Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Private label ve fiyat farkları

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Perakendeciye güveniyorsanız özel markalı ürününe de güvenmelisiniz. Yetmez, fiyat yapısını da uygun bulmalısınız. Ülkemizin en büyük iki perakendecisinin bütün özel markalı ürünleri, her kategorinin lider markasıyla hemen hemen aynı kalitededir ama fiyatları çok avantajlıdır.

Üstelik bunu kıyaslamak da çok kolaydır.

Birkaç örnek aydınlatıcı olur.

  • Tereyağı ambalajında, “en az yüzde 82 süt yağı içerir” açıklaması yer alan bütün markaların fiyatlarını karşılaştırınız. Tanınmış markanın etiketinde kg fiyatının 61 TL, perakendeci markasının etiketinde 29 TL olduğunu ve bu vesile ile de ölçünün ne kadar kaçtığını göreceksiniz.

Marka değerini inkar edecek değiliz. Mutlaka bunun önemli bir karşılığı olmalıdır. Hadi yüzde 20-30 daha pahalı olsun.

Ama insaf!

Böyle bir temel gıda ürünü fiyatında yüzde 100’ü aşan fiyat farkı olur mu?

  • Bir peynir çeşidini, değişik markalar için tek üretici üretiyor. Ambalajların üzerinde bunu görmek mümkündür. Yukardaki örnekten ayrılan tarafı, aynı üretim bandından çıktığı halde oluşan yüzde 100’ü aşan fiyat farklarıdır.

Batı ülkelerinde; aynı üreticiye ait aynı kalitedeki ürünlerde fiyat makasının bu kadar açık olduğu bir resme rastlamak hiç kolay değildir.

  • “Ucuzdur vardır illeti, pahalıdır vardır hikmeti” ve “Ucuz mal alacak kadar zengin değilim” cümleleri halk arasında sık kullanılır.

Bunlar çok doğru sözlerdir ama sadece fiyata bakan kişiyi doğru sonuca götürmez. Bunu satıcıların da bildiğini unutmamak ve iyi araştırma yapmak gerekir.

Pazarda üç teneke aynı peynirden yan yana teşhir edip, üzerlerine de 25, 30, 35 TL fiyat etiketi koyduktan sonra, en çok 35 liralıktan sattığını öğünerek anlatan meslek erbabı gördüm. Ve ne yazık ki bu şekilde yukardaki iki önemli sözün, oltanın ucuna takılan yem olduğunu da…

Örneğin, bir ev satacaksınız, alıcı adayına soruyorsunuz; “Ne kadar paran var?” diye. “800 bin” cevabı verirse fiyat 800 bin, “700 bin” derse fiyat 700 bin lira…

Oysa evin değeri 500 bin lira. Böyle bir ticareti sürdürmek mümkün müdür?

Aynı üretici tarafından üretilen bir mal veya hizmetin farklı alıcılara, farklı kalite ve farklı fiyattan satılması çok isabetli bir stratejidir. Örneğin uçaklardaki economy class, business class, first class ayrımının fiyat karşılığı oldukça farklıdır. Zira ürünlerin kalitesi farklıdır. Oturduğunuz koltuk, sunulan hizmet, yediğiniz yemek, ikramlar tamamen farklılaşmıştır. Eğer müşteri tatmini yüksek olmasa o uçağı doldurmak mümkün olabilir mi?

Ancak aynı üretici tarafından üretilen bir mal veya hizmetin farklı alıcılara, aynı kalitede ama çok farklı fiyattan satılması veya bunun rafa öyle yansıması hiç etik değildir ve güven sarsıcıdır. Buna fiyat farklılaşması değil, fırsat avcılığı demek daha doğru olur.

Dolayısıyla müşterinin en fazla şikayette bulunduğu konu (zengin müşteri de dahil), aynı ürünü iki ayrı market rafında önemli fiyat farklarıyla görmesidir.

Öyle ya, üst gelir grubuna mensup olsa da enayi yerine konmayı kim arzu eder?

Küçük fiyat farklarına ise kimse fazla takılmaz. Ancak yukardaki örneklerde görülen fark sadece üretici için değil, perakendeci için de güven kaybı demektir.

İşte bu tehlikeye karşı dengeleyici çözüm private labeldır. Zira tek fiyatı vardır ve markalarla aradaki fiyat farkı da müşterinin gözünü açar, sadakatini artırır.

Ayrıca uygun hedef kitle bulunduğu takdirde, premium kalitede yüksek fiyatlı private label uygulamaları da muteberdir. O da kalite farkıyla dikkat çekecektir.

Fiyat farklılaştırması; ülkemizde yüksek oranda yanlış anlaşılmakta ve yanlış uygulanabilmektedir.

Elbette ilk fiyat tespit edilirken; kategorinin rekabet koşulları, marka değeri dikkate alınarak hedef kitleye uygun fiyat yapılabilir. Ancak dikkate alınması gereken başka hususlar da vardır.

Birinci derece fiyat farklılaştırmasında; monopol gücüne sahip üretici rekabetin etkisinden çekinmediği için kaliteyi değiştirmeden, ambalajı veya etiketi değiştirerek önce ürünü şeklen farklılaştırıp, sonra da fiyatını biraz artırabiliyor. Burada üretici rantı maksimumdadır ve ‘ister al, ister alma’ yaklaşımı hakimdir.

Ne kadar etik olduğu tartışılabilir ama bunun bile bizdeki uygulamalara benzemediği çok açıktır. Bizde, aşırı fiyat farklılaşması ile önce uçan tedarikçi, satışları düşünce yüksek insert indirimine razı oluyor. Fiyatın ne kadar sağlıksız olduğu da bu şekilde ortaya çıkıyor.

Perakendecilerin, “Rakibimizde bu kadar yüksek indirim yapman doğru mu?” sorusuna muhatap olan tedarikçinin verdiği cevap artık klişe olmuştur; “Vallahi benim haberim yok, o perakendeci kendisi yapmıştır.”

Ben de diyorum ki; hepsi haberlidir, hatta çoğu zaman teklif tedarikçiden gelmektedir. Peki neden az sayıdaki bazı perakendecileri seçmekteler?

Çünkü hem satış miktarı yüksek olmalı, hem de içerde kalan para için tam olarak güven duyulmalıdır.

İkinci derece fiyat farklılaştırması; tüketicinin aynı üründen farklı miktarlarda aldığı durumda ortaya çıkıyor. Bu durumda, bir üründen daha fazla adet alındığında birim fiyatı düşüyor (4 al 3 öde gibi). Amaç tüketimi teşvik etmektir. Buna kimsenin itirazı olacağını sanmıyorum.

Üçüncü derece fiyat farklılaştırmasında; tüketicinin ortak özelliklerine göre fiyat farklılaştırmasına gidiliyor (gross markette bireysel-ticari müşteri ayrımı gibi). Yani firma alıcıları gruplara bölüyor. Ürünü koli ile alan ticari müşteri çok doğal olarak tek alan bireysel müşteriye göre ucuza alıyor. Bu da normaldir.

Fiyatlandırmanın ne kadar hassas bir konu olduğunu ortaya koymaya çalıştım. Ancak perakendecilerin bu konuyu disiplin altına almak üzere verdikleri mücadele çok zorlu geçmektedir. Çoğu zaman da rafların boş kalması ile sonuçlanmaktadır.

Oysa joker yerine geçecek olan perakendeci markası her kategoride bu boşluğu dolduracak sigorta görevini üstlenecektir.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Plastik poşete hayır, plastik çöpe evet!

Ercüment Tunçalp

1 Ocak 2019’dan itibaren plastik poşetler paralı hale geldi. Amaç plastik kullanımını azaltmaktı. Çevreyi önemsediği için bu girişim alkışı hak ediyordu, ancak çevreci politikalar arasındaki tutarsızlık bunu engelliyordu.

Ve defalarca yazdım; ‘fantaziden ileriye gitmez, neticeye tesir etmez’ diye. Tek sonucu; perakendecinin bir gider kaleminden kurtulması, devletin de yeni bir vergi geliri elde etmesi oldu…

Aradan geçen zaman benim ne kadar haklı olduğumu ortaya koydu. Paralı alışveriş poşeti tüketimi yarı yarıya azalarak devam etti. Bu poşetler eskiden çoğunlukla çöp torbası olarak kullanıldığından, azalan kısım çöp torbası satışlarını artırdı. Marketlerin self servis bölümlerinde ücretsiz verilen şeffaf poşetlerin (ekmek ve manav reyonlarında) tüketimi de 3’e katlandı.

Türkiye’de yılda 3 milyon ton civarında plastik ambalaj kullanılıyor. Bu miktarın sadece yüzde 8’i plastik poşettir. Diyelim ki; alışveriş poşeti, çöp torbası ve şeffaf poşetin toplam miktarı yarı yarıya azalmış olsun (fazla fazla). Problemin ancak yüzde 4’ü çözülmüş olur.

Ancak esas çelişki bu değil!

Bloomberg yazarı Kit Chellel’in, “Bir plastik torbanın 2 bin millik yolculuğu geri dönüşümle ilgili karmaşık gerçeği gösteriyor” başlıklı haberine göre; “İngiltere, 2020 yılında her gün Türkiye’ye ortalama 575 ton plastik çöp gönderdi. İngiltere’nin işlenmesi zor çöplerle uğraşmanın sorumluluğunu daha fakir ülkelere devrederek atık bertaraf alt yapılarını zorladığını” belirten Chellel, “atık dolandırıcılarının çöplerden kurtulmak için yaktıklarını, Türkiye’de geri dönüşüm merkezlerinde, haftada yaklaşık iki şüpheli yangın çıktığını” belirtti.

Bununla da yetinmedi!

İngiltere’nin en büyük süpermarketlerinden Tesco’nun atıklarına yerleştirdiği üç farklı takip cihazının izini sürdü. Chellel’in izini sürdüğü çöplerden biri Londra’da kalırken, ikisi Hollanda ve Polonya üzerinden Türkiye’ye geldi ve Adana’ya ulaştı.

Dünya genelinde gıda güvenliği sorununun tartışıldığı bu günlerde, Türkiye’de tarım politikalarının desteklenmesi bir yana, en verimli arazilerin çöplerle zehirlenmesi dikkat çekti.

Türkiye’nin atıkları geri dönüştürmek amacıyla ithal etmediğini rakamlar söylüyor zaten. (Kaynak: Koray Doğan Urbarlı)

“2016’da Türkiye’ye 3 bin 616 ton plastik atık gelirken, 2020 yılında 775 bin ton geliyor. Aynı yıl sadece 400 bin tonu işlenebiliyor. Türkiye’de üretilen atığın önemli kısmı ile ithal edilen çöplerin geri kalanı yakılıyor ve doğaya atılıyor. Türkiye kendi ürettiği çöpünü işleyemezken, dünyanın çöpüne talip oluyor.”

Alman devleti de Almanya’ya ait çöpün yüzde 25’inin Türkiye’ye gönderildiğini resmi olarak açıklıyor.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, sorulan bir soruya verdiği cevapta, “2020 yılında 775 bin ton olan plastik atık ithalat rakamının, alınan tedbirler sayesinde 2021 yılında 685 bin tona gerilediğini” söylüyor. Yüzde 12’lik düşüşün başarı gibi takdim edilmesini takdirlerinize sunuyorum.

Şimdi de uzmanından bu ithalatın nasıl gerçekleştiğini öğrenelim…

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Dursun Kahraman’ın ağzından özetleyelim:

“Atık ithalatı özel şirketler tarafından gerçekleştiriliyor. Atıklar para ödenerek alınmıyor, gönderenden para alınıyor. Bir yere bırakıyorlar, yakıyorlar ya da gömüyorlar. Avrupa ülkeleri ise bunları çevresel zararlarından sakındıkları için satıyorlar” diyor. Dolayısıyla hiç değerlendirilmese bile ithalatçının bir kaybı yok, tersine ‘gönder’ dendiği an hasılatın kasaya girmiş olduğu anlaşılıyor.

Yani “elin taşı ile elin kuşunu vurmak” bu olsa gerek!

Çöp başkasının, dökülen arazi başkasının, zehirlenen toprak, su ve hava hepimizin ama kazancı da bir başkasının…

“Avrupa’nın en büyük çöp yakma tesisinin İstanbul’da açıldığı” müjdesini verenleri alkışlayan bir ülkenin vatandaşıyız. Bunun ne yaman bir çelişki olduğuna da bakalım mı?

  • En büyük tesisi yapma nedenimiz en fazla çöp biriktirmemizden kaynaklanıyor olabilir mi?
  • Çöp yakmanın çok isabetli bir işlem olmadığını görenlerin, bize göndermeyi tercih etmeleri tesadüf olabilir mi?
  • Ortaya çıkacak kül için çare bulamamaları caydırıcı olmuş olabilir mi?
  • Bütün bunlar çevre bilinci arasındaki farktan kaynaklanmış olabilir mi?
  • Yatırım imkanları (zenginlikleri) bizden yetersiz kaldığı için olabilir mi?

Şaka gibi değil mi?

Sonuçta; ülkemizin plastik konusuna bakışı ve uygulamaları “dostlar alışverişte görsün” tarzı yerine öncelikle 85 milyonun sağlığı ile ilgili olmalıdır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Enflasyonun kazananları ve kaybedenleri

Ercüment Tunçalp

Bu yüksek enflasyonun bir kazanan bir de kaybeden tarafı vardır. Önce kaybeden taraftan başlayalım.

Hayatını bir ücret karşılığında sürdürmek zorunda olan geniş halk kitleleri kaybeden taraftır. Çünkü enflasyon bir çeşit ek vergidir. Gelirlerde hiçbir şekilde enflasyon kadar artış sağlanamadığından emekçinin ve emeklinin yükü sürekli artar. Asgari ücrete son zamanların en büyük oranlı artışının (%50) geldiği gün söylediğim gibi, bunun bile yoksullaşmayı engellemesi mümkün değildir. Zira hesap ortadadır, asgari ücretli de fiyat artışlarını çok geriden takip etmek durumunda kalmıştır.

Şimdi kazanan tarafa bakalım…

Bunu benim ağzımdan duymak yerine, ilk çeyreğin finansal sonuçlarından bizzat görmek daha uygun olabilir. Ancak yine de özet olarak sunayım.

2022 yılı ciro artışları yüksek enflasyon sebebiyle önceki senelere göre daha büyük oranlarda gerçekleşmiştir. Fiziki büyümeyi de dikkate alınca (yeni açılan şubeler) bu hasılat artışlarının birebir enflasyonu, özellikle de ana faaliyet alanındaki gıda enflasyonunu karşılaması hâlâ zordur. Ancak iş esas faaliyet kârına gelince durum değişmektedir.

Örneğin, hasılat yüzde 60-65 oranlarında artarken; brüt kârın yüzde 68-78, esas faaliyet kârının ise yüzde 90-105 oranlarında artması oldukça ilginçtir.

Peki bu nasıl gerçekleşiyor?

  • Hızlı fiyat artışları esnasında, ‘eski fiyatlı stoğun bir kısmının yeni fiyatla rafa yansıtılması’ ek kâr sağlıyor. Önceki yazılarımda 2021 yılına ait finansal tablolardaki artan stok gün sayılarından bahsetmiştim. Brüt kâr marjlarını artıran birinci etken budur.
  • Perakende sektöründe en yüksek masraf kalemi ‘personel giderleri’dir. Bu gider kalemi enflasyon oranı kadar artmadığından; faaliyet giderlerindeki artış brüt kâr artışının 6-7 puan gerisinde kalıyor ve bu da esas faaliyet kârı artışında sıçrama yaratıyor. Nitekim bazı perakendecilerde geçen yıl aynı döneme göre faaliyet gider oranı değişmemiş, bazılarında ise düşmüştür. Buna karşılık brüt kâr marjları artmıştır.
  • Sık sık belirttiğim gibi rekabeti engelleyen eylemler sebebiyle kesilen büyük para cezalarını eninde sonunda nihai tüketici ödemektedir. Vergi öncesi kâr artışlarından bu maliyetin de bir şekilde telafi edildiği anlaşılmaktadır.
  • Hizmet reyonlarının olmadığı bir discount zincirdeki brüt kâr marjı, büyük satış alanında hizmet ağırlıklı faaliyet gösteren bir zincire yakın olabilir mi?

Bizim ülkemizde oluyor. Yani şarküteri, pastane, balıkçı, kuruyemişçi gibi bölümlerin tecrübeli ve pahalı eleman ihtiyacı brüt kâr marjında fark yaratmıyor.

O zaman ne oluyor?

Süpermarketin yüzde 2,5 çıkan esas faaliyet kâr marjı, diğer formatta yüzde 5,5-6,5 seviyelerinde çıkıyor. O bakımdan artık raf fiyatlarında avantajlı mağaza zinciri kalmadığını, araştırma yapmadan alışveriş yapan tüketiciyi çok kötü sürprizlerin beklediğini örneklerle açıklıyorum. Ve diyorum ki, rastgele tek yerden alışveriş yapan bir tüketicinin cebinden 1 ayda yüzde 35- 40 arası daha fazla para çıkar. Veya bazı harcamalardan vazgeçmek zorunda kalabilir.

Daha ne olsun?

Neticede enflasyondan bütün kesimler zarar görmez. Yani “hepimiz aynı gemideyiz” söylemi afyondur. Aynı gemide olanlar; işçi, memur, emekli, küçük esnaf ve tarımsal üreticilerdir.

Elbette her perakendeci ve tedarikçi de kazanan tarafta yer almaz. Örneğin İstanbul ve İzmir ağırlıklı faaliyet gösteren halka açık bir yerel perakende şirketimiz; hasılatını yüzde 68 artırırken, rekabetçi fiyat uygulamaları sebebiyle brüt kâr marjı 2 puan düşük çıkmış ve brüt kâr artışı da yüzde 55’de kalmıştır.

Böylece 1 puan artan faaliyet gider oranı ile de esas faaliyet kârı düşmüştür. Kısa vadeli bu dönem kaybının, müşteri tarafından takdir görmesiyle uzun vadede telafi edileceği kesindir. Çünkü, ekonomik krizin şiddeti arttıkça güzelleşen finansal tablolar da kötü günde zorlukların paylaşılması da gizli kalamaz. Nitekim bazı yerel perakendecilerin raf fiyatlarında daha avantajlı olduğuna dair tespitlerimiz finansal raporlarla da doğrulanmaktadır.

Şimdi gelelim inşaat sektörünün kazananlarına, yani ucuz kredinin rüzgarıyla konut fiyatlarını şişiren müteahhitlere…

Kimse ‘maliyetlerden dolayı fiyatlar yükseliyor’ demesin. Zira her artan maliyet (gıdada bile) kolay kolay fiyatlara yansıyamıyor. Ancak bu sektörde, bir senede yüzde 127 (Kaynak: TÜGEM), kredi açıklamasını takiben de son 7 günde yüzde 25- 30 fiyat artışları olduğunu duyuyoruz.

Peki sonuçları nelerdir?

  • Elbette en önemlisi konutu pazarlayan için oluşan haksız kazançtır
  • Kamu bankalarından, “ilk defa konut alacaklara 2 milyon liraya kadar 10 yıl, aylık 0,99 faizle kredi sağlanacağı” açıklandı. Bu krediyi alacakların aylık taksit tutarı 28 bin TL’dir. Bu taksidi ödeyecek olanın aylık geliri ise en az 55 bin lira olması gerekir. Bu ülkede bu tutarın yarısını ödeyebilecek kişi sayısı kaçtır?

Dolayısıyla diğer kazanan kesim de sayıları oldukça sınırlı olan bu yatırımcılardır.

  • Sıra dışı seviyedeki negatif faizin sürmesi konut fiyatlarını artıran bir başka etkendir. Bunun için konut almak daha çok yatırım amaçlıdır.

Nereden anlıyoruz?

TÜİK verilerine göre, 2014 yılında yüzde 61,1 olan konut sahipliği oranı sürekli gerileyerek 2021 yılında yüzde 57,5 düzeyine inmiştir.

  • 2022’de ise orta ve alt gelir grubu için konut edinme imkanı daha da azalacaktır. Bu kadar da değil. Krediler kamu bankalarından çıktığı için bu imkandan yararlanamayan ama yararlananı fonlayan da aynı halk kesimleridir. Devamı daha da bozulacak olan servet dağılımıdır.
  • Evin fiyatı artarsa kiralar yerinde kalır mı?

Bütçeye uygun kiralık ev bulmak daha zor hale gelecektir.

  • Elbette yukardaki taksitlerin kriz dönemlerinde ödenememe riski de artar. Onu da krediyi veren kuruluşlar mutlaka düşünmüş olmalıdırlar.
  • Bu gelişmenin bir kaybedeni de; yüzde 12 faizle 10 yıllık kredi verip, yüzde 22 faizle borçlanan devlettir. Yani yukarda da belirttiğim gibi bunu da üstlenecek olan halktır. Oysa birçok tarımsal ürünü ithal etmek zorunda olan bu ülkede betonu desteklemek yerine tarımı desteklemek daha uygun olurdu.

Sonuç olarak; üretimi artırmadan enflasyonla mücadele kazanılamaz. Kaldı ki, mevcut durumda dar gelirliyi konut sahibi yapmak mümkün olmadığına göre hiç değilse sağlıklı beslenmesi sağlanabilir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Bunlar iyi günlerimiz!

Ercüment Tunçalp

TÜİK tarafından açıklanan rakamlara göre nisan ayında TÜFE aylık bazda yüzde 7,25, bir önceki yılın aynı ayına göre ise yüzde 69,97 artış kaydetti.

Dikkat yüzde 70 değil!

Aynen indirimli fiyat etiketi gibi…

Peki arada eksik olan kısmın karşılığı ne kadar?

%3 (yüzde üç) değil, %0,3 (binde üç) değil, sadece %0,03 (onbinde üç)…

İzninizle arada fark olmadığı için bundan sonraki satırlarda yüzde 70’i kullanacağım.

Geçen ay “Bizdeki enflasyon dünya ile aynı mı?” başlıklı bir yazım yayımlanmıştı. Dünyada bizden yüksek enflasyon oranlarına sahip 6 ülke (Venezuela, Sudan, Lübnan, Suriye, Zimbabwe, Surinam) olduğundan bahsetmiştim. Son bir ay içinde ise Surinam’ı geçtik, Zimbabwe’yi yakaladık. Üzerimizde şimdilik 4 ülke kaldı!

Eksi reel faizde ise rakipsiziz!

Yani eksi yüzde 56 ile…

MB hâlâ faiz artırmama kararlılığını sürdürürse, tırmanış devam edecektir.

Enflasyonun üç hanelere yaklaşacağının bir başka işareti, üretici fiyatlarındaki yıllık artışın yüzde 121,82 olarak gerçekleşmesidir. Üretici fiyatlarındaki fazlalığın tamamı tüketici fiyatlarına yansımasa da aradaki 52 puan farkın en az yarısının yer değiştirmesi beklenir.

İşte sadece bu iki sebep bile şimdilik daha iyi günlerde olduğumuzu gösteriyor.

Ayrıca kendimizi kandırmayalım; bu yaşadıklarımıza Ukrayna- Rusya savaşı ile salgının etkisi oldukça sınırlıdır. Olsa olsa tek haneli küresel enflasyona bu sebeplerin tesiri ne kadarsa bize de o kadardır. Yani yüzde 70’in içinde 5-6 puan kadar…

Yetkililer, “ABD’de enflasyon 41 yılın zirvesinde, Almanya ve Fransa’da da öyle…” diyorlar. Doğrudur ama bu kadarı teselli etmez. Zira ABD’de yıllık enflasyon yüzde 8,5, Almanya’da yüzde 7,3, Fransa’da yüzde 4,5 seviyelerinde. Bizdeki enflasyona benziyor mu?

Aradaki fark 60 puandan fazladır…

Buna rağmen o ülkelerin gündemlerinde faiz artırımı var!

Ancak, bizde politika faizi artırılmadığı gibi hem enflasyonu artırıcı etkisi sürüyor hem de dolaylı yoldan o eksi reel faizin önemli kısmını hükümet ödüyor zaten. Bunun yüksek maliyet getireceği ise kaçınılmazdır. Peki bu ne demek?

Vergiyi ödeyen halkımıza hayat daha da pahalı hale gelecek demektir.

Alt gelir gruplarını en fazla ilgilendiren gıda enflasyonudur. TÜİK verilerine göre nisan ayında gıda enflasyonu yüzde 89,1 olarak gerçekleşmiş. Bu oran ortalama bir değer olup, alt gelir grubunun oranını yansıtmaz. Zira gıdanın dar gelirlilerin harcamaları içindeki payı TÜİK sepetindeki ağırlığın en az 2 katı olduğundan; hissedilen enflasyon üst gelir grubundan çok daha yüksek olur.

Nitekim DİSK-AR’ın TÜİK verilerinden derleyerek farklı gelir gruplarına göre hesapladığı veriler, emeklilerde gıda enflasyonunun yüzde 113,5 olduğunu gösteriyor. En yoksul yüzde 20’lik gelir grubunun gıda enflasyonu ise yüzde 131,6 olarak açıklanıyor.

Dikkat, DİSK-AR kendisine göre bir enflasyon hesabı yapmıyor. Sadece TÜİK enflasyonunu gelir gruplarına göre dağıtıyor. Örneğin, en yüksek gelir grubunun gıda enflasyonu da yüzde 65,5 bulunmuş ve ortalama değerin 24 puan altında kalmıştır.

Bu durumda öncelikle tüketicinin karnını doyurmak gerekir değil mi?

Türkiye’de çiftçi sayısı son 5 yılda yüzde 26, son 10 yılda yüzde 53 azalmış. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) kayıtlarına göre; 2011 yılında 1 milyon 122 bin olan çiftçi sayısının 2021 yılının eylül ayında 530 bine kadar düştüğü anlaşılıyor. Çiftçi sayısının yarı yarıya azalması tarımda dışa bağımlılığı, bu da gıda enflasyonunda kalıcı durumu gündeme getirir. Çözüm, mazota ve gübreye çalışmaktan bıkmış olan bu insanların problemlerini gidermekten geçer.

Nitekim, sadece meyve sebzeye bakacak olursak; yıllık fiyat değişimi nisan ayında yüzde 104,77 çıktı. Üretim eksikliğinin dışındaki en önemli etken dağıtım kanallarındaki aracıların fazlalığıdır. Bunu iki sene önce “Meyve sebze dağıtım kanalları” başlıklı yazımda geniş şekilde ele almıştım. Gelişmiş ülkelerde en fazla 6-7 olan dağıtım kanalı adedi ülkemizde benim tespitimle 33’tür. Bu sayıyı bizzat o kanalların içinde yer alarak ve tedarik yaparak, yani bizzat yaşayarak çıkarttım. Tarımsal pazarlama kitaplarındaki sayı hâlâ tek hanelidir.

Çarpıcı bir örnekle devam edelim:

Direkt tarladan, bahçeden alım yaptığını söyleyen bir perakendecinin tezgahında yerli muzun kg fiyatı 33,90 TL’dir. Yani güncel kurla 2,3 dolar veya 2,1 euro karşılığıdır. İlginç olan gelişmiş ülkelerin büyük zincirlerinde ithal muzun kg fiyatı 1 dolar veya 1 eurodur. Ve bu ülkelerin hiçbirisi bizim gibi muz üreticisi de değildir. Bunu uç örnek gibi görenler için bir başka perakendecideki 24,95 TL’lik yerli muz fiyatına da dikkat çekerim. Bunu da normal görmek mümkün değildir. Zira bu da 1,7 dolar veya 1,6 euro karşılığıdır.

Yukardaki anormal fiyatların sebebi, bazı seçilmiş şubelerde ‘işletici firma’ çalıştırılmasıdır. O işletici de zengin semtin manavı gibi istediği şekilde rahatça yüksek fiyat uygulayabilmektedir.

Hani aracı sayısı azaltılacaktı?

Bu durum devam ettiği sürece meyve sebze kategorisi de dar gelirli için aynen et ve et ürünleri kategorisinde olduğu gibi seyirlik ürünler haline gelir.

Savaşın tarafları olan Ukrayna ve Rusya’da bile gıda enflasyonu oranları sırasıyla yüzde 14,3 ve yüzde 18’dir. Bizimkini hatırlayalım; yüzde 89,1… Sonuç olarak; sebepleri dışarda arayamayız, tedbir alınmazsa bundan sonrası için bu milletin omuzlarındaki yük sadece yüksek enflasyon da olmaz, yanına düşük büyüme, yüksek cari açık ve yüksek bütçe açığı da ilave gelir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER