Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Satın alma gücü paritesi (4)

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Satın alma gücü paritesi (SAGP), uluslararası finans literatürünün en tartışmalı konusu olmayı sürdürüyor. Ancak diğer yandan da sanki doğruluğu kesinleşmiş gibi Dünya Bankası ve IMF tarafından ülkelerin kişibaşı gelir hesaplarında araç olarak kullanılmaya devam ediyor. Bunun tuhaflığını çok fazla yazıda gerekçeli olarak dile getirdim. Bu aşamadan sonra da bazı akademisyenlerin birim kök testleri sonuçlarından özetler sunarak yorumlamaya devam edeceğim.

Bir ekonomide iktisadi birimlerin mevcut gelirleriyle satın alabilecekleri mal ve hizmet miktarı satın alma gücü olarak ifade edilmektedir. Satın alma gücünün yükselmesi ekonomik anlamda bireylerin refah düzeyinin arttığının işaretidir. Bu yüzden SAGP ülkeler arasında refah düzeylerinin karşılaştırılmasında kullanılan değişkenlerden biridir. Benzer şekilde kullanılan diğer değişken ise reel kişi başı gelir düzeyi olarak tanımlanmaktadır. Bunun artması da refah düzeyinin yükseldiği anlamına gelir. Sonuç olarak iki değişken de refah düzeyi göstergesidir. Ve teorik olarak biri artıyorsa diğerinin de artması, düşüyorsa diğerinin de düşmesi beklenir. Bu bağlamda Türkiye’de 2000-2016 yılları arasında SAGP ile kişi başına Reel GSYH değerleri karşılaştırılmak istenmiş, bu iki değişken arasında bir ilişki olup olamadığını sınamak amacıyla Granger Nedensellik Testi yapılmıştır. Çıkan sonuçlara göre; teorik beklentilerin aksine incelenen dönem için Türkiye’de SAGP ile Reel GSYH arasında bir nedensellik ilişkisi bulunamamıştır. Bunun nedeni, toplam gelirden kişi başına düşen gelirin hesaplandığı gibi çıkmadığı gerçeği olabilir.

(Kaynak: Yrd. Doç. Rıdvan Karacan – Kocaeli Üniversitesi).

Nitekim bu çalışmanın kapsadığı zaman diliminden hemen sonra, 2017 yılında 10 bin 597 dolar olan kayıtlı kişi başı gelirimizin 2018 yılında 9 bin 632 dolara indiğini, buna karşılık SAGP’ye göre 2017’de 27 bin 878 dolar olan sanal gelirimizin 2018’de 28 bin 815 dolara yükseldiğini yazmış ve şaşkınlığımı belirtmiştim. Çünkü bu 2 senede yaşananların refah artışı ile nasıl bir ilişkisi olabilirdi?

Gelirler reel olarak azalmış, tasarruf potansiyeli düşmüş, yüksek enflasyon ekonominin enerjisini boşaltmış ama SAGP marifetiyle kişibaşı gelir (refah düzeyi) artmış görünüyordu!

SAGP teorisi, dünyada benzer malların benzer fiyatlardan satılması ilkesini (Tek Fiyat Kanunu) temel alır. Bir malın fiyatı ortak bir paraya çevrildiğinde bütün dünyada eşittir. Bir başka ifadeyle, bir birim ulusal para dünyanın her bölgesinde aynı satın alma gücüne sahiptir. Bu Mutlak SAGP teorisidir.

Biz bunun ne kadar gerçek olduğunu temel ihtiyaç alışverişleriyle test ettik…

İki ülkede iki alışveriş” yazı serilerinde ele aldığımız aynı ürünlerin onlarca karşılaştırmalı alışverişinde; TL’nin 1 birim ulusal para olarak, dolar, euro, Kanada doları, Avustralya doları, frank ve sterlin karşısında aynı satın alma gücüne sahip olamadığını gördük. Üstelik bu örnekler arasında bazen 1 sene, bazen de 2 sene arayla aynı alışverişi aynı birim ulusal parayla yapabilen ülkeleri de izledik. Bizimkini söylemeye gerek olmadığını zannediyorum…

Nispi SAGP teorisinde ise, nominal döviz kurlarındaki değişmeler enflasyon farklılıklarını yansıtmaktadır. (Doğanlar ve Özmen, 2000: 112).

Bursa Teknik Üniversitesi (Dr. Cevat Bilgin, İTBF) tarafından, yukardaki iki SAGP yaklaşımı, 1986-2017 dönemi çeyrek yıllık verileriyle Türkiye için zaman serisi uygulamaları yapılarak ele alınmıştır. Adı geçen alt dönemlerde mutlak anlamda SAGP için kanıt bulunamazken, nispi SAGP’nin varlığına ilişkin bulgulara ulaşılmıştır.

Tek fiyat kanunu, çok sayıdaki mal ve ağırlıklara dayalı fiyat endekslerine uymayabilir. İstatistiklerde, her ülkenin enflasyon oranını doğru biçimde hesaplamak için en uygun olan ağırlıklar kullanılır. Bu da ülkeler arasında farklılıklar doğurur. Yine mallarda önemli kalite farklılıkları bulunması yanında, ülkeler arasında fiyat eşitliğini önleyecek pek çok yapay engeller vardır. Bunun gibi her ülkede önemli bir mal ve hizmet grubu fiyat endekslerinin kapsamına girmekle birlikte uluslararası ticarete konu olmamaktadır. Bunların fiyatları da farklılıklar göstermektedir. Bütün bu sayılanlar ülkeler arasında fiyat endekslerinin karşılaştırılabilme özelliğini sınırlamaktadır (Dornbusch, 1985).

Bir mal ne kadar homojen ise tek fiyat kanunu o mal için o kadar geçerlidir. Altın, döviz, buğday, ham petrol gibi. Ticaret dışı malların fiyatları değiştikçe fiyat endeksleri değişir, fakat döviz kurlarında bir değişme olmayabilir. Çünkü bunların fiyatlarındaki değişme dış ticaret akımını ve döviz arz ve talebini etkilemez. SAGP daha çok nispi anlamda ele alınsa da uluslararası kişi başı gelir karşılaştırmalarında mutlak satın alma gücü yaklaşımından hareket edildiği görülmektedir. İşte benim süregelen itirazımın dayanak noktası da budur. Ayrıca reel döviz kurunun sabit kalmasını varsaymak, rekabet gücünü sabit varsaymaktır. Bu ne derece gerçekçi bir varsayımdır?

Petrol şokları, tasarruf ve yatırım eğilimlerindeki değişimler gözlendiğinde rekabet gücü ne derece sabit kalabilir?

Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisat Anabilim Dalında tamamlanan, “Gelişen Piyasa Ekonomilerinde Uluslararası Parite Koşulları ve Piyasa Etkinliği” isimli doktora tezinden Yrd. Doç. Faruk Mike’nin türettiği çalışma:

SAGP modeli için 2003- 2015 yılları arasında, çeyreklik ve yıllık dönemler itibariyle zaman serisi ve panel veri analizlerine yer verilmiştir.

  • Geleneksel birim kök testlerine göre, 15 gelişen ülke için SAGP genel olarak geçerli bulunmamıştır. Yapısal kırılmaların dikkate alınması durumunda bile 12 ülke için geçerli olmadığı görülmüştür.
  • Gelişen piyasa ekonomileri sahip oldukları yapısal problemler nedeniyle makroekonomik performanslarını beklendiği ölçüde gerçekleştirememektedir. Teknoloji düzeyinin yetersiz olması, hammadde kullanımında dışa bağımlılık, ekonomik ve siyasi risklerin bu ülkelerin büyüme süreçleri önündeki en önemli engeller olduğu söylenebilir. Küresel rekabetin zorunlu bileşenleri haline gelen bu faktörler, ülkelerin ihracat gelirlerinin yeterince artış gösterememesindeki en önemli neden olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum gelişmiş ülkelerden yönelen ithalat girdilerinin yoğunluk kazanması dış ticaret açıklarını beraberinde getirmektedir. İthal girdilere bağımlı olan gelişen piyasa ekonomilerinde; bu nedenle döviz kuru ve fiyat düzeyleri arasında mutlak bir ilişkinin sağlanması oldukça zor görülmektedir.

SAGP teorisinin geçerliliğindeki en önemli şart, karşılaştırma yapılan ülkeler arasındaki fiyat endekslerinin aynı bazda olmasıdır. Fiyat seviyelerini (toptan eşya fiyat endeksi ve tüketici fiyat endeksi) oluşturan mal çeşitlerinin farklılığı arttıkça, ele alınan ülkeler arasında sağlıklı karşılaştırma yapma olanağı ortadan kalkmaktadır (Karluk, 1991: 639).

SAGP tutarsızlığının sebeplerini özetleyelim:

  • Fiyat endekslerinin ülkeler arasında içerik ve ağırlık bakımından farklılıklar göstermesi,
  • Taşıma maliyetleri, tarifeler, kotalar, gümrük vergisi farklılıkları,
  • Ticareti yapılmayan malların endeks kapsamı dışında tutulması,
  • Ülkeler arasında verimlilik farkları,
  • Ülkeler arasında kalite seviyesi farkları,
  • Ülkeler arasında gelir seviyesi farkları,
  • Gelişmekte olan ülkelerin yurtiçi fiyatlarının sürekli şoklardan etkilenmesi,
  • Gelişmekte olan ülkelerde teknoloji düzeyinin yetersiz olması,
  • Gelişmekte olan ülkelerin hammadde kullanımında dışa bağımlı olmaları,
  • Ekonomik ve siyasi risklerde büyük farklar yaşanması.

Daha ne olsun?

Sonuçta; düşük fiyat seviyesinin nedeni düşük gelir seviyesidir. Buradan satın alma gücü artışı çıkmaz. Tam tersine reel gelirin azalmasıyla tüketim sepetindeki miktar da azalır. Yani satın alma gücü düşer.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Advertisement

Ercüment Tunçalp

FED etkisi baz etkisini dengeler mi?

Ercüment Tunçalp

Günümüzün en aktüel konusu, ‘baz etkisi ile yıl sonuna doğru enflasyonun düşeceği’ senaryosudur. Bazı çevreler halkın yaşadığı gerçekleri kabullenmek yerine, kağıt üzerindeki sayıların yer değiştirmesine bel bağlamış durumdalar.

Baz etkisi; bir veride oluşan yıllık değişimin, o verinin sadece son ayda gösterdiği değişimden değil, 12 ay önceki değişimden de etkilenmesi durumudur. Yani 12 ay önce aylık enflasyon oranı anormal yüksek çıkmışsa, 1 yıl sonraki aynı ayda enflasyon düşüşüne tesir eder. Elbette tersi de mümkündür. Buraya kadar normal olmayan bir şey yok…

Ancak daha önceki bir yazımda da belirttiğim gibi yapay müjdeler pompalayan bazı kalemlerin, “enflasyon yarı yarıya düşecek ve bu sayede hayat pahalılığı azalacak” görüşü matematiğe aykırıdır.

O zaman önce baz etkisi ile ‘hayat pahalılığının azalacağı’ ihtimalini eleyelim!

İşte hesabı:

Halkın enflasyonu yüzde 100 ile sınırlı kalsa bile bir yılın sonunda 100 TL’lik sepet 200 TL olmuş demektir. İddia edildiği şekilde, devamında yüzde 50’ye düşeceği söylenen enflasyon oranı ile fiyatlar gerilemez, tersine 200 TL’lik sepet tutarı 300 TL’ye çıkar. Yani ancak fiyat artış hızı azalabilir ama hayat pahalılığı yıpratmaya devam eder. Eh yüzde 8-9 seviyelerindeki enflasyon önce yüzde 100’e çıkıp, sonra yüzde 50’ye inince mutlu ettiği tüketici varsa ona da bir şey diyemeyiz!

Tamamen varsayıma dayalı bu ihtimalin gerçekleşme ihtimali oldukça zayıftır.

Çünkü TÜİK hesabına göre bile Eylül ayı Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi (Yİ-ÜFE) yıllık yüzde 151,50 artış gösterdiğinden, hem yarınlar için baz etkisinin garantisi yoktur hem de aşağıdaki örnek gerçekleşse bile o etkinin gücü sınırlı kalabilir. Örneğin Aralık 2021’de aylık enflasyon yüzde 13,58 gibi çok yüksek oranda gerçekleştiğinden, “Artık bir defa daha bu kadar yükseğini görmeyiz” inanışı normaldir. Evet 2022 Aralık ayında yıllık enflasyon hesaplanırken; 2022 Aralık ayı tüketici endeksinin 2021 Aralık ayı tüketici endeksine göre yüzde değişimi esas alınacaktır. 2021 Aralık aylık enflasyonu oldukça yüksek oranda (%13,58) çıktığı için, 2022 Aralık’ta muhtemelen daha düşük gelecek aylık enflasyon oranı ile yıllık enflasyonu düşürecek bir baz etkisi söz konusu olacaktır. Diyelim ki; Aralık 2022’nin aylık enflasyon oranı da yüzde 4,58 geldi. Yani böyle olabileceğini varsayıyoruz. Bu durumda endeksten yüzde 13,58’lik enflasyon oranı çıkacak, yerine yüzde 4,58’lik oran girecektir. Bu durumda da yıllık (12 aylık) enflasyon 9 puan kadar düşmüş olacaktır…

Ocak 2023 için de benzer beklentinin sebebi, Ocak 2022’de de aylık enflasyon oranının yüzde 11,10 çıkmasıydı. Peki daha sonrası?

Sonraki ayda illüzyon bitiyor. Zira Şubat 2022’nin aylık enflasyon oranı yüzde 4,81 idi. Böylece baz etkisi zayıflayacak ve sonraki aylarda da sınırlı kalacaktır.

Benim Aralık, Ocak aylarına dair de şimdiden benzer bir beklentim yoktur, zira dolar kurunda yukarı yönlü hareketin süreceğine ait işaretler vardır. Fed faizleri yükselttikçe dolar güçleniyor, üstelik daha da yükseltileceği açıklamaları geliyor, bu da bizim enflasyonun geleceğini belirliyor. Benim fikrim; Fed etkisinin, bizim baz etkisini azaltacağı yönündedir…

Zira Fed faiz artışlarının bu hızda devam etmesi, dolar kurunu hem diğer ülke paralarına hem de TL’ye karşı daha üst seviyelere taşıyacaktır. Üstelik TCMB’nin faiz indirerek bu neticeye katkı yaptığını da düşünmekteyim. Zira rekor kıran eksi reel faizimiz dünyadaki gelişmelerden bağımsız olarak da kur artışına neden olmakta, kur artışı ithal girdi fiyatlarını, devamında da maliyet enflasyonunu artırmakta, finalde ise yüksek cari açık kaderimiz olmaktadır.

Nitekim Ocak- Ağustos döneminde dış ticaret açığı bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 146,3 artarak 29,8 milyar dolardan 73,4 milyar dolara yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2021 Ocak-Ağustos döneminde yüzde 82,5 iken, 2022 yılının aynı döneminde yüzde 69,3’e geriledi. Sadece 2022 Ağustos ayında 11,3 milyar dolar ile tarihin en yüksek dış ticaret açığı kaydedilmiştir.

Sonuç olarak;

  • En iyi ihtimalle baz etkisi (kötünün de kötüsünü görme ihtimalimiz az olduğu için) yıllık enflasyon oranını biraz düşürmüş gözükecek…
  • Ancak fiyat artışları sürecek…
  • Hayat pahalılığı yıpratıcı etkisini sürdürecek…
  • Satın alma gücündeki düşüş durmayacak…
  • Gelir dağılımındaki bozulma devam edecek…
  • Kırmızı ete ulaşamayan tüketici sayısı artacak…
  • Domates, yumurta ve muz da seyirlik ürünler listesine dahil olacak…
  • Bu kış yaşam koşulları daha da ağırlaşacak…

Denebilir ki; seçim var, asgari ücrete, emekli maaşlarına yüksek oranda zam gelebilir. Fark etmez, hem bu zamlı maaşlar ele geçmeden, başta kiralar olmak üzere bütün temel tüketim ürünleri için fiyat ayarlamaları gündeme gelir hem de ek para basarak kaynak yaratıldığı için bunun da enflasyonu artırıcı etkisi olur. Bu filmi daha önce defalarca görmüş, bu köşeden de sık sık aktarmıştık…

Yeni gelişme; enflasyonun artması yanında büyümenin de düşecek olmasıdır. Bunu ben söylemiyorum; Eylül ayı içinde yeterince belirttiğim gibi ‘Tüketici Güven Endeksi’ aracılığı ile tüketici söylüyor, yedi aydır eşik değerin altında seyreden ‘PMI- Satın alma Yöneticileri Endeksi’ aracılığı ile de imalatçı söylüyor. Bunlar öncü göstergeler olduğu için üretici ve tüketiciyi dinlemek varken, falcılara kulak vermeye ihtiyaç yoktur.

Kaldı ki; her şey yolunda gitse bile uzun ve yıpratıcı bir enflasyon tünelinden geçmiş olan tüketici gruplarının kendilerine gelebilmeleri için uzun sürelere ihtiyaç vardır. Hemen 1-2 ayda, hatta 1-2 senede piyasa güllük gülistanlık hale gelemez. Mevcut hükümet devam etse de değişse de gelemez. Sadece uygulanan politikalar değişirse iyileşme süresi biraz kısalabilir.

O kadar…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Enflasyonu avantaja çevirenler çoğalıyor

Ercüment Tunçalp

Yüksek enflasyonun getirdiği en acımasız değişiklik ticari çıkarları önceleyen bazı hamlelerin artmakta olduğudur. Daha da hazin olan ise haksız kazancın denetlenmesini sulandırma gayretleridir. Zira bazı muhalif görüş sahipleri için iktidarı yıpratmak kullanışlı geldiğinden, isteyerek veya istemeyerek niyeti bozanların aradan sıyrılmasına katkı sağlamış oluyorlar.

Enflasyonla mücadele milletçe yapılır…

Hükümetin doğru politikalarla bu mücadeleyi sürdürmesi gerekirken, bireylerin de aşırı kâr hırsına karşı uyanık olması beklenir.

Yani, aynı marka tereyağını 133 liraya satan da para kazandığına göre 200 liraya satana karşı kayıtsız kalmak iyi vatandaşlık örneği değildir. Verdiğim fiyatlar normal raf fiyatları olup dalgınlığın faturası yüzde 50 fazla ödemektir. Eğer indirimli fiyatın 120 lira olduğu yeri keşfedemezseniz, bu sefer de cebinizden çıkan fazlalığın oranı yüzde 66 olabilir.

Tanınmış bir markanın çam balını 100 liraya satan perakendeci normal kârını elde ederken, 130 liraya satanın haksız kazancına sessiz kalmak da mücadeleye zarar verir.

Kategori lideri bir zeytin markasını 28,25 liraya satan satıcı ile 38,50 liraya satan satıcı komşudur. Dikkati dağınık bir tüketicinin yüzde 36 daha fazla ödemesinin nasıl bir duygu yaratacağını herkes kendine sormalıdır.

Keza köklü bir markanın barbunya pilakisini 16,90 liraya almak yerine 24,90 liraya almak da ihtimal dahilindedir. Bu kulvarı yanlış seçmenin faturası da yüzde 47 fazla ödemektir.

Kategori lideri bir ayçiçek yağı markasının litre fiyatı, komşu 2 marketten birincisinde 35,90 TL, diğerinde yüzde 57 fazlasıyla 56,50 TL’dir.

Bakınız, yukarda saydığım örneklerin tamamı kategorilerinin en güçlü markalarına aittir. Pazar payı daha düşük olan diğer markalardaki fiyat karmaşasının ulaştığı noktayı artık sizler tahmin edebilirsiniz herhalde…

Dünyada muz üreten sayılı ülkeler arasındayız. Geçtiğimiz haftalarda yazdım, Avrupa’nın en pahalı ülkesi olan İsviçre’nin kilosunu 1,41 euroya sattığı ithal muzun yerlisini bizde 2,20 euroya ve daha fazla fiyata satanlar vardır. İthal muzdaki yüksek vergiye rağmen ‘ithal-yerli’ makasını iyice daraltan fırsatçıları ise saymıyorum bile…

AB ülkesi Romanya’da 2,90 euro olan 30’lu yumurta fiyatı bizde 3,20 euro karşılığıdır. Ancak hâlâ üreticinin zarar ettiğini belirterek borsa fiyatlarını haftalık yüzde 4-5 artırarak açıklayan kuruluşlar vardır.

Acaba bu örneklerin enflasyon üzerinde hiç mi etkisi yoktur?

Şubat ayında 7 puanlık KDV indirimi öncesinde; yumurta, çay, yağ gibi temel gıda ürünlerine zam yapan bazı markalarda ve satış noktalarında, zamlı fiyat sebebiyle KDV indiriminin nasıl buharlaştığını yazmıştık. Artık o gerilerde kaldığı için yeni ek kazanç kapılarının aralanmasını kollayanlar vardır. İnanın bu kesimler enflasyonun tek haneye inmesini asla istemezler. Zira o zaman ne stoktan kazanmak ne vergi indiriminden sebeplenmek ne de fiyatları haftalık küçük küçük tırmandırmak mümkün olamaz. Oysa şimdi malı yüklü miktarda alanın, satışların düştüğü durumlarda bile üzülmesine gerek yoktur. Çünkü mevcut şartlarda yarın daha kârlı satabilmesi mümkündür.

Halkın büyük çoğunluğu bu yükün altında ezilirken, bunu avantaja çevirmek isteyen başka bir kesim için hayat bu kadar kolay olmamalıdır.

Sadece bu kadar da değil!

Kataloğa koyduğu çok cazip fiyatlı tanınmış bir markayı sadece fotoğrafta bırakıp tüketiciyi yanıltmak ise bazı satıcılar için alışkanlık haline gelmiştir.

Birçok kampanya ürününün ne perakendeci deposuna ne de herhangi bir şubesine girmemesi bir yana, daha insaflı çıkanlar tarafından bile şube başına 4-5 adetle sınırlı gönderildiğini izliyoruz.

Bunu nasıl anlıyoruz?

Şirketin 800 şubesi var, “Stok adedi 4000 adet” diye duyuru yapılıyor. Yani böyle bir ürüne kampanya teşhiri yapılamadığı gibi sadece az sayıda şanslı müşterinin kısmeti olmaktadır. Şaşırdığım taraf; bu markaların sahibi tedarikçilerin kendilerini neden kullandırdıklarıdır. Veya reklam gibi görülüyorsa bunun çok kötü bir reklam olduğu nasıl fark edilemiyor?

Zira mağazada ürünü bulamayan tüketiciye, çoğu zaman “üretici firma göndermedi” denmektedir. Örnekler, küçük esnaf veya yerel zincirlere ait değildir.

Önceki senelerde kırtasiye sezonunun en düşük fiyatlı perakendecisi bu senenin pahalıları arasındadır. Eski şöhretin riske atılması da şaşırtıcıdır.

Yeni moda bir insert uygulaması daha var!

Fiyatlarının rekabetçi olmadığını iyi bilen bazı perakendecilerin indirim broşüründe “yüzde 15 tasarruflu” açıklamasını yeterli görmeleri oldukça tuhaftır. Tüketici için hiçbir şey ifade etmediği de ortadadır. Normal raf fiyatı yok, indirimli fiyat yok ama tasarruflu olduğu mesajı var. Bu kampanyaların ne kadar gerçekçi olduğunu anlamak isteyenler, sözde tasarruflu fiyatı öğrendikten sonra bir de çevrelerindeki normal raf fiyatlarına bakmalılar. Ya aynı seviyede ya da daha üzerinde kaldığını görecekler!

Sonuç olarak; yüksek enflasyon dönemleri fiyat istikrarını ortadan kaldıran ortamlar yaratabilir. Herkes kendi gemisini kurtarmaya kalkınca da serbest piyasada tam rekabet koşulları sağlıklı işlemez ve tüketiciyi koruyacak bir otoriteye ihtiyaç duyulur. Bütün bu söylediklerim temel gıda ürünleri için geçerlidir. Kimse bu kategorilerde arz-talep dengesinin kendiliğinden oluşmasını beklemesin. Normalde tüketici almazsa fiyat düşer değil mi?

Evet ama her üründe değil, zira tüketici talebi düşürmek için aç mı kalacak yani…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (12)

Ercüment Tunçalp

Bu yazımızın konusu İsviçre’dir.

Amacımız da Avrupa’nın en pahalı ülkesinde yaşamak mı daha zor, en ucuz ülkesinde yaşamak mı, onu anlayabilmek…

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2021 yılına ilişkin hane halkı nihai tüketim harcamalarına göre satın alma gücü paritesi sonuçlarını açıkladı.

Avrupa’da tüketim mal ve hizmetlerine ilişkin fiyat düzeyi endeksi en yüksek ülke 167 ile İsviçre, en düşük ülke ise 40 ile Türkiye oldu.

Bu neyi gösteriyor?

27 Avrupa Birliği (AB) ülkesi genelinde 100 euro karşılığı satın alınan aynı mal ve hizmet sepetinin, Türkiye’de 40 euro karşılığı TL ile satın alınabileceğini gösteriyor. Elbette İsviçre’de de 167 euro karşılığı ile…

Peki bu ne ifade ediyor?

Sadece ülkelerin fiyat seviyelerini…

Başka?

Başka da bir şey ifade etmiyor!

Daha açık şekilde; bir ülkenin fiyat düzeyi endeksi 100’den büyük ise bu ülke karşılaştırıldığı ülke grubu ortalamasına göre “pahalı”, 100’den küçük ise “ucuz” olarak ifade ediliyor. Bu kadar…

Satın alma gücünü, gelir seviyesini dikkate almadan sadece fiyat seviyesi üzerinden hesaplamanın inandırıcılığı olamaz. İşte biz o eksik kalan kısmı tamamlıyoruz.

Sayın Volkan Baysal’ın, 27 Ağustos 2022 tarihli, İsviçre’de 1 saatlik asgari ücretle neler alınabilir?” konulu alışveriş videosundan faydalandık. Kendisine bu çalışma için teşekkür ediyorum.

Şimdi yukarıdaki liste üzerinden kıyaslamalara başlayalım…

  • Adı geçen arkadaşımızdan, İsviçre’de yıllık brüt asgari ücretin 56.000 frank, aylık brüt asgari ücretin 4.665 frank ve net asgari ücretin 3.200 frank olduğunu öğrendik. Haftalık 40 saat çalışma esası üzerinden de 3200 / 160 = 20 frank saatlik ücrete ulaştık.
  • Lidl marketten yapılan alışverişin toplamı 1 saatlik asgari ücrete denk getirilerek 20,31 frank tuttu. Aynı alışverişin karşılığı olarak Carrefoursa sisteminden aldığımız benzer ürünlerin fiyatları da 299,60 TL tuttu.
  • 1 İsviçre frangı, 19,09 TL karşılığıdır. 1 İsviçre frangı, 1,05 euro karşılığıdır. 1 euro, 18,24 TL karşılığıdır.
  • İsviçre’de net asgari ücret 3.200 frank (3.360 euro), Türkiye’de net asgari ücret 5.500 TL’dir (302 euro). İsviçre asgari ücreti 61.088 TL karşılığıdır.
  • Bir İsviçre vatandaşı aylık geliri ile bu alışverişi 1 ay içinde 158 defa yapabilirken, aynı alışverişi bizim tüketicimiz 18 defa yapabilmektedir.
  • Veya İsviçre vatandaşı bu alışverişi gelirinin yüzde 0,6’sı ile yapabilirken, aynı alışverişi bizim tüketicimiz gelirinin yüzde 5’i ile yapabilmektedir.
  • Listede görüleceği üzere Avrupa’nın en pahalı ülkesi ithal muzu euro bazında bizim yerli muzdan daha ucuza satıyor. Bu konu da aynen yumurta gibi özel ilgiyi hak ediyor!
  • İki taraftaki alışverişi de euro bazında gösterirsek; İsviçre deki alışveriş tutarı 21.32 euro, Türkiye alışverişi 16.43 euro karşılığıdır.

Türkiye alışverişi euro bazında İsviçre alışverişinin yüzde 77’si seviyesinde iken, Türk tüketicinin euro bazında geliri İsviçreli tüketici gelirinin yüzde 9’u seviyesindedir.

  • Her iki ülke vatandaşının gelirini de harcamasını da bir birim üzerinden karşılaştırırsak; geliri 1.7 kat fazla çıkan ülkemiz vatandaşının harcaması 14.7 kat fazla çıkar. Eğer her iki tarafın gelir ve fiyat düzeyleri benzerlik gösterseydi bizdeki alışverişin tutarı 299,60 TL yerine sadece 34,65 TL çıkmalıydı. Veya 299,60 TL’lik alışverişi yapan vatandaşımızın asgari ücreti 47.555 TL olmalıydı. Evet aradaki fark bu kadar büyük olunca böyle inanılması güç rakamlar ortaya çıkıyor ama gerçek budur. Yoksa en kolayı, ülkeleri fiyat seviyelerine bakarak sıralamaktır ki buradan doğru sonuç çıkmaz.

Sonuç olarak; kişi başı milli gelirde oluşan büyük fark satın alma gücünün hangi tarafta açık ara önde olduğunu çok net ortaya koyuyor zaten. Ancak küresel bazı kurumların (Dünya Bankası, IMF gibi) icadı olan ve yapay olarak yaratılan “satın alma gücü paritesine göre gelir” şu anda küresel ortamda en çok tartışılan konu olmaya devam ediyor.

Yazının başında belirttiğim, TÜİK tarafından çıkartılmış fiyat düzeyi endeksinde 167- 40 değerlerinin nasıl bulunduğunu bilmiyorum. Ancak iki ülke arasında euro bazında alışverişte bu kadar fark olmadığını çok iyi biliyorum. Zira devamlı kıyaslıyorum. Son alışverişte olduğu gibi yüzde 79 seviyesinde veya 2 sene önce tespit ettiğimiz gibi yüzde 46 seviyesinde kalan fiyat düzeyimiz yanına elbette gelir düzeyleri arasındaki farkı da ilave ediyorum.

Matematiği bir tarafa bıraksak bile, dünyanın değişik yerlerinde sadece süpermarket otoparklarındaki alışveriş arabalarının yüküne ve içeriğine bakarak da satın alma gücünün hangi tarafta ağır bastığı kolayca tespit edilebilir.

87.087 dolarlık kişi başı geliri (bu da bütün nüfusun ortalaması) bizden 9 kat fazla olan İsviçreli tüketici de pahalı bir ülkede yaşadığını biliyor. Ve hatta aylık süpermarket alışverişi için Fransa veya Almanya’ya geçenler de oluyor. Bu durum satın alma gücü düşüklüğünden değil, hesabını iyi yapan ve ne tasarruf ettiğini hesaplayabilen bilinçli tüketicinin davranışı olarak öne çıkıyor.

Darısı bizim başımıza…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER