Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Fiyat düzeyi endeksi

Ercüment Tunçalp
ulkelerin fiyat duzeyi endeksleri
Abone Ol:

Satınalma gücü paritesi üzerine çok fazla yazı yazdım. Sonuncusu bir müddet önce Fiyat farklılaşmasının sebebibaşlığı ile yayımlanmıştı.

Şimdi de konumuz SAGP’ye temel teşkil eden ‘Fiyat Düzeyi Endeksi’ dir.

Aşağıdaki tabloda görüleceği üzere Avrupa’nın avro bazında en ucuz ülkesiyiz (Kaynak: Dünya gazetesi).

Gerçi alkollü içki ve muz gibi küresel anlamda yüksek fiyatlara sahip ürünlerimiz bulunsa da bu bir sepettir ve tablo ağırlıklı ortalama değerlerden oluşuyor.

Fiyat düzeyi endeksi, ülkelerin ulusal para birimlerinin karşılaştırmalı olarak döviz kuruna göre seviyesini gösteriyor.

Bir ülkenin fiyat düzeyi endeksi, 100’den büyükse bu ülke karşılaştırıldığı ülke grubu ortalamasına göre “pahalı”, 100’den küçük ise bu ülke karşılaştırıldığı ülke grubu ortalamasına göre “ucuz” sayılıyor.

Türkiye’nin fiili bireysel tüketim fiyat düzeyi endeksi, 2018 yılı sonunda 38 oldu. Bu değer, AB ülkeleri genelinde 100 avro karşılığında satın alınan aynı mal ve hizmet sepetinin Türkiye’de 38 avro karşılığı TL ile satın alınabileceğini gösteriyor. Bu fiyat düzeyi endeksinin, fiili bireysel tüketimden etkilendiği unutulmamalıdır. TÜİK açıklamasına göre; fiili bireysel tüketim düzeyi 28 AB ülkesi ortalaması 100 iken, Türkiye için 67 olmuş ve AB ortalamasının yüzde 33 altında kalmıştır.

Ülkeler arasında çıkarılan fiyat düzeyi endeksi yanında, TÜİK tarafından da yurt içinde bölgesel fiyat endeksleri açıklanıyor. Ve genelde görülüyor ki; yurtiçi fiyat düzeyi endeksinde en yüksek bölge İstanbul, en düşük bölge ise Ağrı, Kars, Iğdır, Ardahan çıkıyor. Bırakınız iller arasını, İstanbul’un semtleri arasında bile gelir grubuna göre semt pazarlarında fiyat farklılaşması yaşanıyor.

Bütün bunlara bakarak hayatı ucuz yaşayan bölgelerin insanlarına ‘satınalma güçlerinin yüksekliğinden’ söz etmek şaka yapmakla eş değerdir.

Oysa, yetersiz gelir sebebiyle talep ve bireysel tüketim harcamaları sınırlı kalırken fiyat düzeyi de buna göre şekilleniyor.

Asgari ücret seviyemizi diğer ülkelerle kıyaslayarak bile fiyatlar genel düzeyimizin hâlâ yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Aylık asgari ücrette 2004 yılında 23 Avrupa ülkesi arasında 12. sırada yer alan Türkiye, 2019 yılında 27 ülke arasında 22. sıraya geriledi. Asgari ücret uygulayan Avrupa ülkeleri içinde Türkiye’nin gerisinde şu an Sırbistan, Karadağ, Makedonya gibi eski Yugoslavya’dan ayrılan ülkeler ile Arnavutluk ve Bulgaristan dışında ülke kalmadı (Kaynak: Habertürk).

Yazının devamında yer alan, Avrupa İstatistik Ofisi’ne ait (Eurostat) asgari ücret listesinin incelenmesini tavsiye ederim.

Satınalma gücü paritesi konu olunca, sürekli kıyaslama yaptığımız Belçika, Almanya, Fransa, İngiltere ve Hollanda gibi ülkeler 1500-1600 avro arası asgari ücrete sahipler. Ortalamayı 1550 avro olarak alırsak, bizim 422 avroluk brüt asgari ücretimiz yüzde 27 seviyesinde kalıyor. Bu durumda bu ülkelerde 100 avroya dolan market arabasının aynı ürünlerle bizim ülkemizde en fazla 180 TL’ye dolması gerekiyor. Acaba öyle mi?

Hem fiyat düzeyi endeksine göre hem de gerçek alışveriş kıyaslamalarına göre (önceki yazılarımda var) bu alışveriş 250 TL’nin altına düşürülemiyor.

Eurostat, asgari ücret karşılaştırmalarını brüt ücret üzerinden yapmış. Şimdi olaya daha gerçekçi yaklaşalım. Ücretli çalışan cebine giren para ile ilgilidir. Türkiye’de yeni net asgari ücret 2.324 TL’dir ve karşılığı da bu günkü kurla (6.65) 349 avrodur. Kur yükseldikçe bu rakam daha da azalacaktır.

Kişibaşı gelirin seyri de fiyatlar genel düzeyini etkiler. Döviz bazında 2018 yılında 9.693 $ olan kişibaşı gelirimiz, 10 sene önceki seviyenin (10.931 $) altına düşmüştür. Kişibaşı gelirin ortalama bir değer olduğunu düşünürsek, bu sefer de gelir dağılımı öne çıkar.

Avrupa İstatistik Ofisi’nin (Eurostat) 2017 yılına ait Avrupa Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması sonuçlarına göre, Türkiye gelir dağılımı eşitsizliğinde Sırbistan’ın ardından en olumsuz ikinci ülkedir.

Bu kadar da değil!

TÜİK’e göre nüfusun yüzde 70,4’ü konut alımı ve konut masrafları dışında taksit ödüyor ve borçları var. Talebi zayıflatan ve fiyatları etkileyen bir başka sebep de budur.

Üstelik kişibaşı gelirleri bizim 6-7 katımız olan gelişmiş ülkelerin tüketicileri ile ortak sepet oluşturmak da hayli zorlaşmıştır. Zira gelir farklılaştıkça tüketilen çeşitler de farklılaşmaktadır.

Marka sahiplerinin küresel ve bölgesel anlamda yaptıkları ‘fiyat farklılaştırma’ çalışmaları bilinen bir gerçektir. Bu bir firmanın kâr maksimizasyonunu sağlamak amacıyla aynı ürünü farklı fiyattan satışa sunmasıdır ki, hem farklı gelir şartlarına ve tüketici tercihlerine uyum sağlayabilsin hem de kârını koruyabilsin.

Perakende formatları arasında da önemli fiyat farklılıkları oluştuğundan, SES grupları (sosyal ekonomik statü) bazında da doğal olarak farklı hedef kitlelerin paylaşımı gerçekleşmektedir.

Her ülkenin fiyatlandırma eylemi; rekabet şartlarından, hükümet uygulamalarından, döviz kuru dalgalanmalarından ve tüketici tercihlerinden de etkilenir. Ayrıca firmaların değişen maliyetlerini ve kâr hedeflerini düşünürsek birbirine benzemeyen endeks değerlerini anlamış oluruz.

Sonuçta; fiyat oluşturmanın küresel anlamda tek doğru ve geçerli kuralı yoktur. Bölgesel şartlara tüccarca yaklaşım ve adaptasyon ihtiyacı vardır.

aylik brut asgari ucret

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

2023 nasıl bir yıl olacak?

Ercüment Tunçalp

Önce bize özel durumdan başlayalım. 2023 seçim yılı olduğu için bu yılı birbirine eşit iki bölümde ama farklı yaşayacağız.

Birinci bölümde yüksek enflasyonun yıprattığı büyük halk kesimleri için gelir artışları görülecektir. Her zaman olduğu gibi henüz para ele geçmeden yapılacak fiyat artışları ile satın alma gücü yine korumasız kalacaktır.

Yine dememin sebebi; asgari ücretin yüzde 95 artışla 5.500 TL olduğu gün, satın alma gücünün düşmeye devam edeceğini, ilk zamlı asgari ücret henüz cebe girmeden de haberin rüzgarıyla gelecek fiyat artışları ile gelirin önemli kısmının daha baştan törpüleneceğini yazmıştım.

Youtuber Kadir Kuru, ulusal gıda zincirlerinde 1 yıl içindeki fiyat değişiminin asgari ücret karşısında satın alma gücünü nasıl etkilediğini gerçek verilerle iki gün önce açıkladı. Emek harcanmış bu titiz çalışmaya buradan ulaşabilirsiniz.

Özeti; Ekim 21’de 2.825 TL asgari ücretle, gelirin yüzde 10,5’i ile sahip olunan bir sepete; Kasım 22’de 5.500 TL asgari ücretle, gelirin ancak yüzde 15,2’sinin yetebildiği görülüyor. Kendisine ayrıntılı ve ince hesabı için teşekkürler…

Dolayısıyla ‘aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuç beklenemeyeceğinden’, tüketici satın alma gücü için 2023 tahminim de aynıdır.

Yılın ikinci bölümünde ise ekonomiye binen yük sebebiyle seçimi kim kazanırsa kazansın birikmiş sıkıntılar tüketiciyi bekliyor olacaktır.

Zira bizim rekor enflasyon oranlarımıza rağmen faiz indirimine devam edilmesi ile Amerika Merkez Bankası’nın (Fed) faiz artırımına daha küçük oranlarda da olsa devam etmesi kur üzerindeki baskıyı artıracaktır.

Reel sektöre muhtemel yansımalarına da bakacak olursak;

Politika faizini tek haneye düşürerek kredi musluklarını açmak kolay değildir. “Almadan vermek Allah’a mahsustur.” derler. Mevduat sahibi faizi beğenirse parasını getirecek ki, banka üzerine kârını koyarak krediyi verebilsin. Krediyi alacak olanın da faiz oranını uygun bulması gerekecek. Elbette her faiz oranını kabul edene de kredi verilemeyecek.

Dolarizasyonu azaltmak üzere çare olarak bulunan ve bir müddet yatırımcısına kazandıran Kur Korumalı Mevduat bir çeşit döviz hesabıdır (dövize endeksli olduğu için). Cazibesini yitirdiği an (şu anda olduğu gibi) o mevduat tekrar dövize yönelecektir. Yani tavuk-yumurta meselesi…

Baz etkisi ile enflasyonun 1-2 ay için 10-15 puan düşük seyretmesi bu dertten kalıcı olarak kurtulabileceğimizi göstermez. Örneğin Aralık 21’in aylık yüzde 13,58’lik yüksek oranı Aralık 22’de sistemden çıkacak ve yerine diyelim ki, yüzde 2’lik yeni oran girecek ve bu sayede enflasyon oranı düşmüş gözükecek.

Peki fiyat artışları duracak mı?

Elbette hayır. Peki zaten sorunumuz bitmek bilmeyen fiyat artışları ve hayat pahalılığı değil mi?

Avrupa Birliği’nin resesyona girecek olması bizim ihracatımızı olumsuz etkileyecektir. Ekim ayı başında yayınlanan DTÖ ticaret istatistikleri basın bildirisinde; dünya mal ticaret hacminin 2022 yılında yüzde 3,5 artış göstereceği, 2023 yılı için ise yüzde 1 seviyesine gerileyeceği açıklandı.

Avrupa’da birçok sektörde üretime ara verileceği ve bazı fabrikaların üretimi tamamen durduracağı söyleniyor. Avrupa’nın durgunluğa girmesi bu coğrafya ile yoğun ilişkisi bulunan bizim gibi ekonomilerin olumsuz etkileneceği anlamına geliyor. Nitekim ülkemiz açısından bakarsak; AB ve diğer Avrupa ülkelerine ihracatımızın toplam ihracatımızın yüzde 54’ünü oluşturduğunu görürüz.

Peki ne olacak da ekonomi ve para politikaları değişmeden gidişat düzelecek?

Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu Temmuz ayında yılın 3. Enflasyon Raporu’nu açıklarken, 2022 yıl sonu enflasyon tahminini yüzde 42,8’den 17,6 puanlık güncellemeyle (yüzde 41 değişiklikle) yüzde 60,4’e yükseltmişti.

Sayın Kavcıoğlu, 27 Ekim’deki yılın dördüncü enflasyon toplantısında ise 2022 yılı için tahminini yüzde 60,4’den yüzde 65,2’ye (yüzde 8 değişiklikle) yükseltmiştir. Bu tahminin de sapma göstermesi ihtimal dışı değildir.

Şirketler aşağıda belirteceğim birbirini desteklemeyen, uyumsuz verilerle sağlıklı bütçe yapamayacaklardır. Bir can alıcı nokta da budur.

TÜİK’e göre tüketici fiyatları Ekim’de yıllık yüzde 85,51 arttı. Eş zamanlı olarak İstanbul Ticaret Odası’nın açıkladığı İstanbul enflasyonu da yüzde 108,8 çıkmıştı. Her iki oran arasındaki 23 puanlık farkı matematikle izah etmek kolay değildir. Zira her iki tarafta hesaplama yöntemi farklı da olsa dikkate alınan endeks içindeki ağırlığı fazla olan ürünler hemen hemen aynıdır. Ayrıca Türkiye’nin en büyük 5 gıda perakendecisine ve ülke geneline yayılmış gıda dışı zincirlere ait toplam sayısı 50 bini aşan şubelerde İstanbul- Anadolu arasında fiyat farkı yoktur. Diğer yerel perakendeciler de bu piyasaya bakarak fiyat belirlemekteler. Aylık enflasyon oranları arasında makul farklar olabilir (aylar arasındaki kaymalardan dolayı), ancak yıllık oranlar arasında bu kadar büyük fark çıkmamalıdır.

TÜFE yıllık yüzde 85,51 iken, Yİ- ÜFE Ekim ayında yüzde 157,69 çıkmıştır. Aradaki 72 puan farka rağmen üreticilerin büyük kısmı iflas etmiyor ve hâlâ “yıkılmadık, ayaktayız” diyorlarsa bakacağımız bir yer daha kalmıştır. O da hükümetin yüzde 85 enflasyon oranı yanına yüzde 122,93 yeniden değerleme oranını koymuş olmasıdır. Burada da 38 puanlık fark şaşırtıcıdır. Enag’ın yüzde 185,34 çıkan yıllık enflasyonu da bir kenarda dursun.

Sonuç olarak; yüksek enflasyon tüketicinin birinci sorunudur. İş dünyası tüketicinin bu büyük sorunundan bağımsız olarak sağlıklı yatırım planı ve bütçe yapamaz. Satın Alma Yöneticileri Endeksi – PMI, bu konudaki öncü ve uyarıcı bir göstergedir. Eşik değer olan 50’den büyük olması önceki aya kıyasla bir iyileşmeye ya da artışa işaret ederken, 50’den küçük rakamlar önceki aya göre kötüleşme ya da düşüş olarak değerlendirilmektedir. Son 8 aydır PMI 50’nin altındadır. Bu endeks esas alınan ekonomi ya da sektörün yönünü göstermesi açısından bir eğilim göstergesi özelliği taşımaktadır.

İşte 2023’e özellikle bu pencereden bakmak gerekir. Önce yapısal reformları gerçekleştirmeli, sonra küresel kabul görmüş iktisat politikaları uygulanmalı, en sonra da küresel sorunlara karşı korunma tedbirleri gündeme gelmelidir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Dezenformasyon üzerine

Ercüment Tunçalp

Güncel olarak karşımıza çıkan kelimenin sadece anlamı ve hayatımızdaki yansımaları ile sınırlı kalacağız. Yeni çıkan yasanın tartışılmasını siyasilere ve hukukçulara bırakıyoruz…

Dezenformasyon kelimesinin en kısa anlamı TDK’ya göre “Bilgi çarpıtma” olarak açıklanmış. Yani 2 kelimeyle, kısa ve öz…

Bazı görüşlere göre ise; “Mesele bu kadar dar kapsamlı değil”miş, “Bilgi çarpıtma, yanlış bilginin en yaygın yedi türünden biri”imiş. Oysa, ‘bilgi çarpıtma’ yanlış kullanılan bilginin her türünü kapsayan bir şemsiyedir.

Yani parodi, taklit, uydurma, manipülasyon, hatalı ilişkilendirme, bağlamından kopartma gibi eylem çeşitlerinin de dezenformasyon sayılmasının ilk şartı bilginin çarpıtılmış olmasıdır. Sadece eğlence amaçlı ortaya çıkan parodi, taklit gibi aktiviteler içinde bilgi çarpıtma bulunmayabilir. Kısaca olmazsa olmaz unsur bilginin çarpıtılmış olmasıdır. Hem de kasıt olup olmadığı aranmaksızın…

Peki ülkemizde dezenformasyon yaygın mı?

Art niyet olmasa da her türlü görüşe sahip bireyleri, işletmeleri, medya kuruluşlarını ve dernekleri de kapsayacak kadar yaygındır…

Dolayısıyla dezenformasyon tek yönden gelmez, çok yönlüdür. Yani her kesim içinden bilgiyi çarpıtanlar çıkabileceği gibi sayıları daha az da olsa doğru bilgiden ayrılmayanlar da çıkar. Ama maalesef onlar dokuz köyden kovulmayı her an beklemek zorundadırlar.

İşte en basit yanlış bilgi örneği:

TÜİK’in Ekim ayı Tüketici Güven Endeksi açıklamasını, dünyaya iki ayrı pencereden bakan gazete birlikte çarpıtıyorlar. Kasıt olduğunu söyleyemem. Diğer ihtimaller dikkatsizlik veya bilgi eksikliği olabilir…

TÜİK açıklamasının ilgili kısmı; “Tüketici Güven Endeksi, Ekim ayında bir önceki aya göre yüzde 5,3 oranında arttı. Eylül ayında 72,4 olan endeks, Ekim ayında 76,2 oldu” şeklindeydi.

İlgili kurumdan bu açıklamayı alan birinci gazetenin haber başlığı; “Tüketici güveni yılın zirvesinde” şeklinde ilgi uyandırıyor…

Be kardeşim, ortada tüketici güveni yok ki, zirvede olsun!

Daha da ilginç olan ikinci gazetenin haber başlığı; “TÜİK: Tüketici güveni ekimde arttı” şeklinde ve kurumun söylemediğini söylemiş gibi yansıtıyor.

İlgili kurum “Endeks arttı” diyor, gazete “Güven arttı” şekline çeviriyor.

Oysa aynı TÜİK açıklamasında; “Endeksin 100’den küçük olması tüketici güveninde kötümser durumu göstermektedir” ilave notu da var.

“Bunda ne var, masum hatalar” diye düşünenler çıkabilir. Ancak en azından yanlış haberlerin bilhassa genç insanların bilgilerini ve inanışlarını olumsuz etkileyebileceğini unutmayalım.

Bu kadarla kalsa iyi, yanlış bilgiyi dezenformasyondan ayıranlar da var. Yanlış bilgi yanlışlıkla yayılıyorsa güya tehlikesi yokmuş!

İşte yukarda verdiğim iki örnekte resmi kurumun verdiği bilginin tam tersini başlığa taşımışlar. Yani fark siyah ve beyaz kadar büyük…

Şimdi bunu sadece dikkatsizlikten kaynaklanan ‘yanlış bilgi’ gibi mi değerlendirmeliyiz?

Peki sonuçları ne olacak?

Yani okuyucunun yanıltılması ve kurumun söylediklerinin çarpıtılması…

“Yanlış bilgi sadece kasıtlı olursa tehlike yaratır”mış…

Ne münasebet!

Diyelim ki yazılı veya görsel basın aceleyle cinayet failinin resmini ve/veya ismini yanlış yayımladı. Bakınız burada masum bir hata var değil mi?

Peki o yanlış şüpheliye, güvenlik güçlerinden önce maktulün yakınları ulaşamaz mı?

İşte tehlikenin en katmerlisi…

Pardon denip geçilebilir mi?

Sonra dezenformasyonun kasıtlı olduğunu tespit edebilmek o kadar kolay mı?

Bakınız, henüz sosyal medyaya geçemedik. Ancak kasıt olmayan yanlış bilginin domino etkisiyle sosyal medyada yayılmasının hesabı kime sorulmalı?

Bazı gıda ürünlerinin gerçek olmayan şifa dağıtıcı özelliklerini yayanlara hangi gözle bakacağız?

Veya bir başka gıda ürününün haksız yere sağlığa zararlarını sıralayanlara ne diyeceğiz?

Sadece, “uzmanlık konusu değil, fazla takılmayın” deyip geçecek miyiz?

Birinci örnekte tüketicinin, ikinci örnekte üretici veya marka sahibinin zararları nasıl karşılanacak?

Sonuç olarak; daha küresel bakışla da dezenformasyon kelimesinin Türkçedeki karşılığı “bilgilendirmeme, yanlış bilgilendirme” oluyor. Çünkü bu anlam Fransızca ‘deinformation’ kelimesinin çevirisidir.

Kelime; information (bilgi, bilgilendirme) sözcüğünden de + önekiyle türetilmiştir. Dolayısıyla her türlü yanlış bilgilendirme kasıt aranmaksızın dezenformasyon sayılır.

Gerçek dışı bilginin kasıtlı yayılması hali ise manipülasyondur. İşte kasıt durumu burada ana şarttır. Manipülasyon, yarar sağlamak amacıyla başkalarını çeşitli yollarla aldatarak veya gerçeği çarpıtarak etkileme, yönlendirme, kontrol etme ve yönetme anlamına gelir (Dr. Dilaver Nişancı).

En fazla da borsada ve diğer finansal piyasalarda rastlanır, sisteme ve yatırımcıya büyük zararlar verdiği gibi haksız kazanca da neden olur. Mücadele edilmesi gereken bir kötülüktür. Yeter ki sonuçları itibariyle bırakacağı hasar doğru ölçülebilsin ve hakem heyeti adaletli olsun…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Hileli gıda ihracatı önlenmelidir

Ercüment Tunçalp

Her ürün kategorisinden sayısız örneğe rağmen tağşişli ürün ihracata gitmeye ve gittiği ülkenin kontrolünden geçemeyince de sorun yaratmaya devam ediyor.

Bizim için fazla yadırganacak tarafı yok, yıllarca ilaç kalıntılı meyve sebzeyi, aflatoksinli kırmızı pul biberi yurt içinde afiyetle tükettiğimizi biliyoruz zaten.

Ben yazmaktan yoruldum; domates, armut, narenciye ürünleri başta olmak üzere her türlü meyve sebze çeşidinde, baharat, sıvı yağ, bal, et ürünleri, süt ürünleri ve enerji içeceklerinde her gün yeni tağşiş buluşlarını izliyoruz. Yani ipin ucu kaçmış durumdadır.

Geçen akşam televizyonda bu işin iki uzmanı, “gıda güvenliği mevzuatımızın AB ile hemen hemen aynı olduğunu” ifade ediyorlar. Evet doğrudur, devamını da bekledim ama arkası gelmedi…

Oysa mesele mevzuat değil ki, insan faktörü!

Gözü kara bir sürü hilekar tekrar tekrar aynı hileleri yapmalarına rağmen, para cezasını ödeyip ticarete devam edebiliyorlar. Bu durumda mevzuatın faydasını birileri bana anlatabilir mi acaba?

Bu soruyu o iki uzmana sormak isterdim ama moderatör teşekkür ederek programı bitirdi. Bizdeki sorun netice alacak noktaya bir türlü ulaşamamaktır.

Tarım ve Orman Bakanlığı, eskiden yılda en az iki defa bu hilekarların listesini yayınlardı. Son liste Mart ayının başında yayımlandı ve yıl bitiyor…

Bu 9 aylık ara (şimdilik) ancak kötü niyetlilerin cesaretini artırır.

Zira hileden sağlanan kazanç her türlü para cezasını telafi edebiliyor ki rahat rahat icraata aynen devam edebiliyorlar. Bu kişilerin hiç hoşlanmadığı şey ‘kamuoyuna yapılan açıklama’dır. Çünkü ‘pazar payı kaybı’ ile neticeleniyor. İddia ediyorum; 3 ayda bir yapılacak düzenli duyurular en azından bilinen markaların bu işi bırakmalarını sağlayacaktır.

Genel inanış; merdiven altı üretime itibar etmeyip güvenilen markaların kullanılmasıdır…

Peki en son Singapur’da kusurlu bulunan tanınmış baharat markasını nereye koyacağız?

Bu ürünlerin ülkeden çıkarken kalite kontrolü yapılmıyor mu?

Neden yabancı ülkeden önce bu kusuru biz bulamıyoruz?

Kontrol işleminin sonucu alınmadan ihraç edilebilir belgesi verilebiliyor mu?

Singapur Gıda Otoritesi (SFA), Türkiye’den ithal edilen tanınmış markanın üç çeşidinde kansere neden olabilecek endüstriyel renklendirici madde tespit edildiğini ve piyasadan toplatıldığını açıklamıştı.

Toplatılan ürünler, ‘öğütülmüş sumak’, ‘öğütülmüş tatlı biber’ ve ‘otantik tavuk baharat’ olduğu bildirilmesine rağmen ilgili marka tam çeşit raflardaki yerini koruyor. Bu 3 çeşidi raflarından indiren titiz perakendeciler mutlaka vardır ama benzer kusurların diğer çeşitlerde de olmadığının garantisi var mı?

Yabancı ülke sadece aldığı çeşitleri kontrol ediyor, almadıklarını değil!

Tarım ve Orman Bakanlığı, Singapur’da Türk markalı bazı baharat ürünlerinde izin verilmeyen renklendirici tespit edildiği yönündeki iddialara yönelik açıklama yaptı. “Firma hakkında Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulmuş, ilgili parti-seri nolu ürünler piyasadan toplatılmıştır” diyen Bakanlık, “Firmanın yurt içinde satışa sunduğu ürünlere yönelik 2022 yılı mayıs ve temmuz aylarında yapılan denetimlerde, sumak ürününden alınan numunelerde izin verilmeyen renklendirici tespit edilmiştir. Firma hakkında Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulmuş, ilgili parti-seri nolu ürünler piyasan toplatılmıştır” ifadelerine de yer veriliyor.

Peki 6 ay önce tespit edilen kusuru biz hangi kaynaktan öğreniyoruz?

Singapur Gıda Otoritesi’nden…

İşte sık sık dile getirdiğim; taklit ve tağşiş listelerinin yılda 4 defa (üç ayda bir) yayımı halinde bu bilgileri önce kendi kaynağımızdan öğrenme imkanımız olur…

Çünkü biliyorum ki; ilgili Bakanlık bünyesinde yoğun bir gıda denetimi aralıksız sürmektedir. Eksik olan duyurudur…

Nitekim ilgili Bakanlık aynı açıklamasının sonunda; “2022 yılında (8.11.2022 itibarıyla) ülke genelinde 7 bin 520 personelimizle gıda işletmelerine 1 milyon 81 bin 777 denetim yapılmıştır.” diyor.

İlgili marka sahiplerinin savunmaları ise hayli ilginç…

Duyduğumuza göre; “Marka iki kardeş arasında yarı yarıya paylaşılmış.”

Şimdi ortada, “ben yapmadım, o yaptı” durumu hakim. Oysa sorumluluk markayı paylaşma kararı veren iki tarafa birden aittir. Üretimin hangi fabrikada yapıldığı değil hangi marka için yapıldığı önemlidir. Hatta bir adım daha ileri gideyim, A markası B markasına fason üretim yaptırıyorsa, kusur halinde marka sahibi ile üretimi yapan firma birlikte sorumludurlar. Perakendecilerin yaptırdığı private label üretimlerde de aynı durum geçerlidir.

Kısaca, güvenmediğiniz ortakla markayı paylaşmazsınız. Eğer paylaşmak durumunda kalırsanız neticesini de paylaşırsınız.

İlgili firma, bir de “Bizi paketimizden tanıyın” bulmacasını (ambalaj görselini) tüketicinin önüne koymuş bulunuyor. Yani tüketici önce bulmacayı çözecek, sonra parayı ödeyecek ve ürüne öyle kavuşacak!

Sanki çevresinde başka marka kalmamış gibi…

Sakın yukardaki olayın az rastlanan bir durum olduğu zannedilmesin. Sadece 2022 Ekim ayında RASFF’e Türkiye’den ihraç edilen gıda ürünleri için 27 adet bildirim yapılmıştır. Muhtelif kalıntı ve katkı içeren ürünler; siyah fasulye, portakal, nar, kırmızı biber, kekik, kimyon, sumak, üzüm, kuru incir, yeşil çay, salamura asma yaprağı, Antep fıstığı, şekerleme, helva, bitkisel karışım macunu, köpek mamasıdır.

Özel seçim ve titizlik gerektiren ihracat kulvarında bunlar oluyorsa, yurt içinde neler yediğimizi tahmin etmek zor olmasa gerek…

 

Not: RASFF (The Rapid Alert System for Food and Feed) Gıda ve Yem için Hızlı Uyarı Sistemi’dir. İlgili kontrol sisteminde halk sağlığına yönelik riskler tespit edildiğinde hızlı bir şekilde duruma müdahale etmek ve bilgi akışını sağlamak için Avrupa Birliği ülkeleri tarafından kullanılan önemli bir araçtır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER