Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Perakende ekonomisi

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Ülke ekonomisinin nabzını tutan perakende sektörüdür. Üstelik geniş bir istihdam yaratmakta, gelişen teknolojiyi yakından takip ederek ülkeye girişini hızlandırmaktadır.

Alışveriş tutkunu tüketiciler için ekonomi perakende sektörü ile sınırlıdır. Yani algı böyledir. En azından merkeze bunu oturturlar. İşsizliğin arttığı dönemlerin kurtarıcısı olarak görülmesi de aynı sebeptendir. Üretimin artması, çeşit sayısının çoğalması, halkın beklentilerinin yükselmesi, perakendeciliğin performansına bağlı olduğu kadar ekonominin sağlığına da bağlıdır.

Dolayısıyla ekonomi ve perakendeyi birbirinden bağımsız ele almak mümkün değildir. Yıllardır; enflasyonla, faizle, dolarizasyonla, satın alma gücü paritesiyle, verimlilikle ve tüketici güven endeksi ile ilgili yazılar yazıyorum.

Sebebi gayet açıktır. Bu göstergelerdeki iniş çıkışların takip edilmediği ve gelecekle ilgili öngörülerin yer almadığı yatırım planlarının ve bütçelerin hatasız gerçekleşeceğine inanmıyorum. Sadece yurt içinde değil, küresel genişlikte bir araştırma alanında, birçok perakende sürecinin kıyaslanmasında büyük faydalar görüyorum. Örneğin iki ülkede iki alışveriş başlıklı yazımda, Kanada ve Türkiye’de yapılan eş zamanlı benzer alışverişin tüketici satın alma gücüne etkilerini yorumlamıştım. Elbette tartışılacak yönleri olabilirdi, zaten benim istediğim de buydu.

Ekonominin barometresi ‘tüketici güven endeksi’dir. Şirketlerin cirolarına, kârlılıklarına, büyümelerine bundan daha fazla ışık tutan bir gösterge yoktur. “Bu sene işler nasıl gidecek?” sorusunun cevabı bu endekstedir. En taze bilgi Mayıs 2020’nin 59,5’lik endeks değeridir. 2019 yılı içinde bu konuyu Tüketici güveni dip seviyede başlığı ile değerlendirmiştim. Nitekim 2019 yıllık ortalaması da 58,2 çıkmıştı. Bunun özelliği, 2004 yılından beri (ilk yayınlanmaya başladığı tarih) 60’ın altındaki tek yıllık ortalama olmasıydı.

Şimdi bir tekrarını daha bu sene yaşamamız güçlü ihtimaldir.

Ne tüketicinin ne de değişik perakendecilerin enflasyon oranları TÜİK enflasyonu ile tesadüfler dışında benzeşemez. Zira kişilerin kullandıkları, şirketlerin de sattıkları ürünlerin ağırlıkları kendilerine özeldir. Bu konuda da; şirkete özel enflasyon oranlarına itibar edilmesini sık sık yazıyorum.

Küresel değerleme aracı olarak kullanılan EBITTA’nın (FAVÖK), şirket geleceğini tek başına açıklayamadığını, bunun da her ülkenin kendi yasalarına ve ekonomik şartlarına göre (enflasyon, kur, faiz) oluşan ‘vergi öncesi kâr’ ile ayrı düşmesine sebep olduğunu görüyoruz. Yani EBITTA tatminkar çıkarken, vergi öncesi zarar üzebiliyor. Örneğin, ülkemizde gıda perakendecileri olarak dövize endeksli borçlanmak ve yüksek faizli kredi kullanmak en riskli hareketlerdir. Bunları, halka açık perakende şirketlerimizin yıllık finansal tablolarından aktararak ve yorumlayarak, kıyaslama yapılmasını arzu ediyorum. Sonuncusunu Finansal tabloların dili başlıklı yazımda aktarmıştım. Mağaza matematiğine alt yapı oluşturan bu tabloları perakende ekonomisi açısından çok önemsiyorum. Zira performans ölçümüne önemli katkısı olduğuna inanıyorum.

‘Perakendenin Küresel Güçleri’ Raporu, Deloitte şirketinin her yıl açıkladığı çok önemli bir çalışmadır. Top 250 listelerinin ülke ekonomileri ile bağlarını da Dünya perakende ligi başlıklı yazımda yorumlamıştım. Amacım, iş geliştirme planlarına yön vermesine yardımcı olmaktı.

Tüketici gelir düzeyinin ekonomideki fiyat ve kalite düzeyinin belirleyicisi olduğunu; hem piyasadan örneklerle, hem akademik çalışmaların sonuçları ile besleyerek yazı dizisi haline getiriyorum. Çünkü bazı küresel kurumlara göre; kişinin fiili gelirini dışarda tutarak yapılan sanal SAGP (satın alma gücü paritesi) hesapları gerçek hayatla bağdaşmayan sonuçlar ürettiği gibi en fazla tartışılan konu olmayı da sürdürüyor. Bu bakımdan üzerinde en fazla yazı kaleme aldığım konu budur.

Her yılın başında o yıla ait ekonomiye dair tahminler yapıyorum. Bu seneye dair 2020 nasıl geçecek? başlıklı yazıma ilaveten, Retail Türkiye Dergisi’nin Ocak sayısında en fazla sorulan sorulara verdiğim cevapları kapsayan bir de röportaj yayımlandı. Amaç yine aynıydı. Ekonomik durumun perakende sektörüne yansımalarını, getireceği yük veya katkılarını tahmin edebilmekti.

Nitekim 2020 ilk çeyrek sonucu açıklandı ve GSYH büyümesi yüzde 4,5 çıktı. Şimdi de bu büyümenin ayrıntılarına bakma zamanıdır.

  • TÜİK verilerine göre, mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış GSYH zincirlenmiş hacim endeksi, bir önceki çeyreğe göre (2019 son çeyrek) yüzde 0,6 arttı.
  • Yetersizliği yanında, 2020’nin yüzde 4,5’luk ilk çeyrek büyümesi, 2019 ilk çeyrek daralmasının üzerine geldi. Bu baz etkisini de görmezsek yanılırız. 2019 ilk çeyrekte daralma yüzde 2,3 idi. Yani 2 senelik büyümenin karşılığı yüzde 2,2 veya yıllık yüzde 1 civarında olmuştur. Yeter mi?

Elbette yetmez. Çünkü her sene yüzde 1,5 civarında nüfus artışımız var. Böyle bakınca yetersiz büyüme ile fert başına milli gelirin düşüşünü izliyoruz.

  • Peki yetersiz de olsa, bir taraftan işsiz sayısı artarken nasıl büyümüşüz?

Hane halkı tüketimi ve devlet harcamaları ile yani banka kredileri ve parasal genişleme sonucunda büyüme gelmiş. Elbette düşük faizli kredilerle kamu bankalarını harekete geçirmek ve artan likidite ile beslemek çözümdür ama sürdürülebilirliği yoktur. Çünkü negatif reel faizle özel bankaların mevduat toplamaları kolay olmadığı gibi işini garantili görmeyen çalışanın da borçlanma isteği sınırlı kalır. Üstelik yatırımlar tam 7 çeyrektir azalıyor. Yatırımsız büyüme yalancı bahar gibidir. Detaylı bakılmazsa baharın geldiği zannedilir ve plan program şaşar.

Gelir artışı göstergesi fert başına büyümedir. Perakendeciyi de bu ilgilendirir.

Elbette koronavirüs şartlarının getirdiği ilave riskleri de günü gelince ölçmeye çalışırız. Bugüne kadar ki hesaplarımıza henüz o dahil değildir.

İkinci çeyrekten itibaren bizi bambaşka bir tablo bekliyor. Geçen yıl ikinci çeyrekteki yüzde 1,6’lık daralmanın da baz etkisi yapacağını bilmemize rağmen 2020 ikinci çeyrekte küçülme bekliyoruz. ABD ile Çin arasındaki gerginliğin yansımaları daha olumsuz tabloları da gündeme getirebilir.

Perakende şirketlerin geleceği, bütün bunlara bakmadan planlanmamalıdır. Bakmak dediğim de ilk görülenle yetinmek değil, ayrıntılar ile ilgilenmek olmalıdır.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Kredi risk primi neden zirvede?

Ercüment Tunçalp

Kredi risk primi (Credit Default Swap- CDS), alınan bir kredinin geri ödenmeme riskinin tespit edilmesini ve bu riske karşı kredinin sigortalanmasını sağlayan değerleme aracıdır.

CDS primi yüksek olan borç alan bir ülke için kredi maliyeti yüksek olur. Prim hesaplanırken, her 100 puan yüzde 1 kredi maliyeti olarak yansır. Örneğin 800 baz puan CDS’nin karşılığı yüzde 8’dir. Yani alınan borcun faizi sıfır olsa bile borcun maliyetine yüzde 8 ilave olur. CDS hesabında, ülkenin sadece mevcut durumu değil, geçmiş uygulamaları da geleceğine dair tahminler de birlikte dikkate alınır.

CDS primi 300 baz puanın üzerindeki ülkeler aşırı kırılgan ekonomiler olarak tanımlanırken; bizim gibi 800 baz puanı aşan ülkeler için ilave bir tanım yapıldığını duymadım. Ancak aradaki makasın ne kadar geniş olduğuna da dikkatinizi çekerim.

Aşırı kırılgan ekonomilerin; yüksek enflasyon, yüksek dış açık, borçlanma maliyetlerinin yüksek olması ve sıcak paraya olan aşırı bağımlılık gibi bir dizi önemli özellikleri öne çıkıyor.

Bu prim bir ülkeye olan finansal güven baz alınarak serbest piyasa tarafından arz ve talebe göre belirleniyor. Elbette faydalanılan ve etkisi inkar edilemeyecek bir önemli kaynak da uluslararası derecelendirme kuruluşlarının verdikleri notlardır. Yani bir ülkenin kredi riskine dair göstergelerden biri derecelendirme notları (ülke kredi notu) iken, bir diğer gösterge de CDS primleri oluyor. CDS primlerindeki sürekli yükselişler, borçlunun borç ödeme kapasitesinde veya borçluya yönelik risk algısında bir bozulmaya işaret ediyor.

Küresel kurumları bir kenara bırakalım, aile çevresinde borç verirken bile, “Ya bu para geri ödenmezse” kuşkusu duyulmaması mümkün mü?

İşte kurumsal borç verenlerin farkı, alacaklarını garanti altına alan bu sigorta primidir.

Özetle, ülke ya da şirket riskleri arttıkça kredi risk primleri de artar. Bu takdirde de o ülke veya şirkete daha az yatırım yapılır.

Bu bilgilerin ışığında; bizim 800 puanı aşan 5 yıllık CDS primimiz yanında; henüz 12 yıl önce iflasın eşiğine gelen komşumuz Yunanistan’ın risk priminin geçtiğimiz hafta 179,70 seviyesinde olduğunu da bilmeliyiz. Kredi maliyetine yansıyan karşılığı %1,80 faizdir.

Olumlu örnek olarak; Hollanda’nın 10,70 ve İngiltere’nin 11,04 olan CDS primlerine ve bu ülkelerin borçlarına ancak %0,1 olarak yansıyan yok denecek kadar düşük maliyet kalemini de ekleyebiliriz.

Şimdi bizleri daha fazla ilgilendiren bu 8 puanlık fazlamızın, tüketiciye muhtemel yansımalarına bakalım.

Batı ülkelerinin merkez bankaları, tek hanede hareket eden enflasyonlarını frenlemek için faiz artırırlarken; bizde ise 3 haneli enflasyona yaklaşılmasına rağmen tam tersinin yapılması riskleri artırıyor. Artan CDS kur üzerinde baskı yaratıyor. Devamında ise kur artışı enflasyonu yükseltiyor, hayat pahalılığını ise kalıcı hale getiriyor.

Hepsi bu kadar mı?

Hayır. CDS’nin yüksek olması borçlanma maliyetini artırırken, yatırımların ve yeni girişimlerin azalmasına ve ekonominin daralmasına sebep oluyor. Yani dönüyor dolaşıyor hepsi tüketicinin önüne hayli yüksek faturalar olarak geliyor.

Hal böyleyken, tek pencereden bakan bir yazar demiş ki; “Amerika’da faizler son 75 baz puanlık artıştan sonra %1,50 ila %1,75 aralığına çıktı. Yıllık tüketici fiyatlarındaki artış %8,5 düzeyinde. Yani faizlerle enflasyon arasındaki fark 5 kat. Türkiye’deki durum nasıl? Yıllık TÜFE %73, faizler %14 seviyesinde. Yani faizlerle enflasyon arasındaki fark bizde de 5 kat. ABD’de faizler nasıl %8,5 olamayacaksa, Türkiye’de de faizler %73 olamaz.”

Muhteremin çıkarttığı sonuca bakar mısınız?

Ekonomisi sağlam olan ülkedeki yaklaşık yüzde 7 eksi reel faiz ile CDS’si 800’ü aşmış ülkemizin yaklaşık yüzde 60 eksi reel faizini bir tutuyor ve buna da inanıyor ki gönül rahatlığı ile seslendirebiliyor. Acı ama gerçek!

Oysa bizim yaşadığımız krizi dünya üzerinde yaşayan çok az sayıda ülke var. Onlar da bizimle tartıya çıkacak ağırlıkta ülkeler değil.

Şimdi neticeye gelelim ve bütün bu olumsuzlukların son noktasına bakalım.

Tüketici alım gücünün dip yaptığının belgesi, TÜİK’ten son gelen tarihin en düşük (63,4) Tüketici Güven Endeksi’dir. Henüz bu endekse yansımamış olan ek bütçenin de tüketici omuzuna yükleyeceği ek vergileri bilmem söylemeye gerek var mı?

Sonuç olarak; dışardan bakan bir göz için CDS en önemli kriterdir. İçerden bakan gözlerin de hiç değilse yarısı kadar ilgi duyması bizi çözüm almaya götürebilir. Zaten kritik eşiği çoktan aşmışız, bırakalım yüksek maliyetli borçlanmayı, hiç borç bulamamak gibi bir noktaya doğru da ilerliyoruz.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Özel markalı ürünlere talep artıyor

Ercüment Tunçalp

Yüksek enflasyonun ve hayat pahalılığının tüketici nezdindeki tahribatını geçen haftaki yazımda konu etmiştim. Birkaç gün sonra dünyanın önde gelen araştırma şirketi NielsenIQ’nun özel markalı ürünlere yönelik 2021 ve 2022 yıllarının ilk 4 ayını içeren karşılaştırmalı raporu geldi. Raporda özel markalı ürünler (private label) cirosunun bir önceki yıla göre toplamda yüzde 79 arttığı, pazar payının ise yüzde 5,9’luk bir artışla yüzde 30,3’e yükseldiği gözlemlendi.

Bu sürpriz oldu mu?

Elbette hayır. Yıllardır yazıyorum, “enflasyonla mücadelenin ilacı özel markalı ürünlerdir” diye…

Peki tanınmış markaların bu kadar reklam ve Ar-Ge harcamalarına rağmen özel markalar karşısında pazar payı kaybı yaşamalarını normal karşılayabilir miyiz?

Tüketici alım gücünden bağımsız olarak bu konuyu tartışamayız. Bazı televizyon programlarında “Almanya’da ekmek fiyatı 30 lira” diyerek aklımızla alay edenler, o ekmeği satın alan Alman tüketicinin gelirini de TL’ye çevirmeyi düşünmüyorlar veya bunu dile getirmiyorlar. Bazen iş dünyasında da olaya böyle bakanların olup olmadığını inanın merak etmiyor değilim!

Zira ancak her ülke tüketicisinin kendi para birimi ve kendi geliri ile aynı ürünleri ne miktarda alabildikleri kıyaslama konusu olabilir. Bunun dışında, “Benzin fiyatı da doğal gaz fiyatı da orada bizden daha yüksek” veya “Enflasyon Avrupa’da da yüksek” diyerek yüzde 7 ile yüzde 70’i aynı kefeye koymak ‘boş muhabbet’ sınıfına girer. Kaldı ki, “İki ülkede iki alışveriş” yazı serimizde verdiğimiz onlarca örnekte, dolar ve euro bazında bile bizde daha yüksek fiyata satılan ürünler (küresel marka) olduğunu da açıklıyoruz.

Hal böyleyken, ‘fiyatlandırma’ konusunda küresel şartları eşit sayan ve tüketici gelirleri arasındaki farkı görmezden gelen bir anlayışı da izliyoruz. Neyse ki bu tarz araştırma sonuçları güçlü bir uyarıcı oluyor.

Rapora devam edelim…

Gıda ürünlerinde zirve yüzde 110 ciro artışıyla özel markalı yağların oluyor. Yağlarda yüzde 46 olan pazar payı yüzde 8 artışla yüzde 49,7’ye çıkarak şaşırtmaya devam ediyor. Bunun anlamı; bir kategoride fiyatlar alım gücünü aşmışsa orada markaya bağlılık azalmaya başlar. Özel markalar içinde yağların, private label pazar payının yüzde 67 üzerinde paya ulaşmasını bu şekilde değerlendirmek mümkündür. Süt ürünlerinde yüzde 52,1 olan özel marka pazar payı da yüzde 55,1’e yükselmiştir. Benzer durum kağıt ürünlerinde de vardır. Yüzde 43,5 olan pazar payı yüzde 45,7’ye çıkmış görünüyor.

Bu araştırmada yer alan birçok kıymetli bilgi arasından ciro artışlarını kategori bazında kıyaslamadım. Zira her kategorinin enflasyonu farklı olduğu için eksik fikir vermek istemedim. Ancak her kategori içindeki özel markalar ile markalı ürünler arasındaki pazar payı kıyaslamalarını daha anlamlı buldum.

(Raporun tamamı için www.plturkey.org)

Yine de marka sahiplerinin şikayetlerinde haklı oldukları bir konu, bazı perakendecilerin tanınmış markalara uyguladıkları yüksek kâr marjlarıdır. Çözümünü bir önceki yazımda açıklamıştım.

Peki marka sahipleri bu konuda mücadele ediyorlar mı?

Hayır. Çoğunlukla “Bizim ürünümüzün ayrı bir hedef kitlesi var” rahatlığı içindeler. Ancak NielsenIQ Raporu başka bir şey söylüyor. Artık ‘düşük fiyat’ açık ara ilk tercih sebebidir ve bunun için geniş tüketici kitleleri kaliteden bile tavizler vermeye hazırdır. Nüfusun en az yüzde 70’i için durum böyledir.

Ülkemizde private label için yüzde 30 pazar payı oldukça yüksek orandır. Zira henüz yerel perakendecilerde ve geleneksel kanalda bu uygulama yok denecek kadar azdır. Ancak o raflarda da yerel veya satış payı düşük markalar daha ucuz fiyatlarıyla private label yerine konumlandırılmıştır.

Bu durumda marka sahipleri neler yapmalıdır?

  • Özel markalara sınırlama getirilmesi ısrarından vazgeçmeliler. Zira bu tablodan sonra zaten mümkün olmaz.
  • Piyasa fiyat istikrarı üzerine daha fazla yoğunlaşmalılar. Ne kadar güçlü marka olursa olsun, raf fiyatına alt sınır koymaktan daha önemlisinin üst sınırda zorlayıcı olmak gerektiğini kabul etmeliler.
  • Daha fazla kampanya ve insert uygulamasına kanalize olmalılar.
  • Büyük perakendecilere her durumda teslimiyet günümüz şartlarına uygun değildir. En sert defans gördüklerinden birisini gerekirse feda etmeyi göze alabilmeliler. Bunu göstermeden ticaretin iki yönlü olmasını sağlayamazlar.
  • Alternatif, aynı derecede yaygın olan yerel perakendecilerdir. Üstelik rekabetçi raf fiyatı, en hassas baktıkları konu olduğundan brüt kâr marjı konusunda daha uzlaşmacılardır.

Sonuç olarak; özel markalı ürünler en fazla bizim ülkemizin gerçeği durumuna gelmiştir. Yüksek enflasyon sürdükçe, ulusal zincirler payını artırdıkça, e ticaret kulvarından da yeni hamleler geldikçe (Hepsiburada örneği) Avrupa ortalaması mutlaka geçilecektir.

Bugün için yüzde 30 pazar payı Avrupa ortalamasına çok yaklaşmışken; yağlar, süt ürünleri, kişisel bakım ve kağıt ürünleri gibi kategoriler yüzde 50’yi zorlamaktadır.

Hal böyleyken; “Yarın öbür gün özel markalı ürünler raflarda markalı ürünleri geçebilir” endişesi ile tedbir arayışına girmek haklı mıdır?

Elbette hayır. Tüketiciye kim fiyat ve kaliteyi birlikte kabul ettirebilirse onun malı satılacaktır. Yüzde 47 olan İngiltere pazar payı da yüzde 45 olan Almanya pazar payı da bu şekilde gerçekleşmiştir. Serbest piyasa oluşumu için gereken düzen budur. Üstelik her girişimcinin kendi dükkanında ne satacağına karar verme özgürlüğünü yok mu sayacağız?

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Hayat pahalılığı en kötüsüdür!

Ercüment Tunçalp

Ülkemizde hem enflasyonu küresel anlamda benzeri görülmemiş yüksek bir oranda yaşıyoruz hem de hayat pahalılığını en şiddetli şekliyle hissediyoruz.

Ancak yine de ikisinin aynı şey olmadığını biliyoruz. Enflasyon, mal ve hizmetlere ait fiyat düzeyinin artış göstermesi sonucu alım gücünde meydana gelen azalmadır. Hayat pahalılığı ise elde edilen gelirin aynı mal ve hizmetleri satın almaya yetmemesidir. Biraz daha açalım; enflasyon belli bir seviyeye kadar çıktıktan sonra iktisat bilimine uygun tedbirler alınması durumunda normal seviyelere inebilir. Ancak enflasyon düşmeye başlasa bile fiyat artışlarını çok geriden takip eden ücret artışları sebebiyle hayat pahalılığı halkın gündeminden düşmeyebilir. Geçtiğimiz haftalarda verdiğim bir örneği tekrar edeyim. Fiyatı 500 liradan 1000 liraya çıkmış olan bir ürün sepeti (yüzde yüz zamlı) o seviyede 6 ay hareketsiz kalsa bile geliri yüzde 50 artmayan vatandaş hayat pahalılığını yaşamayı sürdürür. Gerçi enflasyon için hiçbir zaman böyle olumlu bir ihtimal söz konusu değildir ama hayat pahalılığından kurtuluşun ne kadar zor olduğunu göstermek için bu uç örneği vermek zorunda kaldım. Bizim gibi ülkelerde yüksek enflasyon tahribatı yapar, hasarın büyüklüğüne göre de acısı sonra çıkar. İşte o acının adıdır hayat pahalılığı…

Peki enflasyon ile birlikte hayat pahalılığını yaşamayan ülke var mı?

Çok var. Enflasyonu bizimle kıyaslanamayacak kadar düşük yaşayan ülkeler bile alım gücünü yükseltecek kararları zamanında almaktalar.

Örneğin, Almanya’da Mayıs ayı yıllık enflasyonu beklentilerin üzerinde artış göstererek yüzde 7,9’a çıkınca; meclis harekete geçti ve ülkede saatlik asgari ücreti 9,82 eurodan temmuz ayından itibaren 10,43 euroya, ekim ayından itibaren de 12 euroya çıkaran yasa tasarısını kabul etti. Gelirdeki artış oranı yüzde 22 ile enflasyonun çok üzerindedir ve hem alım gücünün artırıldığına hem de geçmiş aylardaki kaybın fazla fazla telafi edildiğine işarettir.

Bizde ise Hazine adına en yetkili ağızdan; “Enflasyonla birlikte büyümeyi tercih ettik. Bu sistemden dar gelirliler hariç, üretici firmalar, ihracatçılar kâr ediyorlar, çarklar dönüyor.” sözünü duyduk. Bugünkü konumuzu açıklamaya yardım eden en isabetli ve samimi tespit budur. Dar gelirliden alıp zengine veren ve gelir dağılımını bozan sistem sebebiyle; büyümenin nimetlerinden hakkını alamayan kitlelerin kronik hastalığı olmuştur hayat pahalılığı…

Dolayısıyla, ‘dar gelirli’ sınırını doğru çizmek gerekiyor. Tanımı en basit şekliyle; ‘geliri, zorunlu giderlerini karşılamakta yetersiz kalan kimse’dir.

Bugün bu tanıma nüfusun en az yüzde 70’i giriyor. Hatta giyim, beyaz eşya, televizyon, telefon, mobilya, eğlence, yılda 1 hafta tatil, ayda 2 defa dışarda yemek gibi harcamaların birkaçını ertelemek zorunda kalanları da ilave edersek bu oran daha da artar. Kısaca, artık dar gelirli dediğimiz, o kadar da dar çerçevede tanımlanabilecek bir harcama grubu olmaktan çıkmıştır.

Türk-İş araştırmasına göre; 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 6018 TL’ye, yoksulluk sınırı ise 19602 TL’ye yükselmiştir. Çalışanların yarısı 4250 TL asgari ücretle açlık sınırının altındadır. Peki asgari ücretin 2 bin lira üzerinde geliri olan işçiyi bu sınırı geçmiş mi sayacağız? Elbette hayır…

Memur, emekli, öğrenci, küçük esnaf, çiftçi ve hatta çarkları zor döndüren orta ölçekli işletme sahipleri ve orta kademe yöneticileri de yukardaki tanıma dahil olmuşlardır. Nitekim Tüketici Hakları Derneği (THD) Başkanı Turhan Çakar, Türkiye’de 25,5 milyon kişinin açlık sınırının, 51 milyon vatandaşın da yoksulluk sınırının altında yaşam mücadelesi verdiğini bildiriyor.

THD’nin yaptığı araştırma sonuçlarına göre, ülke nüfusunun yüzde 90’ına denk gelen 76,5 milyondan fazla tüketici zorlanarak yaşamını sürdürüyor.

Şimdi tüketici çoğunluğunun durumu böyleyken piramidin sivri ucuna da bakmanın yararlı olacağını zannediyorum.

Türk Sanayici ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Başkanı Orhan Turan geçen haftaki bir konuşmasında; “Enflasyonla mücadelenin temel öncelik olduğu ve bunun için gerekirse büyümeden taviz verilebileceği bir döneme girildiğini” belirtmiş. İlginç mi? Değil, son derece tüccarca bir görüş…

İşte sebepleri:

  • Ekonomide fiyat istikrarı sağlanamıyorsa büyüme zaten sürdürülebilir olamaz.
  • Kaldı ki, “yılın ilk çeyreğindeki yıllık bazda yüzde 7,3’lük büyüme ana kaynağının yatırım değil tüketim olduğu” da yine kendi ifadeleridir.
  • Enflasyon en çok ücretli çalışanlar ve düşük gelirliler için sorun olsa da eninde sonunda iş insanlarını da olumsuz etkileyecek noktaya gelebilir.
  • Amerikan Merkez Bankası (FED), küresel piyasalar ve merkez bankaları için en önemli referans kaynağıdır. FED yılın başında faiz artışı ve parasal sıkılaştırma politikalarını tercih edeceğini açıklamış ve buna uygun kararları da almayı sürdürmüştür. Avrupa Merkez Bankası’da (ECB) önceki hafta yaptığı toplantı sonrasında; “Temmuz ayından itibaren FED’i takip edeceğini” duyurmuştur.

Böyle bir küresel ortamda; faizi sadece kağıt üzerinde düşük tutmak, sözde düşük faizin bütün olumsuzluklarını (kur ve enflasyon artışı) ekonomiye yaşatacağı gibi piyasada düşürülemeyen yüksek faiz maliyeti de sorun olmaya devam eder.

  • Üstelik zaten yüksek olan risk primimiz (CDS), faizlerin sabit kalacağı veya düşeceği görüntüsü verildikçe daha da artar ve dış kaynak girişini frenler. Bu da ticaretin istikrarını bozar. Çünkü 800 baz puanı aşan bir CDS primi, kurumları borçlanma ihtiyaçlarını daha yüksek maliyetlerle karşılamak zorunda bırakır.

Sonuç olarak; alım gücünü zayıflatan, paranın değerini düşüren, işsizliği artıran enflasyon orta vadede sadece hayat pahalılığını kalıcı yapmakla kalmaz, yatırımcıyı da yatırım yapmaktan soğutur.

TÜSİAD’ın bu gerçekleri görmesi kıymetlidir ama açıklamak zorunda kalmaları da alınacak tedbirler konusunda fazla zaman kalmadığına işarettir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER