Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Döviz kurları nereye koşuyor?

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Bir MB Başkanı’nın sözleri döviz kurlarını etkiler mi?

Elbette neler söylediğine bağlı olarak belirleyici olabilir. O zaman TCMB Başkanı Kavcıoğlu’na kulak verelim.

TBMM sunumunda; “Enflasyondaki yükseliş geçicidir. Dolar dünyada güçleniyor. Kurdaki yükselişin faiz indirimi ile alakası yoktur” demişti…

Şimdi bu birkaç cümlenin ne kadar gerçeklerle bağdaştığına bakalım.

  • Enflasyonun kalıcı olduğunun birinci işareti; Eylül ayına ait yüzde 43.96’lık ÜFE’nin, yüzde 19.58’lik TÜFE’ye bir kısmının mutlaka yansıyacağıdır. Kesin olarak bilemediğimiz tarafı, ne kadarının hangi hızla yansıyacağıdır.
  • Kurdaki yükselişin faiz indirimi ile çok yakından alakası vardır. Son faiz kararından önce (aradan 30 gün geçti), ‘manşet enflasyon yerine çekirdek enflasyona bakarak faiz kararı vermenin’ kur artışına yol açacağını Çekirdek enflasyon üzerine” başlıklı yazımda ayrıntılı olarak açıklamıştım. Hatta ‘kur alır başını gider’ vurgusu da yapmıştım. Nitekim yazımın yayımlandığı 21 Eylül’de 8,64 TL olan dolar kurunun tam 1 ay sonra bu günlerde yüzde 8 artışla 9,33 TL’ye yükseldiğini görmüş olduk. Yani bizim için sürpriz yoktur.
  • Doların dünyada güçlenmesi ile bizdeki kur hareketi arasında bir benzerlik yoktur. Dolar/TL paritesi son beş yılda yüzde 205 artmıştır. Buna bağlı olarak artan yıllık enflasyonumuz yüzde 19.58 iken, dünya ortalaması sadece yüzde 3.5’tir. Bazı çevrelerin küresel dert ilan ettiği enflasyonun Avrupa ortalaması ise yüzde 2.2’den yüzde 3’e henüz yeni çıkmıştır. Bizdeki durum böyle mi?

Dünya bunu 2021’e özel yaşarken, biz Aralık 2018’de de yıllık yüzde 20.30’luk TÜFE ile karşılaşmadık mı?

Dolayısıyla bu gelişmelerin son 2 yıldır yaşanan pandemi şartlarına  bağlanamayacak kadar kronik dertlerimiz olduğu açıktır. Çözümün ilk şartı önce bunun kabul edilmesidir. Görmezden gelinmesi ise yarattığı güven sorunu nedeniyle piyasaları ikna etmeye yetmeyebilir.

  • MB Başkanı, rezervlerin 123.5 milyar dolara ulaştığını belirtiyor. Doğrudur ama sadece kağıt üzerinde. Noksan bilgiyi tamamlayalım; 145.7 milyar dolar da (1 Ekim itibariyle) yükümlülükler vardır. Yani net rezerv eksidir.

Rezerv böyle olağanüstü günler içindir, peki kullanılmaması normal midir?

Bir de kur artışına şaşıranlar var!

Bir MB yönetimi, aylarca “manşet enflasyonu dikkate alarak politika faizi belirleyeceğini” ilan etmişken, bir anda nirengi noktası olarak çekirdek enflasyonu gündeme getirmiş. Böylece faiz manşet enflasyonun altında kalmış.

Ve yükselişini sürdüren enflasyona rağmen, 1 ay sonraki toplantıda yine faiz indirimi ihtimali belirmişse bunda şaşılacak bir durum olmasa gerek.

Bazı görüşlerin tersine, bunun özellikle tercih edildiğini zannetmiyorum. Çünkü ‘düşük faiz, yüksek kur’ politikası sadece ihracatçıya ve döviz sahibine yarar. Nüfusun büyük kısmı da fakirleşmeye devam eder. Sakın bunun sadece orta ve alt gelir grupları için geçerli olacağı sanılmasın. Döviz açık pozisyonu olan şirketleri de (döviz borçları, döviz alacaklarından fazla) zora sokar. İthalatçı veya ithal girdi oranı yüksek mal satıcısı da sattığı malı aynı kaynakla yerine koyamaz.

Daha önceki haftalarda ihracatçı bir arkadaşım, “Kur artışı ihracatçıya yarar” sözüme itiraz etmişti. Yurt dışı alıcıların bizim ülkemizdeki döviz kuru artışlarını; alım fiyatını düşürmek için kullandığını ifade etmişti. Yani ihracatçıların tamamı için de dikensiz gül bahçesinin geçerli olmadığını bir tarafa not edelim. Neticede bu sahnenin siyasi bir getirisi olamayacağı için de tercih edilmesi anlamlı değildir.

Perakende sektörünü ilgilendiren tarafına gelirsek…

Giderek orta gelir grubu eriyor. Yakında satış yapılabilecek 2 grup müşteri kalacak; üst gelir grubu ve alt gelir grubu olarak…

Sonuçta da; bütün CRM (Müşteri İlişkileri Yönetimi) stratejileri yeniden kurgulanacak. Bugüne kadar ‘ortalama bir yol tutturmak’ yeterli olabilirken, artık bundan sonra birbirine benzemeyen 2 ayrı sayfa açmak gerekecek!

Az şey mi?

Evet faizlerin düşmesi ülke için hayırlıdır ama normal zamanda…

Peki normal zamanda mıyız?

Ki, kredi maliyetlerini düşürünce üretim maliyetleri de düşsün ve piyasalar coşsun!

Yine bir PPK toplantısı öncesindeyiz ve bir uyarının daha zamanıdır.

Önce “faiz inerse enflasyon düşer” yanlış inanışını terk etmek gerekiyor. Çünkü faiz, onlarca maliyet kaleminden sadece biridir. Diğerlerini sayalım mı?

Personel, kira, elektrik, doğalgaz, akaryakıt, su, nakliye, hammaliye, temizlik, güvenlik, ambalaj, reklam, depo işletme, mekanizasyon, tamir ve onarım, vergi, resim, harç ve iletişim giderleri…

En önemlisini sona bıraktım; kur farkı maliyeti!

Kur artışı sadece yoksulluğu artırmaz, ülke ekonomisini de riskli hale getirir. Ölçüsü; ülkemizin risk priminin (CDS) 440 baz puan seviyesine gelmesidir. Ülkeler için hesaplanan her 100 CDS baz puanı için yüzde 1 maliyet söz konusudur. Bizim gibi CDS primi yüksek ülkeler ve hatta ülke içindeki kurumlar borçlanma ihtiyaçlarını karşılamak için daha yüksek maliyetlere katlanmak zorunda kalırlar. Dolayısıyla bu önemli gösterge yanında 2 puanlık faiz indirimi nedir ki?

Acilen bu dış borç temerrüt riskini de ortadan kaldıracak tedbirlere ihtiyaç vardır.

Sonuç olarak; bir ilacın faydasından çok yan tesiri varsa, o ilaç kullanılmaz. Önce o ilacı yan tesirlerini azaltacak şekilde geliştirmek, sonra hastaya güvenli şekilde sunmak gerekir. Negatif reel faiz; ‘faiz-döviz’ dengesini bozmaktadır. Bu da daha yüksek enflasyon demektir.

İşte acil tedavi gerektiren husus budur.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Enflasyon muhasebesi neden gerekli?

Ercüment Tunçalp

Yüksek enflasyon dönemlerinde fiyat seviyelerinin sürekli yükselişi ile birlikte şirketlerin satış fiyatları da satış hasılatları da doğal olarak tırmanışa geçer.

Normal olmayan bu durumu önce anlaşılır hale getirmek lazımdır. Bunun için; resmi enflasyonun yüzde 80 olduğu bir ortamda satış hasılatını yüzde 60 artırmış olan bir işletme esasında küçülmüş olduğunu kaydi olarak görmelidir. Yani satış gelirlerindeki artışın ne kadarının gerçek artış olup olmadığının mutlaka belirlenmesi gerekir. Enflasyon dönemlerinde sadece gelirler olması gerekenden fazla görüntü vermez. Giderler de tam tersine olması gerekenden daha düşük tutarlarda gelir tablosuna yansır. Örneğin piyasada satılan bir malın yerine yenisi alınana kadar büyük ihtimalle fiyatı artar. Bu arada önceden alınan hammaddenin değeri mali tabloda olduğundan düşük görünür. İşte fiktif (hayali) kârlar ve yanıltan mali tablolar da enflasyon dönemlerinde bu şekilde oluşur.

Dolayısıyla yüksek enflasyon dönemlerinde mali tablolar üzerindeki enflasyonun etkileri birtakım düzeltmelerle giderilmezse, ilgili kişi ve kurumlar şirketlere ait doğru ve güvenilir bilgiye ulaşamazlar. Üstelik bu sene olduğu gibi gittikçe tırmanan enflasyon oranı finansal tabloları daha da fazla gerçeklikten uzaklaştırır. Neticede bu olumsuz etkilerden korunabilmek için ‘enflasyon muhasebesi / düzeltmesi’ önemli bir ihtiyaç olarak öne çıkar.

2000’li yılların başında uygulanan ve daha sonra terkedilen enflasyon muhasebesinin, mevcut vergi ve diğer mevzuata göre uygulanan muhasebeye paralel olarak uygulanmasında bir engel bulunmamaktadır (Dr. Ozan Bingöl).

Ancak unutulmamalıdır ki; bu şekilde enflasyon düzeltmesi ile ortaya çıkacak mali tablolar vergi yükümlülüğü açısından kullanılamaz. Örneğin bankadan kredi talebinde bulunurken de kabul edilmez.

Peki ne faydası olur?

İşletmenin gerçek durumunun çizildiği resim önünüze gelir. En önemli faydası budur. Bazı şirketlerin dönem sonu sunumlarındaki ciro ve kâr artışlarının ne kadarının gerçek olduğunu gösterir. Olası reel sermaye kaybı konusunda da bilgilendirir.

Bu önemli katkılara rağmen şirketlerimizin bu konuya yeterince ilgi göstermemesi; şaşırtıcı olduğu kadar bu yazının da kaleme alınma nedenidir.

Oysa gerçek durum zamanında bilinse ve tedbir alınsa daha uygun olmaz mı?

Ülkemizde enflasyon muhasebesinin resmi uygulaması finansal kuruluşlar için BDDK kapsamında 2001-2004, SPK mevzuatına tabi şirketlerde 2003-2004 yıllarında uygulama imkanı buldu. Vergi Usul Kanunu kapsamında ise yalnızca 2004 yılında uygulandı.

Tam 17 yıl aradan sonra ise Aralık 2021 itibariyle enflasyon düzeltmesi şartları gerçekleştiği için gündeme geldi ama kamuoyunda erteleneceği yönünde güçlü bir beklenti oluştu. Nitekim 29.01.2022 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7352 sayılı Kanun ile 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’na (VUK) eklenen Geçici 33. madde uyarınca enflasyon düzeltmesi uygulaması 2023 yılı sonuna kadar ertelendi.

Şimdi buraya dikkat!

Türkiye’de Uluslararası Muhasebe Standardı (UMS) 29 esas alınarak 1990’lar boyunca yurtdışı ortaklığı veya ilişkileri olan veya gerçek durumlarını görmek isteyen büyük şirketler tarafından normal muhasebe sistemine ek olarak kullanıldı. Bugün de uluslararası şirketler Türkiye’deki ortaklık ve iştiraklerini konsolide ederken, enflasyon muhasebesine göre uyarlayarak konsolide finansal tablolara yansıtıyorlar (Dr. Ozan Bingöl).

Görüldüğü gibi enflasyon muhasebesi sonuçları itibariyle önce vergi mevzuatı açısından kamu kurumlarını ilgilendiriyor. Ama daha da önemlisi şirketlerin kendi sağlıkları açısından ihtiyaç duyuluyor.

Bir de enflasyon muhasebesini gerçeği görmek için değil de vergi avantajı sağlayacak bir araç olarak görenler var. Oysa buradan her işletme için bilanço yapısına göre benzer sonuçlar çıkmayabilir. Yani avantaj garantisi de yok…

Mali tabloların gerçeği yansıtmaması; firma yöneticilerini, ortakları, kamu kurumlarını ve bütün ilgilileri yanıltabilir. Nitekim finansal tablolarını görebildiğimiz bazı şirketlerdeki manzara; fiktif kârların yöneticileri rehavete sokabildiğidir. Tedbir alınması gereken dönemde bayram havası yaşanmasından daha önemli bir kayıp olabilir mi?

Sonuç olarak; yüksek enflasyon ortamında mali tablolar anlamını yitirmekte ve gerçeği tam yansıtmamaktadır. Çünkü bu dönemlerde tarihi değerler üzerinden muhasebeleştirilen sabit kıymetlerin rakamsal değerlerine dayanılarak ayrılan amortismanlar çok düşük kalmakta ve buna bağlı olarak da kâr olduğundan yüksek çıkmaktadır. Enflasyon muhasebesi devreye girince ise geçmiş maliyetlerle değerlendirilmiş olan işletme varlıkları ve borçları üzerindeki fiyat değişmelerinin etkisini görebilmek mümkün olabiliyor. Yani enflasyon muhasebesi (düzeltmesi), enflasyonun mali tablolar üzerindeki olumsuz etkisini gidermeye yönelik bir teknik olarak öne çıkıyor ve artık zorunlu olduğu inkar edilemiyor. Kaldı ki yabancı şirketlerin konuya gösterdikleri hassasiyetin derecesi de çok açık izleniyor.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Yumurta üreticisinin bitmeyen şikayeti!

Ercüment Tunçalp

Yıllardır süren yetersiz fiyat şikayeti üretici ve üretici birlikleri tarafından seslendiriliyor. En az 25 yıl bu ticaretin bir tarafında yer almış bir kişi olarak şikayete ara verildiğine çok az tanık oldum. Yani bugünün meselesi değildir.

Peki bu fiyatları kim açıklıyor?

Yine aynı meslek birlikleri…

Serbest piyasa koşulları geçerli olduğuna göre artan fiyatlardan tüketici talep etmezse fiyat düşmez mi?

Düşer ama bu ve birkaç temel gıda ürününde piyasa böyle işlemiyor. Tüketici başka ihtiyacından kesip yumurta almaya devam ediyor.

Örneğin hangi ihtiyaçlardan vazgeçildiğine bakalım…

Ipsos tarafından yapılan araştırmaya göre, son bir yıl içinde halkın yüzde 46’sı herhangi bir dayanıklı tüketim malı almazken bu oran son bir ayda yüzde 64 olarak kaydedilmiş. Araştırmaya göre yaklaşık her 10 kişiden 3’ü harcamalarını kısmak için satın almayı ertelediğini söylemiş. Sebep gıdanın önceliğidir.

30’lu yumurtanın fiyatı 50 TL’yi geçtiği halde üreticinin hâlâ zarar ettiğini duyuyoruz. İddia ediyorum; fiyat 80-90 TL olduğunda da üreticinin zararı devam edecek!

Eğer Rekabet Kurumu’da bu gidişata dair benzer bir fikre sahip olmasaydı duruma müdahale etmezdi. Kurul, 12.05.2022 tarihli toplantısında, Yumurta Üreticileri Merkez Birliği (YUMBİR) ve YUMBİR’e üye birliklerin rekabeti kısıtlayıcı çeşitli eylemlerde bulunmak suretiyle 4054 sayılı Kanun’un 4. maddesini ihlal edip etmediklerinin tespiti amacıyla soruşturma açmıştı. Sonucunu bekleyip göreceğiz…

Şubat ayına dönelim. Temel gıda ürünlerinde KDV yüzde 8’den yüzde 1’e indirilmeden birkaç gün önce 37 TL olan 30’lu yumurtanın fiyatı 46 TL’ye çıkarılmıştı. KDV indirimi ile de fiyat ancak 43 TL’ye inmişti.

Peki bu nasıl bir vergi indirimiydi de tüketici 7 puan indirimi hiç görmediği gibi üste yüzde 16’da fark ödemek zorunda kalmıştı?Şubat ayında “KDV indirimi boşa gitmemeli” başlıklı yazımın yumurta ile ilgili bölümünde şunları yazmıştım: “Tesadüf bu ya yumurtaya maliyet zammı gelmiş. Başmakçı ve YUM-BİR gibi üretici birliklerinin her pazartesi günü yasal yumurta borsası fiyatlarını açıkladıklarını biliyoruz. Ancak nedense YUM-BİR Başkanı İbrahim Afyon, ‘Geçen perşembe günü yeni fiyatları belirlediklerini, raflara da cuma günü yansıdığını’ açıklamıştır.

Birincisi fiyat duyurusunun günü mü değişmiştir? İkincisi üreticide perşembe günü artan fiyatın hemen ertesi sabah satış noktasındaki etikete yansıması normal değildir.

Zira o esnada yolda, toptancıda ve mağazalarda eski fiyatlı stok bulunmaktadır. Bu aşamada önce sipariş verilecek, sonra kamyona mal yüklenecek, devamında da yükünü alan kamyonlar 300-400 kilometreyi aşıp toptancı ve/veya perakendeci ana depolarına ulaşacaktır. Sırası geldiği tarihte de şubelere sevkiyat gerçekleşecektir” demişim. Yani o tarihlerde olan bitenin işin normal gidişatına uygun olmadığını detaylarıyla anlatmaya çalışmışım.

Daha anlaşılır olması açısından üretici tarafının söylediklerine de bakalım.

17.02.2022 tarihinde YUM-BİR Başkanı İbrahim Afyon gazetecilere açıklama yapıyor (Kaynak Birgün):

“Tavuk yeminde kullanılan soya, ayçiçeği ve yağlı soya küspesinin fiyatının artmasından dolayı üreticiler maliyette zarardan çıkış için zam yapmak durumunda kaldı. Üreticiler geçen haftalarda maliyetin altında satıyordu ve artık maliyet kıskacına girildiğinden dolayı zarardan çıkmak için geçen perşembe günü yeni fiyatlar belirlendi. Cuma günü raflara yansıyan yeni fiyat üreticinin zarardan çıkması için gerekliydi ve marketlerin kâr marjını da üstüne koyarak tüketicilere yansıtıldı.”

23.02.2022 tarihinde yine Başkan İbrahim Afyon imzası ile yapılan “Fiyat artışının sebebi biz değiliz” başlıklı yazılı açıklaması:

“Yumurta fiyatları üretici tarafından değil; marketler, toptancılar ve Türkiye’den yumurta ithal eden ithalatçılar tarafından belirlenmektedir. Birçok üretici fiyatı bilmeden yumurtayı İstanbul’daki toptancıya gönderir ve yumurta bu toptancılar üzerinden tüketiciler ile buluşturulur.”

Şimdi yukardaki iki açıklama arasında herhangi bir benzerlik var mı?

Olmadığı görülüyor. Peki doğrusu nedir?

Üretici fiyatını; market, toptancı ve dış ticaret kanalı belirlemez. Ancak market, toptancı ve özellikle de ihracat için talep edilen miktar üretici fiyatı üzerinde etkili olabilir. Nitekim Mayıs ayında yumurtada yüzde 13,13’lük fiyat düşüşü olmuş. Zaman zaman görülen bu durum daha çok ihracat rakamlarındaki düşüşten kaynaklanmaktadır. Yoksa iç piyasa daha istikrarlı bir talep miktarına sahiptir. Raf fiyatını ise, elbette marketler belirliyor.

16.02.2022 tarihinde Başkan’ın açıklamalarında raf fiyatları için söyledikleri de var (Kaynak: Sabah):

“Yumurtada üreticiler değil marketler yüksek kâr elde ediyor. M boy 30’lu yumurtanın ambalajlı şekilde üreticiden çıkış fiyatı ortalama 35 TL. Bunun bize maliyeti ise 32 TL. Kazancımız yüzde 10. Marketler üstüne yüzde 30 koyarak satışa sunuyor. Hatta bazıları bu oranı yüzde 50’ye kadar çıkarıyor. Marketler biraz kârlarından fedakarlık etsin.”

İşte Başkan’ın haklı olduğu kısım burasıdır. Bizim de sürekli yazdığımız gibi brüt kâr marjlarında ölçüyü kaçıran satıcılar olduğu doğrudur. Ancak tüketicinin genel şikayet konusu pahalı fiyatlar değil ortalama fiyatlardır. Fahiş fiyat kısmının nasıl eleneceğini ise insanlar artık öğrenmiş bulunuyor.

Sonuç olarak; 2022 yılında en fazla zam gelen gıda ürünlerinin başında yumurta geliyor. Geçen yıl temmuz ayında orta boy yumurtanın tanesi 60 kuruş iken, bugün 1,86 liradan satışa sunuluyor. Böylece yıllık fiyat artışı yüzde 210’u buluyor. Bu kadar olsa iyi. Şu anki fiyatların da önümüzdeki 1 haftadan fazla ömrü olmadığını duyuyoruz.

Soya, mısır, arpa gibi yem hammaddelerinde ve enerji fiyatlarında oluşan artışları kabul ediyorum. Yem için destek istenmesini de normal karşılıyorum. Eğer “zarar ediyoruz” şikayetleri sadece bu yıla ait olsaydı bu konuya da hiç girmezdim. Ancak uzun yılların bitmeyen serzenişi olduğu için biraz da itiraz hakkı bulunmayan tüketici açısından olaya bakmak gerekiyordu…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Esas artması gereken alım gücüdür

Ercüment Tunçalp

Temmuz ayı başında TÜİK Haziran enflasyonunu açıkladı, arkasından asgari ücrete, memurun ve emeklinin maaşlarına ne kadar artış geleceği de belli oldu. Ancak henüz yeni maaşlar alınmadan raflarda süren fiyat artışları hayal kırıklığı yarattı.

Bu bakımdan söze nereden başlanacağı çok önemli. TÜİK enflasyonu için yorum yapmak zorlaştı. Zira sepetle ilgili bilgi akışı kesildiği için değerlendirme imkanı kalmadı. Ancak 40 yıldır enflasyon hesabı yapan bir kişi olarak (409 madde ile değil, 4000 madde ve gerçek ağırlıklar ile) elbette bir fikrim var. Manipülasyon sayılmaması için bir oran vermiyorum.

Ancak resmi verilerde;

Ne TÜFE (%78,62) ile ÜFE (% 138,31) arasındaki 60 puanlık fark, ne de TÜFE ile İTO’nun çıkardığı İstanbul enflasyonu (% 94,19) arasındaki 16 puanlık fark kolay anlaşılır gözükmüyor. Zira birinci durumda, eğer üreticiler bu farka rağmen hâlâ ayakta kalmaya devam edebiliyorlarsa bu hesapta bir uyumsuzluk olmalıdır. İkincisi, benzer metot kullanılmasa da, sepetteki ürün sayısı farklı da olsa, İstanbul ve Türkiye enflasyonu bu kadar büyük sapma göstermemelidir. Zira Anadolu’da bazı mal ve hizmetler bugün daha ucuz ise bir sene önce de daha ucuzdu. Yani aradaki oransal fark çok değişmez. Kaldı ki her ulusal perakendeci ülke genelinde çoğunlukla aynı fiyatları uygulamakta, yerel perakendeciler de aradaki farkı korumaktadırlar. Yani İstanbul’da ulusal-yerel makası ne ise Anadolu’da da hemen hemen aynıdır. Peki bu kadar belirsiz bir ortamda alım gücünü korumaya yetecek sınırın doğruluğu nasıl test edilebilir?

Önce sistemli şekilde toplanacak doğru istatistiksel verilerin ve matematik kurallara göre ulaşılacak sonuçların karara ışık tutabileceği kabul görmelidir.

Zira her tüketicinin enflasyonu farklıdır. Alt gelir grupları bütçelerinin büyük kısmını (oransal olarak) gıda ve konut harcamalarına ayırırlar. Yani zengin ile yoksulun enflasyonu aynı olamaz, ikinci grup enflasyonu daha şiddetli hisseder. Dolayısıyla giderlerdeki artışa ve yaşananlara dikkatlice bakmadan ortalama rakamlara göre hesap yapan kişiler için gelirdeki her artış sevinç kaynağı olabilir. Oysa ele geçen para ile ne kadar mal ve hizmet alınabildiği önemlidir. Örneğin maaşı yüzde 30 artan bir asgari ücretlinin 5500 TL değil de 7500 TL kazanması bile eğer eve götürdüğü filenin içindekiler (tüm ihtiyaçları) eksiliyorsa, teselli sebebi olamaz. Kaldı ki, her ücret artışının enflasyonu artırıcı etkisi de hesaba dahil edilmelidir. Buna “ücret fiyat sarmalı” diyoruz. Yani enflasyonun hız kesmediği bir anda ücrete yapılan her zam, kısa bir sürede etiketlere yansır. İşte yoksullaştıran enflasyon gerçeği de budur!

Yoksa daha önce çantaya sığabilecek miktardaki aylık ücret, bavula zor sığacak kadar çoğalsa bile alım gücünün arttığına işaret etmez.

Demek ki tek çare; enflasyonu düşürmektir. Yoksa çalışana, yaşanan 6 aylık enflasyona göre fark vermek sıfır zam demektir. Zira enflasyon farkı ile reel ücret artmaz. Hatta alım gücünün korunması bile garanti değildir!

Türk-İş’e göre, 2022 Haziran ayında dört kişilik bir ailenin aylık gıda harcamaları tutarı, yani açlık sınırı 6 bin 391 liraya, yoksulluk sınırı da 20 bin 818 liraya çıktı. Bekar bir çalışanın ‘yaşama maliyeti’ ise aylık 8 bin 313 liraya yükseldi. Böylece açlık sınırı asgari ücretin yüzde 15  üzerinde kaldı. Oysa Ocak ayında açlık sınırı 4250 liraydı.

Ülkemizde çalışanların yaklaşık yarısı asgari ücretle çalışıyor. Yani 8 milyon çalışanın ortalama 4 kişilik aileleri ile 32 milyona karşılık geldiğini varsayarsak nüfusun yüzde 38’i açlık sınırının altında yaşıyor demektir. Kaldı ki asgari ücretin 1000 lira üzerinde geliri olan da açlık sınırı seviyesinde ücrete sahiptir.

Bu durumda da asgari ücret ortalama ücret haline gelmiş bulunuyor. Batıda asgari ücret, bir alt sınırı ifade eden ve yüzde 8’i geçmeyen bir çalışan grubuna  uygulanan tarifenin adıdır.

Sonuç olarak; bütün yaşadıklarımızı küresel ekonomik krize bağlamak hatadır ve matematik olarak da izahı mümkün değildir. Örneğin, Avrupalının yüzde 3’lük enflasyonu yüzde 8’e çıkınca bunu sorun etmesi bize ölçü olamaz. Zira geçen yıl 100 euroya yaptığı bir alışverişin bir yıl sonra 108 euroya yükselmesi tüketiciyi çaresiz bırakan bir durum değildir. Kaldı ki geçen yazılarımda da belirttiğim gibi bu enflasyon farkının fazlası refah payı olarak çalışanlara ödenmektedir. Bizde ise geçen yıl 100 liraya dolan alışveriş sepetinin bir yıl sonra en az 2 katı fiyata dolması söz konusudur.

Dolayısıyla bizdeki kriz, “Dünyadaki gidişata paralel” değil, dünya ile tamamen ayrışmış şekilde hükmünü sürdürmektedir.

Oysa, doğru para politikalarıyla enflasyon yükü hafifletilebilir, biz de dünya ile benzer şekilde yıllık enflasyonu en fazla yüzde 10 seviyelerinde yaşayabilirdik. Hem de yüksek oranlı ücret zamlarına gerek kalmadan…

Bizim yapmadığımızı tek haneli enflasyonu olan ülkeler yaptı. Amerika Merkez Bankası (FED) 75 baz puan, hemen ardından Avrupa Merkez Bankası (ECB) 50 baz puan faiz artışlarına gitti. Kendi ölçülerine göre yüksek buldukları enflasyon oranları o ülkeleri acil tedbir almaya, sıkı para politikası uygulamaya sevk etmişti.

Biz ise hem faizi artırmadık hem de faiz yükünden kurtulmamız mümkün olamadı. Maalesef bu şartlarda yakın gelecekte bir iyileşme beklenmemelidir. Beklentiyi baz etkisine dayandıran iyimser görüşlere rastlıyoruz. Evet bir önceki senenin aynı ayında aylık enflasyon çok yüksek çıkmışsa bir sene sonraki enflasyon baz etkisi ile düşmüş gözükebilir. Buna “işte enflasyon düştü” demek yanlış anlamalara müsaittir. Zira bu sadece son bir yıldaki fiyat artış hızının düştüğünü gösterir, fiyatların düştüğünü göstermez.

Yani tüketicinin kaybettiği alım gücü bu şekilde eski yerine gelmez. Ne yazık ki ülkemizde enflasyon oranının düşmesi ile fiyatların gerilemesini eş anlamlı göstermek üzere çaba sarf edenleri izliyoruz.

Oysa muhtemel tablonun gerçeği bu değildir!

Peki bizler de aynı yanılgıya düşersek ne olur?

Yeni yapılacak şirket bütçelerini tutturmak oldukça zorlaşır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER