Ercüment Tunçalp
Gıdadaki gizli tehdit: pestisit
İnsan hayatında tehlikelere karşı korunmanın önceliği vardır. Farkında olduğunuz risklere karşı önlem alırsınız. Ya göremedikleriniz?
İşte bunların en başında gelen pestisit, tarımda ürün verimini artırmak amacıyla kullanılan kimyasallardır. Böcek, mantar, kemirgen öldürücüdür. Başka?
Kontrolsüz kullanımı uzun vadede insan hayatını da tehdit eder. Kronik hastalıklara ve kanser oluşumuna kapı aralar…
Tarım ve Orman Bakanlığı’nın pestisit denetimi yaptığını, ancak analiz sonuçlarını açıklamadığını duyuyorum. Olumsuz analiz sonuçlarındaki oranın yüksek olduğunu da tahmin ediyorum. Bu tahminimi oluşturan husus; ihracata hazırlanan ürünlerin daha hassas denetime tabi olmasına rağmen, AB’nin Gıda ve Yem için Hızlı Uyarı Sistemi (RASFF) tarafından duyurulan bize ait olumsuzlukların fazlalığıdır. Peki bu bizi nereye götürür?
Yurt dışına gönderilen ürünlerde bu risk göze alınıyorsa, iç pazarı tahmin etmenin hiç de zor olmadığına…
Tarım ve Orman Bakanlığı’nın, Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK) gerekçesi ile “verilerin ticari sır” veya “iç/dış ticarette olumsuz etki yaratabileceği” endişesiyle sonuç açıklamadığını duyuyoruz. Oysa bu durumda hiç değilse problemin boyutunu bilmek ve zararlı ürünün imha oranını öğrenmek, en doğal tüketici hakkıdır.
Elbette dünyada pestisit analiz sonuçlarını açıklamayan ülkeler vardır. Bunlar denetim mekanizmaları zayıf ülkelerdir. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA) ise düzenli şekilde bu sonuçları açıklamaktadır. Benim görüşüm; ürününe güvenen ile güvenmeyen arasındaki farktır bu…
Bize gelince; Avrupa’ya ihraç ettiğimiz ürünlerin olumsuz sonuçlarını zaten dış kaynaklardan öğreniyoruz. Ve bu şekilde 2025 yılında en çok bildirim (uyarı) alan ilk 2 ülke arasında olduğumuzu da biliyoruz. Uyarı sistemi sayesinde bizden ithalat yapmayan ülkeler bile bu kötü şöhretimizi öğreniyorlar. Dolayısıyla ilgili Bakanlığın açıklama yapmaması yurt dışına yönelik bir tedbir olamaz. İç piyasada ise açıklama yapılması durumunda arz problemi yaşanması güçlü ihtimaldir.
İki yıl önce bu konuyu, “Gıda güvencesi ile gıda güvenliği ayrışıyor” başlıklı makalemde konu etmiştim. Burada bir özetini takdim edeyim…
Önce ‘karın doyurmak için bulduğunla yetineceksin (Gıda güvencesi), sonra imkanların geliştikçe sağlıklı beslenmeyi düşüneceksin (Gıda güvenliği)’ şeklinde bir ifadeyi kolay anlaşılabilir olması bakımından tercih ediyorum. İşte bazı gelişmekte olan ülkelerde ikincisine sıra gelememesini de buna bağlıyorum.
Bunun için sadece pestisit konusu değil, taklit tağşiş sonuçlarının açıklanması da zaman zaman ihmale uğramıştı. Nitekim Tarım ve Orman Bakanlığı 1 Mart 2022 tarihinden itibaren tam 31 ay müddetle analiz sonuçlarının duyurusuna ara vermişti. 2 Ekim 2024 tarihinde uygulama tekrar devreye girince, bu gelişmeyi 7 Ekim 2024 tarihli, “Tağşiş yapan firmaların keyfi kaçtı” başlıklı yazımda değerlendirmiştim. Ara verilen 31 aylık zaman dilimindeki diğer yazılarımın linklerini de bu yazının sonuna ekliyorum…
Eğer amaç gerçekten üzüm yemek ise, taklit tağşiş olaylarından daha fazla bu konuda yönlendirici ve ısrarcı olmak durumundayız. Zira taklit tağşiş ile pestisit arasında benzerlik olsa da ikincisinde riskler çok daha fazladır.
Her ikisi de insan sağlığı için önemli tehdittir. Her ikisi de tüketiciyi aldatmaktır.
Her ikisini gerçekleştiren de kendi çıkarını tüketici sağlığına tercih etmektedir.
“Taklit tağşiş bilerek, ilaç kalıntısında limit aşımı ise hatadan kaynaklanmaktadır” görüşünün benim açımdan geçerliliği yoktur. Zira hileyi yapan da hata olduğunu söylemektedir. Ayrıca pestisit limit aşımında; tarımsal üretimin artırılması, ilaçlama ile hasat arasında geçmesi gereken sürenin ticari amaçla beklenmemesi, bilerek yapıldığının kanıtıdır. Daha ucuza mal etmek için ruhsatsız veya o üründe kullanımı yasaklanmış ilaç kullanmanın da masum görülebilmesi mümkün değildir.
Çoğunlukla pestisitin sonuçları taklit tağşişten daha ağırdır. Zira insan sağlığına zarar vermeyen hile vardır (yağ oranının düşük olması, dana eti yerine kanatlı kullanımı gibi) ama limit aşımında pestisitin kanserojen etkisi, hormonal bozukluklar, nörolojik hastalıklar yaratabileceği bilimsel gerçektir.
Gıda kategorilerinin çoğunda güvenli markaları seçerek korunmak mümkünken; meyve-sebzede marka olmaması ve pestisitin görünmez bir tehlike olması tüketiciyi savunmasız bırakmaktadır.
Pestisitin insan sağlığı dışında çevreye verdiği zararın sınırı yoktur. Havaya, suya, toprağa karışması; arılar, kuşlar ve birçok canlı için tehdit oluşturuyor.
Büyük perakende zincirlerin hepsinde Kalite Kontrol Departmanı vardır. Denetimi yapsalar ve sorunlu ürünleri geri çevirseler bile (ben hiç duymadım), üretici ismini açıklamazlar. Bu konuda Bakanlık ile ters düşmeyi göze alamazlar. Bunun için de perakendeciyi eleştiremeyiz. Ancak bu marketlerin merkez deposundan veya şubesinden alınacak numunelerin olumsuz sonuç vermesi onları da sorumlu tutar.
Sonuç olarak; pestisitten korunmak o kadar kolay değildir. Her çeşit meyve sebzeyi karbonatlı /sirkeli suda bekletmek, yıkamak veya fırçalamak hem pratik değildir hem de kesin çözümü garanti etmez. Zira ürünün çeşidine, kalıntının türüne göre ayrı işlem gerekir ki; örneğin çekirdeğe kadar nüfuz eden pestisiti arındıracak bir yöntem henüz bulunmamıştır.
Çözüm; çiftçilerin hızlandırılmış eğitimden geçirilmesi ve yönlendirici rolü üstlenecek uzmanların (Ziraat Müh. / Gıda Müh.) yetki ve sorumluluklarının artırılmasıdır.
Mevcut şartlarda bir diğer çözüm, sivil toplum kuruluşlarının marketlerden alacakları numuneleri analiz ettirerek sonuçları kamuoyuyla paylaşmalarıdır. Halk sağlığı açısından bundan daha büyük hizmet olamaz…
Sorunlu ürünün kaynağına ulaşmak zor olmayacağından, halk sağlığını tehdit edenin ortaya çıkarılması, diğer girişimler için caydırıcı olabilir.
Konuyla ilgili diğer makalelerim:
- Taklit ve tağşiş sıradanlaştı (5 Temmuz 2022),
- Taklit ve tağşiş ne durumda? (18 Ekim 2022),
- Hileli gıda ihracatı önlenmelidir (15 Kasım 2022),
- Hileli ürünler listesinin önemi (3 Ocak 2023),
- Gıda güvenliği sözde kalmamalı (22 Haziran 2023)
- Gıda hilelerinde ölçü kaçtı (3 Ekim 2023),
- Gıda dedektifi (29 Ekim 2023),
- Ambalajın içi daha önemlidir (5 Mart 2024),
- Gıda hileleri önlenemiyor (1 Aralık 2024),
- İhracattan dönen ürünlere ne oluyor? (25 Şubat 2025).
Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (37) Moldova
Moldova, Doğu Avrupa’da, Romanya ve Ukrayna arasında, denize kıyısı olmayan bir cumhuriyettir. Başkenti Kişinev, resmi dili Romencedir. Moldova, kişi başına düşen GSYİH açısından Avrupa’nın en yoksul ülkesidir. Kıyaslama için seçilmesinin sebebi budur. Amaç bir kere de böyle bir ülke ile satın alma gücü farkını ölçmektir…
Ekonomi büyük ölçüde hizmet ve tarım sektörüne dayalıdır. Ülke içerisinde Gagavuz Türklerinin yaşadığı “Gagavuzya Özerk Bölgesi” bulunur.
Gagavuzya’nın kendi polis teşkilatı, kendi parlementosu, kendi başkanı ve seçimleri bulunmaktadır. Gagavuzlar hem Modova hem de Gagavuzya seçimlerinde çoğunlukla Rusya yanlısı partileri seçmekteler. Başkenti Komrat’tır. Ülkeye ismini veren Gagavuzlar, Oğuz Türkü kökenlidir. 11. yüzyılda Balkanlara göç eden Gagavuzlar Ortadoks Hristanlığını kabul etmişler ve daha sonra Osmanlı yönetimi altında kalmışlardır. Türkçeyi aynen bizim gibi konuşmaktalar.
Moldova, 33.850 kilometre kare yüzölçümüne sahip olup, Konya ilimizden daha küçük bir alanda yer almaktadır. Avrupa’da en az ziyaret edilen ülkelerden biridir. Ülke, büyük oranda engebeli ovalar ve üzüm bağları ile kaplıdır. Şarap üretimi, ülke ekonomisi ve kültürü için büyük önem taşır. Dünyanın en büyük yeraltı şarap mahzenlerine sahiptir. 27 Ağustos 1991’de, Sovyetler Birliği’nin dağılması devam ederken, bağımsızlığını ilan etmiştir.
- IMF’in 2025 verilerine göre Moldova, cari fiyatlarla 190 ülke arasında dünyanın 131. büyük ekonomisi konumundadır ama 8.239 dolarlık kişi başı geliri ile 97. sırada yer almaktadır. Türkiye ise 16. büyük ekonomidir ama kişi başı gelirde 65. sırada yer almaktadır. Dolayısıyla ekonomik büyüklüğün tek başına bir şey ifade etmediği buradan bir kere daha anlaşılmaktadır.
- Moldava nüfusu 2,3 milyondur. Yani Adana ilimiz kadar…
- Moldova asgari ücreti 319 euro Bizimki 533 euro dur.
- İşsizlik oranı yüzde 3,6’dır. Bizimki yüzde 8,1 (dar tanımlısı).
- Enflasyon oranı yüzde 7’dir. Bizimkinin dörtte birinden az…
- Bu küçük ülkede yer alan market zincirleri; Linella, Local, Rogop, Fidesco ve Famly Market’tir.
Şimdi market alışveriş kıyaslamalarına geçebiliriz…
- Sanal alışverişin tarihi 23 Nisan 2026,
- Moldova fiyatları Famly Market’ten, Türkiye fiyatları iki ulusal zincirimizden alınmıştır.
- Moldova para birimi Moldova Leyi’dir (MDL), bundan sonra bu kısa şekliyle ifade edilecektir.
- Güncel kurlar 1 MDL= 2,62 TL, 1 Euro= 20,13 MDL, 1 Euro= 52,63 TL şeklindedir.
- 42 ürünün yer aldığı listede; Moldova alışveriş tutarı 1.878 MDL ve karşılığı 4.922 TL tutmuşken, Türkiye alışverişi tutarı 6.304 TL tutmuştur. Euro cinsinden kıyaslarsak, Moldova alışverişi 93,52 €, Türkiye alışverişi 119,77 € çıkmıştır. Her iki şekilde de bizdeki alışveriş %28 daha pahalıdır.
- 42 ürünün 29’unda pahalı, 13’ünde ucuz kalıyoruz. Kronik olarak döviz bazında aşırı pahalı kaldığımız ürünlerden; ayçiçeği yağı yüzde 172, starking elma yüzde 140, bal yüzde 101, un yüzde 88, sığır eti yüzde 66, limon yüzde 57, fındıklı çikolata yüzde 55 daha pahalı çıkmıştır.
- Ülkemiz tüketicisinin geliri yüzde 67 fazlayken, alışveriş tutarı da yüzde 28 fazladır.
- Moldova vatandaşı aylık geliri ile bu alışverişi ayda 3,4 defa tekrarlayabilirken, bizim tüketicimiz aynı alışverişi ayda 4,5 defa yapabilmektedir. Başka bir ifade ile Moldova vatandaşı gelirinin yüzde 29’unu bu alışverişe harcarken, Türk tüketici gelirinin yüzde 22,5’ini aynı alışverişe harcamaktadır.
Sonuç olarak; görüleceği gibi bu fakir ülke ile bile satın alma güçlerimiz arasındaki bütün fark bu kadardır. Yani gelirdeki fazlalığımızın çoğunu, daha pahalı yaptığımız alışveriş farkına harcamaktayız.

Not: Yine istek üzerine, “batı ülkelerinde 1 saatlik net asgari ücret ile neler alınabilir ve aynı ürünler bizim ülkemizde kaç saatlik çalışmayla elde edilebilir” kıyaslamalarını buraya ekleyeceğiz.
Buna da Almanya ile başlıyoruz. Almanya’da 2026 yılı aylık net asgari ücret yaklaşık 1.900 euro dur. Aylık 160 saat hesabıyla saatlik net asgari ücret 11,87 euro dur. Bu gelirle 11,50 euroya 9 çeşit ürün alınabilmektedir. Toz şeker 1 kg 0,79 €, un 1 kg 0,39 €, makarna 500 gr 0,99 €, süt UHT 1 lt, kaşar peynir 150 gr 1,39 €, yumurta 10 adet 1,89 €, Coca-Cola 1lt 1,09 €, ayçiçeği yağı 1 lt 1,59 €, gold kahve 100 gr 2,49 € ürün fiyatlarıdır (dreidreiunddreisig hesabından).
Bu alışverişin Türkiye tutarı 1.106 TL veya 20,91 euro dur. Toz şeker 44 TL (PL), un 53 TL (Söke), makarna 47 TL (Pastavilla), süt 74 TL (İçim), kaşar peynir 175 TL (Cihan-Ser), yumurta 113 TL (PL), Pepsi Cola 60 TL, ayçiçek yağı 200 TL (Yudum), kahve gold 340 TL (Nescafe) ürün fiyatlarıdır.
Türkiye’de 2026 yılı aylık net asgari ücret 28.075 TL olup, aylık 160 saat hesabıyla (bizde en fazla aylık 180 saat olmasına rağmen) saatlik ücret olarak 175,5 TL’yi dikkate aldık. Bunun da karşılığı 3,32 euro dur.
Ve bu saatlik net asgari ücret ile sadece ayçiçeği yağı bile alınamamaktadır.
Sonuçta, Almanya’da 1 saatlik ücret ile yapılan alışveriş, ülkemizde 6 saatlik ücret ile yapılabilmektedir. Aradaki bu büyük farkın sebebi; geliri 3,5 kat olan Alman tüketicinin, alışverişi de yüzde 44 daha ucuza getirmesidir.
Ercüment Tunçalp
Hayali indirimler ve algı çabaları!
Sakın indirim oranlarından veya fahiş fiyatlar üzerinden yapılan yalancı indirimlerden bahsedeceğim zannedilmesin. O usul artık çok eskidi…
Yeni moda, oltanın ucuna takılan hayali indirimle tüketiciyi mağazaya çekmek; içeri aldıktan sonra da rafta olmayan o tanınmış ürünün ilk gün “depodan gelmediğini”, ikinci günden itibaren de “geldiği an bittiğini” söylemek… Konuştuğum her personelin verdiği cevaplarda aynı şablonu kullanmaları, bunun organize bir durum olduğunu anlatıyor.
Olayın birden fazla yaşandığı yer, yerel bir indirim market şubesi…
Uzun uğraşlardan sonra kendilerine ulaşıp durumu aktarsam da, bunun planlı yapılıp yapılmadığını görmek için kampanya döneminin ilerlemesini bekledim.
Sonuç düşündüğüm gibi olumsuzdur…
Gelelim yaşananlara…
- Yer: Fenerbahçe’de bir şube,
- Katalog: 28 Nisan- 11 Mayıs 2026,
- Ürün: Nestle kare bitter 60 gr
- Fiyat: 67,50 TL’den 49,50 TL’ye inmiş gösteriliyor…
- İşin bir de perakendeciyle iletişim kurulamama tarafı var. “Bize ulaşın” şeklinde bir form koymuşlar ama zaman harcayıp, olayı ayrıntılı bir şekilde yazdıktan sonra emeklerinizin uçup gittiğini ve ulaşmanın mümkün olamadığı görüyorsunuz. Aynı hikayeyi tekrar yazıyor ve ‘kurumsal…’ diye başlayan bir başka e posta adresine gönderiyorsunuz, mesaj yine geri geliyor.
Çağrı merkezine de ulaşamadığınız için kızgınlık katsayınız artıyor ve başka kanallar aramaya başlıyorsunuz. İnadım sayesinde müşteri ilişkileri departmanına ulaşıyorum ve ancak bu aşamadan sonra dönüş sağlanıyor.
Elbette bu olay sadece 1-2 perakendeciye ait değil, salgın haline gelmiş durumda. Daha önce de başka bir ulusal zincirde rastladığım ve açıkladığım Balparmak çam balı olayı var ki; kampanyanın son gününe kadar orta ölçekli şubelere hâlâ kampanya fiyatlı ürün gelmemişti. Üstelik normal fiyata satılamayacağı için de rafta bulunan aynı gramajdaki ürünler kaldırılmıştı.
Perakendeciyi de, marka sahibini de yakından tanıdığım için bir ihtimali daha belirtmeliyim. Perakendeci, marka sahibi ile mutabık kalmadan kendine göre bir fiyat belirleyebilir ve yayınlayabilir. Kategori lideri marka sahibi ise, piyasa fiyat yapısı bozulduğu için o üründe sevkiyatı geçici olarak durdurabilir.
Kampanya döneminde birbirlerine sitem etseler de zorunlu ilişkilerine devam ederler. Böyle bir ihtimal de vardır ve bunun tüketici dışında kaybedeni yoktur. İki tarafa da reklam katkısı sağlanmış; farkında olan az sayıdaki müşteri de bir şekilde ikna edilmiştir.
ESK’nın tezgahtaki ürünlerini (kıyma ve kuşbaşı) inserte koymanın yanlışlığını da kenara not edelim. Markette sık sık yok durumuna düşen bir ürünün uygun fiyatı kimseyi ilgilendirmez, aksine kızdırır. Tek istisnası Koop Marketlerde satılan donuk ürünlerdir ve bunların reyonlarda sürekliliği vardır.
İşin bir de algı yaratma tarafı var. Samsun Kasaplar Odası Başkanı Ömür Şen, “Kasaplarda satılan etin pahalı olmadığını, asıl fiyat algısının lokantalardaki ürünler üzerinden oluştuğunu” söylemiş.
Bununla da yetinmemiş, gerçek dışı bir ifadeyle “Ete gelen zamma ben zam demiyorum. Kırmızı et fiyatları 2-3 senedir yerinde sayıyor” diyebilmiş.
Dünyanın en pahalı kırmızı eti Türkiye’de (hem de dolar ve euro bazında) satılırken, Oda Başkanı’nın bu cesaretine şaşırmadım desem yalan olur!
Biz onun gibi yapmayalım ve rakamlarla konuşalım…
Önce karkas fiyatlardan başlayalım. (Kaynak: UKON)
- Dana karkas; 27 Nisan 2023 tarihinde 225 TL iken, 30 Nisan 2026 tarihinde yüzde 166 artışla 598 TL olmuş.
- Dana eti perakende fiyatlarına gelince; ulusal perakende zincirlerde, Mayıs 2023’te dana kıyma fiyatı (% 7- 14 yağlı) 300 TL iken, Mayıs 2026’da yüzde 254 artışla 1.061 TL olmuş.
- Dana kuşbaşı fiyatı (şişlik), Mayıs 2023’te 300 TL iken, Mayıs 2026’da yüzde 224 artışla 1.117 TL olmuş.
- Tezgahlarda en fazla satılan ilk sıradaki ürün dana kıymadır. Bu üründe 1 yıllık değil, sadece son 10 aylık fiyat artışı yüzde 77’dir. Haziran 25’te 600 TL olan fiyat, Mayıs 2026’da 1.061 TL olmuştur.
Böyle bir oran hangi kategoride vardır?
Sonuç olarak; Başkana hem 2-3 senedir fiyatların yerinde saymadığını hem de fiyatın esas hangi aşamada şiştiğini göstermek istedim. Eğer bir meslek grubunu temsil ediyorsanız inandırıcı olmak zorundasınız. Yetmez, bizim yaptığımız gibi konuştuklarınızı da rakamlarla ortaya koymalısınız…
Buna ilaveten et spekülatörleri, kurban bayramı öncesi tekrar hareketlenmiş ve yeni fiyat artışlarına kapı aralar şekilde; son 1 yılda yüzde 10,5 azalan üretim miktarını vitrine koymuşlardır. Hem de düşen kişi başı tüketim miktarını görmezden gelerek…
2023 yılı sonu itibariyle, kişi başı kırmızı et tüketim miktarı 22 kg civarındayken, 2025 yılı sonu itibariyle bu miktar yüzde 27 azalışla 16 kilograma kadar gerilemiştir. (Kaynak: Gaziantep İli Damızlık Koyun ve Keçi Yetiştiricileri Birlik Başkanı Osman Türkman)
Aynı dönem kırmızı et kişi başı tüketimde; AB ortalaması 34,5 kg, OECD ortalaması 34,8 kg, ABD ortalaması 66,7 kilogramdır.
Eğer talep, arz ile aynı veya daha fazla oranda azalıyorsa, fiyat artışı bu gerekçeye bağlanamaz!
Hangi gerekçeye bağlanabileceğini sık sık dile getiriyorum zaten…
Ercüment Tunçalp
Yerli markalar neden yabancılara geçiyor?
Burada uzayan listeyi vermek yerine, yabancıların özellikle gıda sektöründeki markalarımıza olan ilgisini yorumlayacağım. Zira dijital ortamda bu listelere ulaşmak çok kolaydır.
Önce bu aşırı ilginin nedenlerine bakmak gerekir. O zaman görülecektir ki; bu beklenmeyen bir durum değildir. Zira alan da satan da bu ticaretten son derece memnundur. Yani bu alışverişin kaybedeni yoktur!
- Gıda sektörümüzde kâr marjları, özellikle ölçek avantajına sahip şirketlerimizde (ölçek ekonomisi) küresel ortalamanın üzerindedir. Üstelik 85 milyonluk bir ülkede ulusal zincir sayısının beş olması üretici markalar açısından avantajdır. Örneğin 6 milyon nüfuslu Danimarka’da 11 ulusal perakende zincir vardır ve aralarında kıyasıya rekabet yaşanmaktadır. Benzer durum 10 milyon nüfuslu Portekiz için de geçerlidir.
Peki bu ne demektir?
- Bizdeki ticari ortam, tedarikçinin piyasayı daha rahat kontrol etmesini ve az sayıda perakendeci ile “kazan kazan” uygulamasını kolaylaştırmaktadır. Devamında sektör içindeki diğer zincirlerin de belirlenen ana stratejiye uyumlarını sağlamak o kadar zor olmamaktadır.
- Bütün dünya ile döviz bazında fiyat kıyaslamaları yapmaktayız. Küresel markaların ülkemizdeki kadar fiyatlama rahatlığını diğer ülkelerde göremiyoruz. Yani döviz bazında pahalı kalmamız şirketlerimizi cazip kılmaktadır.
- Dolayısıyla yabancı yatırımcıların ileriyi görerek, “kavgada yumruk sayılmaz” kabilinden biraz daha bonkör davranması mümkün olmaktadır. Yerli marka sahipleri de bir anda elde edecekleri yüksek kazancın etkisiyle şirketlerini hızlı şekilde elden çıkarabilmekteler. Böylece iki tarafta bu alışverişten kârlı çıktıklarını düşünmekteler.
- Şirketlerini elden çıkaran iş insanlarımız bir taraftan istihdam yükünden kurtulurken, diğer taraftan ülkemizde çok geçerli olan rant ekonomisine dahil olarak servetlerini daha hızlı büyütmeyi tercih etmekteler.
Alanı da satanı da eleştirmek haksızlıktır. Empati yaptığımızda görüyoruz ki; ülkemizdeki bu ticari ortam yatırımcıların hatası değildir.
- Yukardaki her iki kulvarın da tatminkar kazanç sağlaması; geriye kalan birçok markayı da yabancılara kaptıracağımızın işareti sayılabilir.
Peki nereye kadar?
- Bir taraftan servet dağılımı hızla bozulurken, diğer yandan rekabetçiliğin ortadan kalkmasıyla; geriye üst gelir grubu ile alt gelir grubu kalacak, kaybolan orta gelir grubu nedeniyle de ekonomik büyüme ivme kaybedecektir.
- Yabancı sermayeli şirketleri bünyesinde barındıran YASED (Yabancı Sermaye Derneği) gün geçtikçe büyüyen öncü bir sivil toplum kuruluşudur.
- Resmi politikalar üzerinde etkilerini artırmalarının getireceği durumu tahmin etmek zor değildir. Yerli yatırımcıların bir de bu yönden bakmaları isabetli olur.
- Elbette Türk şirketleri de küresel markaları (sayıca az da olsa) bünyelerine katıyorlar. Aradaki önemli fark; alınan markaların küresel şöhretinden istifade amaçlanırken, satılan şirketlerin yerel bilinirliğini küresel alana taşımanın zaman ve ek yatırımlar (özellikle teknoloji) gerektireceğidir. Acaba yabancı yatırımcı bu zahmetli süreci neden göze almaktadır. Bir kısmını yukarda açıkladım.
Devam edelim…
- Yıllardır “katma değerli ürünler ihraç etmeyi” konuşuyoruz. Ancak hâlâ zeytinyağını, balı, fındığı dökme olarak gönderiyoruz. Hatta fındığımızı, satın aldığı yerli firma kanalıyla ucuza kapatıp, yüksek kâr marjıyla dünyaya satan bir marka örnek model oluşturuyor. Sayılarının artma ihtimali vardır.
- İç piyasaya gelince; ülkemizde üretilen suyu, sütü, zeytini, tavuğu, kırmızı eti, kuruyemişi, çayı, buğdayı (ekmek ve makarna olarak) işleyerek uygun buldukları fiyatla tüketicilerimize sunarak, elde ettikleri kârı da kendi ülkelerine taşıyorlar. Tekrar ediyorum; onları da eleştirmiyorum, kendi ülkem adına özeleştiri yapıyorum. Zira girişimcilik en uygun pazarlara odaklanmayı gerektirir. Eğer siz kendi değerlerinize sahip çıkamıyorsanız, yabancıya kızma hakkınız kalmaz.
İşte bu gelişmeyle, “Elin taşıyla elin kuşunu vurmak” sözü rafa kalkıyor, yerine “Elin taşıyla kendi kuşunu vurmak” sözü devreye giriyor.
Sonuç olarak; bir ülkeye yabancı yatırımın gelmesi ve sıfırdan değer yaratması arzu edilen bir şeydir. Ancak bizdeki durum bu değildir. Başarılı şirketlerimizin salgın halinde el değiştirmesidir. Maalesef uzun vadede bunun ne demek olduğunu yaşayarak göreceğiz.
Kaldı ki yabancı yatırımcılar Türkiye sınırları içinde kuracakları şirket türünde Türkler ile eşit haklara sahiptir. Hatta şirket sahipleri çeşitli vergi avantajlarından yararlanıp, elde ettikleri gelirleri yurt dışına serbestçe transfer edebilirler. Türkiye’de kurdukları şirketler için yabancı personel istihdamına dair çalışma iznini de kolayca alabilirler. (Kaynak: Mükellef)
Bunu desteklemek başka bir şey, yıllarca emek harcanmış başarılı yerli markaların kaybına dertlenmek ise başka bir şeydir. Meramımın anlaşıldığını umuyorum.
