Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Favök tutkusu boşuna değil

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Şirket değerlemesinden, performans ölçümüne kadar kullanımından en çok zevk alınan bir parametredir. Birçok kilit performans göstergesi ile uğraşmak yerine en kestirme yol olarak seçilmesi de doğal görülmektedir.

Vergi ve yatırım gibi maliyetlerin göz ardı edilmesi ile ortaya çıkan kârın verdiği tatmin bir başkadır.

FAVÖK, şirketlerin faiz, amortisman ve vergi öncesi kârını gösterir.

FAVÖK = Brüt Kâr – Faaliyet Giderleri + Amortisman veya

FAVÖK = Esas Faaliyet Kârı + Amortisman

şeklinde ifade edilir. Ayrıca; net kârın üzerine ödenecek vergiyi, faizi ve amortismanı ekleyerek de FAVÖK’e ulaşılabilir.

Şimdi ayrıntılar için adım adım ilerleyelim

Brüt kâr, net satış gelirinden satılan malların maliyeti düşülerek bulunur.

Esas faaliyet kârı, brüt kâr rakamından faaliyet giderlerinin düşülmesi ile bulunan kâr rakamıdır. Peki buraya kadarı yeterli görülebilir mi?

Bir profesyonel yönetici, “beni faaliyetin sonucu ilgilendirir, gerisinden sorumlu değilim” diyebilir mi?

Diyemez. Çünkü otomobilin sürücüsü ile arkasına bağlı olan karavanın sürücüsü farklı kişiler değildir.

O zaman devam edelim.

Vergi öncesi kâr, esas faaliyet kârından faiz, kur farkı gibi tekrar etmeyen giderlerin de düşülmesiyle bulunur. Vergi hesaplamasında baz alınan kâr rakamı budur. Yani şirket içindeki tüm giderlerin, gelirden düşülmesi sonucunda elde edilen kazançtır. Veya bu başarılamamışsa neticesi zarardır.

Net kâr ise; vergiler ödendikten sonra, dipte yer alan net işletme kârını gösterir.

Yukardaki bütün kâr rakamlarının, satış gelirlerine oranı ise kâr marjlarını ifade eder. Örneğin, Brüt Kâr Marjı (%) = Brüt Kâr / Satış Geliri

Şirketin brüt satış kârı ile faaliyet giderleri arasındaki farkın oluşturduğu esas faaliyet kârı o şirketin sadece iş dalındaki kabiliyetini gösterir. Şirketin nakit yaratma gücü olarak da görülebilir. Ancak şirket sermaye yapısındaki değişimi dikkate almadığından hata payı da vardır.

Finansal tablonun dibindeki net kâr veya zarar ise; şirketin cebinden çıkan her türlü gideri kapsayan ve kaderini belirleyen nihai sonuçtur. Esas faaliyet kârı orta sahada top gezdirmektir, vergi öncesi kâr veya zarar ise topun hangi kaleye gol olduğunu gösterir.

Şirket değerleme çalışmaları hem her iki rakama birlikte bakarak, hem de onlarca kilit performans göstergesini dikkate alarak doğru sonuca götürebilir.

Evet şirketin esas faaliyetlerinden ne kadar kazandığını bilmek önemlidir.

Ancak yetmediği de yaşanarak görülmüştür. Zira mal ve hizmetle ilgili olmayan ama şirketin sağlığı ile ilgili olan faiz gideri, kur farkı, vade farkı gibi yüklerin ağırlığı ve şirketler için hayati önem taşıyan ‘nakit akışı’ da görülmek zorundadır.

Örneğin aynı iş kolunda 2 şirket var. Faaliyet kârları da eşit. Birincisi borçsuz, ikincisinin borcu var. Dolayısıyla faiz ödemesi var. Borcu döviz cinsinden olduğu için kur farkı gideri de var. Bu iki şirketin durumu kıyaslanabilir mi?

Yatırımcı için şirketin Borç / FAVÖK oranı, mevcut borcunu ödeyebilme kabiliyeti hakkında fikir verse de geleceğe dönük olumsuz etkiyi göstermez.

Birinci şirket istikrarlı bir şekilde ticaretini sürdürüyor. İkincisi mevcut sorunlarıyla boğuşurken belki de brüt kâr marjı hedefini yükseltmek zorunda kalabiliyor. Bu olumsuzluk gelecekte esas faaliyetteki performansını da etkileyip rekabette gerilemesine yol açmaz mı?

Yani borç faaliyetin verimliliğini ve şirket büyümesini olumsuz etkileyen bir durumdur. Dolayısıyla; FAVÖK, kârlılığın sürdürülebilir olup olmadığı konusunda da garanti veremez.

Son zamanlarda FAVÖK’ü her şey zannedenler finansal riski ve olumsuz nakit akışını boşlamışlardır. Sıkıntı buradadır. Bilhassa perakende sektöründe bu örneklerden bolca var. Banka kredisi ile hızlı büyüme, artan şube sayısıyla ulaşılan tatminkar FAVÖK rakamı ve artan şirket değeri…

Sonra?

Büyüyen iş hacmine yetmeyen işletme sermayesi ile bozulan finansal yapı. Bu filmi çok seyretmedik mi?

Şirketlerimizin artık bu kısır döngüden çıkartılması gerekir.

Geçen yıl Gimsa bunu nasıl başardı?” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Bu örnekte şirket güçlü işletme sermaye yapısı ile alımlarının çoğunu peşin yapıyor ve bununla rekabette ucuz kalmayı başarıp cirosunu olağanüstü artırıyordu. Faaliyet kârı da buna paralel artıyordu. İsteseler çok hızlı şekilde şube sayısını artırabilirlerdi. Bunu yapmadılar. Mevcut mağazalarında benzer rakiplerin 3-4 katı ciro yapacak şartları oluşturdular.

Modelin taklit edilememesinin sebebi, “hem karnım tok olsun, hem de çöreğim bütün kalsın” alışkanlığıdır.

Biraz daha açalım.

Bir taraftan şirketi kontrolsüz büyütüp, FAVÖK göstergeli satışa odaklananlar, diğer taraftan bankalar ile ‘borç yapılandırması’nı sürdürdüler. Peki bu aşamada ortaya çıkan taliplere ne söylediler?

“Şirketimiz borçlu ama siz bizim FAVÖK’ümüze bakın.”

Dolayısıyla perakendecinin derdi borçla hesapsız büyüme, tedarikçinin derdi de vadelerin uzaması ve müşteri riskinin artması olunca ortaya tatminkar FAVÖK yanında buharlaşan vergi öncesi kârlar çıktı.

Acaba şirket sağlığı için hangisi daha önemlidir?

FAVÖK, performansın genel kabul görmüş bir göstergesidir. Ancak onu tek başına bir kârlılık ve/veya nakit akış ölçüsü yapmaz.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Enflasyonun kazananları ve kaybedenleri

Ercüment Tunçalp

Bu yüksek enflasyonun bir kazanan bir de kaybeden tarafı vardır. Önce kaybeden taraftan başlayalım.

Hayatını bir ücret karşılığında sürdürmek zorunda olan geniş halk kitleleri kaybeden taraftır. Çünkü enflasyon bir çeşit ek vergidir. Gelirlerde hiçbir şekilde enflasyon kadar artış sağlanamadığından emekçinin ve emeklinin yükü sürekli artar. Asgari ücrete son zamanların en büyük oranlı artışının (%50) geldiği gün söylediğim gibi, bunun bile yoksullaşmayı engellemesi mümkün değildir. Zira hesap ortadadır, asgari ücretli de fiyat artışlarını çok geriden takip etmek durumunda kalmıştır.

Şimdi kazanan tarafa bakalım…

Bunu benim ağzımdan duymak yerine, ilk çeyreğin finansal sonuçlarından bizzat görmek daha uygun olabilir. Ancak yine de özet olarak sunayım.

2022 yılı ciro artışları yüksek enflasyon sebebiyle önceki senelere göre daha büyük oranlarda gerçekleşmiştir. Fiziki büyümeyi de dikkate alınca (yeni açılan şubeler) bu hasılat artışlarının birebir enflasyonu, özellikle de ana faaliyet alanındaki gıda enflasyonunu karşılaması hâlâ zordur. Ancak iş esas faaliyet kârına gelince durum değişmektedir.

Örneğin, hasılat yüzde 60-65 oranlarında artarken; brüt kârın yüzde 68-78, esas faaliyet kârının ise yüzde 90-105 oranlarında artması oldukça ilginçtir.

Peki bu nasıl gerçekleşiyor?

  • Hızlı fiyat artışları esnasında, ‘eski fiyatlı stoğun bir kısmının yeni fiyatla rafa yansıtılması’ ek kâr sağlıyor. Önceki yazılarımda 2021 yılına ait finansal tablolardaki artan stok gün sayılarından bahsetmiştim. Brüt kâr marjlarını artıran birinci etken budur.
  • Perakende sektöründe en yüksek masraf kalemi ‘personel giderleri’dir. Bu gider kalemi enflasyon oranı kadar artmadığından; faaliyet giderlerindeki artış brüt kâr artışının 6-7 puan gerisinde kalıyor ve bu da esas faaliyet kârı artışında sıçrama yaratıyor. Nitekim bazı perakendecilerde geçen yıl aynı döneme göre faaliyet gider oranı değişmemiş, bazılarında ise düşmüştür. Buna karşılık brüt kâr marjları artmıştır.
  • Sık sık belirttiğim gibi rekabeti engelleyen eylemler sebebiyle kesilen büyük para cezalarını eninde sonunda nihai tüketici ödemektedir. Vergi öncesi kâr artışlarından bu maliyetin de bir şekilde telafi edildiği anlaşılmaktadır.
  • Hizmet reyonlarının olmadığı bir discount zincirdeki brüt kâr marjı, büyük satış alanında hizmet ağırlıklı faaliyet gösteren bir zincire yakın olabilir mi?

Bizim ülkemizde oluyor. Yani şarküteri, pastane, balıkçı, kuruyemişçi gibi bölümlerin tecrübeli ve pahalı eleman ihtiyacı brüt kâr marjında fark yaratmıyor.

O zaman ne oluyor?

Süpermarketin yüzde 2,5 çıkan esas faaliyet kâr marjı, diğer formatta yüzde 5,5-6,5 seviyelerinde çıkıyor. O bakımdan artık raf fiyatlarında avantajlı mağaza zinciri kalmadığını, araştırma yapmadan alışveriş yapan tüketiciyi çok kötü sürprizlerin beklediğini örneklerle açıklıyorum. Ve diyorum ki, rastgele tek yerden alışveriş yapan bir tüketicinin cebinden 1 ayda yüzde 35- 40 arası daha fazla para çıkar. Veya bazı harcamalardan vazgeçmek zorunda kalabilir.

Daha ne olsun?

Neticede enflasyondan bütün kesimler zarar görmez. Yani “hepimiz aynı gemideyiz” söylemi afyondur. Aynı gemide olanlar; işçi, memur, emekli, küçük esnaf ve tarımsal üreticilerdir.

Elbette her perakendeci ve tedarikçi de kazanan tarafta yer almaz. Örneğin İstanbul ve İzmir ağırlıklı faaliyet gösteren halka açık bir yerel perakende şirketimiz; hasılatını yüzde 68 artırırken, rekabetçi fiyat uygulamaları sebebiyle brüt kâr marjı 2 puan düşük çıkmış ve brüt kâr artışı da yüzde 55’de kalmıştır.

Böylece 1 puan artan faaliyet gider oranı ile de esas faaliyet kârı düşmüştür. Kısa vadeli bu dönem kaybının, müşteri tarafından takdir görmesiyle uzun vadede telafi edileceği kesindir. Çünkü, ekonomik krizin şiddeti arttıkça güzelleşen finansal tablolar da kötü günde zorlukların paylaşılması da gizli kalamaz. Nitekim bazı yerel perakendecilerin raf fiyatlarında daha avantajlı olduğuna dair tespitlerimiz finansal raporlarla da doğrulanmaktadır.

Şimdi gelelim inşaat sektörünün kazananlarına, yani ucuz kredinin rüzgarıyla konut fiyatlarını şişiren müteahhitlere…

Kimse ‘maliyetlerden dolayı fiyatlar yükseliyor’ demesin. Zira her artan maliyet (gıdada bile) kolay kolay fiyatlara yansıyamıyor. Ancak bu sektörde, bir senede yüzde 127 (Kaynak: TÜGEM), kredi açıklamasını takiben de son 7 günde yüzde 25- 30 fiyat artışları olduğunu duyuyoruz.

Peki sonuçları nelerdir?

  • Elbette en önemlisi konutu pazarlayan için oluşan haksız kazançtır
  • Kamu bankalarından, “ilk defa konut alacaklara 2 milyon liraya kadar 10 yıl, aylık 0,99 faizle kredi sağlanacağı” açıklandı. Bu krediyi alacakların aylık taksit tutarı 28 bin TL’dir. Bu taksidi ödeyecek olanın aylık geliri ise en az 55 bin lira olması gerekir. Bu ülkede bu tutarın yarısını ödeyebilecek kişi sayısı kaçtır?

Dolayısıyla diğer kazanan kesim de sayıları oldukça sınırlı olan bu yatırımcılardır.

  • Sıra dışı seviyedeki negatif faizin sürmesi konut fiyatlarını artıran bir başka etkendir. Bunun için konut almak daha çok yatırım amaçlıdır.

Nereden anlıyoruz?

TÜİK verilerine göre, 2014 yılında yüzde 61,1 olan konut sahipliği oranı sürekli gerileyerek 2021 yılında yüzde 57,5 düzeyine inmiştir.

  • 2022’de ise orta ve alt gelir grubu için konut edinme imkanı daha da azalacaktır. Bu kadar da değil. Krediler kamu bankalarından çıktığı için bu imkandan yararlanamayan ama yararlananı fonlayan da aynı halk kesimleridir. Devamı daha da bozulacak olan servet dağılımıdır.
  • Evin fiyatı artarsa kiralar yerinde kalır mı?

Bütçeye uygun kiralık ev bulmak daha zor hale gelecektir.

  • Elbette yukardaki taksitlerin kriz dönemlerinde ödenememe riski de artar. Onu da krediyi veren kuruluşlar mutlaka düşünmüş olmalıdırlar.
  • Bu gelişmenin bir kaybedeni de; yüzde 12 faizle 10 yıllık kredi verip, yüzde 22 faizle borçlanan devlettir. Yani yukarda da belirttiğim gibi bunu da üstlenecek olan halktır. Oysa birçok tarımsal ürünü ithal etmek zorunda olan bu ülkede betonu desteklemek yerine tarımı desteklemek daha uygun olurdu.

Sonuç olarak; üretimi artırmadan enflasyonla mücadele kazanılamaz. Kaldı ki, mevcut durumda dar gelirliyi konut sahibi yapmak mümkün olmadığına göre hiç değilse sağlıklı beslenmesi sağlanabilir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Bunlar iyi günlerimiz!

Ercüment Tunçalp

TÜİK tarafından açıklanan rakamlara göre nisan ayında TÜFE aylık bazda yüzde 7,25, bir önceki yılın aynı ayına göre ise yüzde 69,97 artış kaydetti.

Dikkat yüzde 70 değil!

Aynen indirimli fiyat etiketi gibi…

Peki arada eksik olan kısmın karşılığı ne kadar?

%3 (yüzde üç) değil, %0,3 (binde üç) değil, sadece %0,03 (onbinde üç)…

İzninizle arada fark olmadığı için bundan sonraki satırlarda yüzde 70’i kullanacağım.

Geçen ay “Bizdeki enflasyon dünya ile aynı mı?” başlıklı bir yazım yayımlanmıştı. Dünyada bizden yüksek enflasyon oranlarına sahip 6 ülke (Venezuela, Sudan, Lübnan, Suriye, Zimbabwe, Surinam) olduğundan bahsetmiştim. Son bir ay içinde ise Surinam’ı geçtik, Zimbabwe’yi yakaladık. Üzerimizde şimdilik 4 ülke kaldı!

Eksi reel faizde ise rakipsiziz!

Yani eksi yüzde 56 ile…

MB hâlâ faiz artırmama kararlılığını sürdürürse, tırmanış devam edecektir.

Enflasyonun üç hanelere yaklaşacağının bir başka işareti, üretici fiyatlarındaki yıllık artışın yüzde 121,82 olarak gerçekleşmesidir. Üretici fiyatlarındaki fazlalığın tamamı tüketici fiyatlarına yansımasa da aradaki 52 puan farkın en az yarısının yer değiştirmesi beklenir.

İşte sadece bu iki sebep bile şimdilik daha iyi günlerde olduğumuzu gösteriyor.

Ayrıca kendimizi kandırmayalım; bu yaşadıklarımıza Ukrayna- Rusya savaşı ile salgının etkisi oldukça sınırlıdır. Olsa olsa tek haneli küresel enflasyona bu sebeplerin tesiri ne kadarsa bize de o kadardır. Yani yüzde 70’in içinde 5-6 puan kadar…

Yetkililer, “ABD’de enflasyon 41 yılın zirvesinde, Almanya ve Fransa’da da öyle…” diyorlar. Doğrudur ama bu kadarı teselli etmez. Zira ABD’de yıllık enflasyon yüzde 8,5, Almanya’da yüzde 7,3, Fransa’da yüzde 4,5 seviyelerinde. Bizdeki enflasyona benziyor mu?

Aradaki fark 60 puandan fazladır…

Buna rağmen o ülkelerin gündemlerinde faiz artırımı var!

Ancak, bizde politika faizi artırılmadığı gibi hem enflasyonu artırıcı etkisi sürüyor hem de dolaylı yoldan o eksi reel faizin önemli kısmını hükümet ödüyor zaten. Bunun yüksek maliyet getireceği ise kaçınılmazdır. Peki bu ne demek?

Vergiyi ödeyen halkımıza hayat daha da pahalı hale gelecek demektir.

Alt gelir gruplarını en fazla ilgilendiren gıda enflasyonudur. TÜİK verilerine göre nisan ayında gıda enflasyonu yüzde 89,1 olarak gerçekleşmiş. Bu oran ortalama bir değer olup, alt gelir grubunun oranını yansıtmaz. Zira gıdanın dar gelirlilerin harcamaları içindeki payı TÜİK sepetindeki ağırlığın en az 2 katı olduğundan; hissedilen enflasyon üst gelir grubundan çok daha yüksek olur.

Nitekim DİSK-AR’ın TÜİK verilerinden derleyerek farklı gelir gruplarına göre hesapladığı veriler, emeklilerde gıda enflasyonunun yüzde 113,5 olduğunu gösteriyor. En yoksul yüzde 20’lik gelir grubunun gıda enflasyonu ise yüzde 131,6 olarak açıklanıyor.

Dikkat, DİSK-AR kendisine göre bir enflasyon hesabı yapmıyor. Sadece TÜİK enflasyonunu gelir gruplarına göre dağıtıyor. Örneğin, en yüksek gelir grubunun gıda enflasyonu da yüzde 65,5 bulunmuş ve ortalama değerin 24 puan altında kalmıştır.

Bu durumda öncelikle tüketicinin karnını doyurmak gerekir değil mi?

Türkiye’de çiftçi sayısı son 5 yılda yüzde 26, son 10 yılda yüzde 53 azalmış. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) kayıtlarına göre; 2011 yılında 1 milyon 122 bin olan çiftçi sayısının 2021 yılının eylül ayında 530 bine kadar düştüğü anlaşılıyor. Çiftçi sayısının yarı yarıya azalması tarımda dışa bağımlılığı, bu da gıda enflasyonunda kalıcı durumu gündeme getirir. Çözüm, mazota ve gübreye çalışmaktan bıkmış olan bu insanların problemlerini gidermekten geçer.

Nitekim, sadece meyve sebzeye bakacak olursak; yıllık fiyat değişimi nisan ayında yüzde 104,77 çıktı. Üretim eksikliğinin dışındaki en önemli etken dağıtım kanallarındaki aracıların fazlalığıdır. Bunu iki sene önce “Meyve sebze dağıtım kanalları” başlıklı yazımda geniş şekilde ele almıştım. Gelişmiş ülkelerde en fazla 6-7 olan dağıtım kanalı adedi ülkemizde benim tespitimle 33’tür. Bu sayıyı bizzat o kanalların içinde yer alarak ve tedarik yaparak, yani bizzat yaşayarak çıkarttım. Tarımsal pazarlama kitaplarındaki sayı hâlâ tek hanelidir.

Çarpıcı bir örnekle devam edelim:

Direkt tarladan, bahçeden alım yaptığını söyleyen bir perakendecinin tezgahında yerli muzun kg fiyatı 33,90 TL’dir. Yani güncel kurla 2,3 dolar veya 2,1 euro karşılığıdır. İlginç olan gelişmiş ülkelerin büyük zincirlerinde ithal muzun kg fiyatı 1 dolar veya 1 eurodur. Ve bu ülkelerin hiçbirisi bizim gibi muz üreticisi de değildir. Bunu uç örnek gibi görenler için bir başka perakendecideki 24,95 TL’lik yerli muz fiyatına da dikkat çekerim. Bunu da normal görmek mümkün değildir. Zira bu da 1,7 dolar veya 1,6 euro karşılığıdır.

Yukardaki anormal fiyatların sebebi, bazı seçilmiş şubelerde ‘işletici firma’ çalıştırılmasıdır. O işletici de zengin semtin manavı gibi istediği şekilde rahatça yüksek fiyat uygulayabilmektedir.

Hani aracı sayısı azaltılacaktı?

Bu durum devam ettiği sürece meyve sebze kategorisi de dar gelirli için aynen et ve et ürünleri kategorisinde olduğu gibi seyirlik ürünler haline gelir.

Savaşın tarafları olan Ukrayna ve Rusya’da bile gıda enflasyonu oranları sırasıyla yüzde 14,3 ve yüzde 18’dir. Bizimkini hatırlayalım; yüzde 89,1… Sonuç olarak; sebepleri dışarda arayamayız, tedbir alınmazsa bundan sonrası için bu milletin omuzlarındaki yük sadece yüksek enflasyon da olmaz, yanına düşük büyüme, yüksek cari açık ve yüksek bütçe açığı da ilave gelir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Satınalma gücü paritesi ne kadar gerçek?

Ercüment Tunçalp

Şimdiye kadar en fazla yazdığım konu olan Satınalma Gücü Paritesi (SAGP),  Birleşmiş Milletler öncülüğünde küresel kurumların (Dünya Bankası, IMF vb.) uygulamaya soktuğu bir hesaplama yöntemidir.

Teorinin oturduğu temel; “A ve B ülkelerinde yaşayan iki farklı tüketici aynı bedeli ödeyerek, aynı mal grubundan farklı miktarlarda satın alabiliyorsa bu iki tüketicinin alım güçleri farklıdır.”

Evet, bu tespit ilk bakışta doğru gibi gözükebilir ama cepteki parayı dikkate almadan sadece fiyat farkı üzerine kurulan mantık sorunludur.

İşte SAGP formülü:

SAGP= P1/P2= Birinci ülkede yerel para ile dolan sepet maliyeti/İkinci ülkede yerel para ile dolan sepet maliyeti

Ayrıntısına girmeden önce en ilginç kısmından başlayalım…

IMF, Nisan 2022 tarihli Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’nu açıkladı. Buna göre Türkiye dünyanın 21. büyük ekonomisi. Türkiye’nin 2021’de GSYH’si (gayrisafi yurtiçi hasıla) 806.8 milyar dolar olarak gözüküyor. IMF’nin tahmini, Türkiye’nin 2022’de dünyanın 23. ekonomisi olacağı yönünde…

Aynı rapora göre; Türkiye’nin 2021 yılında SAGP’ye göre GSYH’si 2 trilyon 943 milyar dolar olmuş. Türkiye bu hesap yöntemi ile de dünyada 11. sırada yer bulmuş. İtalya, Kanada, Güney Kore, İspanya ve Hollanda da Türkiye’nin gerisinde kalmışlar (Kaynak: Euronews).

  1. sıra neresi, 21. sıra neresi, aradaki farka bakar mısınız?

Şimdi ne kadar gerçekçi olduğunu anlayabilmek için bir de SAGP’ye göre GSYH hesabında sonuca nasıl gidildiğine bakalım.

Yukardaki formülde görüldüğü üzere; dolar ile ABD’deki bazı mal ve hizmetlerin oluşturduğu bir sepetin değeri temel alınıyor. Sonra Türkiye’de (diğer ülkelerde de) aynı sepetin kaç TL (diğer para cinsleriyle de) tuttuğu bulunuyor. Kıyaslamayı sadece kendi ülkemiz için yapacağız.

Örneğin ABD’de 100 dolar tutan sepetin Türkiye’de 407 TL’ye alınabildiğini varsayalım. Güncel dolar kuru 14,85 TL olduğuna göre normalde bu sepetin Türkiye’deki dolar karşılığı 100×14,85= 1.485 TL’dir. Oysa bizdeki sepet 407 TL tuttuğu için; 1.485/407 = 3.65 defa daha ucuz olduğumuz sonucu çıkıyor.

Böyle olunca da; bu katsayı Türkiye’nin cari fiyatlarla oluşan GSYH’ sına (2021) uygulanıyor ve 806.8 milyar dolarx3.65= 2 trilyon 945 milyar dolarlık SAGP’ye göre hesaplanmış GSYH’ya ulaşılıyor.

Böylece güya 84.6 milyon kişi 807 milyar dolarlık milli geliri değil, 2 trilyon 945 milyar dolarlık milli geliri paylaşmış sayılıyor!

Bu teoriye göre; ortak para birimi olarak dolar kullanıldığı için ABD’nin hem cari fiyatlarla hem de SAGP’ye göre aynı kişi başı gelire sahip olduğu varsayılıyor. Yani değişmiyor. Türkiye’nin ise 2021’de cari fiyatlarla 9.539 dolar olan kişi başı geliri 3 kattan fazla artıyor (tahmini 34.600 dolar).

Önceki yıllarda da, Türkiye’nin kişi başı geliri cari fiyatlarla düşerken, SAGP’ye göre artıyordu. Örneğin, 2019 yılında 9.213 dolar olan kişi başı gelirimiz 2020 yılında 8.597 dolara düşmesine rağmen; SAGP’ye göre kişi başı gelirimiz 2019 yılında 27.875 dolar iken, 2020 yılında 28.120 dolara yükselmişti. Yani yüksek enflasyonun erittiği reel gelire, yüksek nüfus artışına ve tenceremize ortak olan 5-6 milyon sığınmacıya rağmen gelirimiz artıyor!

Almanya, İngiltere ve Fransa gibi gelişmiş ülkelerde gelirin satın alma gücü düşük çıkarken, sadece bizde değil gelişme yolundaki diğer ülkelerde de daha yüksek çıktığı gösteriliyor. Gerçeği yansıtmadığına dair onlarca yazı yazdım, birçok akademisyenin araştırma sonuçlarını ve görüşlerini kendi küresel saha sonuçlarımla birleştirerek aktardım. Bunlara devam edeceğiz…

Neden gidilen yol hatalıdır?       

  • Mal ve hizmet sepetinin her iki ülke insanının önceliklerini aynı derecede yansıtması mümkün değildir.
  • Sepetin kalite standardı olarak tam eşitlenmesi de mümkün değildir.
  • İki ülke arasında yapısal problemler çok farklıdır.
  • İki ülkenin teknoloji seviyeleri birbirine yakın değildir.
  • Hammadde kullanımında dışa bağımlılık (ithal girdiler) farklıdır.
  • Ekonomik ve siyasi risklerde benzerlik bulunmamaktadır.
  • Hesaplamada ABD’li tüketicinin refah farkı dikkate alınmıyor.
  • En basit piyasa kuralıdır; fiyat düzeyini gelir düzeyi belirler. Bu da görmezden geliniyor.

Bu teorinin içindeki tek gerçek, “hayatın gelişmekte olan ülkelerde daha ucuz olduğunu” göstermesidir. Başka da bir şey göstermez!

Hele hele satın alma gücünün artışı tamamen gerçek dışıdır. Zira durum tam tersidir. O görece düşük fiyat seviyesinin bile alım gücünü aşması sebebiyle nüfusun büyük çoğunluğu için sepet içindeki bazı ürünlere ulaşmak zorlaşmıştır (Et, tereyağı, zeytinyağı, çiçekyağı, hakiki bal, tuvalet kağıdı vb).

Bırakalım küresel piyasaları, ülkemiz içinde bile birçok kentte aynı tutarda paranın satın alabileceği mal miktarı farklıdır. Yani hayat bazı kentlerde daha ucuzdur. Peki bu neyi gösteriyor?

Anadolu’nun küçük yerleşim yerlerinde esnafın, fiyatları zorunlu olarak tüketici imkanlarına göre belirlediğini. Elbette bunu yaparlarken biraz daha alt kalite ve/veya farklı kalibraj tercihi de bu uygulamalara yardımcı oluyor. Yoksa, fiyat düzeyi düşük olan il ve ilçelerimizdeki tüketicinin satın alma gücünü de İstanbul’daki tüketiciye göre daha yüksek mi saymalıyız?

Tüketici imkanları her lokasyonda farklı olduğuna göre; düşük gelirli için kağıt üzerinde yaratılan zenginliğin acı acı gülümsetmekten başka katkısı olamaz.

Sonuç olarak; bu kadar benzeşmeyen şartları görmezden gelerek bütün hesabı sadece fiyat düzeyi üzerine kurmak ve döviz kuru ile de mutlak ilişkisi olduğunu varsaymak bu hesabı yeterince sanal hale getiriyor.

Bir ustanın sözleri ile bitirelim…

Her konuyu okuyucunun kolay anlayabileceği şekilde aktaran değerli iktisatçı Mahfi Eğilmez, Twitter üzerinden paylaştığı bir mesajında; “GSYH konusunda Satınalma Gücü Paritesini (SAGP) niçin kullanmadığımı soranlara, SAGP yanlış bir ölçü, TL değer kaybettikçe GSYH’miz ve kişi başı gelirimiz artmış gibi görünüyor. O nedenle ben hiç kullanmıyorum” diyor. Başka söze gerek kaldığını zannetmiyorum…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER