Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Fiyat artışlarının sebepleri

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Yüksek fiyatlardan herkes şikayetçi olmakla beraber değişik cephelerden gelen farklı teşhisler topu ortada bırakıyor. Oysa zaten sebep bir tane değil ki…

“Ne söylersem kime yarar?” veya “benden olanı kızdırmayayım” düşüncesi kafalara girmişse o kaynaklardan gelen reçeteler iş yapmaz!

Evet yüksek enflasyon ve devamındaki yüksek faizden daha kötü bir şey yoktur. Ancak kurtulmak isteniyorsa önce doğru teşhisin konması gerekiyor.

O halde bu pencereden bakarak durum tespitine başlayalım…

  • Ülkemizdeki fiyat artışları daha çok maliyet enflasyonu şeklinde gelişmektedir. Yani talep yönlü olduğunu söyleyemeyiz.

Peki maliyet enflasyonunu yaratan nedir?

Merkez Bankası faiz kararlarının yarattığı negatif reel faizin dolarizasyona sebep olduğunu ve bunun da önce döviz kuru artışına sonra da fiyat artışlarına yansıdığını “Çekirdek enflasyon üzerine” başlıklı yazımda geçen hafta anlatmıştım. Yani maliyet artışlarında en fazla kur artışının etkisi vardır.

MB’nın dört gün önce faizi 1 puan düşürmesiyle de yukarı yönlü hareketin hızlanarak devam edeceği belli olmuştur (dolar kuru ve enflasyon birlikte).

  • Ülkemizde bütün fiyat artışlarını sadece kurdan kaynaklı maliyet enflasyonuna bağlamak yanlıştır. Elbette fahiş fiyatla mal satanlar da vardır. Küçük bir araştırma yapan herkes önemli kategorilerde serbest piyasa şartlarının işleyemediğini görür.

Tüketici karnını doyurmaya mecbur olduğu için temel ihtiyaç maddelerini istese de kısamaz. Yani ‘talep düşsün de fiyatlar yükselmesin’ diye beklemenin alemi yoktur, çünkü o kural bu şekilde işlemez. Dolayısıyla bırakınız sebze meyveyi, bir markanın aynı ambalajı içindeki ürünler bile değişik satış noktalarında büyük fiyat farkları ile satılabiliyor. Mağaza mağaza dolaşmadan internet ortamında bile bu bilgilere rahatça ulaşılabilir. Kaldı ki benim şubeleri gezmeden ve gerçek etiketi görmeden yazdığım vaki değildir.

İşte örnekler:

Aynı marka tereyağının kg fiyatı 74 liraya gelen tezgahta var, 103 liraya gelen tezgahta…

Aynı marka 400 gr sele zeytini 14.50 liraya satan da var, 20.50 liraya satan da…

Aynı marka 500 ml sızma zeytinyağına 23.95 lira etiket koyan da var, 31.90 lira etiket koyan da…

Sakın stokta kalan eski fiyatlı ürünlerden kaynaklandığı düşünülmesin, en az 6 aydır süren bir fiyat makasından bahsediyorum. Örnekler gerektiği kadar çoğaltılabilir ama hem yerimiz sınırlı hem de her yerde görünür haldedir zaten… Anlaşılacağı üzere ikinci fiyatlar yüzde 33 ile yüzde 41 daha pahalıdır. Verdiğim fiyatlar normal raf fiyatlarıdır, insert uygulamalarında bu farklar daha da açılmaktadır. Yani yüzde 50 daha pahalı kalma olayı sıradanlaşmıştır.

Geçen hafta kuruyemiş fiyatlarında yüzde 85 daha pahalı satış noktalarından bahsetmiştim. Markaların aynı olmadığı düşünülebilir. İşte yukarda aynı fabrikadan çıkmış birebir aynı ürünlerin fiyat farklarından da bahsettim. Normal fiyata satanlar bu ürünleri zararına satmadıklarına göre kâr marjlarının nerelere ulaştığını hesaplamak o kadar da zor olmasa gerek…

Üstelik pahalı satanın satış hacmi daha yüksekse alım şartlarında sağladığı avantajlı durum bu kârları daha da artırır.

  • İki senedir yaşadığımız pandemi etkisini de yok sayamayız. Ancak bütün suçu pandemiye ve üçbeş fırsatçıya yükleyip neticeye bağlayamayız. Çünkü pandemi öncesinde de durum çok farklı değildi. Bu bakımdan dünyada pandemiden kaynaklı 1-2 puanlık enflasyon artışları bize emsal olamaz.
  • Büyük derdimiz olan meyve sebzedeki yüksek girdi fiyatlarını da görmezden gelemeyiz. Mazot, gübre, tohum, ilaç gibi girdilerde de fiyatlar hızla yükseliyor. Önemli kısmı desteklerle karşılanmazsa, kaynak daha başından kurumaya terkedilir.
  • Meyve sebzede üretim ne kadar bol olsa da ihracat sürdüğü müddetçe o çeşitleri pahalı yememiz kaçınılmazdır. Bu bakımdan “mevsiminde yiyiniz” tavsiyesi de fayda etmemektedir. Bu sene kiraz, üzüm, şeftali ulaşılabilir olmaktan çıkmıştır.

En kalabalık dağıtım kanalı bizim ülkemizdedir. Yanlış anlaşılmasın, bu zincirin halkaları üreticiden perakendeciye gelince de sona ermiyor. Bazı perakendeciler de tüketici ile arasına bir de işletici firma yerleştiriyor.

Bu kalabalıkta tüketiciye normal fiyattan meyve sebze ulaşabilir mi?

Ayrıntısı, “Meyve sebze dağıtım kanalları” başlıklı yazımda görülebilir.

Yeni yasada ilk ele alınması gereken konudur. İncelediğim taslakta göremediğim gibi bunu sorun olarak gören bir kişiye de henüz rastlamadım.

En yüksek nakliye maliyeti bizdedir. Tarlada, bahçede, yolda, markette verilen toplam fire yüzde 40’ı geçmektedir. Bu da bize özel işleyişin sonucudur.

  • Seneler önce, “Bu fiyatları kim artırıyor?” başlığı ile yayımlanan bir yazımda, bu kronik sorunumuzun “bahçede ve tarlada 1 lira olan ürün İstanbul’da 4,5 lira nasıl oluyor?” kısmını rakamlarla açıklamıştım. O günkü rakamlara takılmadan nasıl gerçekleştiğini görmenizi tavsiye ederim.
  • Aynı hesabı bir başka kategoride ve Mayıs 2016’da, “Süt fiyatları” başlıklı yazımda rakamlarla açıklamıştım. Yine o günkü fiyatlara takılmadan işin özüne bakmanızı tavsiye ederim.
  • Elbette tüketiciye düşen görevler de vardır. En azından günlük hayatta sık kullanılan tereyağı, sıvı yağ, peynir çeşitleri, et ürünleri, zeytin, reçel, yumurta, deterjan, kağıt çeşitleri gibi bütçeyi en çok zorlayan kategorilerde uygun fiyatın adresini bulmak zorundalar. Güveni sarsan etiketlerin sahiplerini de o dükkanlardan vazgeçerek cezalandırmalıdırlar. Esasında sistemin böyle yürümesi daha tercih sebebidir ama nedense tüketicimiz hem şikayet edip hem de alıştığı markete devam etmek gibi normal olmayan bir davranışı da sürdürmektedir.

Medyada takip ettiğim kadarıyla perakendecilerin kendi özel markalarına yeni yasada sınırlandırma getirileceğini duyuyorum. Bunun gerçekleşmesi durumunda fiyat artışlarını yaratan bir sebebimiz daha olacaktır. Geniş açıklamayı 7 ay önce yayımlanan “Perakende yasa teklifi üzerine” başlıklı yazımda görmek mümkündür.

Sonuçta; sadece fahiş fiyatlarla değil, normal fiyatlarla da tüketicinin beli bükülmüştür. Son faiz kararından sonra döviz kurunun yukarı yönlü hareketi, kendinden daha yüksek oranda maliyet enflasyonu yaratacağından, maalesef sadece fiyat denetimleri ile bu mücadelenin kazanılması mümkün değildir.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Kim stokçu, kim depocu?

Ercüment Tunçalp

Ülkemizde fiyat artışlarının hızlandığı her dönem karşımıza çıkan en önemli sorun ‘stokçuluk’tur. Mücadele etmek için sapla samanın iyi ayrılması gerekir. Zira stokçuluk ile depoculuk iç içe geçmiş kavramlar gibi görülmektedir.

Peki bunları birbirinden nasıl ayıracağız?

Çok kolay, niyete bakacağız. Örnekler üzerinden yürüyelim.

  • Kişinin gıda sektörü ile ilişkisi yok ama sıvı yağ stoklamış, uygun fiyat seviyesini bekliyor; stokçudur.
  • Şirket hızlı tüketim ürünleri satıcısıdır, depoya tuvalet kağıdı doldurmuş ama müşterisine veya şubelerine göndermiyor; stokçudur.
  • Perakendeci veya tedarikçi paketlemek üzere hasat zamanı büyük miktarda bakliyat toplamış; depocudur. Çünkü satışta devamlılık vardır ve talep eksiksiz karşılanmaktadır.
  • Beyaz peynirin en az 5 ay soğuk hava depolarında bekletilmesi yasa gereğidir. Bu süre içinde sahibinin üretici, tedarikçi veya perakendeci olması önemli değildir, çünkü işin gereğidir. Hangisinin parasal gücü yerindeyse peynir bu yasal süreyi onun mülkiyetinde geçirir. Dolayısıyla yapılan iş depoculuktur.
  • Perakendeci veya tedarikçi hasat zamanı birçok meyve sebze çeşidini (soğan, patates, elma, armut, ayva, limon, portakal, şeftali, erik vb) işin gereği olarak depolarlar. Bu ürünleri yılın büyük bir kısmında tezgahlarda bulabiliyorsak bu sayededir.
  • Sanayicinin hasat zamanı büyük miktarlarda alıp; konserve, reçel, dondurulmuş, kurutulmuş, içecek şekline çevirdiği işlenmiş meyve sebze muhafazası da depoculuktur.
  • Lisanslı depo yatırımcısı görev tanımının dışında; deposuna muhafaza amaçlı değil de kendisi için spekülatif amaçlı alım yapıyorsa stokçudur.

Bir kişiye veya işletmeye stokçu denebilmesi için hangi şartların oluşması gerekir?

  • Piyasada darlık yaratılması,
  • Tüketicinin mallara ulaşmasının engellenmesi,
  • Fahiş fiyat artışına kapı aralanması,
  • Bir kısım müşteriye ‘yok’ denirken, bir kısım müşteriye de satış yapılması,
  • Ürünün kaynağında yokluğu çekilirken, aracı firmalarda önemli fiyat farkları ile rahatça bulunabilmesi (son zamanlardaki sıfır araç stokları),
  • Depoda bulunan malın şubelere gönderilmemesi…

Stokçuluğa uygun ortam nasıl oluşur?

  • En çok enflasyonist ortamlarda gelişir. Bir üründe sık fiyat artışları oluyorsa “iyi bir yatırım aracı” olarak görülmesi ihtimali artar.
  • Bize özel ağırlıklı sebep; TL’ye verilen negatif reel faiz nedeniyle dövize artan talep ve artan kur farklarının enflasyona dönüşmesidir.
  • Yanlış tarım politikalarının neden olduğu rekolte ve arz eksikliğiyle oluşur.
  • İklimsel değişiklik nedeniyle yaşanan rekolte ve arz eksikliği de aynı sonucu doğurur. Bunun için hasat esnasında kıt ürünlere üşüşen çok olur!
  • Bütün bu sebeplerin birleşmesiyle gıda işletmeleri için ‘stoktan kazanmak, alıp satmaktan daha kârlı’ hale gelir. Sadece işletmeler olsa iyi, seneler önce Çanakkale’de tasarruflarını koyun peyniri olarak soğuk hava deposunda tutan memurlar gördüm.

Stokçuluk pratikte o kadar kolay mı?

  • Perakendeci sattığının yerine aynı malı koymakta zorlanırken, spekülatif amaçlı stok için kaynak gerekir. O kaynak tedarikçiye yapılan ödemelerin vadesini uzatmaktan geçer. Bu durum ise tedarikçiden kolay kabul görmez.
  • Tedarikçi de bu tahsilat şartlarında stoklarını kolay artıramaz. Diyelim ki o imkana sahip olanlar çıktı, bu durumda da mutlaka o stoktan ilave para kazanması gerekir. Ama bu defa da perakendeciye yeni fiyatları kabul ettirmenin zorluğu vardır.
  • Geçmiş senelerde ‘soğan depolarına baskın’ gündemi en fazla meşgul eden konular arasındaydı. Oysa stokçusu için soğan bombadır, bekledikçe fire verir. Elimi sürmeyeceğim tek ürün olma sebebi çürüme ve bozulma riski en yüksek ürün olmasındandır. Ancak depolarda soğan yoksa mutfaklarda sadece 2 ay soğan bulunabilir.
  • ‘Depolardaki fındık’ için baskın yapıldığını ise ben hiç duymadım. Ama onun kaymağını da hem artan küresel fiyatlardan hem de kur farkından dolayı yabancı şirketlerin yediğini çok duydum. Kısacası bu iki üründen de zengin olmuş ülkemiz vatandaşına ben rastlamadım. Yani ürünün şöhreti ile stokçunun kimliği de çok önemlidir.
  • Büyük resimde yetersiz işletme sermayeleri kolay kolay stokçuluğa izin vermez.
  • Evet bütün bunlara rağmen; ülkemizde hâlâ fahiş fiyat vardır, stokçuluk da yapılmaktadır ve hâlâ gıda hileleri artarak devam etmektedir (17 aydır taklit tağşiş listelerinin neden yayınlanmadığını da ayrıca merak ediyoruz).

Peki stokçuluk kısmını kim, nasıl tespit edebilecektir?

  • İşte anlattık; depoya yığılmış her ürün stokçuluğa işaret etmez…
  • Tedarikçiler fiyat geçişleri öncesi perakendecinin son siparişini eski fiyattan gönderirler. Şirketini düşünen bir yetkilinin de bu siparişi biraz fazla tutması stokçuluk değildir. Raf fiyatını rakiplerden önce artırmak zorunda kalmamak üzere alınmış bir önlemdir.
  • Piyasada darlığı çekilen bir ürünün perakendeci deposundaki stok seviyesini yüksek tutmak da stokçuluk değildir. Yeter ki şubelere mal akışı devam edebilsin. Eğer depoda stok olduğu halde şubelere gönderilmiyorsa ‘stokçuluk eylemi’ gerçekleşmiş olur (ince bir ayrıntı).

Konunun ne kadar hassas olduğu netleştiğine göre; denetim yapmaya gidecek görevlinin de doğru analiz yapabilecek seviyede donanıma ve yeteneğe sahip olması şarttır.

Stokçuluğu cazip halden çıkartacak çözümler nelerdir?

  • Tarımsal ve hayvansal üretim artışının sağlanması,
  • Yetersiz olan tarımsal desteklerin artırılması,
  • TL’ye güç kazandıracak doğru para politikalarının uygulanması,
  • Döviz kurlarının kontrol altına alınması ve istikrar kazandırılması,
  • Lisanslı depoculuğun batıdaki örneklere uygun hale getirilmesi,
  • Ticaret ve finans sektörlerinde güven artışı sağlanması,
  • Elbette tespit edilen kötü niyetlilerin de ayıklanmasıdır.

Sonuçta; önce ekonomik istikrarın oluşması, sonra da usulüne uygun lisanslı depoculuğun geliştirilmesi bu sorunu gündemimizden düşürebilir. Yerimiz kalmadığı için o konuyu haftaya bırakıyoruz.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Kurdaki düşüş kurtarmadı!

Ercüment Tunçalp

Yılın son 10 gününü kurdaki düşüşe rağmen artan fiyatlarla tamamladık.

Çünkü zaten maliyet enflasyonunun tamamı kur artışı ile ilgili değildi ki…

TÜFE Aralık 2021’de yıllık olarak yüzde 36,08’e, Yİ-ÜFE yüzde 79.89’a tırmandı. Aradaki bu 44 puan fark inanılır gibi değildir. Elbette üreticiler her maliyet artışlarını zamanında satış fiyatlarına yansıtamazlar, perakendecilere yeni fiyatlarını kolay kabul ettiremezler. Ancak bunun hem oran olarak hem de zaman olarak bir sınırı olmalıdır. Aylarca devamlı tırmanan bu büyük fark sürdürülebilir değildir. Neticede üreticiler topluca batmadıklarına göre burada izaha muhtaç bir durum vardır.

Yeni yılın ilk günü 3 haneli elektrik zammı başta olmak üzere, henüz gider kalemlerine yansımamış olan birçok fiyat artışını şimdilik hesap dışı tutarak, maliyet enflasyonundaki mevcut durumu görelim.

Bilindiği gibi döviz kurunun enflasyona etkisi en çok ithal mal girişlerinde hissedilir. Normalde girdi maliyetlerinin artması, kur artışının enflasyona geçiş etkisini hızlandırır. Kriz dönemlerinde ise ithalatın sınırlı kalması nedeniyle maliyet enflasyonu daha çok ‘kur artışı dışındaki nedenler’e dayanır.

Ancak yine de döviz kuru düzeyinin, enflasyonun istikrarını bozan ana etken olması; MB tarafından özel ilgiyi gerektirir. Aksi durumda, piyasalardaki şaşkınlık ortamı istikrarı bozar ve olası hasarın boyutlarını genişletir.

Örneğin kredi kullanan tüketiciyi ilgilendiren faiz, MB’nın yüzde 14’e indirdiği politika faizi değildir, yüzde 25 seviyelerine çıkan faizdir. Devlet tahvili faizleri bile yüzde 24 civarındadır. Mevduat faizleri de yüzde 19-20’ye çıktığına göre, inmiş gözüken politika faizinin işlevi kalıyor mu?

İşte şaşırtan ve herkesi kendi başının çaresine bakmaya sevkeden durum budur. Ayrıca bu ortamda kur düşüşünün olumlu etkilemediği maliyet kalemleri de az değildir.

  • Artan işçilik maliyetleri,
  • Her türlü kira artışları (arsa, depo, mağaza, üretim tesisi, yönetim merkezi vb.),
  • Döviz kuru düşüşüne rağmen, yukarı yönlü hareket etmeye devam eden akaryakıt ve enerji fiyatları (elektrik, doğal gaz),
  • Gıda nakliyesinde; geçilen yolların, köprülerin ücretlerinden kaynaklanan artan maliyetler,
  • Artan finansman giderleri (politika faizi düştüğü halde yükselen kredi faizleri),
  • Yaygın olmasa da bazı firmaların kâr oranlarını artırma isteği,
  • Vergiler ve denetimler sonucu takdir edilen para cezaları maliyet enflasyonunu artıran sebepler olarak sayılabilir.

Bu kadar mı?

Ulusal Süt Konseyi’nin yeni belirlediği 4 lira 70 kuruş çiğ süt fiyatı, süt sektörü temsilcileri tarafından yetersiz bulundu. Oysa bu fiyattan alınan sütle üretilmiş birçok peynir çeşidi için bile yapılacak fiyat artışları sırasını bekliyor. Döviz kurlarının geri gelmesinden sonra (25 Aralık 2021 tarihinde), “Acaba yukardaki süt fiyatına razı olurlar mı?” diye düşündüğümüz süt sektörü temsilcilerinin basın açıklaması vardı. “Kurdaki yüzde 35’lik düşüşe rağmen yemdeki yüzde 11’lere varan düşüşün yeterli olmadığı”, “Süte verilen 20 kuruşluk primin çok düşük kaldığı”, “Akaryakıt ve enerji fiyatlarının üreticiler için avantajlı seviyelere indirilmesi gerektiği” ana başlıklardı.

Ulusal Kırmızı Et Konseyi’de yem fiyatlarında benzer açıklamayı yaparak, 2021 yılında yaşanan kuraklık sebebiyle et üretiminin olumsuz etkilendiğinden bahisle zararlarının azaltılması için destek beklediklerini açıkladılar. Yani et ve süt ürünlerinde bırakınız fiyat indirimlerini, ‘sektör paydaşlarını tatmin edecek daha yüksek fiyat seviyesi’ beklentisi vardır.

Ekmek ve unlu mamuller kategorilerinde neler yaşanacağını da TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Baki Remzi Suiçmez’den dinleyelim:

“Döviz kurundaki artışın, girdi ve üretim maliyetlerini aşırı yükselttiği günümüzde, döviz kurundaki nisbi azalışların aynı oranda maliyet kalemlerine yansımaması nedeniyle ekmek fiyatlarında indirim beklemiyoruz. Aksine doların 7.5 TL’den 18.5 TL’ye yükselip son kararlarla 11.5 TL düzeylerine inmesine karşın artan un, maya, su, elektrik maliyetleri nedeniyle ekmekte yeni zamların gündeme gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır” demişti.

Şimdi de daha geniş bir pencereden; bu konuda ileriye dönük beklentileri desteklemesi beklenen politikalara bakalım.

Merkez Bankası’nın 2022 yılı para ve kur politika metninde; sıkı para politikası uygulanacağına dair bir ibare göremiyoruz. Oysa içinde bulunduğumuz şartlarda, parasal genişlemenin en önemli sakıncası; enflasyonun yükselmesine, tüketicilere güçleri üzerinde harcama yaptıracak ve borçlarını artıracak ortam sağlanmasına ve de geri dönmeyen krediler sebebiyle bankacılık sisteminin zarar görmesine zemin hazırlamasıdır.

İşte bunun için bütün dünyada enflasyonla mücadele için sıkı para politikası uygulanıyor. Hem de problemleri bizimle kıyaslanmayacak kadar düşük seviyede kalan ülkeler tarafından…

Bunun için;

“Dünyada da enflasyon yükseliyor” sözünü en son bizim söylememiz gerekir. Zira dünyada çift haneli enflasyonu olan 2 ülke var; Arjantin ve Türkiye…

Yani küresel enflasyon artışları ile bir benzerliğimiz bugün için yoktur!

Yine de bir yazarımız tweet atmış; “Akaryakıtı Avrupa bizden 5-6 kat pahalı kullanıyor” diye. Hangisini düzelteyim. Birincisi, benzinin en pahalı satıldığı Almanya’da bile litre fiyatı 1.74 Euro, Türkiye’de litre fiyatı 12.92 TL, yani 0.88 Euro dur. Fiyat 6 kat değil 2 katıdır. İkincisi, gelir seviyeleri aynı olmadığı için ülkeler arasında kıyaslama böyle yapılmaz. Örneğin asgari ücretleri dikkate alırsak; Alman asgari ücretli 1920 Euro geliri ile 1 ayda 1.103 litre benzin alabilirken, Türk asgari ücretli 4250 TL (290 Euro) geliri ile 1 ayda 329 litre benzin alabilir. Hal böyleyken bu muhteremle tartışanlardan bir tanesi de çıkıp bu basit hesabı önüne koyamıyor. İşte esas ümitsizlik yaratan durum budur!

Sonuç olarak; enflasyonun 2022’de umut vermediğini söylemek için kâhin olmaya gerek yoktur.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Enflasyon hız kesmediği müddetçe…

Ercüment Tunçalp

Döviz kurlarının rekor seviyelerden geri dönmesi elbette olumludur. Ancak enflasyon düşmediği müddetçe, tüketici motivasyonunda bugünü de ararız.

Türkiye İstatistik Kurumu ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası işbirliği ile yürütülen tüketici eğilim anketi sonuçlarından hesaplanan mevsim etkilerinden arındırılmış Tüketici Güven Endeksi, Aralık ayında bir önceki aya göre yüzde 3,1 düşüşle 68,9 puana gerilerken, tarihin en düşük seviyesine inmiş oldu.

Eğer “etrafta güzel şeyler oluyor da, acaba tüketici bunu neden farketmiyor?” diye düşünenler varsa bu defa da aşağıdaki grafiğe göz atmalarını öneririm.

Dünya Eşitsizlik Raporu’nun 2021 sonuçlarına göre; son 25 yılda ulusal serveti iki katına çıkan Türkiye’de servet dağılımındaki eşitsizliğin daha da derinleştiği belirtiliyor. Bugün, en yoksul yüzde 50 toplam milli servetin sadece yüzde 4’ünü elinde tutarken, en üstteki yüzde 10 toplam milli servetin yüzde 67’sini elinde tutuyor.

Üzerinde en fazla araştırma yaptığım ve yazı yazdığım bir başka konu satın alma gücü paritesidir (SAGP). Bu günkü konumuzla da yakın ilişkisi bulunmaktadır. SAGP aynı mal ve hizmet sepetinin farklı ülkelerde hangi tutarla satın alınabileceği varsayımına dayanır. Bu bir alım gücü karşılaştırmasıdır ama yanıltıcı sonuçları vardır. Zira düşük fiyat seviyesinin, düşük gelir seviyesinden kaynaklandığını dikkate almaz. İşçilerin kendi ülkelerinde kazanıp, bir başka ülkeyi ziyaretlerindeki durumu da yansıtmaz. Dolayısıyla buradan bizim için çıkabilecek tek sonuç; Avrupa ülkeleri içinde en düşük asgari ücrete sahip 2 ülkeden biri olduğumuzdur (diğeri Arnavutluk).

Hem de gerçek yaşanan enflasyona göre gelen yüzde 50 artışa rağmen…

Asgari ücret düzeyinin düşük olması yanında, asgari ücretle çalışanların oranı da (%55) en yüksek ülkesiyiz. AB üyesi ülkelerde asgari ücretli çalışan oranları yüzde 5 civarındadır. En yüksek oran yüzde 20 ile üç ülkede (Portekiz, Macaristan ve Romanya) görülmektedir. Peki bu 2 özellik (en düşük asgari ücret ve en yüksek asgari ücretli oranı) bizi nereye götürüyor?

Çin modeline…

Hiç benzemeyen iki ekonominin kıyaslanmasından da beklenen sonuç çıkmaz. Para politikasını benzetseniz, üretim modelini benzetemedikten sonra netice alamazsınız. Üstelik bir kere o yola girdikten sonra dönmeye kalkmanın maliyeti de epeyce yüksek olur.

Çin modelinin uzun yıllara dayalı temeli; işçilerin aldığı ücretlerin düşük tutulmasına bağlı olarak piyasalarda rekabet gücünü artırmak ve bu yolla ihracata dayalı büyümeyi sağlamaktı. Yani tam da halkın oyuna ihtiyacı olmayan otoriter rejim modeliydi. Bu model, ülke içinde olmayan muhalefet ve kesin itaat sayesinde tutmuştu. Peki seçim olan ülkelerde bu mümkün mü?

Kaldı ki Çin bile artık tam tersini hedefleyerek; teknoloji ağırlıklı ihracata ağırlık veren ve iç pazarın da güç kazandığı bir modele dönüşmek isterken…

Dolayısıyla bir taraftan halkın yoksullaşması, diğer yandan gelecek için refah artışı vaadinin inandırıcılığı olmaz. Bir taraftan kuru hedeflememek, diğer taraftan enflasyonla mücadele sözde kalır. Zira değişik oranlarda da olsa, ikisi birlikte hareket eder. Ya ikisine karşı da hassas davranmalısınız, ya da ikisine birden boş vermelisiniz.

Yıllardır dünyanın çeşitli ülkeleri ile gelir ve fiyat seviyelerini kıyaslamaktayız.

Geçtiğimiz günlerde kadrolu televizyon yorumcularından birisi iki program üst üste, “ben çok dolaşıyorum, bizim tüketicimizin şartları batı ülkelerinden daha iyidir” şeklinde sallayınca, bir küçük kıyaslama da onun için yapmamız şart oldu.

Soru: 10 dolara ABD’de neler alınabiliyor?

Alışveriş tarihi: 31 Ekim 2021

Alışverişi yapan: Ender Güneş / You Tube

Ürün cinsi                     Key Food                   Migros

İthal muz (libre)               0,69 $                  13 TL (çevrilmiş hali)

Bira 4 adet                        2,49 $                  44 TL ( 4x 33 cc)

Biftek 3 dilim                   3,23 $                  33 TL ( 250 gr)

Yumurta 12’li                   1,59 $                  17,50 TL (15’liden çevrildi)

Süt 1 lt                              1,49 $                  11,75 TL

Toplam                             9,49 $                119,25 TL

Görüldüğü gibi ABD’de tamamı 9,49 dolara alınan 5 çeşit ürünün 1 tanesini bile ülkemizde 10 TL’ye almak mümkün değildir. Üstelik dolar kazanmayan tüketicimizin aynı alışverişi neredeyse bu günkü kurla dolar bazında aynı fiyat karşılığında yapabildiği görülmektedir. Oysa her ülkenin 1 birim parasının kendi tüketicisi için aynı satın alma gücünü yaratması hedeftir. Bizdeki alışveriş yeni asgari ücretimizle 36 defa tekrarlanabilirken, Amerikalının asgari ücreti ile (2400 $) bir ayda 252 defa tekrarlanabilmektedir. Aradaki farka bakar mısınız?

Gelelim gelir ve servet dağılımı eşitsizliğinin güncel durumuna;

Öncelikle kurların geri gelmesini piyasaların memnuniyetle karşılaması gerekir. Ancak yeni sistemin kur artışına karşı koruyucu özelliği, enflasyona karşı da koruyacağı anlamına gelmez. TL tasarruflara direkt yeterli faizi vermek yerine, kur farkına endekslemek; orta ve uzun vadede dolarizasyonu artırır, devamında da enflasyonist etki yaratır. Bunun bir başka sonucu; vergi veren geniş kitlelerden mevduat sahiplerine gelir transferidir. Söylendiği gibi buradan, “refah sisteminin toplumun tamamına yansıtılacağı bir model” çıkmaz. Kaldı ki dolar kuru yüzde 35 geri geldiği halde fiyatlarda ters yönlü bir hareket henüz göremiyoruz. Aksine birçok üründe devam eden fiyat artışlarını (ekmek ve unlu mamuller, yumurta, süt ürünleri, tuvalet kağıdı başta olmak üzere) izliyoruz. Çünkü maliyet enflasyonuna etki eden sadece kur artışı değildir. Bunu gelecek hafta daha geniş ele almak üzere kısaca belirteyim ki; et ve süt ürünleri ile birçok temel ihtiyaç malzemesinde bırakınız fiyat indirimini, ilgili meslek örgütleri tarafından daha fazla destek çağrıları yapılmaktadır.

Tüketici cephesinde ise; yazının başında sunduğum gibi en taze Tüketici Güven Endeksi “kriz olduğunu” söylüyor. Bu gösterge değişmediği sürece beklentileri abartmamalıyız.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER