Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Perakende yasa teklifi üzerine…

Ercüment Tunçalp

Yasa teklifinin biraz aceleye geldiğini zannediyorum. Buna rağmen birçok konuda da geç kalındığını söylemek gerekiyor.

Uygulanabilirliği konusundaki zorlukları belirtmeye çalışacağım.

  • Bir girişimci yaptığı yatırımın karşılığında, sahip olduğu dükkanda ne satacağına kendisi karar vermelidir. Yeter ki; yer vereceği kategorilere ait ürün portföyünü sığdıracak kadar geniş satış alanına sahip olabilsin…

En canlı örneği, dünyanın 1 ve 2 numaralı perakendecileri olan Wal Mart ve Costco’da izleyebiliriz. Yasa teklifinde satışı yasaklanması düşünülen bütün kategoriler bu mağazalarda bir arada satılıyor. Hatta Migros, Koçtaş, Teknosa, Boyner, Duty Free mağazalarının tamamının tek mağaza içinde yer aldığını gözümüzde canlandırmak mümkündür. Eczane de dahil olmak üzere…

Private label ürünlerde sınır yok, üstelik en fazla satış hacmi de bunlarda…

Sebebi ise çok açık; her zaman tüketici talebinin önceliği olmalıdır!

  • Fiziki perakendeciye sınırlama yanında, e-ticaretin her şeyi satacak olmasını da haksız rekabet sebebi olarak görmekteyim. Üstelik dünya devi Amazon’a yakın kaynaklar, Türkiye’de yeni bir dağıtım merkezi için yer baktıklarını ve depo yatırımları için hareketlendiklerini açıkladı (Kaynak: Dünya). Küresel ortamda da Amazon’un yerel perakendeciler için nasıl bir tehdit oluşturduğu çok konuşulan bir mevzudur. Ayrıcalığın onları da mutlu edeceği açıktır.
  • Tütün kategorisi kâr marjı düşük ama kârlılığa katkısı yüksek olan ürün grubudur. Çünkü stok devir hızı yüksektir ve lokomotif özelliği ile müşteri çekme kabiliyeti vardır. Satıştan men edilen marketin, tütün cirosunun 2-3 katı kadar kaybı olacaktır. Tütün sağlığa zararlıdır ama satışını engelemek de şirket sağlığını bozacaktır.
  • Eğer esnafın korunması amaçlanıyorsa, o mücadele çoktan kaybedilmiştir. Yeni açılacak mağazalar için mesafe ve asgari nüfus ölçüleri bu bakımdan anlamını yitirmiştir. Zira 4-5 tanesi yan yana olan bitişik nizam AVM’ler ve önemli lokasyonlardaki yığılmalar zaten çok önceden yatırımların sonunu getirmişti.

İspatı mı?

Alışveriş Merkezleri ve Yatırımcıları Derneği Başkanı Hüseyin Altaş; “AVM yatırımına sınır var, metrekare ile ilgili düzenlemeler var, biz hepsini destekliyoruz” demiş. Eğer yol bitmemiş olsaydı, yatırımcıların temsilcisi olan bir kişi yatırımların sınırlandırılmasını bu kadar kolay kabullenir miydi?

Mesafe sınırlaması neyi çözebilir?

Duvar duvara olan süper marketler, hatta aynı binada yan yana veya kot farkını kullanarak altlı üstlü katlarda komşuluk yapan marketlerimiz mevcutken ve de indirim marketleri köylere kadar girmişken…

Rakip marketlerin olduğu sokaklara, 300 metre arayla 2 şube birden açma serbestisi bu güne kadar sorunsuz işlemedi mi?

Dolayısıyla yeni yasa bu günden itibaren sadece yeni girişimcilerin önünü tıkamış olacaktır.

  • Yasada esas yer alması gereken husus, gramaj standardıdır. Aynı ürünün değişik satış noktalarında değişik gramajlarla yer alması, tüketicide kafa karışıklığı yaratmak ve ucuzluk imajı sağlamak içindir. Bu düzenlemenin önceliği olmalıdır.
  • Aynı ambalajdaki ürünün değişik satış noktalarında değişik kalite seviyesinden satışa sunulması, tüketiciyi yanıltmak içindir. Diğer üretici ve perakendeciler için de haksız rekabet unsurudur. Aynı ambalaja değişik kalite veya kalibrajda ürün koyan üretici mutlaka cezalandırılmalıdır.
  • Yeni mağaza açılışı veya eski mağazanın tadilatı karşılığında prim istenmesi tamamen ticari bir konudur. Nitekim markalar bu bedelleri itirazsız kabul etmekteler. Çünkü o raflar olmasa, kendi dükkanlarını açmaya ve yatırım yapmaya mecbur kalacaklar. Dolayısıyla iş ortağı olarak perakendecinin mağaza yatırımına iştirak etmeleri çok doğal bir neticedir. Ayrıca markalı ürünü sadece sergilemek bile reklam katkısı yerine geçer. Bunu da yeni yasa teklifine göre sözleşmeye yazmaları yeterli olacaktır. Kaldı ki, zaten küçük esnafın da tabelasını, tentesini, dolabını ve bazı teşhir ünitelerini tedarikçiler üstlenmiyorlar mı?
  • “Ticari misilleme ve uyuşmazlıkların çözümü” ile ilgili olan madde yerindedir ama uygulama zorluğu bulunmaktadır.

“Perakendeci, kamu kurumlarına veya adli mercilere şikayet başvurusu sonrasında, ürünlerin listeden çıkartılması, sipariş edilen ürünlerin miktarlarının azaltılması gibi ticari misillemede bulunamayacaktır.”

Ancak mağaza yönetiminde, performansı düşen her ürününün siparişi azaltılabilir, hatta listeden çıkartılarak yerine yeni bir ürün alınabilir. Bu rutin bir uygulamadır ve hiçbir ürünün sürekli rafta kalma garantisi yoktur. Şimdi böyle bir durumda ayrım nasıl yapılacaktır?

  • Yasa teklifinde yer almayan bir önemli husus da; güçlü markaların perakendeci siparişini eksik gönderme ve mal kesme eylemleridir. İşte bunu tespit etmek çok kolaydır. Fiyat artış talepleri haklı bulunmayıp geri çevrilen tedarikçilerin sık başvurduğu bir yoldur. Bu konu da perakendeciyi koruyacak bir şekilde yasada yer almalıdır.
  • “Promosyonlu satış kampanyasının parçası olarak satılan tarım ve gıda ürünlerindeki indirim maliyeti üretici veya tedarikçiden talep edilemez” değişikliği ülkemizin gerçekleriyle uyumlu değildir.

Çünkü;

  1. Kampanya tekliflerinin çoğu tedarikçilerden gelmektedir. Teklifin olduğu ama fedakarlığın olmadığı bir kampanya düşünülemez.
  2. Yüksek enflasyon ve hareketli döviz kuru sebebiyle hem perakendecide hem de tedarikçide zaman zaman kampanya indirimi yapabilecek rezervler mevcuttur. Bunu aralarında paylaşmaları tüketici lehine olduğu kadar, şişen fiyatlardaki fazlalığı alması bakımından enflasyonla mücadele adına da olumlu bir uygulamadır.
  3. Diyelim ki; marka sahibi indirim maliyetinin bir kısmına katılmadı, bu durumda o markanın satışını artırmak için perakendeci neden gayret sarfetsin? Daha kârlı olan private label ürünlerin promosyonuna yoğunlaşması veya indirimi paylaşmaya gönüllü olan markalara öncelik vermesi daha ticari olmaz mı?
  • Yasa teklifindeki değişikliklerin önemli bir kısmında Avrupa Birliği’nde uygulanan direktiflerin referans alınması nedenini anlayamadım. Zira yukarda da belirttiğim gibi yıllık enflasyonu yüzde 1 seviyesinde yaşayan ülkelerin aldığı bazı kararların, yüzde 15 enflasyonu olan ülkelere ne kadar uyabileceğini de tartışmaya değer buluyorum. Üstelik büyük gelir farkını ve plansız yatırımları da ilave edersek hem tüketici hem de perakendeci üzerindeki yükü azaltacak kararların benzer olması beklenemez. Yani hastalık farklı ise ilaç aynı olamaz.
  • “Üretici, tedarikçi ve perakende işletmeler arasındaki 30 gün içinde bozulabilen tarım ve gıda ürünlerinin teminine yönelik sözleşmeler kapsamında verilen siparişler, ürünün teslim tarihinden önceki 30 gün içinde, perakende işletme tarafından üretici veya tedarikçi ya da tedarikçi tarafından üretici aleyhine iptal edilemez” şeklindeki düzenleme de sorunludur.

Çünkü;

Tarım ve gıda ürünlerinde 30 gün çok uzun bir süredir. Bu ürünlerin satış hacimleri meteorolojik durumlara göre değişkenlik gösterir. Bunun için de her türlü meyve sebze ürününün siparişi 3 gün öncesinden azaltılabilir veya artırılabilir. En azından 45 senedir şehir merkezindeki meyve sebze satıcıları ile üretim bölgesindeki üreticiler arasındaki ilişki bu şekilde sürdürülmektedir.

Örneğin, lodos havada narenciye ürün satış miktarlarında ani düşüşler, poyraz ve sert hava koşullarında ise ani yükselişler yaşanır. Bu durumda dalda bekleyebilecek ürünü depolara yığmak çürüme riskini artırır. Bu kadar da değil. Lodosta meyve sebzenin bozulma hızı da artar. Bu bakımdan 30 günlük süre en fazla 7 gün olarak değiştirilmelidir.

Bu yasanın; önce tüketiciyi, sonra perakendeciler arasındaki dengeyi ve özellikle de orta ve küçük ölçekli yerli üreticiyi korumasını diliyorum.

Devamını Oku
Advertisement
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ercüment Tunçalp

Anlaşmalı fiyatlandırma mümkün değildir!

Ercüment Tunçalp

Son günlerde çok fazla konuşulduğu için konuya dahil olmuş bulunuyorum. Söylenti, temel gıda ürünlerinde zincir marketlerin ortak fiyat belirledikleri şeklindedir.

Kırkbeş yıldır gıda sektörünün içindeyim. Yaklaşık 25 yıl boyunca da direkt olarak fiyatlandırma yaptım veya denetledim. Hâlâ bu yazılara alt yapı teşkil etmesi için yurt içinde fiyat araştırmaları yapıyorum. Yurt dışındaki fiyatları da yakından takip ediyorum.

Sonradan söyleyeceğimi en başından söyleyeyim; böyle bir müşterek hareket mümkün değildir. Zira ortada aşırı rekabetçi bir piyasa vardır ve gerek birbirlerinden pazar payı kapmaya çalışan tedarikçiler tarafında, gerekse azalan müşteriyi tekrar kazanmaya çalışan perakendeciler tarafında büyük mücadeleler verilmektedir.

Kaldı ki, ben durum tespiti olarak tam da söylenenin aksini iddia ediyorum ve perakende satış noktalarına göre fiyat oynaklığının çok fazla olduğunu söylüyorum, örneklerle de ortaya koyuyorum.

Bu görüşümü yılın başında “Gezen ve araştıran tüketici kazanıyor” başlığı ile ortaya koymuştum. Pahalılıktan haklı olarak şikayet eden tüketiciye de düşen görevler olduğunu belirtmiştim.

O yazımı okuyanlar da görecekler ki; benim de tüketici olarak yüksek fiyatlarından şikayetçi olduğum satış noktaları vardır. Ancak araştıran tüketicinin o satış noktalarından ayağını çekmesiyle fiyatların düşeceğini bilmesi gerektiğine de inanıyorum. Üstelik pazardaki düşük fiyatın nerede olduğunun bulunması bugünün dijital ortamında o kadar da zor değildir.

Peki bu yanılgıya neden düşülmüş olabilir?

  • Sadece bizde değil, bütün dünyada temel gıda kategorilerindeki pazar payı yüksek markalarda fiyat istikrarı vardır. Buna bakarak “anlaşıyorlar” sonucu çıkmaz. Çünkü bu markaların tedarikçileri perakendeciye göre şartlarını fazla esnetmedikleri için, perakendeciler de ağır rekabet şartlarında güçlü markanın yüksek fiyatıyla dikkat çekmek istemediklerinden, zorunlu olarak aynı seviyede fiyatların oluşması mümkün olabiliyor. Ancak bu durum pazarın genelini yansıtmıyor. Yani fiyat oynaklığı en az kategori lideri markalarda rastlanan bir durum oluyor. Hatta bu markaların dönemsel indirimlerde bile belli bir fiyat disiplini korunuyor.
  • Yumurta konusu da çok seslendirildiği için açıklık getirmekte fayda vardır. Esasında borsası olan bu üründe fiyatın aynı günler içindeki benzerliğine değil, aşırı farklılaşmasına şaşırmak gerekir.

Örneğin merkezi Ankara’da bulunan YUM-BİR, yumurta sektörünü Ulusal ve Uluslararası platformlarda temsil eden sektörün bir nirengi noktasıdır. Bünyesinde yumurta üretiminin yoğun olduğu il ve ilçelerde kurulmuş 12 Birlik ve 400 civarında üyesi bulunmaktadır. Arz ve talep durumuna göre (yuriçi/yurtdışı) haftalık fiyatları yayınlar (kalibraja ve renge göre). Yani bir nevi borsadır. Ülke genelindeki toptancı ve perakendeci de bu fiyatları yakından takip eder. Elbette en büyük alıcıların talep yönlü etkisini de dışarda tutamayız. Standardın dışına çıkıldıkça da (gezen ve organik gibi) o fiyatlar esas alınarak farklar oluşur. Haliyle bunların fiyatları arasında da paralellik vardır. Yani bu sebeple de buradan yola çıkarak “aralarında anlaşıyorlar” sonucuna ulaşılamaz. Zaten birliğin amacı da spekülasyonların engellenmesi ve istikrarın sağlanmasıdır.

  • Son zamanlarda tüketicinin en büyük şikayetlerinden biri de kuruyemiş fiyatlarındaki artışlardır. Evet ben de yaptığım araştırmalarda hem market raflarında hem de bazı kuruyemiş dükkanlarında fiyatların artışını izledim.

Halkımızın en temel tüketim kategorilerinden olduğu için iki canlı örnekle konuya açıklık getireyim. Olumsuz örnekleri isim vererek açıklamak tercihim değildir. Ancak piyasa düzenleyici rolleri adına çok şubeli ihtisas mağaza zincirleri olan Tatbak ve Makbul örneklerini sürekli indirim formatının öncüleri olarak öne çıkartmak gerekiyor. Çünkü çok uygun fiyatları yanında kalite standartlarını da muhafaza etmeleri, tam da satın alma gücü sürekli düşen Türk tüketicisine en uygun konsept olarak öne çıkıyor.

Her iki zincirin ana kategorileri yanında ayrıştıkları alt kategorileri sayesinde de birbirlerini tamamladıkları bile söylenebilir. Bu şekliyle de birbirlerine komşu şubeleri bile sorun yaratmamaktadır.

Bunu biraz açalım.

Tatbak kuruyemişin yanında; kuru pasta, yaş pasta, sütlü tatlı, şerbetli tatlı, dondurma ve donuk ürünlerde,

Makbul kuruyemişin yanında; bakliyat, baharat, kuru meyve ve şekerlemede fark yaratıyorlar. Ortak özellikleri ise uygun fiyatlar…

Ne kadar uygun olduklarına bakalım mı?

Fenerbahçe semtinde çoğu zaman acil alışverişleri yaptığım bir kuruyemişçi var. Her zaman aldığım 400 gramlık karışıma (4 çeşit ve 100’er gram) 39 lira öderken, birebir aynı karışıma yukarda adı geçen zincirlerde 21 lira ödemiş bulunuyorum.

Farka bakar mısınız?

Uzakta da olsa aynı ürünü yarı fiyatına almak için yorulmaya değmez mi?

“Kalitesi aynı değildir” diyenler çıkabilir, doğrudur ama kimin lehine olduğunu da söyleyeyim; ucuz ürünlerin lehine…

Bunu müşteri gözüyle söylemiyorum, yıllarca kalite kontrolü eşliğinde toptan alım yapan ve bu iş kolunda onlarca hipermarketin bünyesinde işletici firma çalıştırmış ve denetlemiş bir kişinin görüşü olarak belirtiyorum.

Sonuçta;

Kıt bulunan ürünler haricinde, fiyatlara tüketicinin de yön verme gücü vardır. Ülkemizde her üründe ‘en ucuz’ olan bir perakendeci yoktur. Bu durumda da alışverişi bölmekten başka çare olmadığı açıktır.

Esasında anlaşmalı fiyatlandırma olsaydı tüketici çaresiz kalabilirdi. Ne iyi ki böyle bir şey yoktur ve aile bütçesinden büyük tasarruflar yapmak mümkündür. Yeter ki planlı alışverişlerin temel kategorilerinde bilgisayar başında biraz zaman harcanabilsin.

Peki buna değmez mi?

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Yüksek büyüme tüketici için ne ifade ediyor?

Ercüment Tunçalp

Türkiye ekonomisi bu yıl ikinci çeyrekte yüzde 21.7 büyüyerek, 1999 yılından bu yana açıklanan yeni serideki en yüksek büyüme oranına ulaştı. Ancak pandemi sebebiyle ekonomide tam kapanma önlemlerinin uygulandığı geçen yıl ikinci çeyrekte Türkiye’nin yüzde 10.4 küçüldüğünü de unutmayalım. Yani bugünkü performansın içinde geçen yılki çift haneli küçülmenin de baz etkisi var. Yılın tamamında ise muhtemelen yüzde 8 gibi bir büyüme oranı ile karşılaşacağız. Ancak yıllardır ortalama yüzde 5 büyüyoruz zaten…

Evet yine de dönemsel olarak yüksek oranlı bir büyümedir ama vatandaşın refahına ve alım gücüne ne kadar yansıdığına da iyi bakmak gerekir.

O zaman bu büyümenin tüketici için ne ifade ettiğine bakalım.

Bunu TÜİK’in son açıkladığı Ağustos ayı tüketici güven endeksinden izliyoruz. Haziran ayından itibaren 3.5 puanlık güven azalışı ile Ağustos ayında endeks değeri 78.2’ye inmiş bulunuyor. Dramatik olan 100’ün altındaki her değer güvensizliğe işaret etmesine rağmen, yakın tarihte anket sorularında ve hesaplama şeklinde yapılan değişiklik olmasaydı endeks 20 puan civarında daha eksik değer alacaktı. Detay bilgiyi bir sene önceki “Tüketici güven endeksi nasıl değişti?” başlıklı yazımda bulabilirsiniz.

Kişi başı milli gelirin dolar bazında 14 sene önceki seviyenin altında olduğunu da unutmayalım…

Vatandaş ekonomik konulara fazla kafa yormasa da bu durumu gazete sayfalarından takip ediyor. Üstelik 5 milyon mültecinin payı henüz ayrılmamışken. Yani kişi başına gelir hem 2020 yılında son 14 yılın en düşük seviyesi olan 8.599 dolara inmiş hem de bu bile sadece kağıt üstünde kalmıştır!

Çünkü kişi başına gelirin tahminen 500 doları da Suriyelilere gitmiş olmalıdır.

Kaldı ki; kişi başına gelir, iki çeyrektir artıyor olmasına rağmen 9.120 dolar ile yine de 2007 yılının gerisindedir.

Hepsi bu kadar da değil…

Tüketime dayalı büyümenin ancak borçlanma ile sağlandığını tüketici yaşayarak öğrendi. Eh refahının artmadığını, tersine sürekli azaldığını da görüyor. Yani bir tarafta büyük oranda krediler yoluyla gerçekleşen büyüme, diğer tarafta işsizlik, yoksulluk ve gelir dağılımındaki bozulma…

Ekonomideki büyüme sokağa yansımadığı gibi yüksek enflasyon sebebiyle cebi küçülen tüketiciye bunu anlatmak da gitgide zorlaşıyor.

Dünya Bankası’nın Nisan sonunda yayınladığı Türkiye Ekonomik İzleme Raporu’na göre Türkiye’de son iki yılda mutlak yoksul sayısının 3.2 milyon artarak 10 milyon 171 kişiye yükseldiğini, böylelikle 2018’de nüfusa oranla yüzde 8.5 olan mutlak yoksul sayısının 2020’de yüzde 12.2’ye çıktığını açıkladı. Yani açıkça görülüyor ki; büyüme işsizliği azaltamıyor, gelir dağılımını düzeltemiyor, yoksulluğa çare olamıyor.

Peki yüksek büyümenin nimetlerinden kim yararlanıyor?

Gelir dağılımının bozulduğu bir ortamdaki büyüme; halkın büyük kısmına yansımıyorsa, küçük bir mutlu azınlığın zenginleşmesine katkı yaptığı açıktır. Kısaca, emeğin büyümedeki payı azalırken sermayenin kârı artıyor, yüksek enflasyonla da hormonlu büyüme gerçekleşiyor.

TÜİK verilerine göre de yoksul ve orta gelir gruplarının kaybettiği gelir, en zengin yüzde 20’lik gruba gitmiş görünüyor. Bu grubun toplam gelirden aldığı pay 2005 yılında yüzde 44.4 iken, 2019 yılında 3.1 puan artarak yüzde 47.5’e ulaşmış bulunuyor. Yani gelirin yarısı bu mutlu azınlığa ayrılınca, toplumun yüzde 80’i de gelirin diğer yarısı ile yetinmek zorunda kalıyor. Ayrıca mevcut durumu koruma garantisi de bulunmuyor. Hatta ülke geliri büyüdükçe, çoğunluk diliminin küçüleceğini de ben söylemiyorum, devletin resmi istatistik sonuçları söylüyor.

Bir başka görüntü de dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payının yüzde 67 olmasıdır. Yani zengin ve fakirin aynı oranda ödedikleri ÖTV-KDV gibi dolaylı vergilerin hakimiyeti sürmektedir. Büyüme gerçekleştikçe reel geliri küçülen kesimlerin, vergi sisteminin gelir dağılımını bozucu etkisi altında kalmaları kaçınılmazdır.

Orta gelir grubuna geçtiğimizde;

Politika faizini (% 19) geçmiş olan enflasyon oranı (% 19.25) gündemdeyken; bankada tasarrufu olan mevduat sahibi eksi reel faiz sebebiyle kayıptayken, üstelik enflasyon da artış eğilimini sürdürürken ‘faizlerin düşmesi’ konuşuluyorsa, büyüme haberleri ilgi çekici olamaz.

Bir başka kesim için ‘dolarizasyon’ tek seçenek olmuş zaten. Eğer faiz enflasyona göre şekillenmiyorsa, döviz kuru kendini mevcut duruma göre ayarlayacağından, bu tercihi seçenlerin de bir nevi sigortası yerine geçmiştir.

Hatırlatmakta yarar var; pandemi sebebiyle küresel ortamdaki 1-2 puanlık enflasyon artışlarının bizdeki yüksek ve kronik enflasyonla en küçük bir benzerliği yoktur. Henüz geçtiğimiz ay “Enflasyon ve doğru teşhisin önemi” başlığı ile ayrıntılı olarak yazdığım için tekrara düşmek istemedim.

Sonuç olarak;

Yüksek büyüme ile yüksek enflasyon birlikte gerçekleşiyor. Acaba tüketici alım gücünü ve refah seviyesini düşüren yüksek enflasyonu görmezden gelerek tabeladaki büyüme oranına odaklanabilir mi?

Dolayısıyla sermaye sahipleri şunu çok iyi bilmeliler ki; sadece işletmelerinin mali performansını artırmakla sürdürülebilir mutluluk yaşayamazlar. Zaten reel geliri sürekli azalan bir tüketici grubuna hizmet ettiklerini bilerek, imkanlarının bir kısmını onlarla paylaşmayı strateji olarak benimsemelidirler.

Hani hepimiz aynı gemideyiz ya…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Finansal tabloların analizi

Ercüment Tunçalp

Öncelikle analiz yapılacak finansal tabloların doğru olması ve gerçeği yansıtması şarttır. Ülkemizde halka açık şirketlerin finansal tabloları büyük ölçüde gerçek durumu yansıtmaktadır. Zira sermaye piyasası kurumları için Türkiye Muhasebe/Finansal Raporlama Standartlarına (TMS/TFRS) uyum zorunlu hale getirilmiştir. Böylece finansal raporlama alanında ortak dil kullanılması ve güvenilir bilgiye ulaşılması sağlanmıştır. Bu şekilde de pratik analize ve yorumlamaya imkan veren bir ortam yaratılmıştır.

Daha ne olsun?

Ancak bundan ne ölçüde iş hayatına yarar sağlandığı tam olarak anlaşılamıyor.

Oysa sunduğu faydalara bakacak olursak;

  • Şirketin faaliyet etkinliğini (verimlilik),
  • Kârlılık durumunu,
  • Likidite durumunu,
  • Yatırım performansını,
  • Özkaynak değişim durumunu,
  • Finansal yapısını kolayca öğrenmek mümkün olabiliyor.

Ancak doğru yorumlamak şartıyla…

Bunun için de zaman ayrılıp incelendiğinde; dönemsel finansal sonuçların, faaliyet raporlarının ve yatırımcı sunumlarının iş hayatına katkıları inkar edilemez.

Bu tabloların ve dipnotların basına açıklanan kısa özetleri bazen yanıltıcı sonuca götürebiliyor. Genelde de bu özet bilgiler faaliyet etkinliğine ait oluyor.

Örneğin bir perakende zincirin duyurusunda; ilk 6 aylık dönemin, geçen senenin aynı dönemi ile kıyaslamasından çıkan yüzde 33 gibi başarılı bir ciro artış oranı dikkat çekiyor. Ancak verimliliği ölçebilmek açısından ikinci aşamada yine iki dönem arasında (yani 1 senelik zaman diliminde) şube sayılarındaki artış oranının da (veya metrekare artışının) bilinmesi gerekiyor. Böylece birebir bazda reel büyüme olup olmadığını öğrenme imkanı oluyor. Aynı şekilde bu dönemler arasındaki çalışan sayısı değişimini de göreceğiz ki, çalışan başına satış tutarının da hangi oranda arttığını veya azaldığını anlayabileceğiz.

Evet mağaza sayısında da çalışan sayısında da dönem içindeki değişim ek bilgi olarak bu kısa açıklamada veriliyor ama buradan doğru sonuç çıkmıyor. Çünkü eldeki bu bilgilere göre, fiziki büyüme yüzde 7 gözükürken, ortaya da %33-%7=%26 olarak enflasyon oranını da aşan, başarılı bir ciro artışı çıkıyor.

Oysa açıklamayı bırakıp finansal tabloya ve dipnotlarına baktığımızda görüyoruz ki; bir sene arayla yaşanan fiziki büyüme %14 olduğundan, %33-%14= %19 olarak enflasyon oranını karşılamayan ve az da olsa birebir bazda küçülmeye işaret eden bir ciro artışı gerçeği ile karşılaşıyoruz.

Bu konudaki kural; ciro kıyaslaması son iki senenin hangi dönemlerini kapsıyorsa, yapılacak diğer bütün kıyaslamalar da aynı dönemleri kapsamalıdır.

Daha çok yatırımcı sunumlarında yer alan ve verimliliğe esas teşkil eden ince hesaplar şeffaf şekilde ortaya konmaktadır.

Örneğin; yıllık cirosal artışı yüzde 23 iken birebir aynı mağazadaki ciro artışının yüzde 6’da kaldığını, aynı mağazada müşteri trafiğinin yüzde 11 azaldığını şeffaf şekilde açıklayan halka açık perakende şirketlerimiz vardır.

Peki bu tablolar kimlere ne gibi faydalar sağlıyor?

  • İşletmenin patronuna, yöneticilerine ve çalışanlarına yol gösterici oluyor.
  • Potansiyel yatırımcılara fikir veriyor.
  • Kredi verenler için önemli bilgiler üretiyor.
  • Bizim gibi benchmarking merakı olanları aydınlatıyor.
  • İlgili kamu kurumlarına enflasyonla mücadeleye katkının derecesi hakkında bilgi veriyor.
  • Şirket alacaklılarına ve borçlularına nakit akışı hakkında fikir veriyor.
  • Denetleyenler için kolaylık sağlıyor.
  • Menkul kıymet borsalarına ve finansal analistlere destek hizmeti yerine geçiyor.

Bu finansal tabloların her bölümüne ayrı odaklanmak şarttır. Örneğin bir şirket kârlı göründüğü halde likiditesini iyi yönetemediği sık görülmüştür. Yukarda da belirttiğim gibi tedarikçiyi ve kredi vereni en çok ilgilendiren; bir şirketin kısa vadeli borçlarını mevcut varlıklarını nakde çevirerek ödeyip ödeyemeyeceğidir. Bu konuda geçmişte kaleme aldığım “Favök tutkusu boşuna değil” ve “Favök her şey mi?” başlıklı yazılarım daha da aydınlatıcı olabilir.

Finansal analizden çıkan ve performansa dair fikir veren verimlilik ölçüsü oranlar pusula niteliğindedir.

Bunların en önemlileri;

  • Hasılat artış oranı,
  • Brüt kâr ve artış oranı,
  • Faaliyet kârı ve artış oranı,
  • Mağaza sayısı ve/veya satış alanı artış oranı,
  • Metrekare başına düşen ciro artış oranı,
  • Aynı mağazada (birebir) ciro değişim oranı,
  • Aynı mağazada müşteri trafiği değişim oranı,
  • Aynı mağazada ortalama sepet tutarı değişim oranı,
  • Çalışan başına günlük satış tutarında değişim oranı,
  • Stok tutma sürelerinde değişim oranı,
  • Ticari borç ödeme vadelerinde değişim oranı,
  • Varlık devir hızında değişim oranı olarak sayılabilir.

Birçok büyük özel sektör şirketi kendi yöneticilerinin sağlık durumu hakkında fikir edinmek üzere belli dönemlerde check-up yaptırırlar. Şirket sağlığı için tarama da yukarda anlattığım analizler yardımıyla gerçekleşir. Ancak ilave faydası rakiplerinize, tedarikçilerinize ve müşterilerinize ait işletmelerin sağlıkları hakkında da bilgiler edinilmesidir.

Finansal tabloların 4-5 yıllık kıyaslamasından; fiyatlandırma politikalarını değiştirenler de ödeme vadelerinde değişiklik yapanlar da stoktan kazanca ağırlık verenler de, format dışına çıkanlar da çok kolay gözükürler. İşte esasında ders niteliğinde sonuçlar üreten ve benchmarking imkanı da sunan kısmı daha çok bu tarafıdır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER