunda kalmıştı?Şubat ayında “KDV indirimi boşa gitmemeli” başlıklı yazımın yumurta ile ilgili bölümünde şunları yazmıştım: “Tesadüf bu ya yumurtaya maliyet zammı gelmiş. Başmakçı ve YUM-BİR gibi üretici birliklerinin her pazartesi günü yasal yumurta borsası fiyatlarını açıkladıklarını biliyoruz. Ancak nedense YUM-BİR Başkanı İbrahim Afyon, ‘Geçen perşembe günü yeni fiyatları belirlediklerini, raflara da cuma günü yansıdığını’ açıklamıştır.

Birincisi fiyat duyurusunun günü mü değişmiştir? İkincisi üreticide perşembe günü artan fiyatın hemen ertesi sabah satış noktasındaki etikete yansıması normal değildir.

Zira o esnada yolda, toptancıda ve mağazalarda eski fiyatlı stok bulunmaktadır. Bu aşamada önce sipariş verilecek, sonra kamyona mal yüklenecek, devamında da yükünü alan kamyonlar 300-400 kilometreyi aşıp toptancı ve/veya perakendeci ana depolarına ulaşacaktır. Sırası geldiği tarihte de şubelere sevkiyat gerçekleşecektir” demişim. Yani o tarihlerde olan bitenin işin normal gidişatına uygun olmadığını detaylarıyla anlatmaya çalışmışım.

Daha anlaşılır olması açısından üretici tarafının söylediklerine de bakalım.

17.02.2022 tarihinde YUM-BİR Başkanı İbrahim Afyon gazetecilere açıklama yapıyor (Kaynak Birgün):

“Tavuk yeminde kullanılan soya, ayçiçeği ve yağlı soya küspesinin fiyatının artmasından dolayı üreticiler maliyette zarardan çıkış için zam yapmak durumunda kaldı. Üreticiler geçen haftalarda maliyetin altında satıyordu ve artık maliyet kıskacına girildiğinden dolayı zarardan çıkmak için geçen perşembe günü yeni fiyatlar belirlendi. Cuma günü raflara yansıyan yeni fiyat üreticinin zarardan çıkması için gerekliydi ve marketlerin kâr marjını da üstüne koyarak tüketicilere yansıtıldı.”

23.02.2022 tarihinde yine Başkan İbrahim Afyon imzası ile yapılan “Fiyat artışının sebebi biz değiliz” başlıklı yazılı açıklaması:

“Yumurta fiyatları üretici tarafından değil; marketler, toptancılar ve Türkiye’den yumurta ithal eden ithalatçılar tarafından belirlenmektedir. Birçok üretici fiyatı bilmeden yumurtayı İstanbul’daki toptancıya gönderir ve yumurta bu toptancılar üzerinden tüketiciler ile buluşturulur.”

Şimdi yukardaki iki açıklama arasında herhangi bir benzerlik var mı?

Olmadığı görülüyor. Peki doğrusu nedir?

Üretici fiyatını; market, toptancı ve dış ticaret kanalı belirlemez. Ancak market, toptancı ve özellikle de ihracat için talep edilen miktar üretici fiyatı üzerinde etkili olabilir. Nitekim Mayıs ayında yumurtada yüzde 13,13’lük fiyat düşüşü olmuş. Zaman zaman görülen bu durum daha çok ihracat rakamlarındaki düşüşten kaynaklanmaktadır. Yoksa iç piyasa daha istikrarlı bir talep miktarına sahiptir. Raf fiyatını ise, elbette marketler belirliyor.

16.02.2022 tarihinde Başkan’ın açıklamalarında raf fiyatları için söyledikleri de var (Kaynak: Sabah):

“Yumurtada üreticiler değil marketler yüksek kâr elde ediyor. M boy 30’lu yumurtanın ambalajlı şekilde üreticiden çıkış fiyatı ortalama 35 TL. Bunun bize maliyeti ise 32 TL. Kazancımız yüzde 10. Marketler üstüne yüzde 30 koyarak satışa sunuyor. Hatta bazıları bu oranı yüzde 50’ye kadar çıkarıyor. Marketler biraz kârlarından fedakarlık etsin.”

İşte Başkan’ın haklı olduğu kısım burasıdır. Bizim de sürekli yazdığımız gibi brüt kâr marjlarında ölçüyü kaçıran satıcılar olduğu doğrudur. Ancak tüketicinin genel şikayet konusu pahalı fiyatlar değil ortalama fiyatlardır. Fahiş fiyat kısmının nasıl eleneceğini ise insanlar artık öğrenmiş bulunuyor.

Sonuç olarak; 2022 yılında en fazla zam gelen gıda ürünlerinin başında yumurta geliyor. Geçen yıl temmuz ayında orta boy yumurtanın tanesi 60 kuruş iken, bugün 1,86 liradan satışa sunuluyor. Böylece yıllık fiyat artışı yüzde 210’u buluyor. Bu kadar olsa iyi. Şu anki fiyatların da önümüzdeki 1 haftadan fazla ömrü olmadığını duyuyoruz.

Soya, mısır, arpa gibi yem hammaddelerinde ve enerji fiyatlarında oluşan artışları kabul ediyorum. Yem için destek istenmesini de normal karşılıyorum. Eğer “zarar ediyoruz” şikayetleri sadece bu yıla ait olsaydı bu konuya da hiç girmezdim. Ancak uzun yılların bitmeyen serzenişi olduğu için biraz da itiraz hakkı bulunmayan tüketici açısından olaya bakmak gerekiyordu…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER