Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Muz fiyatları üzerine

Ercüment Tunçalp

Uzun zamandan beri küresel anlamda en yüksek muz fiyatlarının bizim ülkemizde gerçekleştiğini ve bunun normal olmadığını yazıyorum. Ancak aşağıda belirttiğim şekilde zengin ülkelerin reyonlarında makul fiyatlar istikrarını korurken bizdeki artış devam ediyor. Fiyatlar 14 liradan başlıyor, 18 liraya kadar çıkıyor. Haftada bir iki gün indirim uygulayarak (semt pazarlarıyla rekabet için) 12 liraya kampanya yapan perakendecilerimiz de var, organik muzu 20-22 liradan başlayarak fiyatlandıranlar da…

Bir ulusal indirim marketimizde ithal muzun fiyatı 14,95 TL’dir. Bir ulusal gurme market zincirinde ithal muz fiyatı 16,95 TL, yerli muz fiyatı 17,50 TL’dir. Bir başka ulusal gurme market zincirinde organik muzun fiyatı 23.99 TL’dir. Bir ulusal süpermarket zincirinde ithal muz 14,99 TL, yerli muz 13,90 TL’dir. Yukardaki fiyatların sadece çok şubeli zincir mağazalara ait olduğunu hatırlatırım. Manav veya müstakil market fiyatları dikkate alınmamıştır.

Görüldüğü gibi pahalılığı sadece ithalat şartlarına bağlamak doğru değildir.

Zira biz aynı zamanda senede 500 bin ton muz üretimi yapan bir ülkeyiz. Üretici olan bir ülkenin bu avantajı tüketici lehine fiyatlara yansımaz mı?

Yansımıyor. Yukardaki fiyatların sadece gümrük vergisi uygulanan ithal muza ait olmadığı açıkça görülmektedir. Yerli muz bazı tezgahlarda 1-2 lira daha pahalı, bazı tezgahlarda da 1-2 lira daha ucuzdur.

Üretici olmayan, sadece ithal muz satan Avrupa’nın ve Kuzey Amerika’nın zengin ülkeleri bizden çok daha ucuza vatandaşlarına muz yedirmekteler. Yaygın fiyatlar 1 dolar ve 1 euro civarındadır. Elbette ülkelere ve market zincirlerine göre de küçük farklar vardır. Takdim ediyorum.

Yurt dışı raf fiyatları:

  • Almanya’da 1 euro olan normal fiyat, indirimde 89 cent oluyor. Yani 5,5 TL ile 6 TL karşılığıdır (kur 6,19). Organik muzun fiyatı 1,69 eurodur. 10,5 TL karşılığıdır. Bizde bu fiyata normal muz bulunmamaktadır.
  • Hollanda’da yaygın fiyat 1 euro ve karşılığı da 6,20 TL’dir.
  • İspanya’da 1,29 euro fiyatla satılmaktadır. Karşılığı 8 TL’dir.
  • Polonya’da 4 zloty fiyatla satılmaktadır. Karşılığı 5,65 TL’dir (kur 1,41).
  • Macaristan’da 1,20 euro olan normal fiyat, indirimde 1 euro olmaktadır.
  • Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde ithal muz 6,5- 8,95 TL arasında satılmaktadır.
  • İsviçre’de 2,60 frank olan normal fiyat, indirimde 1,50 frank oluyor. Kendi ülkelerini pahalı bulan birçok İsviçre vatandaşının sınırdan geçerek toplu alışverişlerini Almanya’dan yaptıklarını hatırlatırım. Böyle bir piyasada bile muz fiyatları 8,5 – 14,90 TL aralığına denk gelmektedir (kur 5,73).
  • ABD’de 99 cent- 1,20 dolar aralığında satılmaktadır. Karşılığı en fazla 6,80 TL’dir (kur 5,70).
  • Kanada’da 1,50 Kanada dolarına satılmaktadır. 6,5 TL karşılığıdır (kur 4,28).

Mevcut durum bu olduğuna göre sebepleri üzerinde biraz durmak gerekir. Amacımız bu konuya dikkat çekerek hakkaniyetli bir orta yolun bulunmasına yardımcı olmaktır. İthal muza uygulanan yüzde 145,8 düzeyindeki gümrük vergisinin yerli üreticiyi koruma gayesi güttüğü bellidir. Ancak büyüme çağındaki çocuklarımızın beslenme hakkı ile de dengelenmelidir.

Yurt içinde üretilen bir ürünün fiyat çıtası bu kadar yukarda olabilir mi?

Elbette üretici kanadı bu verginin korunmasını istiyor. Haklı olduklarına emin değilim. Ancak muzun dağıtım kanalı paydaşlarından birisine, Mersin Yaş Sebze ve Meyve Hal’inde komisyonculuk yapan Remzi Koldaş’a kulak verebiliriz.

Koldaş, Ocak ayında yaptığı bir açıklamada; “Mersin Halinde Anamur muzunun satış fiyatının 6-6,5 lira arasında değiştiğini” iddia ederek, “herkesin muz yiyebilmesi için ithal muzda gümrük vergisinin kaldırılması gerektiğini” söyledi. Bu durumun Anamur muzunu etkileyip etkilemeyeceği ve Anamurlu üreticilerin tepki gösterip göstermeyecekleri yönündeki soruya Koldaş, “Kilosu 10 TL’de olsa Anamurlular buna karşı gelirler. 1 liraya 1 buçuk liraya mal olan muzu Anamurlular dalında 4 liraya, 5 liraya satıyor. Hâlâ fiyata az diyorlar. “Tüketici kaç liraya yiyecek muzu?” diye de soruyor (Kaynak: Güney Gazetesi).

Anamur Muz Üreticileri Birliği (MUZBİR) Başkanı Hasan Çatkaya’yı da dinleyelim:

“Ülkemizde yaklaşık 500 bin ton muz üretiyoruz. Gelecek yıl 700 bin tona ulaşırız. Ülkenin ihtiyacının tamamını yerli muz karşılar. İthal muzun ülkemize geliş macerası 2 ay, yerli muz ise direk tarladan tezgahadır” diyor.

(Kaynak: www.tamsayfa.net)

Başkan bu söylemiyle nelerin altını çizmiş oluyor?

  • Muzda kendi kendimize yeterli olduğumuzun,
  • Lojistik maliyette ithal muza göre çok avantajlı olduğumuzun…

Peki neyi söylemiyor?

‘Yüzde 150 vergi yükü olmayan ve rakibe göre lojistik giderde avantaj sağlayan yerli üretici sayesinde fiyatlar yarı yarıya düşer’ demiyor.

Başkan Hasan Çatkaya’nın Retail Türkiye Dergisi’ndeki röportajından bir bölümle devam edelim:

“Bizim de muz üreticileri olarak birlikte hareket etme mekanizmasını artıracak yapılar kurmamız gerekiyor. Büyük marketler muz istiyor ama veremiyoruz, neden?

Bahçemiz var, muzumuz var ama sarartmamız yok. Adama tıra yükleyip ürün veremiyoruz. Bundan sonra marketlere, 5 yıldızlı otellere gideceğiz. ‘Muzu bizden alacaksın, biz sana taze muz göndereceğiz. Muz deponda 10 gün değil, 2 gün duracak’ diyeceğiz” açıklamasında bulunuyor.

Başkan devam ediyor; “Yurt dışındaki muzun raf ömrünün nasıl uzatıldığını bilmiyoruz. Uzmanlarımızın çalışması gerekiyor. Muz yetiştiriciliği konusunda deneyimlerin bir araya getirilip tüm çiftçilere aktarılmasını hedefliyoruz” diyor.

Başkan’dan duyduklarımız esasında her şeyi anlatıyor.

Ülkemizde 1930’lu yıllardan itibaren muz ticari amaçla yetiştiriliyor.

Bu 90 yıllık sürede;

  • Kooperatifleşmek için yeni yeni hareketleneceğiz!
  • Üretim hızlı şekilde artıyor ama sarartma ünitelerimiz yok!
  • Muzun raf ömrünü nasıl uzatacaklarını bilmiyorlar ve uzmanları üretici ülkelere gönderip, gelen bilgileri çiftçilerle henüz yeni paylaşacaklar!
  • Marketlere taze muz göndermeye niyetlenmişler ama marketlerin en fazla 2 gün bekleyebilen muzu alamayacaklarını veya yüksek fireyi üstlenemeyeceklerini henüz öğrenememişler.

70’li yıllarda karpitle sarartılan yerli muzu alıp satardık. Eminönü’ndeki Sebze Meyve Hali’ne yakın yerlerde muz odaları vardı. Her gün o odalara girdik çıktık, tüketici olarak da yıllarca afiyetle yedik ve sonra da sağlığa zararlı yöntem olduğunu öğrendik. Şimdi etilen gazı kullanılıyormuş. Onun da ne kadar sağlıklı olduğunu daha sonraki senelerde öğreniriz herhalde!

1985 yılından itibaren ithal muzla tanıştık ve meyve tezgahlarının en gösterişli ürünü oldu. İthalatın başlamasına kadar Migros’un Meyve Sebze Pazarlama Müdürü olarak neler çektiğimi bir ben bilirim. Rakibi olmayan ve talebi karşılamakta zorlanan yerli muzu tok satıcı durumundaki komisyoncunun elinden almak, istediği fiyatı kabul etseniz de deveye hendek atlatmaktan daha zordu.

İthalat başladıktan sonra da yerli muzun krallığı bir müddet daha devam etti. Sonra da koltuğu ithal muza terketti. Her zaman yerli üretimi destekleyen bir kişi olarak itiraf etmeliyim ki; ithalatla birlikte iş hayatımda büyük bir rahatlama yaşadım. Tüketiciyi söylemeye gerek yok, o günlere kadar sadece fotoğraflarda gördüğü bir ürünle makul fiyat ödeyerek tanışmış oldu.

Elbette yerli muz üreticilerinin de sıkıntıları vardır. En önemlisi, dünyanın en büyük ihracatçısı Ekvador’da açık alanda kendiliğinden yetişen muzun, Türkiye’de çoğunlukla örtü altında yetiştirilmesinden kaynaklanan maliyet farkıdır. Ancak rekabette sağlanan avantajlar bu maliyetin çok üstündedir.

İkincisi, yurda kaçak yollardan giren ithal muzun ‘yerli ürün fiyatlarını düşürdüğü’ şikayetidir. Bu kaçağın tüketiciye düşük fiyat olarak yansımadığı çok net bellidir. Aradaki bu farkın kimlerin cebine girdiği ise benim de merak ettiğim bir konudur. Kaçak muzun rafa nasıl yansıdığını görmek isteyenler İran marketlerine bakabilirler. Muzun kilogram fiyatı 29.700 riyal, yani 4 TL karşılığıdır.

Sonuçta; dünyanın en pahalı muzunu yemeyi haketmiyoruz. Yerli muz, ancak üreticiden tüketiciye kadar uzanan dağıtım kanalında yer alan bütün paydaşların ortak hareketi ile hakettiği raf payına kavuşabilir. Rekabetçi fiyat oluşturulması halinde ithal muz kendiliğinden sahneden çekilir. Aksi takdirde kendi ülkesinde bile bu kadar pahalı olan bir ürünün ihracat şansı da olamaz.

Devamını Oku
Advertisement
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ercüment Tunçalp

Çekirdek enflasyon üzerine…

Ercüment Tunçalp

Bu yazı Eylül ayı faiz kararından 2 gün önce yayımlanmış olacaktır. Konumuz o alınacak karara referans olacağı açıklanan çekirdek enflasyondur. Doğuracağı netice 2 ihtimallidir. Politika faizi ya sabit bırakılacak ya da indirilecektir.

Çünkü;

Temmuz ayı enflasyon oranı yüzde 18.75 olarak açıklandığında MB söylemi, “Biz enflasyon oranı altında faiz uygulamayacağız” şeklindeydi. Ancak yüzde 19’luk faiz, yüzde 19.25’lik Ağustos enflasyonunun altında kalınca söylem değişti ve “manşet enflasyona değil, çekirdek enflasyona bakacağız” halini aldı. Yani Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu’nun politika faizini artıramayacağı belli olunca, manşet enflasyon (ana enflasyon) yerine alt endekslerden biri olan Çekirdek-C serisi (enerji, gıda, alkolsüz içecek, alkollü içecek, tütün, altın hariç TÜFE) yüzde 16.8 oranı ile yeni kriter olarak benimsendi.

Ve piyasalar çekirdekle ilgilenmeyeceğini, gerçek veriler üzerinden hareket edeceğini de hemen belli etti ve döviz kuru sessizliğini bozdu.

Önce çekirdek enflasyonun ne olduğuna bakalım:

TÜFE Endeksi’ni oluşturan mal ve hizmet sepetinden bazı ürünlerin çıkartılarak, geriye kalan ürünlerle fiyatlar genel seviyesindeki değişikliklerin hesaplanması çekirdek enflasyon olarak adlandırılıyor. Gıda ve enerji gibi MB tarafından doğrudan kontrol edilemeyen kalemlerin manşet enflasyondan çıkarılmasıyla elde ediliyor.

Çekirdek enflasyonun hesaplanma nedeni; içinde mevsimsellik özelliği gösteren, hava koşullarına bağlı olarak fiyatları arz ve talebe bağlı olmadan daha fazla dalgalanan ürünlerin sepetten çıkartılarak duruma bir de böyle bakılmasını sağlamaktır.

Evet çekirdek enflasyon şeklinde, MB elinde özel bir gösterge olduğunu kabul ediyoruz. Yani faydalı bir araçtır. Enflasyon seviyesinin ileride nasıl bir değişim göstereceği konusunda yol gösterici veriler sunabilir. Hatta daha doğru ve gerçekçi politikalar oluşturmak adına bu aracı kullanmak zorunlu da olabilir.

Ama hepsi bu kadar!

Vitrine koyup nirengi noktası gibi göstermek ve TÜFE’nin yerine geçerli kılmak ise yanlıştır. Üstelik yıllardır bütün hedefleri TÜFE için açıklayıp, sonra da başka bir yere odaklanmak güvensizlik yaratır. Ve de en önemlisi gerçek yaşananları yansıtmaz.

Çünkü, birincisi mevsimlik hava değişimlerinin sonuçları da vatandaşın yaşadığı gerçeklerdir. İkincisi yüksek bulunduğu için terkedilen yüzde 19.25’lik TÜFE bile halkın yaşadığı gerçek enflasyonun çok altındadır. Zira TÜFE sepetindeki ağırlığı yüzde 25.94 olan gıda ve alkolsüz içeceklerin, alt gelir grubu için gerçek ağırlığı yüzde 42’dir ve bu kategorinin enflasyonu da yüzde 29’dur.

Üstelik bu çekirdek enflasyon TÜFE sepetinin sadece yüzde 56’sını temsil ediyor. Bu durumda toplam ağırlığın yüzde 44’ünü faiz kararında dikkate almayan göstergeye bakarak tüketicinin yemekten içmekten vazgeçtiğini; elektrik, benzin, mazot ve doğalgazı hayatından çıkarttığını mı varsayacağız?

Enflasyon endeksini oluşturan ürün mal ve hizmet sepetinden ne kadar fazla ürün çıkartırsanız gerçeklerden o kadar uzaklaşırsınız. Hem de her zaman yukardaki gibi TÜFE’nin altında kalan oranlarla değil, üzerine çıkan sonuçlarla da karşılaşma olasılığınız vardır.

Biraz daha açalım…

Çekirdek enflasyonun 6 adet alt endeksi vardır. TÜİK, manşet enflasyonun daha dar kapsamlı bu göstergelerini A’dan F’ye kadar sıralamış…

  • A Endeksi: Mevsimlik ürünler hariç TÜFE,
  • B Endeksi: İşlenmemiş gıda ürünleri, enerji, alkollü içecekler, tütün ve altın hariç TÜFE,
  • C Endeksi: Enerji, gıda, alkolsüz içecekler, alkollü içecekler, tütün ve altın hariç TÜFE,
  • D Endeksi: İşlenmemiş gıda, alkollü içecekler ve tütün ürünleri hariç TÜFE,
  • E Endeksi: Alkollü içecekler ve tütün hariç TÜFE,
  • F Endeksi: Yönetilen- yönlendirilen fiyatlar hariç TÜFE.

Elbette yukardaki her çekirdek enflasyon göstergesi C endeksi kadar faiz havuzuna su taşımıyor. Örneğin şaşırıp F tanımlısını seçseniz, yüzde 20.60’lık oranla TÜFE’yi de geçtiğini görmeniz mümkündür!

O zaman sormak gerekiyor; yarın diğer serilere de sıra gelir mi ve gelirse tercih neye göre şekillenir?

“Enflasyon Ağustos’ta düşecek” diyenlere karşı, düşmeyeceğini aylar önce söylemiştim. Bu görüşlerim aşağıdaki yazılarımda görülebilir. Şimdi de aynı görüşü önümüzdeki aylar için ifade ediyorum. Zira tersi matematiğe aykırıdır.

Zira Ağustos ayındaki yüzde 45.52’lik ÜFE buharlaşacak mı?

Hiç değilse bir kısmı TÜFE’ye yansımayacak mı?

Reel faiz hesabı beklenen enflasyon dikkate alınarak yapıldığına göre; MB’nın şimdilik saklı tuttuğu görüş benimle aynı paralelde olmasaydı, boşu boşuna TÜFE yerine tartışmaya açık olan çekirdek enflasyon öne çıkartılır mıydı?

“Üç ay sonra beklediğimiz enflasyon yüzde 16’dır” denerek politika faizi rahatça 1 puan indirilebilirdi. Yine indirilebilir ama gerekçe sağlam olmadığı için yıpratıcı yan tesirlerine de hazırlıklı olmak gerekir.

Neticede; tüketicinin satın alma gücünü de reel faizi de belirleyen manşet enflasyondur. Buna göre oluşan negatif reel faiz, paranın dövize, altına ve borsaya yönelmesine neden olur. Yani bundan böyle artık genel enflasyon düzeyinin değil, çekirdek enflasyonun baz alınması belki faizlerin düşmesi için zemin hazırlayabilir ama bu inandırıcı olmayan gerekçe ile doları ikna etmek mümkün olmadığı için döviz kurları alır başını gider.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Anlaşmalı fiyatlandırma mümkün değildir!

Ercüment Tunçalp

Son günlerde çok fazla konuşulduğu için konuya dahil olmuş bulunuyorum. Söylenti, temel gıda ürünlerinde zincir marketlerin ortak fiyat belirledikleri şeklindedir.

Kırkbeş yıldır gıda sektörünün içindeyim. Yaklaşık 25 yıl boyunca da direkt olarak fiyatlandırma yaptım veya denetledim. Hâlâ bu yazılara alt yapı teşkil etmesi için yurt içinde fiyat araştırmaları yapıyorum. Yurt dışındaki fiyatları da yakından takip ediyorum.

Sonradan söyleyeceğimi en başından söyleyeyim; böyle bir müşterek hareket mümkün değildir. Zira ortada aşırı rekabetçi bir piyasa vardır ve gerek birbirlerinden pazar payı kapmaya çalışan tedarikçiler tarafında, gerekse azalan müşteriyi tekrar kazanmaya çalışan perakendeciler tarafında büyük mücadeleler verilmektedir.

Kaldı ki, ben durum tespiti olarak tam da söylenenin aksini iddia ediyorum ve perakende satış noktalarına göre fiyat oynaklığının çok fazla olduğunu söylüyorum, örneklerle de ortaya koyuyorum.

Bu görüşümü yılın başında “Gezen ve araştıran tüketici kazanıyor” başlığı ile ortaya koymuştum. Pahalılıktan haklı olarak şikayet eden tüketiciye de düşen görevler olduğunu belirtmiştim.

O yazımı okuyanlar da görecekler ki; benim de tüketici olarak yüksek fiyatlarından şikayetçi olduğum satış noktaları vardır. Ancak araştıran tüketicinin o satış noktalarından ayağını çekmesiyle fiyatların düşeceğini bilmesi gerektiğine de inanıyorum. Üstelik pazardaki düşük fiyatın nerede olduğunun bulunması bugünün dijital ortamında o kadar da zor değildir.

Peki bu yanılgıya neden düşülmüş olabilir?

  • Sadece bizde değil, bütün dünyada temel gıda kategorilerindeki pazar payı yüksek markalarda fiyat istikrarı vardır. Buna bakarak “anlaşıyorlar” sonucu çıkmaz. Çünkü bu markaların tedarikçileri perakendeciye göre şartlarını fazla esnetmedikleri için, perakendeciler de ağır rekabet şartlarında güçlü markanın yüksek fiyatıyla dikkat çekmek istemediklerinden, zorunlu olarak aynı seviyede fiyatların oluşması mümkün olabiliyor. Ancak bu durum pazarın genelini yansıtmıyor. Yani fiyat oynaklığı en az kategori lideri markalarda rastlanan bir durum oluyor. Hatta bu markaların dönemsel indirimlerde bile belli bir fiyat disiplini korunuyor.
  • Yumurta konusu da çok seslendirildiği için açıklık getirmekte fayda vardır. Esasında borsası olan bu üründe fiyatın aynı günler içindeki benzerliğine değil, aşırı farklılaşmasına şaşırmak gerekir.

Örneğin merkezi Ankara’da bulunan YUM-BİR, yumurta sektörünü Ulusal ve Uluslararası platformlarda temsil eden sektörün bir nirengi noktasıdır. Bünyesinde yumurta üretiminin yoğun olduğu il ve ilçelerde kurulmuş 12 Birlik ve 400 civarında üyesi bulunmaktadır. Arz ve talep durumuna göre (yuriçi/yurtdışı) haftalık fiyatları yayınlar (kalibraja ve renge göre). Yani bir nevi borsadır. Ülke genelindeki toptancı ve perakendeci de bu fiyatları yakından takip eder. Elbette en büyük alıcıların talep yönlü etkisini de dışarda tutamayız. Standardın dışına çıkıldıkça da (gezen ve organik gibi) o fiyatlar esas alınarak farklar oluşur. Haliyle bunların fiyatları arasında da paralellik vardır. Yani bu sebeple de buradan yola çıkarak “aralarında anlaşıyorlar” sonucuna ulaşılamaz. Zaten birliğin amacı da spekülasyonların engellenmesi ve istikrarın sağlanmasıdır.

  • Son zamanlarda tüketicinin en büyük şikayetlerinden biri de kuruyemiş fiyatlarındaki artışlardır. Evet ben de yaptığım araştırmalarda hem market raflarında hem de bazı kuruyemiş dükkanlarında fiyatların artışını izledim.

Halkımızın en temel tüketim kategorilerinden olduğu için iki canlı örnekle konuya açıklık getireyim. Olumsuz örnekleri isim vererek açıklamak tercihim değildir. Ancak piyasa düzenleyici rolleri adına çok şubeli ihtisas mağaza zincirleri olan Tatbak ve Makbul örneklerini sürekli indirim formatının öncüleri olarak öne çıkartmak gerekiyor. Çünkü çok uygun fiyatları yanında kalite standartlarını da muhafaza etmeleri, tam da satın alma gücü sürekli düşen Türk tüketicisine en uygun konsept olarak öne çıkıyor.

Her iki zincirin ana kategorileri yanında ayrıştıkları alt kategorileri sayesinde de birbirlerini tamamladıkları bile söylenebilir. Bu şekliyle de birbirlerine komşu şubeleri bile sorun yaratmamaktadır.

Bunu biraz açalım.

Tatbak kuruyemişin yanında; kuru pasta, yaş pasta, sütlü tatlı, şerbetli tatlı, dondurma ve donuk ürünlerde,

Makbul kuruyemişin yanında; bakliyat, baharat, kuru meyve ve şekerlemede fark yaratıyorlar. Ortak özellikleri ise uygun fiyatlar…

Ne kadar uygun olduklarına bakalım mı?

Fenerbahçe semtinde çoğu zaman acil alışverişleri yaptığım bir kuruyemişçi var. Her zaman aldığım 400 gramlık karışıma (4 çeşit ve 100’er gram) 39 lira öderken, birebir aynı karışıma yukarda adı geçen zincirlerde 21 lira ödemiş bulunuyorum.

Farka bakar mısınız?

Uzakta da olsa aynı ürünü yarı fiyatına almak için yorulmaya değmez mi?

“Kalitesi aynı değildir” diyenler çıkabilir, doğrudur ama kimin lehine olduğunu da söyleyeyim; ucuz ürünlerin lehine…

Bunu müşteri gözüyle söylemiyorum, yıllarca kalite kontrolü eşliğinde toptan alım yapan ve bu iş kolunda onlarca hipermarketin bünyesinde işletici firma çalıştırmış ve denetlemiş bir kişinin görüşü olarak belirtiyorum.

Sonuçta;

Kıt bulunan ürünler haricinde, fiyatlara tüketicinin de yön verme gücü vardır. Ülkemizde her üründe ‘en ucuz’ olan bir perakendeci yoktur. Bu durumda da alışverişi bölmekten başka çare olmadığı açıktır.

Esasında anlaşmalı fiyatlandırma olsaydı tüketici çaresiz kalabilirdi. Ne iyi ki böyle bir şey yoktur ve aile bütçesinden büyük tasarruflar yapmak mümkündür. Yeter ki planlı alışverişlerin temel kategorilerinde bilgisayar başında biraz zaman harcanabilsin.

Peki buna değmez mi?

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Yüksek büyüme tüketici için ne ifade ediyor?

Ercüment Tunçalp

Türkiye ekonomisi bu yıl ikinci çeyrekte yüzde 21.7 büyüyerek, 1999 yılından bu yana açıklanan yeni serideki en yüksek büyüme oranına ulaştı. Ancak pandemi sebebiyle ekonomide tam kapanma önlemlerinin uygulandığı geçen yıl ikinci çeyrekte Türkiye’nin yüzde 10.4 küçüldüğünü de unutmayalım. Yani bugünkü performansın içinde geçen yılki çift haneli küçülmenin de baz etkisi var. Yılın tamamında ise muhtemelen yüzde 8 gibi bir büyüme oranı ile karşılaşacağız. Ancak yıllardır ortalama yüzde 5 büyüyoruz zaten…

Evet yine de dönemsel olarak yüksek oranlı bir büyümedir ama vatandaşın refahına ve alım gücüne ne kadar yansıdığına da iyi bakmak gerekir.

O zaman bu büyümenin tüketici için ne ifade ettiğine bakalım.

Bunu TÜİK’in son açıkladığı Ağustos ayı tüketici güven endeksinden izliyoruz. Haziran ayından itibaren 3.5 puanlık güven azalışı ile Ağustos ayında endeks değeri 78.2’ye inmiş bulunuyor. Dramatik olan 100’ün altındaki her değer güvensizliğe işaret etmesine rağmen, yakın tarihte anket sorularında ve hesaplama şeklinde yapılan değişiklik olmasaydı endeks 20 puan civarında daha eksik değer alacaktı. Detay bilgiyi bir sene önceki “Tüketici güven endeksi nasıl değişti?” başlıklı yazımda bulabilirsiniz.

Kişi başı milli gelirin dolar bazında 14 sene önceki seviyenin altında olduğunu da unutmayalım…

Vatandaş ekonomik konulara fazla kafa yormasa da bu durumu gazete sayfalarından takip ediyor. Üstelik 5 milyon mültecinin payı henüz ayrılmamışken. Yani kişi başına gelir hem 2020 yılında son 14 yılın en düşük seviyesi olan 8.599 dolara inmiş hem de bu bile sadece kağıt üstünde kalmıştır!

Çünkü kişi başına gelirin tahminen 500 doları da Suriyelilere gitmiş olmalıdır.

Kaldı ki; kişi başına gelir, iki çeyrektir artıyor olmasına rağmen 9.120 dolar ile yine de 2007 yılının gerisindedir.

Hepsi bu kadar da değil…

Tüketime dayalı büyümenin ancak borçlanma ile sağlandığını tüketici yaşayarak öğrendi. Eh refahının artmadığını, tersine sürekli azaldığını da görüyor. Yani bir tarafta büyük oranda krediler yoluyla gerçekleşen büyüme, diğer tarafta işsizlik, yoksulluk ve gelir dağılımındaki bozulma…

Ekonomideki büyüme sokağa yansımadığı gibi yüksek enflasyon sebebiyle cebi küçülen tüketiciye bunu anlatmak da gitgide zorlaşıyor.

Dünya Bankası’nın Nisan sonunda yayınladığı Türkiye Ekonomik İzleme Raporu’na göre Türkiye’de son iki yılda mutlak yoksul sayısının 3.2 milyon artarak 10 milyon 171 kişiye yükseldiğini, böylelikle 2018’de nüfusa oranla yüzde 8.5 olan mutlak yoksul sayısının 2020’de yüzde 12.2’ye çıktığını açıkladı. Yani açıkça görülüyor ki; büyüme işsizliği azaltamıyor, gelir dağılımını düzeltemiyor, yoksulluğa çare olamıyor.

Peki yüksek büyümenin nimetlerinden kim yararlanıyor?

Gelir dağılımının bozulduğu bir ortamdaki büyüme; halkın büyük kısmına yansımıyorsa, küçük bir mutlu azınlığın zenginleşmesine katkı yaptığı açıktır. Kısaca, emeğin büyümedeki payı azalırken sermayenin kârı artıyor, yüksek enflasyonla da hormonlu büyüme gerçekleşiyor.

TÜİK verilerine göre de yoksul ve orta gelir gruplarının kaybettiği gelir, en zengin yüzde 20’lik gruba gitmiş görünüyor. Bu grubun toplam gelirden aldığı pay 2005 yılında yüzde 44.4 iken, 2019 yılında 3.1 puan artarak yüzde 47.5’e ulaşmış bulunuyor. Yani gelirin yarısı bu mutlu azınlığa ayrılınca, toplumun yüzde 80’i de gelirin diğer yarısı ile yetinmek zorunda kalıyor. Ayrıca mevcut durumu koruma garantisi de bulunmuyor. Hatta ülke geliri büyüdükçe, çoğunluk diliminin küçüleceğini de ben söylemiyorum, devletin resmi istatistik sonuçları söylüyor.

Bir başka görüntü de dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payının yüzde 67 olmasıdır. Yani zengin ve fakirin aynı oranda ödedikleri ÖTV-KDV gibi dolaylı vergilerin hakimiyeti sürmektedir. Büyüme gerçekleştikçe reel geliri küçülen kesimlerin, vergi sisteminin gelir dağılımını bozucu etkisi altında kalmaları kaçınılmazdır.

Orta gelir grubuna geçtiğimizde;

Politika faizini (% 19) geçmiş olan enflasyon oranı (% 19.25) gündemdeyken; bankada tasarrufu olan mevduat sahibi eksi reel faiz sebebiyle kayıptayken, üstelik enflasyon da artış eğilimini sürdürürken ‘faizlerin düşmesi’ konuşuluyorsa, büyüme haberleri ilgi çekici olamaz.

Bir başka kesim için ‘dolarizasyon’ tek seçenek olmuş zaten. Eğer faiz enflasyona göre şekillenmiyorsa, döviz kuru kendini mevcut duruma göre ayarlayacağından, bu tercihi seçenlerin de bir nevi sigortası yerine geçmiştir.

Hatırlatmakta yarar var; pandemi sebebiyle küresel ortamdaki 1-2 puanlık enflasyon artışlarının bizdeki yüksek ve kronik enflasyonla en küçük bir benzerliği yoktur. Henüz geçtiğimiz ay “Enflasyon ve doğru teşhisin önemi” başlığı ile ayrıntılı olarak yazdığım için tekrara düşmek istemedim.

Sonuç olarak;

Yüksek büyüme ile yüksek enflasyon birlikte gerçekleşiyor. Acaba tüketici alım gücünü ve refah seviyesini düşüren yüksek enflasyonu görmezden gelerek tabeladaki büyüme oranına odaklanabilir mi?

Dolayısıyla sermaye sahipleri şunu çok iyi bilmeliler ki; sadece işletmelerinin mali performansını artırmakla sürdürülebilir mutluluk yaşayamazlar. Zaten reel geliri sürekli azalan bir tüketici grubuna hizmet ettiklerini bilerek, imkanlarının bir kısmını onlarla paylaşmayı strateji olarak benimsemelidirler.

Hani hepimiz aynı gemideyiz ya…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER