Ercüment Tunçalp
Muz fiyatları üzerine
Uzun zamandan beri küresel anlamda en yüksek muz fiyatlarının bizim ülkemizde gerçekleştiğini ve bunun normal olmadığını yazıyorum. Ancak aşağıda belirttiğim şekilde zengin ülkelerin reyonlarında makul fiyatlar istikrarını korurken bizdeki artış devam ediyor. Fiyatlar 14 liradan başlıyor, 18 liraya kadar çıkıyor. Haftada bir iki gün indirim uygulayarak (semt pazarlarıyla rekabet için) 12 liraya kampanya yapan perakendecilerimiz de var, organik muzu 20-22 liradan başlayarak fiyatlandıranlar da…
Bir ulusal indirim marketimizde ithal muzun fiyatı 14,95 TL’dir. Bir ulusal gurme market zincirinde ithal muz fiyatı 16,95 TL, yerli muz fiyatı 17,50 TL’dir. Bir başka ulusal gurme market zincirinde organik muzun fiyatı 23.99 TL’dir. Bir ulusal süpermarket zincirinde ithal muz 14,99 TL, yerli muz 13,90 TL’dir. Yukardaki fiyatların sadece çok şubeli zincir mağazalara ait olduğunu hatırlatırım. Manav veya müstakil market fiyatları dikkate alınmamıştır.
Görüldüğü gibi pahalılığı sadece ithalat şartlarına bağlamak doğru değildir.
Zira biz aynı zamanda senede 500 bin ton muz üretimi yapan bir ülkeyiz. Üretici olan bir ülkenin bu avantajı tüketici lehine fiyatlara yansımaz mı?
Yansımıyor. Yukardaki fiyatların sadece gümrük vergisi uygulanan ithal muza ait olmadığı açıkça görülmektedir. Yerli muz bazı tezgahlarda 1-2 lira daha pahalı, bazı tezgahlarda da 1-2 lira daha ucuzdur.
Üretici olmayan, sadece ithal muz satan Avrupa’nın ve Kuzey Amerika’nın zengin ülkeleri bizden çok daha ucuza vatandaşlarına muz yedirmekteler. Yaygın fiyatlar 1 dolar ve 1 euro civarındadır. Elbette ülkelere ve market zincirlerine göre de küçük farklar vardır. Takdim ediyorum.
Yurt dışı raf fiyatları:
- Almanya’da 1 euro olan normal fiyat, indirimde 89 cent oluyor. Yani 5,5 TL ile 6 TL karşılığıdır (kur 6,19). Organik muzun fiyatı 1,69 eurodur. 10,5 TL karşılığıdır. Bizde bu fiyata normal muz bulunmamaktadır.
- Hollanda’da yaygın fiyat 1 euro ve karşılığı da 6,20 TL’dir.
- İspanya’da 1,29 euro fiyatla satılmaktadır. Karşılığı 8 TL’dir.
- Polonya’da 4 zloty fiyatla satılmaktadır. Karşılığı 5,65 TL’dir (kur 1,41).
- Macaristan’da 1,20 euro olan normal fiyat, indirimde 1 euro olmaktadır.
- Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde ithal muz 6,5- 8,95 TL arasında satılmaktadır.
- İsviçre’de 2,60 frank olan normal fiyat, indirimde 1,50 frank oluyor. Kendi ülkelerini pahalı bulan birçok İsviçre vatandaşının sınırdan geçerek toplu alışverişlerini Almanya’dan yaptıklarını hatırlatırım. Böyle bir piyasada bile muz fiyatları 8,5 – 14,90 TL aralığına denk gelmektedir (kur 5,73).
- ABD’de 99 cent- 1,20 dolar aralığında satılmaktadır. Karşılığı en fazla 6,80 TL’dir (kur 5,70).
- Kanada’da 1,50 Kanada dolarına satılmaktadır. 6,5 TL karşılığıdır (kur 4,28).
Mevcut durum bu olduğuna göre sebepleri üzerinde biraz durmak gerekir. Amacımız bu konuya dikkat çekerek hakkaniyetli bir orta yolun bulunmasına yardımcı olmaktır. İthal muza uygulanan yüzde 145,8 düzeyindeki gümrük vergisinin yerli üreticiyi koruma gayesi güttüğü bellidir. Ancak büyüme çağındaki çocuklarımızın beslenme hakkı ile de dengelenmelidir.
Yurt içinde üretilen bir ürünün fiyat çıtası bu kadar yukarda olabilir mi?
Elbette üretici kanadı bu verginin korunmasını istiyor. Haklı olduklarına emin değilim. Ancak muzun dağıtım kanalı paydaşlarından birisine, Mersin Yaş Sebze ve Meyve Hal’inde komisyonculuk yapan Remzi Koldaş’a kulak verebiliriz.
Koldaş, Ocak ayında yaptığı bir açıklamada; “Mersin Halinde Anamur muzunun satış fiyatının 6-6,5 lira arasında değiştiğini” iddia ederek, “herkesin muz yiyebilmesi için ithal muzda gümrük vergisinin kaldırılması gerektiğini” söyledi. Bu durumun Anamur muzunu etkileyip etkilemeyeceği ve Anamurlu üreticilerin tepki gösterip göstermeyecekleri yönündeki soruya Koldaş, “Kilosu 10 TL’de olsa Anamurlular buna karşı gelirler. 1 liraya 1 buçuk liraya mal olan muzu Anamurlular dalında 4 liraya, 5 liraya satıyor. Hâlâ fiyata az diyorlar. “Tüketici kaç liraya yiyecek muzu?” diye de soruyor (Kaynak: Güney Gazetesi).
Anamur Muz Üreticileri Birliği (MUZBİR) Başkanı Hasan Çatkaya’yı da dinleyelim:
“Ülkemizde yaklaşık 500 bin ton muz üretiyoruz. Gelecek yıl 700 bin tona ulaşırız. Ülkenin ihtiyacının tamamını yerli muz karşılar. İthal muzun ülkemize geliş macerası 2 ay, yerli muz ise direk tarladan tezgahadır” diyor.
(Kaynak: www.tamsayfa.net)
Başkan bu söylemiyle nelerin altını çizmiş oluyor?
- Muzda kendi kendimize yeterli olduğumuzun,
- Lojistik maliyette ithal muza göre çok avantajlı olduğumuzun…
Peki neyi söylemiyor?
‘Yüzde 150 vergi yükü olmayan ve rakibe göre lojistik giderde avantaj sağlayan yerli üretici sayesinde fiyatlar yarı yarıya düşer’ demiyor.
Başkan Hasan Çatkaya’nın Retail Türkiye Dergisi’ndeki röportajından bir bölümle devam edelim:
“Bizim de muz üreticileri olarak birlikte hareket etme mekanizmasını artıracak yapılar kurmamız gerekiyor. Büyük marketler muz istiyor ama veremiyoruz, neden?
Bahçemiz var, muzumuz var ama sarartmamız yok. Adama tıra yükleyip ürün veremiyoruz. Bundan sonra marketlere, 5 yıldızlı otellere gideceğiz. ‘Muzu bizden alacaksın, biz sana taze muz göndereceğiz. Muz deponda 10 gün değil, 2 gün duracak’ diyeceğiz” açıklamasında bulunuyor.
Başkan devam ediyor; “Yurt dışındaki muzun raf ömrünün nasıl uzatıldığını bilmiyoruz. Uzmanlarımızın çalışması gerekiyor. Muz yetiştiriciliği konusunda deneyimlerin bir araya getirilip tüm çiftçilere aktarılmasını hedefliyoruz” diyor.
Başkan’dan duyduklarımız esasında her şeyi anlatıyor.
Ülkemizde 1930’lu yıllardan itibaren muz ticari amaçla yetiştiriliyor.
Bu 90 yıllık sürede;
- Kooperatifleşmek için yeni yeni hareketleneceğiz!
- Üretim hızlı şekilde artıyor ama sarartma ünitelerimiz yok!
- Muzun raf ömrünü nasıl uzatacaklarını bilmiyorlar ve uzmanları üretici ülkelere gönderip, gelen bilgileri çiftçilerle henüz yeni paylaşacaklar!
- Marketlere taze muz göndermeye niyetlenmişler ama marketlerin en fazla 2 gün bekleyebilen muzu alamayacaklarını veya yüksek fireyi üstlenemeyeceklerini henüz öğrenememişler.
70’li yıllarda karpitle sarartılan yerli muzu alıp satardık. Eminönü’ndeki Sebze Meyve Hali’ne yakın yerlerde muz odaları vardı. Her gün o odalara girdik çıktık, tüketici olarak da yıllarca afiyetle yedik ve sonra da sağlığa zararlı yöntem olduğunu öğrendik. Şimdi etilen gazı kullanılıyormuş. Onun da ne kadar sağlıklı olduğunu daha sonraki senelerde öğreniriz herhalde!
1985 yılından itibaren ithal muzla tanıştık ve meyve tezgahlarının en gösterişli ürünü oldu. İthalatın başlamasına kadar Migros’un Meyve Sebze Pazarlama Müdürü olarak neler çektiğimi bir ben bilirim. Rakibi olmayan ve talebi karşılamakta zorlanan yerli muzu tok satıcı durumundaki komisyoncunun elinden almak, istediği fiyatı kabul etseniz de deveye hendek atlatmaktan daha zordu.
İthalat başladıktan sonra da yerli muzun krallığı bir müddet daha devam etti. Sonra da koltuğu ithal muza terketti. Her zaman yerli üretimi destekleyen bir kişi olarak itiraf etmeliyim ki; ithalatla birlikte iş hayatımda büyük bir rahatlama yaşadım. Tüketiciyi söylemeye gerek yok, o günlere kadar sadece fotoğraflarda gördüğü bir ürünle makul fiyat ödeyerek tanışmış oldu.
Elbette yerli muz üreticilerinin de sıkıntıları vardır. En önemlisi, dünyanın en büyük ihracatçısı Ekvador’da açık alanda kendiliğinden yetişen muzun, Türkiye’de çoğunlukla örtü altında yetiştirilmesinden kaynaklanan maliyet farkıdır. Ancak rekabette sağlanan avantajlar bu maliyetin çok üstündedir.
İkincisi, yurda kaçak yollardan giren ithal muzun ‘yerli ürün fiyatlarını düşürdüğü’ şikayetidir. Bu kaçağın tüketiciye düşük fiyat olarak yansımadığı çok net bellidir. Aradaki bu farkın kimlerin cebine girdiği ise benim de merak ettiğim bir konudur. Kaçak muzun rafa nasıl yansıdığını görmek isteyenler İran marketlerine bakabilirler. Muzun kilogram fiyatı 29.700 riyal, yani 4 TL karşılığıdır.
Sonuçta; dünyanın en pahalı muzunu yemeyi haketmiyoruz. Yerli muz, ancak üreticiden tüketiciye kadar uzanan dağıtım kanalında yer alan bütün paydaşların ortak hareketi ile hakettiği raf payına kavuşabilir. Rekabetçi fiyat oluşturulması halinde ithal muz kendiliğinden sahneden çekilir. Aksi takdirde kendi ülkesinde bile bu kadar pahalı olan bir ürünün ihracat şansı da olamaz.
Ercüment Tunçalp
Kuru soğan ve plansız üretim
Elbette tarım ürünlerinin geneli için geçerli olan bir hususu kuru soğan örneği üzerinden değerlendireceğim. Yıllarca üreticiden en fazla duyduğum söz, “benim ürünüm bir sene para ediyor, ertesi sene tarlada kalıyor” olurdu. Maalesef seneler geçse de durumun değişmediğini son yaşadığımız kuru soğan olayında da görüyoruz. Oysa işin gerçeği plansızlık…
Ürün bir yıl para ettiyse, ertesi yıl cümbür cemaat o ürünü ekiyoruz. Arz fazlası sebebiyle ürünün çoğu tarlada kalıyor. Bu sefer çoğunluk o üründen vazgeçiyor, sonraki yıl da fiyat anormal seviyelere çıkıyor (bu sene olduğu gibi).
Hollanda ve ABD gibi planlı tarım üretiminde başarı sağlamış ülkelerde ise; olağanüstü iklim koşulları yaşanmadıkça sürprizlere yer yoktur. Zira 50 yıl önce bize de öğretildiği gibi çaresi; “Örümcek Ağı Teoremi’dir.
Teorem, özellikle tarım sektöründe; üretim kararının alınması ile ürünün piyasaya arzı arasındaki zamanda (örneğin 1 yıl) yaşanacak fiyat dalgalanmalarını ifade eder. Ülkemizde yaşanan kuru soğan gerçeği üzerinden, geçmiş senelere ait market fiyatlarıyla bunu açıklayacağım…
- 2026 Temmuz 69 TL
- 2026 Nisan 12 TL
- 2025 Ağustos 10 TL (üretici fiyatı 6 TL)
- 2024 Eylül 14,90 TL
- 2023 Mayıs 21.90 TL
Sakın sadece son 2 yıl arasındaki fiyat artışının %590 olmasına takılmayalım, 2026 Nisan ayında 12 TL olan market fiyatına (depolama ve fire maliyetine rağmen) bakarak son 3 aydaki %475 fiyat artış oranına odaklanalım.
Daha da tuhafı; 2023 Mayıs ayındaki 21,90 TL fiyatın, bu yüksek enflasyon döneminde ve tam 3 yıl sonra 12 TL’ye düşüşünü sorgulayalım.
İşte bu teori diyor ki; “kızı kendi haline bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya kaçar.” Evet üreticiyi de kendi haline ve desteksiz bırakırsanız örümcek ağına takılır (tüketiciyle birlikte). Yani çiftçilerin bir önceki dönemin fiyatlarına bakarak yaptıkları üretim hatalarıyla düştükleri tuzağı ifade ediyor.
Bu tuzağa 2025 yılında düşenlerin (fiyatı 6 TL’de kalan veya çöpe giden ürünler nedeniyle) üretimden vazgeçmeleri bu seneki olumsuz sonucu doğurmuştur.
Şimdi de sırada bu teorinin çözüm için önerileri var…
- Üretim planlaması ve kotalar: Devlet ve kooperatifler aracılığıyla, hangi bölgede hangi üründen ne kadar ekilmesi gerektiğine göre planlama yapılır. Ve arz fazlasını önlemek üzere üretim kotaları belirlenir.
- Sözleşmeli tarım: Üretici, ürünü ekmeden önce belirli bir fiyattan satacağını sözleşme ile garanti altına alır. Bu yöntem yazının başında belirttiğim, çiftçinin geçmiş yıla ait yüksek veya düşük fiyatlara bakarak karar almasını engeller. Böylece örümcek ağı (fiyat dalgalanmaları) kırılır.
- Taban fiyat ve destekleme politikaları: piyasa fiyatı üreticiyi zarar ettirecek seviyeye düştüğünde; devlet devreye girerek makul bir taban fiyat garantisi vererek üretici çoğunluğunun o üründen vazgeçmesini engeller.
- Doğru bilgiye ulaşmak: Üreticiye anlık piyasa verilerinin, stok miktarlarının ve talep tahminlerinin ulaştırılması, rasyonel kararlar almalarına yardımcı olur.
Bu teoremin yeni bir şey olmadığı, 1934 yılında Nicholas Kaldor tarafından literatüre kazandırıldığını da kenara not edelim.
Kuru soğanın en problemli 2-3 üründen biri olmasının başka nedenleri de vardır.
Fiyatlara üretim miktarı kadar depo stokları da yön verir. Hasat Temmuz-Eylül arasındadır ve bir yıl boyunca depolardaki stokların kademeli şekilde piyasaya sürülmesi gerekir. İşte en hassas kısım burasıdır. Ürünün hangi ellerde ve depolarda olduğu şeffaf şekilde izlenebilmelidir. Bunun aksaması piyasayı spekülatörlerin insafına terk edebilir. Aynen kırmızı ette olduğu gibi…
Bu ürün depolanabilen meyve sebze çeşitleri içinde en fazla fire riski taşıması ile de ünlüdür. Eğer uygun sıcaklık ve havalandırma şartları sağlanarak çürüme ve filizlenme önlenemezse, depolarda “var zannedilen” stokların önemli kısmının çöpe gitme ihtimali vardır. Ve bu da net arzı doğrudan etkiler.
Bence gerektiğinde bu depolama işini devlet üstlenmelidir. “Tampon stok” olarak bilinen sistemin uygulayıcılarından biri dünyanın en büyük soğan üreticilerinden olan Hindistan’dır. Tarımsal Pazarlama Kooperatifleri aracılığı ile doğrudan çiftçiden alınan ürün devlet depolarında korunur. Hem milli değerin sağlıklı muhafazası hem de fırsatçılığın önüne geçilmesi için tedbirdir.
Sonuç olarak; dünyayı yeniden keşfetmeye gerek yoktur. Kurallar bellidir ve yeteri kadar da izlenecek başarılı ülke bulunmaktadır. Örneğin Hollanda’da tarımsal üretim genellikle önceden belirlenmiş ihracat pazarları ve iç talep doğrultusunda sözleşmeli olarak yapılır. Güçlü kooperatif yapısı olduğundan üreticiler bir araya gelerek güçlerini artırır ve arz fazlasını önleyecek üretim kotalarını kendi içlerinde koordine ederler. Üreticiler arasındaki bilgi paylaşımını da yine güçlü yönetim kademeleri sağlar.
Bütün bu noksanlarımıza rağmen gizli ellerin de devrede olduğunu rakamlar söylüyor. TÜİK, bitkisel üretim 2026 yılı 1. tahminine göre, kuru soğan üretim miktarında %13,5 oranında azalışı öngörmektedir. Yine TÜİK verilerine göre 2025 yılı üretim miktarı 2,9 milyon ton olarak açıklanmıştır. Yani 2026 yılında 2,5 milyon ton üretim bekleniyor. Kişi başı tüketim yaklaşık 27 kilo olduğundan (27 kgx86 milyon= 2,3 milyon ton) üretim iç pazar için yeterlidir. Hatta 200 bin ton da ihracat payı kalmaktadır (2025 rakamı 144 bin ton). Bu veriler ülkemizin kendine yeterlik oranının %100’den düşük olmadığını göstermektedir. Ve bu durum hızlı fiyat artışlarını makul göstermemektedir. Dolayısıyla hükümetin, bu anormal fiyatları dengelemek amacıyla “kuru soğan ithalatındaki gümrük vergisini geçici olarak (31 Ağustos 2026’ya kadar) %49,5’den %5’e indirmesi doğru bir karardır, ancak buna bile ihtiyaç duyulmayacak şekilde gelecek yıllar için şeffaf ve planlı üretime geçilmesi şarttır. Yoksa “gerekirse kuru ekmek soğan yeriz” sözü de tarihe karışacaktır…
Ercüment Tunçalp
Fiş almayan müşteriler!
Çok rastladığım bir olaydır ve sizler de mutlaka şahit olmuşsunuzdur…
Kasiyer tahsilatı yaptıktan sonra müşteriye alışveriş fişini uzattığında arada sırada aldığı cevap “fişi at kızım çöpe” olur. Veya duymazdan gelerek yürür gider…
Bir gün kasa önünde beklerken, arkamdaki beyefendi “Parayı sokaktan toplasam böyle davranmam” dedi. Son derece haklıydı ama sosyal medyada tam tersine “alışveriş fişi almıyorum, çünkü…” diye başlayan ancak en önemli gerçeğin yanından bile geçmeyen bir sürü ifadeye şahit oldum. Kağıt israfının önlenmesinden, çevre temizliğinden, kasa hızını artırma özelliğine kadar bolca görüş ortaya konarken, kimse cebinden düşen para ile ilgilenmiyordu!
Dolayısıyla bugün tüketiciye kaybettiren önemli bir durumdan bahsedeceğim.
Son zamanlarda, bilhassa ulusal zincirlerde personel giderinden tasarruf amaçlı eksik istihdam söz konusudur. Bu durum hizmetin aksamasına, alan yönetimi ve etiket değişikliği ihmaline, çalıntı oranının artışına neden olsa da esas riski yüklenen tüketici oluyor.
Son zamanlarda “etiket ile sistem arasındaki uyumsuzluk” aşırı artmıştır. Bir tüketici olarak marketlerden para iadesi almadığım hafta yoktur…
Bu konuda rekor eski Azerbaycan Ramstor Genel Müdürü Alparslan Uçur’a aittir. Bazen kasa ile etiket arasındaki farktan, bazen son kullanım tarihi aşımından, bazen de evde yaptığı kalite kontrol olumsuzluklarından alışveriş fişi sayesinde korunabilmektedir. Oldukça fazla yekun tuttuğu da kendi ifadesidir.
Tüketicinin yapması gereken; öncelikle fiyat avantajı görülen ürünlerde kasa fişi ile akılda kalan fiyatların karşılaştırılmasıdır. Emin olunmayan fiyatlarda tekrar rafa dönüp kesin kanaate ulaşılmalıdır. Hata bulunduğunda, etiket raftan alınarak fiş ile yan yana kasiyerin önüne konmalıdır.
Burada esas olan etiket fiyatıdır. Nedeni ve sonuçları tüketiciyi ilgilendirmez.
Örneğin Fiskobirlik fındık ezmesi normal fiyatı olan 370 TL’den 199 TL’ye inmişti ama kasada benden istenen ilk fiyattı. Elbette itiraz hakkımı kullanarak 171 TL’nin cebimde kalmasını sağladım. Peki bu hatalar hep tüketici aleyhine mi olur?
Evet çoğunlukla öyledir. Zira bu hatalar fiyat artışı durumunda söz konusudur. Ülkemizde kampanyalar hariç fiyat düşüşleri sık görülen bir şey değildir. Olsa bile tüketici etiket fiyatını yüksek bulursa ürünü almayabilir. Veya insert içinde düşük fiyatı gördü ama rafta yüksek fiyatla karşılaştı ise itiraz hakkı da vardır.
Elbette bütün bunlardan, “fişi çöpe at kızım” diyenlerin haberi olmaz ve de hatayı telafi etme imkanı kalmaz…
Kaldı ki, alışveriş sonrası fişini almayan müşteriler, Vergi Usul Kanunu kapsamında alışveriş tutarına bakılmaksızın 5.000 TL özel usulsüzlük cezası riskiyle karşı karşıyadır. Ayrıca 213 sayılı bu kanun çerçevesinde, satıcı da alıcının isteğine bakmadan o fişi ödeme kaydedici cihazdan (kasadan) çıkarmak ve müşteriye uzatmakla yükümlüdür. Bu kısımda sorun yoktur, zira eğitilen kasiyerler fişi müşteriye uzatırlar. Sorun daha çok müşteridedir…
Olayın başka boyutları da var. Fiş ürünün o mağazadan alındığına dair hukuki kanıttır. Fişi almayan kişinin kusurlu bir malı (tarihi geçmiş, tağşişli veya insan sağlığı için tehdit oluşturan) iade ve değişim hakkı olamaz. Biraz daha ileri gidiyorum, bir zehirlenme olayında hak iddia edemez.
İki ürün alırsınız kasadan dört adet olarak geçebilir. Sizden sonraki müşteri kasa bankosuna ürünlerini boşaltmaya başladığında sizin işleminiz devam ediyor olabilir. Kasiyer yanlışlıkla onun ürününü sizin fişinize yazabilir. Aldığınız avokado kasadan ananas olarak geçebilir. Elinizde fiş yoksa nasıl bileceksiniz?
En önemlisi birkaç market dolaşan tüketici için fiş, güvenlik kontrolünde herhangi bir ürünün önceki perakendeciden alındığını ispat için de gereklidir.
Yani haksız suçlamaların önüne geçilebilmesi için de yardımcı bir işlevi vardır.
En taze örneği verdiğimde, fişin piyasa kontrolünde ne kadar işe yaradığı da görülecektir. Konumuz, “Duru sıvı sabun ‘Zeytin Bahçesi-Mutluluk’ ifadesi ile 3 lt ambalajda satışa sunulan ve market raflarında yer bulan bir üründür. Bizi ilgilendiren kısmı, bu ürünün bir markette 415 TL’ye, başka bir markette 109 TL’ye (indirimde) satılmasıdır. Eğer elinizde fiş yoksa toplam alışveriş tutarınız içinden bunu nasıl süzeceksiniz? Buraya kadarı müşteriyi ilgilendiren kısmıdır.
Ayrıca fiyatlama özgürlüğünün bu kadar geniş olduğu ülkemizde; düşük olan fiyatın maliyet fiyatına yakın olduğunu kabul etsek bile (ki mümkün değildir), %271 kâr ilavesi ile de ilgilenecek olanlar çıkabilir…
Peki dünyadaki uygulama nasıldır?
Almanya, Fransa, İsveç, Portekiz gibi bazı ülkelerde fiş alma zorunluluğu yoktur. Bize biraz daha benzeyen İtalya’da market fişini almamak gibi bir durum söz konusu olamaz. İtalyan mali polisi marketlerden çıkan müşterileri durdurup fiş kontrolü yapabilirler. Eğer market kapısından çıkmış ve fişinizi polise ibraz edememişseniz hem siz hem de işletme ağır para cezalarıyla karşılaşabilir. Çekya ve Yunanistan’da da müşterinin fişi almayı reddetmek gibi bir seçeneği yoktur. Norveç ve Hollanda’da kasiyersiz sistemler yaygındır, bu bakımdan market fişini almak zorunludur. Örneğin Hollanda’da Albert Heijn gibi bazı zincirlerde self servis kasa bölgesinden çıkmak için kapıdaki turnikeye fişteki barkodu okutmak zorundasınız.
Sonuç olarak; görüldüğü gibi bu konuda hem devleti koruma hem de satıcıyı kontrol altında tutma öncelikleri vardır. Tüketicinin korunması ise daha çok onun kendi tercihine bırakılmıştır. İşte söylemek istediğim tam da budur. Yani ortada hatırı sayılır maddi kayıp söz konusudur ve kimse devletten daha zengin değildir. Elbette buna rağmen bireysel tercihlere de saygımız sürmektedir…
Ercüment Tunçalp
PMI verisi ne söylüyor?
Bu konuyu seçme nedenim; “Ekonomi iyiye gidiyor” şeklinde temeli olmayan söylemlerin rahatça gündeme gelebilmesidir. Yüzde 30’lara takılı kalan enflasyona rağmen “dezenflasyon süreci”nden bahsedilmesidir. Bu konuda çok yazdığım için bugün sıra Satınalma Yöneticileri Endeksi (PMI) verisindedir.
PMI ekonomide en fazla önem verilen ve takip edilen göstergelerin başında gelir. Her ayın ilk günü açıklanması bu veriyi öncü gösterge konumuna taşır. Yani bir nevi özel sektördeki hava durumunu bildirir…
İmalat ve hizmet sektörlerindeki ekonomik eğilimleri ölçer, özel sektör şirketlerindeki üst düzey yöneticilerin aylık anket verilerine dayanır.
- 50,0 eşik değerdir, genişlemeyi de daralmayı da ifade etmez.
- 50,0 üzeri ekonomik aktivitede artışa ve sektörde genişlemeye işaret eder.
- 50,0 altı ekonomik aktivitede düşüşe ve sektörde daralmaya işaret eder.
- İmalat Sanayi PMI endeksi hesaplanırken beş temel bileşene yer verilir. Yeni siparişler (%30), üretim (%25), istihdam (%20), tedarikçilerin teslim süreleri (%15), satın alınan ürün stoku (%10) şeklinde ankete yön verilir. Parantez içindeki oranlar dikkate alınan ağırlıklardır.
- Matematiksel formülü;
PMI= (Olumlu cevap oranı x 1)+(Değişmedi cevap oranı x 0,5)+(Olumsuz cevap oranı x 0) şeklindedir…
Olumsuz cevapların 0 ile çarpıldığı için formüle bir katkısı yoktur. Bu bakımdan sadeleştirelim…
PMI= İyiye gidiyor diyenlerin %’si+(Değişmedi diyenlerin %’si/2)
Yani iyileşme bildirenlerin yüzdesi ile değişmediğini bildirenlerin yarısı toplanır. Örneğin; bir ayda 100 satın alma yöneticisine “yeni siparişler” durumu sorulmuş olsun;
40 yönetici; “geçen aya göre iyi” dediyse %40,
30 yönetici “geçen aya göre değişmedi” dediyse %30,
30 yönetici “geçen aydan daha kötü” dediyse %30 dikkate alınır. Formülde yerine koyacak olursak; PMI= 40+(30/2)= 55 çıkar…
Bu şekilde elde edilen 5 ayrı bileşen skoru, önceden belirlenmiş sabit ağırlıklarla (yukarda belirttim) çarpılarak tek bir manşet PMI rakamına ulaşılır.
- Onu da ayrı bir örnekle açıklayayım. Yukarda “yeni siparişler”i bulmuştuk.
Şimdi de diğer alt endekslerin ağırlıklarını (parantez içindeki) ve örnek endeks puanlarını birlikte görelim.
Yeni siparişler (%30) için 55, üretim (%25) için 53, istihdam (%20) için 48, tedarikçi teslim süreleri (%15) için 50, stoklar (%10) için 45 alt endeks puanları bulunmuş olsun…
Ağırlıklarla çarpınca;
Yeni siparişler 55×0,30= 16,5
Üretim 53×0,25= 13,25
İstihdam 48×0,20= 9,6
Tedarikçi t. Süresi 50×0,15= 7,5
Stoklar 45×0,10= 4,5
PMI= 16,5+13,25+9,6+7,5+4,5= 51,35 çıkar.
Peki bunu nasıl okuruz?
Endeks 51,35 olarak büyümeye işaret etse de istihdamda 48,0 ve stoklardaki 45,0 puanları daralmaya dikkat çeker. Bunun da anlamı; talep artmasına rağmen üretim artışının stokları eriterek karşılandığı ve temkinli davranılması gerektiğini ifade eder.
PMI’lar, bir sektörün (imalat, hizmet, inşaat) durumuna ilişkin gerçek zamanlı tespitler sunar. Resmi veriler ise en az üç ay gecikmeli geldiğinden, PMI anlık fotoğraf yerine geçer. Zira daha sonraki istatistikleri öngörmek ve işletmelerin planlarını ve kararlarını etkileme işlevi bulunduğundan çok değerlidir.
Örneğin Mayıs ayı küresel İmalat PMI 52,6 seviyesiyle yaklaşık 5 ayın zirvesindedir. Küresel ortalamanın üzerindeki ülkeler: Tayvan, Hollanda, İrlanda, ABD, Hindistan, Güney Kore, Japonya, Birleşik Krallık, Yunanistan, İtalya, Kanada, Vietnam…
Eşik değer (50) üzerindeki ülkeler: Tayland, Çekya, Kolombiya, Avusturya, İspanya, Pakistan, Filipinler, Avustralya, Almanya…
Eşik değerin altındaki ülkeler: Türkiye, Meksika, Polonya, Myanmar, Brezilya, Kazakistan, Rusya, Romanya…
Dünyada durum buyken; ülkemizde İSO PMI verilerine göre imalat sanayinde 27 aydır süren zayıflama Haziran ayında 47,1’e gerileyerek derinleşmiştir.
Sonuç olarak; kulaktan dolma bilgilere dayanarak ekonomi hakkında fikir edinilemez. Geçenlerde yetkili bir ağızdan, “vatandaşı enflasyona ezdirmedik” cümlesini duyunca inanamadım. Zira matematik ve istatistik tersini söylüyordu. Çarşıda, pazarda gördüğümüz manzaralardan bahsetmiyorum bile…
Örneğin Haziran ayı itibariyle yıllık TÜFE %32,11 çıktı diye bunu alt ve orta gelir grubunun enflasyonu olarak göremeyiz. Zira bu gelir gruplarının harcamalarında gıda ve konutun ağırlığı %70 iken, TÜFE sepetindeki karşılığı %35,84’dür (gıda %24,44+konut %11,40). Üstelik Haziran ayında ortalama enflasyon %32,11 iken, gıda ve alkolsüz içecekler enflasyonu %35,45, konut enflasyonu %45,14 çıkmıştır. Dolayısıyla bu iki kategorinin enflasyonu hem ortalamasının çok üstündedir hem de sepet ağırlıkları yaklaşık 2 katıdır. Bu durumda sabit gelirli ve emeklinin enflasyon karşısındaki alım gücü kaybı en küçük bir tereddüde yer bırakmaz.
Son altı aydır %31-32 seviyesinde seyreden yıllık enflasyon oranları, “dezenflasyon sürecindeyiz” sözlerini tekzip etmiyor mu?
PMI verileri de daha kapsamlı şekilde geleceği tarif ettiğine göre geriye merak edilecek bir şey kalıyor mu?

Abdurrahman
28 Aralık 2021 saat: 13:59
İthal Muz 1 euro oldu diyelim:
Aralık 2021’de Euro 20 TL olduğu zaman ithal muz 20 TL olacaktı, ama o sıralar markette Anamur Muzu 8-10 TL’ye satılıyordu.
İthal muza yüklenen vergi ve aynı anda yerli muza sürekli artan teşviklerle, son 5 yılda muz üretimi 3 kat arttı.
Zamanla ithal muza ihtiyaç düşmüş olacağını ve muz üretimi tam kapasiteye ulaştığını gördüğümüzde, yerli muzu 1 Euro’nun hep daha altında fiyatlara yiyor olacağız.
Gelecekte en alt gelir grubunun da muza erişebilirliğini temin etmek istiyorsak, bu önlemler devam etmelidir.
Bir emsal olarak ABD’nin her daim zararına dahi olsa ölü petrol kuyularından üretim yaptığını unutmayalım.