Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Satın alma gücü paritesi (4)

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Satın alma gücü paritesi (SAGP), uluslararası finans literatürünün en tartışmalı konusu olmayı sürdürüyor. Ancak diğer yandan da sanki doğruluğu kesinleşmiş gibi Dünya Bankası ve IMF tarafından ülkelerin kişibaşı gelir hesaplarında araç olarak kullanılmaya devam ediyor. Bunun tuhaflığını çok fazla yazıda gerekçeli olarak dile getirdim. Bu aşamadan sonra da bazı akademisyenlerin birim kök testleri sonuçlarından özetler sunarak yorumlamaya devam edeceğim.

Bir ekonomide iktisadi birimlerin mevcut gelirleriyle satın alabilecekleri mal ve hizmet miktarı satın alma gücü olarak ifade edilmektedir. Satın alma gücünün yükselmesi ekonomik anlamda bireylerin refah düzeyinin arttığının işaretidir. Bu yüzden SAGP ülkeler arasında refah düzeylerinin karşılaştırılmasında kullanılan değişkenlerden biridir. Benzer şekilde kullanılan diğer değişken ise reel kişi başı gelir düzeyi olarak tanımlanmaktadır. Bunun artması da refah düzeyinin yükseldiği anlamına gelir. Sonuç olarak iki değişken de refah düzeyi göstergesidir. Ve teorik olarak biri artıyorsa diğerinin de artması, düşüyorsa diğerinin de düşmesi beklenir. Bu bağlamda Türkiye’de 2000-2016 yılları arasında SAGP ile kişi başına Reel GSYH değerleri karşılaştırılmak istenmiş, bu iki değişken arasında bir ilişki olup olamadığını sınamak amacıyla Granger Nedensellik Testi yapılmıştır. Çıkan sonuçlara göre; teorik beklentilerin aksine incelenen dönem için Türkiye’de SAGP ile Reel GSYH arasında bir nedensellik ilişkisi bulunamamıştır. Bunun nedeni, toplam gelirden kişi başına düşen gelirin hesaplandığı gibi çıkmadığı gerçeği olabilir.

(Kaynak: Yrd. Doç. Rıdvan Karacan – Kocaeli Üniversitesi).

Nitekim bu çalışmanın kapsadığı zaman diliminden hemen sonra, 2017 yılında 10 bin 597 dolar olan kayıtlı kişi başı gelirimizin 2018 yılında 9 bin 632 dolara indiğini, buna karşılık SAGP’ye göre 2017’de 27 bin 878 dolar olan sanal gelirimizin 2018’de 28 bin 815 dolara yükseldiğini yazmış ve şaşkınlığımı belirtmiştim. Çünkü bu 2 senede yaşananların refah artışı ile nasıl bir ilişkisi olabilirdi?

Gelirler reel olarak azalmış, tasarruf potansiyeli düşmüş, yüksek enflasyon ekonominin enerjisini boşaltmış ama SAGP marifetiyle kişibaşı gelir (refah düzeyi) artmış görünüyordu!

SAGP teorisi, dünyada benzer malların benzer fiyatlardan satılması ilkesini (Tek Fiyat Kanunu) temel alır. Bir malın fiyatı ortak bir paraya çevrildiğinde bütün dünyada eşittir. Bir başka ifadeyle, bir birim ulusal para dünyanın her bölgesinde aynı satın alma gücüne sahiptir. Bu Mutlak SAGP teorisidir.

Biz bunun ne kadar gerçek olduğunu temel ihtiyaç alışverişleriyle test ettik…

İki ülkede iki alışveriş” yazı serilerinde ele aldığımız aynı ürünlerin onlarca karşılaştırmalı alışverişinde; TL’nin 1 birim ulusal para olarak, dolar, euro, Kanada doları, Avustralya doları, frank ve sterlin karşısında aynı satın alma gücüne sahip olamadığını gördük. Üstelik bu örnekler arasında bazen 1 sene, bazen de 2 sene arayla aynı alışverişi aynı birim ulusal parayla yapabilen ülkeleri de izledik. Bizimkini söylemeye gerek olmadığını zannediyorum…

Nispi SAGP teorisinde ise, nominal döviz kurlarındaki değişmeler enflasyon farklılıklarını yansıtmaktadır. (Doğanlar ve Özmen, 2000: 112).

Bursa Teknik Üniversitesi (Dr. Cevat Bilgin, İTBF) tarafından, yukardaki iki SAGP yaklaşımı, 1986-2017 dönemi çeyrek yıllık verileriyle Türkiye için zaman serisi uygulamaları yapılarak ele alınmıştır. Adı geçen alt dönemlerde mutlak anlamda SAGP için kanıt bulunamazken, nispi SAGP’nin varlığına ilişkin bulgulara ulaşılmıştır.

Tek fiyat kanunu, çok sayıdaki mal ve ağırlıklara dayalı fiyat endekslerine uymayabilir. İstatistiklerde, her ülkenin enflasyon oranını doğru biçimde hesaplamak için en uygun olan ağırlıklar kullanılır. Bu da ülkeler arasında farklılıklar doğurur. Yine mallarda önemli kalite farklılıkları bulunması yanında, ülkeler arasında fiyat eşitliğini önleyecek pek çok yapay engeller vardır. Bunun gibi her ülkede önemli bir mal ve hizmet grubu fiyat endekslerinin kapsamına girmekle birlikte uluslararası ticarete konu olmamaktadır. Bunların fiyatları da farklılıklar göstermektedir. Bütün bu sayılanlar ülkeler arasında fiyat endekslerinin karşılaştırılabilme özelliğini sınırlamaktadır (Dornbusch, 1985).

Bir mal ne kadar homojen ise tek fiyat kanunu o mal için o kadar geçerlidir. Altın, döviz, buğday, ham petrol gibi. Ticaret dışı malların fiyatları değiştikçe fiyat endeksleri değişir, fakat döviz kurlarında bir değişme olmayabilir. Çünkü bunların fiyatlarındaki değişme dış ticaret akımını ve döviz arz ve talebini etkilemez. SAGP daha çok nispi anlamda ele alınsa da uluslararası kişi başı gelir karşılaştırmalarında mutlak satın alma gücü yaklaşımından hareket edildiği görülmektedir. İşte benim süregelen itirazımın dayanak noktası da budur. Ayrıca reel döviz kurunun sabit kalmasını varsaymak, rekabet gücünü sabit varsaymaktır. Bu ne derece gerçekçi bir varsayımdır?

Petrol şokları, tasarruf ve yatırım eğilimlerindeki değişimler gözlendiğinde rekabet gücü ne derece sabit kalabilir?

Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisat Anabilim Dalında tamamlanan, “Gelişen Piyasa Ekonomilerinde Uluslararası Parite Koşulları ve Piyasa Etkinliği” isimli doktora tezinden Yrd. Doç. Faruk Mike’nin türettiği çalışma:

SAGP modeli için 2003- 2015 yılları arasında, çeyreklik ve yıllık dönemler itibariyle zaman serisi ve panel veri analizlerine yer verilmiştir.

  • Geleneksel birim kök testlerine göre, 15 gelişen ülke için SAGP genel olarak geçerli bulunmamıştır. Yapısal kırılmaların dikkate alınması durumunda bile 12 ülke için geçerli olmadığı görülmüştür.
  • Gelişen piyasa ekonomileri sahip oldukları yapısal problemler nedeniyle makroekonomik performanslarını beklendiği ölçüde gerçekleştirememektedir. Teknoloji düzeyinin yetersiz olması, hammadde kullanımında dışa bağımlılık, ekonomik ve siyasi risklerin bu ülkelerin büyüme süreçleri önündeki en önemli engeller olduğu söylenebilir. Küresel rekabetin zorunlu bileşenleri haline gelen bu faktörler, ülkelerin ihracat gelirlerinin yeterince artış gösterememesindeki en önemli neden olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum gelişmiş ülkelerden yönelen ithalat girdilerinin yoğunluk kazanması dış ticaret açıklarını beraberinde getirmektedir. İthal girdilere bağımlı olan gelişen piyasa ekonomilerinde; bu nedenle döviz kuru ve fiyat düzeyleri arasında mutlak bir ilişkinin sağlanması oldukça zor görülmektedir.

SAGP teorisinin geçerliliğindeki en önemli şart, karşılaştırma yapılan ülkeler arasındaki fiyat endekslerinin aynı bazda olmasıdır. Fiyat seviyelerini (toptan eşya fiyat endeksi ve tüketici fiyat endeksi) oluşturan mal çeşitlerinin farklılığı arttıkça, ele alınan ülkeler arasında sağlıklı karşılaştırma yapma olanağı ortadan kalkmaktadır (Karluk, 1991: 639).

SAGP tutarsızlığının sebeplerini özetleyelim:

  • Fiyat endekslerinin ülkeler arasında içerik ve ağırlık bakımından farklılıklar göstermesi,
  • Taşıma maliyetleri, tarifeler, kotalar, gümrük vergisi farklılıkları,
  • Ticareti yapılmayan malların endeks kapsamı dışında tutulması,
  • Ülkeler arasında verimlilik farkları,
  • Ülkeler arasında kalite seviyesi farkları,
  • Ülkeler arasında gelir seviyesi farkları,
  • Gelişmekte olan ülkelerin yurtiçi fiyatlarının sürekli şoklardan etkilenmesi,
  • Gelişmekte olan ülkelerde teknoloji düzeyinin yetersiz olması,
  • Gelişmekte olan ülkelerin hammadde kullanımında dışa bağımlı olmaları,
  • Ekonomik ve siyasi risklerde büyük farklar yaşanması.

Daha ne olsun?

Sonuçta; düşük fiyat seviyesinin nedeni düşük gelir seviyesidir. Buradan satın alma gücü artışı çıkmaz. Tam tersine reel gelirin azalmasıyla tüketim sepetindeki miktar da azalır. Yani satın alma gücü düşer.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Lisanslı depoculuk üzerine…

Ercüment Tunçalp

Geçen hafta “Kim stokçu, kim depocu?” başlıklı yazımda, ‘stokçuluğu cazip halden çıkartacak’ çözüm önerilerinin ilk sıralarında yer verdiğim ‘lisanslı depoculuk’ kısmını bu haftaya ertelemiştik. Kaldığımız yerden devam ediyoruz…

Lisanslı depoculuğun kanunu çıkalı 16 sene olmasına rağmen gelişimi yavaştır.

14 Aralık 2021 tarihi itibariyle Ticaret Bakanlığı istatistiklerinden:

  • Lisans verilen lisanslı depo sayısı 159,
  • Mevcut lisanslı depo kapasitesi 8,3 milyon ton,
  • Kuruluş izni verilen lisanslı depo sayısı 260,
  • 260 şirketin öngörülen kapasitesi 16 milyon ton,
  • Seçilen ürünler; hububat, bakliyat, yağlı tohumlar, pamuk, fındık, zeytin /zeytinyağı, kuru kayısı ve Antep fıstığıdır.

Mevcut lisanslı depo kapasitesi olarak 8.3 milyon ton veya 2 katı olan 16 milyon ton oldukça yetersizdir. Zira sadece hububat yıllık rekoltesi 37 milyon tondur. Bakliyat yıllık rekolte 1.3 milyon ton, yağlı tohumlar 4 milyon ton, zeytin 1.7 milyon ton, pamuk (kütlü) 1.6 milyon ton, fındık 700 bin ton, kuru kayısı 100 bin ton, Antep fıstığı 300 bin ton olmak üzere bu gün için elverişli bulunan ürün kategorilerinin toplam yıllık üretim hacmi 47 milyon ton civarındadır.

Lisanslı depo soğuk ve donuk muhafazayı da kapsamalıdır. Örnekleri yazının devamında belirteceğim. Bu durumda yıllık 55 milyon tonluk sebze meyve kapasitesini de dikkate almak gerekir. Yarısını yukardaki üretim hacmine ilave etsek, ‘47+25= 72 milyon ton’ büyüklük ortaya çıkar. Henüz et ve süt ürünleri kategorilerini hesaba dahil etmiyoruz.

Lisanslı depoculuğun başlıca amaçları nelerdir?

  • Hasat döneminde arz yığılması sebebiyle oluşan fiyat düşüşlerinin önlenmesi,
  • Finans sıkıntısı çeken küçük çiftçinin ve ürün sahibinin, getirdikleri ürün karşılığında aldıkları ürün senetleri aracılığıyla bankalardan kredi ve finansman imkanı sağlamaları,
  • Güvenli ve sağlıklı ortam katkısıyla gıda güvenliğinin artması,
  • Lisanslı depodaki ürünlerin bağımsız laboratuvarlarda (olması gereken) analiz ve sınıflandırmasının yapılması,
  • Böyle olunca da gıda sektörünün istediği sınıf ve kalitedeki ürüne daha kolay ulaşılabilmesi,
  • Neticede lisanslı depoculuğun, ürünün varlığına ve kalitesine güvence veren bir sistem sunabilmesidir.
  • Ürün Bankacılığı da sayılan bu sistem güven unsurunu ilk sırada tutar.
  • Dolayısıyla bu önemli göreve parayı bastıran herkes aday olamamalıdır. Şirketin hangi ortaklar tarafından kurulduğu iyi izlenmeli ve onay aşamasında titiz davranılmalıdır.

Lisanslı depo stokçuluk yapar mı?

  • Bu konuda iddialar var. Ancak biz bunu bilemeyiz. Her girişimi ayrı değerlendirmek gerekir. Dolayısıyla toptancı bir anlayışla ‘evet’ veya ‘hayır’ demek doğru olmaz.
  • Ancak ülkemizde çiftçilerin veya çiftçi örgütlerinin kurduğu ve işlettiği lisanslı depo olmadığını biliyoruz.
  • Üretim bölgelerinde gıda ticareti yapan bazı tüccar ve sanayiciler lisanslı depo sahibidirler. Eskiden her biri aldıkları malı kendi depolarına koyarlarken şimdi lisanslı depolarına koyuyorlar ve bu arada başkalarının mallarını da muhafaza ediyorlar. Yani konu biraz karmaşık hale gelmiştir. Mekan değişince niyet değişmez. Önceden stokçuluk yapmayan şimdi de yapmaz. Elbette tersi de söz konusudur. Olaya bu gözle bakmak gerekir.
  • Konunun en gerçek olan tarafı; sistemin şimdilik küçük üreticiye yeterli hizmeti veremediğidir.
  • İkinci gerçek; tarım ürünlerinin yatırım aracı olarak değerlendirildiğidir. Elbette sadece bizde değil, küresel anlamda da…
  • Ülkemizde de bulunan dünyanın büyük şirketleri ticari beklenti ile tarım ürünleri stokluyorlar. Bu durum depocu-stokçu ayrımını iyice zorlaştırmaktadır.

Lisanslı depoculuğun en iyi uygulandığı ülke hangisidir?

  • En yaygın ve başarılı uygulayıcı ABD’dir.
  • İdeal olmasının sebebi; güçlü olan kooperatifler kendi depolarını inşa etmişlerdir.
  • Bu durum çiftçinin pazarlık gücünü artırıyor. Yani büyük balık küçük balığı yutamıyor. İşte aramızdaki en önemli fark da budur.

Lisans uygulamasını 3 farklı aşamada yürütüyorlar:

  • Soğuk hava depoları; süt tozu, peynir, tereyağı, taze ve dondurulmuş et ve balık, tavuk eti, yumurta, konserve, taze sebze meyveler (-17 / 7 derece arası).
  • Kuru gıda depoları; Hububat, pamuk, yer fıstığı…
  • Üretim, işleme, paketleme tesisleri

Sonuç olarak; ülkemizde lisanslı depoculuk önemsenmekle birlikte, henüz hem kapasite olarak hem de depolamaya ihtiyaç gösteren kategori adedi olarak yeterli seviyenin uzağındadır.

Konu gıda güvenliğini de yakından ilgilendirdiğinden, topyekun anlayış değişikliğine ihtiyaç vardır. Standartlaşma ve kalite denetimi eksik kalırsa, lisanslı depoculuğun en önemli işlevi de devre dışı kalır. Örneğin 2021 yılında herhangi bir taklit tağşiş listesi göremediğimiz gibi ‘hatalı laboratuvar sonuçlarını eleyecek bir komisyon’un da kurulma aşamasında olduğunu duyuyoruz. “Denetimlerde ‘kasıt-kusur’ ayrımı önem arz ettiği için ancak komisyon bu ayrımı yaptıktan sonra ifşa mekanizması işletilmeli” imiş!

Oysa zeytinyağı sahtekarları da, bal sahtekarları da, süt ürünleri sahtekarları da, et ürünleri sahtekarları da, baharat sahtekarları da bilerek, tasarlayarak ve kararlı bir şekilde hile yapmaktadırlar ve bundan da asla vazgeçmemektedirler.

İlk 4 kategoriye itiraz edemeyenler, baharat üzerinden mağduriyet yaratmaya çalıştıkları için onu da mecburen buraya ilave ettim.

Efendim, bazen baharat çuvalının dışındaki yazının boyası içeriye geçiyormuş. Ancak ne hikmetse, yüzlerce baharat çeşidi içinden sadece kırmızı toz biberde gerçekleşen bu sözde boya kusuru, ciddi ve güvenilir firmaların analiz raporlarında hiç çıkmıyor. Aynen tarçına buğday nişastası; toz karabibere bulgur ve buğday karıştırıldığı durumlarda olduğu gibi…

Peki kusur ihtimal dışı olduğuna göre bu komisyonun görevi ne olacak acaba?

Bir buçuk sene öncesine kadar ifşa mekanizmasının başarılı şekilde işletilmesini alkışlayan tüketicinin, bu değişikliğin gerekçesini de duymak en doğal hakkı olsa gerek…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Kim stokçu, kim depocu?

Ercüment Tunçalp

Ülkemizde fiyat artışlarının hızlandığı her dönem karşımıza çıkan en önemli sorun ‘stokçuluk’tur. Mücadele etmek için sapla samanın iyi ayrılması gerekir. Zira stokçuluk ile depoculuk iç içe geçmiş kavramlar gibi görülmektedir.

Peki bunları birbirinden nasıl ayıracağız?

Çok kolay, niyete bakacağız. Örnekler üzerinden yürüyelim.

  • Kişinin gıda sektörü ile ilişkisi yok ama sıvı yağ stoklamış, uygun fiyat seviyesini bekliyor; stokçudur.
  • Şirket hızlı tüketim ürünleri satıcısıdır, depoya tuvalet kağıdı doldurmuş ama müşterisine veya şubelerine göndermiyor; stokçudur.
  • Perakendeci veya tedarikçi paketlemek üzere hasat zamanı büyük miktarda bakliyat toplamış; depocudur. Çünkü satışta devamlılık vardır ve talep eksiksiz karşılanmaktadır.
  • Beyaz peynirin en az 5 ay soğuk hava depolarında bekletilmesi yasa gereğidir. Bu süre içinde sahibinin üretici, tedarikçi veya perakendeci olması önemli değildir, çünkü işin gereğidir. Hangisinin parasal gücü yerindeyse peynir bu yasal süreyi onun mülkiyetinde geçirir. Dolayısıyla yapılan iş depoculuktur.
  • Perakendeci veya tedarikçi hasat zamanı birçok meyve sebze çeşidini (soğan, patates, elma, armut, ayva, limon, portakal, şeftali, erik vb) işin gereği olarak depolarlar. Bu ürünleri yılın büyük bir kısmında tezgahlarda bulabiliyorsak bu sayededir.
  • Sanayicinin hasat zamanı büyük miktarlarda alıp; konserve, reçel, dondurulmuş, kurutulmuş, içecek şekline çevirdiği işlenmiş meyve sebze muhafazası da depoculuktur.
  • Lisanslı depo yatırımcısı görev tanımının dışında; deposuna muhafaza amaçlı değil de kendisi için spekülatif amaçlı alım yapıyorsa stokçudur.

Bir kişiye veya işletmeye stokçu denebilmesi için hangi şartların oluşması gerekir?

  • Piyasada darlık yaratılması,
  • Tüketicinin mallara ulaşmasının engellenmesi,
  • Fahiş fiyat artışına kapı aralanması,
  • Bir kısım müşteriye ‘yok’ denirken, bir kısım müşteriye de satış yapılması,
  • Ürünün kaynağında yokluğu çekilirken, aracı firmalarda önemli fiyat farkları ile rahatça bulunabilmesi (son zamanlardaki sıfır araç stokları),
  • Depoda bulunan malın şubelere gönderilmemesi…

Stokçuluğa uygun ortam nasıl oluşur?

  • En çok enflasyonist ortamlarda gelişir. Bir üründe sık fiyat artışları oluyorsa “iyi bir yatırım aracı” olarak görülmesi ihtimali artar.
  • Bize özel ağırlıklı sebep; TL’ye verilen negatif reel faiz nedeniyle dövize artan talep ve artan kur farklarının enflasyona dönüşmesidir.
  • Yanlış tarım politikalarının neden olduğu rekolte ve arz eksikliğiyle oluşur.
  • İklimsel değişiklik nedeniyle yaşanan rekolte ve arz eksikliği de aynı sonucu doğurur. Bunun için hasat esnasında kıt ürünlere üşüşen çok olur!
  • Bütün bu sebeplerin birleşmesiyle gıda işletmeleri için ‘stoktan kazanmak, alıp satmaktan daha kârlı’ hale gelir. Sadece işletmeler olsa iyi, seneler önce Çanakkale’de tasarruflarını koyun peyniri olarak soğuk hava deposunda tutan memurlar gördüm.

Stokçuluk pratikte o kadar kolay mı?

  • Perakendeci sattığının yerine aynı malı koymakta zorlanırken, spekülatif amaçlı stok için kaynak gerekir. O kaynak tedarikçiye yapılan ödemelerin vadesini uzatmaktan geçer. Bu durum ise tedarikçiden kolay kabul görmez.
  • Tedarikçi de bu tahsilat şartlarında stoklarını kolay artıramaz. Diyelim ki o imkana sahip olanlar çıktı, bu durumda da mutlaka o stoktan ilave para kazanması gerekir. Ama bu defa da perakendeciye yeni fiyatları kabul ettirmenin zorluğu vardır.
  • Geçmiş senelerde ‘soğan depolarına baskın’ gündemi en fazla meşgul eden konular arasındaydı. Oysa stokçusu için soğan bombadır, bekledikçe fire verir. Elimi sürmeyeceğim tek ürün olma sebebi çürüme ve bozulma riski en yüksek ürün olmasındandır. Ancak depolarda soğan yoksa mutfaklarda sadece 2 ay soğan bulunabilir.
  • ‘Depolardaki fındık’ için baskın yapıldığını ise ben hiç duymadım. Ama onun kaymağını da hem artan küresel fiyatlardan hem de kur farkından dolayı yabancı şirketlerin yediğini çok duydum. Kısacası bu iki üründen de zengin olmuş ülkemiz vatandaşına ben rastlamadım. Yani ürünün şöhreti ile stokçunun kimliği de çok önemlidir.
  • Büyük resimde yetersiz işletme sermayeleri kolay kolay stokçuluğa izin vermez.
  • Evet bütün bunlara rağmen; ülkemizde hâlâ fahiş fiyat vardır, stokçuluk da yapılmaktadır ve hâlâ gıda hileleri artarak devam etmektedir (17 aydır taklit tağşiş listelerinin neden yayınlanmadığını da ayrıca merak ediyoruz).

Peki stokçuluk kısmını kim, nasıl tespit edebilecektir?

  • İşte anlattık; depoya yığılmış her ürün stokçuluğa işaret etmez…
  • Tedarikçiler fiyat geçişleri öncesi perakendecinin son siparişini eski fiyattan gönderirler. Şirketini düşünen bir yetkilinin de bu siparişi biraz fazla tutması stokçuluk değildir. Raf fiyatını rakiplerden önce artırmak zorunda kalmamak üzere alınmış bir önlemdir.
  • Piyasada darlığı çekilen bir ürünün perakendeci deposundaki stok seviyesini yüksek tutmak da stokçuluk değildir. Yeter ki şubelere mal akışı devam edebilsin. Eğer depoda stok olduğu halde şubelere gönderilmiyorsa ‘stokçuluk eylemi’ gerçekleşmiş olur (ince bir ayrıntı).

Konunun ne kadar hassas olduğu netleştiğine göre; denetim yapmaya gidecek görevlinin de doğru analiz yapabilecek seviyede donanıma ve yeteneğe sahip olması şarttır.

Stokçuluğu cazip halden çıkartacak çözümler nelerdir?

  • Tarımsal ve hayvansal üretim artışının sağlanması,
  • Yetersiz olan tarımsal desteklerin artırılması,
  • TL’ye güç kazandıracak doğru para politikalarının uygulanması,
  • Döviz kurlarının kontrol altına alınması ve istikrar kazandırılması,
  • Lisanslı depoculuğun batıdaki örneklere uygun hale getirilmesi,
  • Ticaret ve finans sektörlerinde güven artışı sağlanması,
  • Elbette tespit edilen kötü niyetlilerin de ayıklanmasıdır.

Sonuçta; önce ekonomik istikrarın oluşması, sonra da usulüne uygun lisanslı depoculuğun geliştirilmesi bu sorunu gündemimizden düşürebilir. Yerimiz kalmadığı için o konuyu haftaya bırakıyoruz.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Kurdaki düşüş kurtarmadı!

Ercüment Tunçalp

Yılın son 10 gününü kurdaki düşüşe rağmen artan fiyatlarla tamamladık.

Çünkü zaten maliyet enflasyonunun tamamı kur artışı ile ilgili değildi ki…

TÜFE Aralık 2021’de yıllık olarak yüzde 36,08’e, Yİ-ÜFE yüzde 79.89’a tırmandı. Aradaki bu 44 puan fark inanılır gibi değildir. Elbette üreticiler her maliyet artışlarını zamanında satış fiyatlarına yansıtamazlar, perakendecilere yeni fiyatlarını kolay kabul ettiremezler. Ancak bunun hem oran olarak hem de zaman olarak bir sınırı olmalıdır. Aylarca devamlı tırmanan bu büyük fark sürdürülebilir değildir. Neticede üreticiler topluca batmadıklarına göre burada izaha muhtaç bir durum vardır.

Yeni yılın ilk günü 3 haneli elektrik zammı başta olmak üzere, henüz gider kalemlerine yansımamış olan birçok fiyat artışını şimdilik hesap dışı tutarak, maliyet enflasyonundaki mevcut durumu görelim.

Bilindiği gibi döviz kurunun enflasyona etkisi en çok ithal mal girişlerinde hissedilir. Normalde girdi maliyetlerinin artması, kur artışının enflasyona geçiş etkisini hızlandırır. Kriz dönemlerinde ise ithalatın sınırlı kalması nedeniyle maliyet enflasyonu daha çok ‘kur artışı dışındaki nedenler’e dayanır.

Ancak yine de döviz kuru düzeyinin, enflasyonun istikrarını bozan ana etken olması; MB tarafından özel ilgiyi gerektirir. Aksi durumda, piyasalardaki şaşkınlık ortamı istikrarı bozar ve olası hasarın boyutlarını genişletir.

Örneğin kredi kullanan tüketiciyi ilgilendiren faiz, MB’nın yüzde 14’e indirdiği politika faizi değildir, yüzde 25 seviyelerine çıkan faizdir. Devlet tahvili faizleri bile yüzde 24 civarındadır. Mevduat faizleri de yüzde 19-20’ye çıktığına göre, inmiş gözüken politika faizinin işlevi kalıyor mu?

İşte şaşırtan ve herkesi kendi başının çaresine bakmaya sevkeden durum budur. Ayrıca bu ortamda kur düşüşünün olumlu etkilemediği maliyet kalemleri de az değildir.

  • Artan işçilik maliyetleri,
  • Her türlü kira artışları (arsa, depo, mağaza, üretim tesisi, yönetim merkezi vb.),
  • Döviz kuru düşüşüne rağmen, yukarı yönlü hareket etmeye devam eden akaryakıt ve enerji fiyatları (elektrik, doğal gaz),
  • Gıda nakliyesinde; geçilen yolların, köprülerin ücretlerinden kaynaklanan artan maliyetler,
  • Artan finansman giderleri (politika faizi düştüğü halde yükselen kredi faizleri),
  • Yaygın olmasa da bazı firmaların kâr oranlarını artırma isteği,
  • Vergiler ve denetimler sonucu takdir edilen para cezaları maliyet enflasyonunu artıran sebepler olarak sayılabilir.

Bu kadar mı?

Ulusal Süt Konseyi’nin yeni belirlediği 4 lira 70 kuruş çiğ süt fiyatı, süt sektörü temsilcileri tarafından yetersiz bulundu. Oysa bu fiyattan alınan sütle üretilmiş birçok peynir çeşidi için bile yapılacak fiyat artışları sırasını bekliyor. Döviz kurlarının geri gelmesinden sonra (25 Aralık 2021 tarihinde), “Acaba yukardaki süt fiyatına razı olurlar mı?” diye düşündüğümüz süt sektörü temsilcilerinin basın açıklaması vardı. “Kurdaki yüzde 35’lik düşüşe rağmen yemdeki yüzde 11’lere varan düşüşün yeterli olmadığı”, “Süte verilen 20 kuruşluk primin çok düşük kaldığı”, “Akaryakıt ve enerji fiyatlarının üreticiler için avantajlı seviyelere indirilmesi gerektiği” ana başlıklardı.

Ulusal Kırmızı Et Konseyi’de yem fiyatlarında benzer açıklamayı yaparak, 2021 yılında yaşanan kuraklık sebebiyle et üretiminin olumsuz etkilendiğinden bahisle zararlarının azaltılması için destek beklediklerini açıkladılar. Yani et ve süt ürünlerinde bırakınız fiyat indirimlerini, ‘sektör paydaşlarını tatmin edecek daha yüksek fiyat seviyesi’ beklentisi vardır.

Ekmek ve unlu mamuller kategorilerinde neler yaşanacağını da TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Baki Remzi Suiçmez’den dinleyelim:

“Döviz kurundaki artışın, girdi ve üretim maliyetlerini aşırı yükselttiği günümüzde, döviz kurundaki nisbi azalışların aynı oranda maliyet kalemlerine yansımaması nedeniyle ekmek fiyatlarında indirim beklemiyoruz. Aksine doların 7.5 TL’den 18.5 TL’ye yükselip son kararlarla 11.5 TL düzeylerine inmesine karşın artan un, maya, su, elektrik maliyetleri nedeniyle ekmekte yeni zamların gündeme gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır” demişti.

Şimdi de daha geniş bir pencereden; bu konuda ileriye dönük beklentileri desteklemesi beklenen politikalara bakalım.

Merkez Bankası’nın 2022 yılı para ve kur politika metninde; sıkı para politikası uygulanacağına dair bir ibare göremiyoruz. Oysa içinde bulunduğumuz şartlarda, parasal genişlemenin en önemli sakıncası; enflasyonun yükselmesine, tüketicilere güçleri üzerinde harcama yaptıracak ve borçlarını artıracak ortam sağlanmasına ve de geri dönmeyen krediler sebebiyle bankacılık sisteminin zarar görmesine zemin hazırlamasıdır.

İşte bunun için bütün dünyada enflasyonla mücadele için sıkı para politikası uygulanıyor. Hem de problemleri bizimle kıyaslanmayacak kadar düşük seviyede kalan ülkeler tarafından…

Bunun için;

“Dünyada da enflasyon yükseliyor” sözünü en son bizim söylememiz gerekir. Zira dünyada çift haneli enflasyonu olan 2 ülke var; Arjantin ve Türkiye…

Yani küresel enflasyon artışları ile bir benzerliğimiz bugün için yoktur!

Yine de bir yazarımız tweet atmış; “Akaryakıtı Avrupa bizden 5-6 kat pahalı kullanıyor” diye. Hangisini düzelteyim. Birincisi, benzinin en pahalı satıldığı Almanya’da bile litre fiyatı 1.74 Euro, Türkiye’de litre fiyatı 12.92 TL, yani 0.88 Euro dur. Fiyat 6 kat değil 2 katıdır. İkincisi, gelir seviyeleri aynı olmadığı için ülkeler arasında kıyaslama böyle yapılmaz. Örneğin asgari ücretleri dikkate alırsak; Alman asgari ücretli 1920 Euro geliri ile 1 ayda 1.103 litre benzin alabilirken, Türk asgari ücretli 4250 TL (290 Euro) geliri ile 1 ayda 329 litre benzin alabilir. Hal böyleyken bu muhteremle tartışanlardan bir tanesi de çıkıp bu basit hesabı önüne koyamıyor. İşte esas ümitsizlik yaratan durum budur!

Sonuç olarak; enflasyonun 2022’de umut vermediğini söylemek için kâhin olmaya gerek yoktur.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER