Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Zeytinyağı ve güven eksikliği

Ercüment Tunçalp

Tüketicide zeytinyağ konusundaki güven azalışı sürüyor. Zira taklit ve tağşiş listelerinde en fazla yer tutan kategori bitkisel yağlar oluyor.

Peki bu sorunu sadece kendi içimizde mi yaşıyoruz?

Küresel anlamda zeytin coğrafyasındaki gelişmeler yakından izleniyor. Güven kazanmayı başaranlar daha fazla güçlü marka yaratıyorlar, bizden de çoğunlukla dökme ürünü titiz bir kalite kontrolle ithal ediyorlar.

Zeytin üretiminde Akdenize kıyısı olan ülkeler iklimleri gereği en elverişli topraklardır. Sırasıyla üretimin yüzde 26’sı İspanya, yüzde 23’ü İtalya, yüzde 15’i Yunanistan, yüzde 9’u Türkiye, yüzde 8’i Tunus ve yüzde 5’i Fas tarafından sağlanıyor (Kaynak: Euronews).

Türkiye’de yaklaşık olarak 178 milyon zeytin ağacı bulunuyor (dünyada ise 900 milyon). Yani ağaç sayısında payımız yüzde 20, üretim payımız yüzde 9…

Birinci sebep 25 milyon zeytin ağacımız meyve vermiyor. İkinci sebep ise ağaç başına 10 kilo olan düşük verimi artırmak gerekiyor.

Zeytinyağ üretiminde ise İspanya, İtalya, Yunanistan ve Tunus’un arkasından 5. sırada bulunuyoruz.

Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi tahminine göre bu yıl zeytin üretimimiz 1 milyon 532 bin ton olacak. Bunun 414 bin tonu sofralık olarak değerlendirilecek. Kalan 1 milyon 118 bin ton zeytinden de 224 bin 595 ton zeytinyağ elde edilmesi bekleniyor.

Tüketimde çok gerilerdeyiz. Çoğunluğu üretici olmayan Avrupa ülkelerinde kişibaşı zeytinyağ tüketimi ortalama 15 litre iken, Türkiye’de henüz 2 litre seviyelerindedir.

Peki markalaşma ve pazarlama alanında var mıyız?

Hemen hemen yokuz. Türkiye 2017-18 sezonunda 287 bin ton civarında üretim yapmış, yapılan ihracatın yüzde 80’i İtalya ve İspanya’ya dökme olarak gerçekleşmiş.

İtalya ve İspanya dünyanın en büyük zeytinyağı üreticileri olmalarına rağmen bizden zeytinyağı alıyorlar. Çünkü kendi ürettiklerini satmalarına rağmen talebi karşılayamıyorlar. Bizden dökme olarak aldıkları ürünü kendi markaları ile ambalajlayıp, bizden aldıkları fiyatın 4 katına satıyorlar.

İşin asıl üzücü tarafı budur!

Böyle bir milli değer için özeleştiri gerekiyor. Ürünleri tanıtırken abartılı ifadeleri çok kullanıyoruz. Birçok konvansiyonel üründeki “doğal” tanımı gibi, zeytinyağında da ‘halis’ ve ‘gerçek’ gibi süslemelere hiç gerek yoktur. Kaliteyi belli seviyede tutmaya ihtiyaç vardır.

Naturel sızma (Extra Virgin) kaliteyi ifade eder. Yağ asitliğinin 0,8’in altında, tat ve kokusunun kusursuz olduğunu garanti eder. Ancak üzülerek tekrar etmeliyim ki; ambalajında bu ifade yer alan onlarca hileli ürün bulunmaktadır. Hileli ürünlere ait 119 sayfalık son listenin 32 sayfası bitkisel yağlara aittir.

Bazı markaların hile yapması kadar bazı satıcıların da bu konuda sorumlu davranmaması oldukça şaşırtıcıdır.

En kıymetli zeytinyağ olduğunu belirttiğimiz naturel sızma, zeytin meyvesinin dalından koparılmasını takiben 4 saat içinde soğuk sıkım yöntemiyle sıkılarak elde edilir. Kusursuzdur. Daha doğrusu öyle olmalıdır!

Çiğ tüketmeye uygundur, yani ‘doğrudan yenilebilir’ kalitededir. Ve maliyeti çok kolay hesaplanabilir.

Bazen perakendeci kendi özel markasının hileli olduğu açıklanınca üreticiyi değiştirmekte, ancak yeni ürün de hileli çıkmaktadır. Oysa ilgili Bakanlık tespit edene kadar perakendecinin kontrolünden kaçması işin olağan akışına aykırıdır.

Normal şartlarda bir perakendeci en az ayda bir kendi markasını kalite kontrolden geçirir ve senede bir açıklanan Bakanlık listesini beklemesine gerek kalmaz. Kaldı ki, hileli markada bile paydaşların çoğu hiçbir şey olmamış gibi yola devam etmekteler.

Bir kilo zeytinyağ ortalama 5 kg zeytinin sıkılmasıyla elde edilir. Kilosu 4 liradan 5 kilo zeytin 20 lira tutar. İşçilik, ambalaj ve fabrika kârını asgariden hesaplarsak 23 lira üretici fiyatı çıkar naturel sızma zeytinyağının…

Eğer bir süpermarket zinciri, uzun süre KDV dahil bu fiyatın altında satış yapıyorsa, “bu ambalajın içinde ne var?” sorusuna cevap aramak normaldir.

İkili satışta 1 litresi 21.50 TL’ye gelen ürün, şimdi tekli satışta bile bu fiyatın altına düşmüştür. Fiyatın içinde perakendeci kârının, lojistik maliyetin ve marka payının da olduğu unutulmamalıdır.

Prensip olarak marka açıklamıyorum. Zaten listelerde var. Ayrıca merak edenler arama motoruna ‘zeytinyağı- şikayetvar’ yazdığında, hem rekor şikayet alan markaları hem de tüketici tespitlerini görebilirler.

Örneğin, Güneydoğu’da üretilen zeytinyağının Ege Bölgesi yağı olarak satılması da tağşiş sayılır ama buna bile şimdilik sıra gelmediği kanaatindeyim. Yeter ki içine pamuk, palmiye ve mısır yağı karışmasın.

Hile yapana uygulanan 22 bin liralık para cezasının caydırıcılığı yoktur, zira haksız kazancın yanında bahşiş gibi kalmaktadır!

Gıda üretiminden men etme ve 5 seneden az olmayacak hapis cezaları gündeme gelmelidir ki; bu güne kadar arkadan dolanma, markayı değiştirme, üretim yerini taşıma, yeni şirket kurma gibi kurnazca çözümler geçersiz olsun ve kanunda yapılacak değişikliklerle bu kötü niyetliler çaresiz kalsınlar.

Devamını Oku
Advertisement
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ercüment Tunçalp

Anlaşmalı fiyatlandırma mümkün değildir!

Ercüment Tunçalp

Son günlerde çok fazla konuşulduğu için konuya dahil olmuş bulunuyorum. Söylenti, temel gıda ürünlerinde zincir marketlerin ortak fiyat belirledikleri şeklindedir.

Kırkbeş yıldır gıda sektörünün içindeyim. Yaklaşık 25 yıl boyunca da direkt olarak fiyatlandırma yaptım veya denetledim. Hâlâ bu yazılara alt yapı teşkil etmesi için yurt içinde fiyat araştırmaları yapıyorum. Yurt dışındaki fiyatları da yakından takip ediyorum.

Sonradan söyleyeceğimi en başından söyleyeyim; böyle bir müşterek hareket mümkün değildir. Zira ortada aşırı rekabetçi bir piyasa vardır ve gerek birbirlerinden pazar payı kapmaya çalışan tedarikçiler tarafında, gerekse azalan müşteriyi tekrar kazanmaya çalışan perakendeciler tarafında büyük mücadeleler verilmektedir.

Kaldı ki, ben durum tespiti olarak tam da söylenenin aksini iddia ediyorum ve perakende satış noktalarına göre fiyat oynaklığının çok fazla olduğunu söylüyorum, örneklerle de ortaya koyuyorum.

Bu görüşümü yılın başında “Gezen ve araştıran tüketici kazanıyor” başlığı ile ortaya koymuştum. Pahalılıktan haklı olarak şikayet eden tüketiciye de düşen görevler olduğunu belirtmiştim.

O yazımı okuyanlar da görecekler ki; benim de tüketici olarak yüksek fiyatlarından şikayetçi olduğum satış noktaları vardır. Ancak araştıran tüketicinin o satış noktalarından ayağını çekmesiyle fiyatların düşeceğini bilmesi gerektiğine de inanıyorum. Üstelik pazardaki düşük fiyatın nerede olduğunun bulunması bugünün dijital ortamında o kadar da zor değildir.

Peki bu yanılgıya neden düşülmüş olabilir?

  • Sadece bizde değil, bütün dünyada temel gıda kategorilerindeki pazar payı yüksek markalarda fiyat istikrarı vardır. Buna bakarak “anlaşıyorlar” sonucu çıkmaz. Çünkü bu markaların tedarikçileri perakendeciye göre şartlarını fazla esnetmedikleri için, perakendeciler de ağır rekabet şartlarında güçlü markanın yüksek fiyatıyla dikkat çekmek istemediklerinden, zorunlu olarak aynı seviyede fiyatların oluşması mümkün olabiliyor. Ancak bu durum pazarın genelini yansıtmıyor. Yani fiyat oynaklığı en az kategori lideri markalarda rastlanan bir durum oluyor. Hatta bu markaların dönemsel indirimlerde bile belli bir fiyat disiplini korunuyor.
  • Yumurta konusu da çok seslendirildiği için açıklık getirmekte fayda vardır. Esasında borsası olan bu üründe fiyatın aynı günler içindeki benzerliğine değil, aşırı farklılaşmasına şaşırmak gerekir.

Örneğin merkezi Ankara’da bulunan YUM-BİR, yumurta sektörünü Ulusal ve Uluslararası platformlarda temsil eden sektörün bir nirengi noktasıdır. Bünyesinde yumurta üretiminin yoğun olduğu il ve ilçelerde kurulmuş 12 Birlik ve 400 civarında üyesi bulunmaktadır. Arz ve talep durumuna göre (yuriçi/yurtdışı) haftalık fiyatları yayınlar (kalibraja ve renge göre). Yani bir nevi borsadır. Ülke genelindeki toptancı ve perakendeci de bu fiyatları yakından takip eder. Elbette en büyük alıcıların talep yönlü etkisini de dışarda tutamayız. Standardın dışına çıkıldıkça da (gezen ve organik gibi) o fiyatlar esas alınarak farklar oluşur. Haliyle bunların fiyatları arasında da paralellik vardır. Yani bu sebeple de buradan yola çıkarak “aralarında anlaşıyorlar” sonucuna ulaşılamaz. Zaten birliğin amacı da spekülasyonların engellenmesi ve istikrarın sağlanmasıdır.

  • Son zamanlarda tüketicinin en büyük şikayetlerinden biri de kuruyemiş fiyatlarındaki artışlardır. Evet ben de yaptığım araştırmalarda hem market raflarında hem de bazı kuruyemiş dükkanlarında fiyatların artışını izledim.

Halkımızın en temel tüketim kategorilerinden olduğu için iki canlı örnekle konuya açıklık getireyim. Olumsuz örnekleri isim vererek açıklamak tercihim değildir. Ancak piyasa düzenleyici rolleri adına çok şubeli ihtisas mağaza zincirleri olan Tatbak ve Makbul örneklerini sürekli indirim formatının öncüleri olarak öne çıkartmak gerekiyor. Çünkü çok uygun fiyatları yanında kalite standartlarını da muhafaza etmeleri, tam da satın alma gücü sürekli düşen Türk tüketicisine en uygun konsept olarak öne çıkıyor.

Her iki zincirin ana kategorileri yanında ayrıştıkları alt kategorileri sayesinde de birbirlerini tamamladıkları bile söylenebilir. Bu şekliyle de birbirlerine komşu şubeleri bile sorun yaratmamaktadır.

Bunu biraz açalım.

Tatbak kuruyemişin yanında; kuru pasta, yaş pasta, sütlü tatlı, şerbetli tatlı, dondurma ve donuk ürünlerde,

Makbul kuruyemişin yanında; bakliyat, baharat, kuru meyve ve şekerlemede fark yaratıyorlar. Ortak özellikleri ise uygun fiyatlar…

Ne kadar uygun olduklarına bakalım mı?

Fenerbahçe semtinde çoğu zaman acil alışverişleri yaptığım bir kuruyemişçi var. Her zaman aldığım 400 gramlık karışıma (4 çeşit ve 100’er gram) 39 lira öderken, birebir aynı karışıma yukarda adı geçen zincirlerde 21 lira ödemiş bulunuyorum.

Farka bakar mısınız?

Uzakta da olsa aynı ürünü yarı fiyatına almak için yorulmaya değmez mi?

“Kalitesi aynı değildir” diyenler çıkabilir, doğrudur ama kimin lehine olduğunu da söyleyeyim; ucuz ürünlerin lehine…

Bunu müşteri gözüyle söylemiyorum, yıllarca kalite kontrolü eşliğinde toptan alım yapan ve bu iş kolunda onlarca hipermarketin bünyesinde işletici firma çalıştırmış ve denetlemiş bir kişinin görüşü olarak belirtiyorum.

Sonuçta;

Kıt bulunan ürünler haricinde, fiyatlara tüketicinin de yön verme gücü vardır. Ülkemizde her üründe ‘en ucuz’ olan bir perakendeci yoktur. Bu durumda da alışverişi bölmekten başka çare olmadığı açıktır.

Esasında anlaşmalı fiyatlandırma olsaydı tüketici çaresiz kalabilirdi. Ne iyi ki böyle bir şey yoktur ve aile bütçesinden büyük tasarruflar yapmak mümkündür. Yeter ki planlı alışverişlerin temel kategorilerinde bilgisayar başında biraz zaman harcanabilsin.

Peki buna değmez mi?

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Yüksek büyüme tüketici için ne ifade ediyor?

Ercüment Tunçalp

Türkiye ekonomisi bu yıl ikinci çeyrekte yüzde 21.7 büyüyerek, 1999 yılından bu yana açıklanan yeni serideki en yüksek büyüme oranına ulaştı. Ancak pandemi sebebiyle ekonomide tam kapanma önlemlerinin uygulandığı geçen yıl ikinci çeyrekte Türkiye’nin yüzde 10.4 küçüldüğünü de unutmayalım. Yani bugünkü performansın içinde geçen yılki çift haneli küçülmenin de baz etkisi var. Yılın tamamında ise muhtemelen yüzde 8 gibi bir büyüme oranı ile karşılaşacağız. Ancak yıllardır ortalama yüzde 5 büyüyoruz zaten…

Evet yine de dönemsel olarak yüksek oranlı bir büyümedir ama vatandaşın refahına ve alım gücüne ne kadar yansıdığına da iyi bakmak gerekir.

O zaman bu büyümenin tüketici için ne ifade ettiğine bakalım.

Bunu TÜİK’in son açıkladığı Ağustos ayı tüketici güven endeksinden izliyoruz. Haziran ayından itibaren 3.5 puanlık güven azalışı ile Ağustos ayında endeks değeri 78.2’ye inmiş bulunuyor. Dramatik olan 100’ün altındaki her değer güvensizliğe işaret etmesine rağmen, yakın tarihte anket sorularında ve hesaplama şeklinde yapılan değişiklik olmasaydı endeks 20 puan civarında daha eksik değer alacaktı. Detay bilgiyi bir sene önceki “Tüketici güven endeksi nasıl değişti?” başlıklı yazımda bulabilirsiniz.

Kişi başı milli gelirin dolar bazında 14 sene önceki seviyenin altında olduğunu da unutmayalım…

Vatandaş ekonomik konulara fazla kafa yormasa da bu durumu gazete sayfalarından takip ediyor. Üstelik 5 milyon mültecinin payı henüz ayrılmamışken. Yani kişi başına gelir hem 2020 yılında son 14 yılın en düşük seviyesi olan 8.599 dolara inmiş hem de bu bile sadece kağıt üstünde kalmıştır!

Çünkü kişi başına gelirin tahminen 500 doları da Suriyelilere gitmiş olmalıdır.

Kaldı ki; kişi başına gelir, iki çeyrektir artıyor olmasına rağmen 9.120 dolar ile yine de 2007 yılının gerisindedir.

Hepsi bu kadar da değil…

Tüketime dayalı büyümenin ancak borçlanma ile sağlandığını tüketici yaşayarak öğrendi. Eh refahının artmadığını, tersine sürekli azaldığını da görüyor. Yani bir tarafta büyük oranda krediler yoluyla gerçekleşen büyüme, diğer tarafta işsizlik, yoksulluk ve gelir dağılımındaki bozulma…

Ekonomideki büyüme sokağa yansımadığı gibi yüksek enflasyon sebebiyle cebi küçülen tüketiciye bunu anlatmak da gitgide zorlaşıyor.

Dünya Bankası’nın Nisan sonunda yayınladığı Türkiye Ekonomik İzleme Raporu’na göre Türkiye’de son iki yılda mutlak yoksul sayısının 3.2 milyon artarak 10 milyon 171 kişiye yükseldiğini, böylelikle 2018’de nüfusa oranla yüzde 8.5 olan mutlak yoksul sayısının 2020’de yüzde 12.2’ye çıktığını açıkladı. Yani açıkça görülüyor ki; büyüme işsizliği azaltamıyor, gelir dağılımını düzeltemiyor, yoksulluğa çare olamıyor.

Peki yüksek büyümenin nimetlerinden kim yararlanıyor?

Gelir dağılımının bozulduğu bir ortamdaki büyüme; halkın büyük kısmına yansımıyorsa, küçük bir mutlu azınlığın zenginleşmesine katkı yaptığı açıktır. Kısaca, emeğin büyümedeki payı azalırken sermayenin kârı artıyor, yüksek enflasyonla da hormonlu büyüme gerçekleşiyor.

TÜİK verilerine göre de yoksul ve orta gelir gruplarının kaybettiği gelir, en zengin yüzde 20’lik gruba gitmiş görünüyor. Bu grubun toplam gelirden aldığı pay 2005 yılında yüzde 44.4 iken, 2019 yılında 3.1 puan artarak yüzde 47.5’e ulaşmış bulunuyor. Yani gelirin yarısı bu mutlu azınlığa ayrılınca, toplumun yüzde 80’i de gelirin diğer yarısı ile yetinmek zorunda kalıyor. Ayrıca mevcut durumu koruma garantisi de bulunmuyor. Hatta ülke geliri büyüdükçe, çoğunluk diliminin küçüleceğini de ben söylemiyorum, devletin resmi istatistik sonuçları söylüyor.

Bir başka görüntü de dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payının yüzde 67 olmasıdır. Yani zengin ve fakirin aynı oranda ödedikleri ÖTV-KDV gibi dolaylı vergilerin hakimiyeti sürmektedir. Büyüme gerçekleştikçe reel geliri küçülen kesimlerin, vergi sisteminin gelir dağılımını bozucu etkisi altında kalmaları kaçınılmazdır.

Orta gelir grubuna geçtiğimizde;

Politika faizini (% 19) geçmiş olan enflasyon oranı (% 19.25) gündemdeyken; bankada tasarrufu olan mevduat sahibi eksi reel faiz sebebiyle kayıptayken, üstelik enflasyon da artış eğilimini sürdürürken ‘faizlerin düşmesi’ konuşuluyorsa, büyüme haberleri ilgi çekici olamaz.

Bir başka kesim için ‘dolarizasyon’ tek seçenek olmuş zaten. Eğer faiz enflasyona göre şekillenmiyorsa, döviz kuru kendini mevcut duruma göre ayarlayacağından, bu tercihi seçenlerin de bir nevi sigortası yerine geçmiştir.

Hatırlatmakta yarar var; pandemi sebebiyle küresel ortamdaki 1-2 puanlık enflasyon artışlarının bizdeki yüksek ve kronik enflasyonla en küçük bir benzerliği yoktur. Henüz geçtiğimiz ay “Enflasyon ve doğru teşhisin önemi” başlığı ile ayrıntılı olarak yazdığım için tekrara düşmek istemedim.

Sonuç olarak;

Yüksek büyüme ile yüksek enflasyon birlikte gerçekleşiyor. Acaba tüketici alım gücünü ve refah seviyesini düşüren yüksek enflasyonu görmezden gelerek tabeladaki büyüme oranına odaklanabilir mi?

Dolayısıyla sermaye sahipleri şunu çok iyi bilmeliler ki; sadece işletmelerinin mali performansını artırmakla sürdürülebilir mutluluk yaşayamazlar. Zaten reel geliri sürekli azalan bir tüketici grubuna hizmet ettiklerini bilerek, imkanlarının bir kısmını onlarla paylaşmayı strateji olarak benimsemelidirler.

Hani hepimiz aynı gemideyiz ya…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Finansal tabloların analizi

Ercüment Tunçalp

Öncelikle analiz yapılacak finansal tabloların doğru olması ve gerçeği yansıtması şarttır. Ülkemizde halka açık şirketlerin finansal tabloları büyük ölçüde gerçek durumu yansıtmaktadır. Zira sermaye piyasası kurumları için Türkiye Muhasebe/Finansal Raporlama Standartlarına (TMS/TFRS) uyum zorunlu hale getirilmiştir. Böylece finansal raporlama alanında ortak dil kullanılması ve güvenilir bilgiye ulaşılması sağlanmıştır. Bu şekilde de pratik analize ve yorumlamaya imkan veren bir ortam yaratılmıştır.

Daha ne olsun?

Ancak bundan ne ölçüde iş hayatına yarar sağlandığı tam olarak anlaşılamıyor.

Oysa sunduğu faydalara bakacak olursak;

  • Şirketin faaliyet etkinliğini (verimlilik),
  • Kârlılık durumunu,
  • Likidite durumunu,
  • Yatırım performansını,
  • Özkaynak değişim durumunu,
  • Finansal yapısını kolayca öğrenmek mümkün olabiliyor.

Ancak doğru yorumlamak şartıyla…

Bunun için de zaman ayrılıp incelendiğinde; dönemsel finansal sonuçların, faaliyet raporlarının ve yatırımcı sunumlarının iş hayatına katkıları inkar edilemez.

Bu tabloların ve dipnotların basına açıklanan kısa özetleri bazen yanıltıcı sonuca götürebiliyor. Genelde de bu özet bilgiler faaliyet etkinliğine ait oluyor.

Örneğin bir perakende zincirin duyurusunda; ilk 6 aylık dönemin, geçen senenin aynı dönemi ile kıyaslamasından çıkan yüzde 33 gibi başarılı bir ciro artış oranı dikkat çekiyor. Ancak verimliliği ölçebilmek açısından ikinci aşamada yine iki dönem arasında (yani 1 senelik zaman diliminde) şube sayılarındaki artış oranının da (veya metrekare artışının) bilinmesi gerekiyor. Böylece birebir bazda reel büyüme olup olmadığını öğrenme imkanı oluyor. Aynı şekilde bu dönemler arasındaki çalışan sayısı değişimini de göreceğiz ki, çalışan başına satış tutarının da hangi oranda arttığını veya azaldığını anlayabileceğiz.

Evet mağaza sayısında da çalışan sayısında da dönem içindeki değişim ek bilgi olarak bu kısa açıklamada veriliyor ama buradan doğru sonuç çıkmıyor. Çünkü eldeki bu bilgilere göre, fiziki büyüme yüzde 7 gözükürken, ortaya da %33-%7=%26 olarak enflasyon oranını da aşan, başarılı bir ciro artışı çıkıyor.

Oysa açıklamayı bırakıp finansal tabloya ve dipnotlarına baktığımızda görüyoruz ki; bir sene arayla yaşanan fiziki büyüme %14 olduğundan, %33-%14= %19 olarak enflasyon oranını karşılamayan ve az da olsa birebir bazda küçülmeye işaret eden bir ciro artışı gerçeği ile karşılaşıyoruz.

Bu konudaki kural; ciro kıyaslaması son iki senenin hangi dönemlerini kapsıyorsa, yapılacak diğer bütün kıyaslamalar da aynı dönemleri kapsamalıdır.

Daha çok yatırımcı sunumlarında yer alan ve verimliliğe esas teşkil eden ince hesaplar şeffaf şekilde ortaya konmaktadır.

Örneğin; yıllık cirosal artışı yüzde 23 iken birebir aynı mağazadaki ciro artışının yüzde 6’da kaldığını, aynı mağazada müşteri trafiğinin yüzde 11 azaldığını şeffaf şekilde açıklayan halka açık perakende şirketlerimiz vardır.

Peki bu tablolar kimlere ne gibi faydalar sağlıyor?

  • İşletmenin patronuna, yöneticilerine ve çalışanlarına yol gösterici oluyor.
  • Potansiyel yatırımcılara fikir veriyor.
  • Kredi verenler için önemli bilgiler üretiyor.
  • Bizim gibi benchmarking merakı olanları aydınlatıyor.
  • İlgili kamu kurumlarına enflasyonla mücadeleye katkının derecesi hakkında bilgi veriyor.
  • Şirket alacaklılarına ve borçlularına nakit akışı hakkında fikir veriyor.
  • Denetleyenler için kolaylık sağlıyor.
  • Menkul kıymet borsalarına ve finansal analistlere destek hizmeti yerine geçiyor.

Bu finansal tabloların her bölümüne ayrı odaklanmak şarttır. Örneğin bir şirket kârlı göründüğü halde likiditesini iyi yönetemediği sık görülmüştür. Yukarda da belirttiğim gibi tedarikçiyi ve kredi vereni en çok ilgilendiren; bir şirketin kısa vadeli borçlarını mevcut varlıklarını nakde çevirerek ödeyip ödeyemeyeceğidir. Bu konuda geçmişte kaleme aldığım “Favök tutkusu boşuna değil” ve “Favök her şey mi?” başlıklı yazılarım daha da aydınlatıcı olabilir.

Finansal analizden çıkan ve performansa dair fikir veren verimlilik ölçüsü oranlar pusula niteliğindedir.

Bunların en önemlileri;

  • Hasılat artış oranı,
  • Brüt kâr ve artış oranı,
  • Faaliyet kârı ve artış oranı,
  • Mağaza sayısı ve/veya satış alanı artış oranı,
  • Metrekare başına düşen ciro artış oranı,
  • Aynı mağazada (birebir) ciro değişim oranı,
  • Aynı mağazada müşteri trafiği değişim oranı,
  • Aynı mağazada ortalama sepet tutarı değişim oranı,
  • Çalışan başına günlük satış tutarında değişim oranı,
  • Stok tutma sürelerinde değişim oranı,
  • Ticari borç ödeme vadelerinde değişim oranı,
  • Varlık devir hızında değişim oranı olarak sayılabilir.

Birçok büyük özel sektör şirketi kendi yöneticilerinin sağlık durumu hakkında fikir edinmek üzere belli dönemlerde check-up yaptırırlar. Şirket sağlığı için tarama da yukarda anlattığım analizler yardımıyla gerçekleşir. Ancak ilave faydası rakiplerinize, tedarikçilerinize ve müşterilerinize ait işletmelerin sağlıkları hakkında da bilgiler edinilmesidir.

Finansal tabloların 4-5 yıllık kıyaslamasından; fiyatlandırma politikalarını değiştirenler de ödeme vadelerinde değişiklik yapanlar da stoktan kazanca ağırlık verenler de, format dışına çıkanlar da çok kolay gözükürler. İşte esasında ders niteliğinde sonuçlar üreten ve benchmarking imkanı da sunan kısmı daha çok bu tarafıdır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER