Ercüment Tunçalp
Yerli markalar neden yabancılara geçiyor?
Burada uzayan listeyi vermek yerine, yabancıların özellikle gıda sektöründeki markalarımıza olan ilgisini yorumlayacağım. Zira dijital ortamda bu listelere ulaşmak çok kolaydır.
Önce bu aşırı ilginin nedenlerine bakmak gerekir. O zaman görülecektir ki; bu beklenmeyen bir durum değildir. Zira alan da satan da bu ticaretten son derece memnundur. Yani bu alışverişin kaybedeni yoktur!
- Gıda sektörümüzde kâr marjları, özellikle ölçek avantajına sahip şirketlerimizde (ölçek ekonomisi) küresel ortalamanın üzerindedir. Üstelik 85 milyonluk bir ülkede ulusal zincir sayısının beş olması üretici markalar açısından avantajdır. Örneğin 6 milyon nüfuslu Danimarka’da 11 ulusal perakende zincir vardır ve aralarında kıyasıya rekabet yaşanmaktadır. Benzer durum 10 milyon nüfuslu Portekiz için de geçerlidir.
Peki bu ne demektir?
- Bizdeki ticari ortam, tedarikçinin piyasayı daha rahat kontrol etmesini ve az sayıda perakendeci ile “kazan kazan” uygulamasını kolaylaştırmaktadır. Devamında sektör içindeki diğer zincirlerin de belirlenen ana stratejiye uyumlarını sağlamak o kadar zor olmamaktadır.
- Bütün dünya ile döviz bazında fiyat kıyaslamaları yapmaktayız. Küresel markaların ülkemizdeki kadar fiyatlama rahatlığını diğer ülkelerde göremiyoruz. Yani döviz bazında pahalı kalmamız şirketlerimizi cazip kılmaktadır.
- Dolayısıyla yabancı yatırımcıların ileriyi görerek, “kavgada yumruk sayılmaz” kabilinden biraz daha bonkör davranması mümkün olmaktadır. Yerli marka sahipleri de bir anda elde edecekleri yüksek kazancın etkisiyle şirketlerini hızlı şekilde elden çıkarabilmekteler. Böylece iki tarafta bu alışverişten kârlı çıktıklarını düşünmekteler.
- Şirketlerini elden çıkaran iş insanlarımız bir taraftan istihdam yükünden kurtulurken, diğer taraftan ülkemizde çok geçerli olan rant ekonomisine dahil olarak servetlerini daha hızlı büyütmeyi tercih etmekteler.
Alanı da satanı da eleştirmek haksızlıktır. Empati yaptığımızda görüyoruz ki; ülkemizdeki bu ticari ortam yatırımcıların hatası değildir.
- Yukardaki her iki kulvarın da tatminkar kazanç sağlaması; geriye kalan birçok markayı da yabancılara kaptıracağımızın işareti sayılabilir.
Peki nereye kadar?
- Bir taraftan servet dağılımı hızla bozulurken, diğer yandan rekabetçiliğin ortadan kalkmasıyla; geriye üst gelir grubu ile alt gelir grubu kalacak, kaybolan orta gelir grubu nedeniyle de ekonomik büyüme ivme kaybedecektir.
- Yabancı sermayeli şirketleri bünyesinde barındıran YASED (Yabancı Sermaye Derneği) gün geçtikçe büyüyen öncü bir sivil toplum kuruluşudur.
- Resmi politikalar üzerinde etkilerini artırmalarının getireceği durumu tahmin etmek zor değildir. Yerli yatırımcıların bir de bu yönden bakmaları isabetli olur.
- Elbette Türk şirketleri de küresel markaları (sayıca az da olsa) bünyelerine katıyorlar. Aradaki önemli fark; alınan markaların küresel şöhretinden istifade amaçlanırken, satılan şirketlerin yerel bilinirliğini küresel alana taşımanın zaman ve ek yatırımlar (özellikle teknoloji) gerektireceğidir. Acaba yabancı yatırımcı bu zahmetli süreci neden göze almaktadır. Bir kısmını yukarda açıkladım.
Devam edelim…
- Yıllardır “katma değerli ürünler ihraç etmeyi” konuşuyoruz. Ancak hâlâ zeytinyağını, balı, fındığı dökme olarak gönderiyoruz. Hatta fındığımızı, satın aldığı yerli firma kanalıyla ucuza kapatıp, yüksek kâr marjıyla dünyaya satan bir marka örnek model oluşturuyor. Sayılarının artma ihtimali vardır.
- İç piyasaya gelince; ülkemizde üretilen suyu, sütü, zeytini, tavuğu, kırmızı eti, kuruyemişi, çayı, buğdayı (ekmek ve makarna olarak) işleyerek uygun buldukları fiyatla tüketicilerimize sunarak, elde ettikleri kârı da kendi ülkelerine taşıyorlar. Tekrar ediyorum; onları da eleştirmiyorum, kendi ülkem adına özeleştiri yapıyorum. Zira girişimcilik en uygun pazarlara odaklanmayı gerektirir. Eğer siz kendi değerlerinize sahip çıkamıyorsanız, yabancıya kızma hakkınız kalmaz.
İşte bu gelişmeyle, “Elin taşıyla elin kuşunu vurmak” sözü rafa kalkıyor, yerine “Elin taşıyla kendi kuşunu vurmak” sözü devreye giriyor.
Sonuç olarak; bir ülkeye yabancı yatırımın gelmesi ve sıfırdan değer yaratması arzu edilen bir şeydir. Ancak bizdeki durum bu değildir. Başarılı şirketlerimizin salgın halinde el değiştirmesidir. Maalesef uzun vadede bunun ne demek olduğunu yaşayarak göreceğiz.
Kaldı ki yabancı yatırımcılar Türkiye sınırları içinde kuracakları şirket türünde Türkler ile eşit haklara sahiptir. Hatta şirket sahipleri çeşitli vergi avantajlarından yararlanıp, elde ettikleri gelirleri yurt dışına serbestçe transfer edebilirler. Türkiye’de kurdukları şirketler için yabancı personel istihdamına dair çalışma iznini de kolayca alabilirler. (Kaynak: Mükellef)
Bunu desteklemek başka bir şey, yıllarca emek harcanmış başarılı yerli markaların kaybına dertlenmek ise başka bir şeydir. Meramımın anlaşıldığını umuyorum.
Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (37) Moldova
Moldova, Doğu Avrupa’da, Romanya ve Ukrayna arasında, denize kıyısı olmayan bir cumhuriyettir. Başkenti Kişinev, resmi dili Romencedir. Moldova, kişi başına düşen GSYİH açısından Avrupa’nın en yoksul ülkesidir. Kıyaslama için seçilmesinin sebebi budur. Amaç bir kere de böyle bir ülke ile satın alma gücü farkını ölçmektir…
Ekonomi büyük ölçüde hizmet ve tarım sektörüne dayalıdır. Ülke içerisinde Gagavuz Türklerinin yaşadığı “Gagavuzya Özerk Bölgesi” bulunur.
Gagavuzya’nın kendi polis teşkilatı, kendi parlementosu, kendi başkanı ve seçimleri bulunmaktadır. Gagavuzlar hem Modova hem de Gagavuzya seçimlerinde çoğunlukla Rusya yanlısı partileri seçmekteler. Başkenti Komrat’tır. Ülkeye ismini veren Gagavuzlar, Oğuz Türkü kökenlidir. 11. yüzyılda Balkanlara göç eden Gagavuzlar Ortadoks Hristanlığını kabul etmişler ve daha sonra Osmanlı yönetimi altında kalmışlardır. Türkçeyi aynen bizim gibi konuşmaktalar.
Moldova, 33.850 kilometre kare yüzölçümüne sahip olup, Konya ilimizden daha küçük bir alanda yer almaktadır. Avrupa’da en az ziyaret edilen ülkelerden biridir. Ülke, büyük oranda engebeli ovalar ve üzüm bağları ile kaplıdır. Şarap üretimi, ülke ekonomisi ve kültürü için büyük önem taşır. Dünyanın en büyük yeraltı şarap mahzenlerine sahiptir. 27 Ağustos 1991’de, Sovyetler Birliği’nin dağılması devam ederken, bağımsızlığını ilan etmiştir.
- IMF’in 2025 verilerine göre Moldova, cari fiyatlarla 190 ülke arasında dünyanın 131. büyük ekonomisi konumundadır ama 8.239 dolarlık kişi başı geliri ile 97. sırada yer almaktadır. Türkiye ise 16. büyük ekonomidir ama kişi başı gelirde 65. sırada yer almaktadır. Dolayısıyla ekonomik büyüklüğün tek başına bir şey ifade etmediği buradan bir kere daha anlaşılmaktadır.
- Moldava nüfusu 2,3 milyondur. Yani Adana ilimiz kadar…
- Moldova asgari ücreti 319 euro Bizimki 533 euro dur.
- İşsizlik oranı yüzde 3,6’dır. Bizimki yüzde 8,1 (dar tanımlısı).
- Enflasyon oranı yüzde 7’dir. Bizimkinin dörtte birinden az…
- Bu küçük ülkede yer alan market zincirleri; Linella, Local, Rogop, Fidesco ve Famly Market’tir.
Şimdi market alışveriş kıyaslamalarına geçebiliriz…
- Sanal alışverişin tarihi 23 Nisan 2026,
- Moldova fiyatları Famly Market’ten, Türkiye fiyatları iki ulusal zincirimizden alınmıştır.
- Moldova para birimi Moldova Leyi’dir (MDL), bundan sonra bu kısa şekliyle ifade edilecektir.
- Güncel kurlar 1 MDL= 2,62 TL, 1 Euro= 20,13 MDL, 1 Euro= 52,63 TL şeklindedir.
- 42 ürünün yer aldığı listede; Moldova alışveriş tutarı 1.878 MDL ve karşılığı 4.922 TL tutmuşken, Türkiye alışverişi tutarı 6.304 TL tutmuştur. Euro cinsinden kıyaslarsak, Moldova alışverişi 93,52 €, Türkiye alışverişi 119,77 € çıkmıştır. Her iki şekilde de bizdeki alışveriş %28 daha pahalıdır.
- 42 ürünün 29’unda pahalı, 13’ünde ucuz kalıyoruz. Kronik olarak döviz bazında aşırı pahalı kaldığımız ürünlerden; ayçiçeği yağı yüzde 172, starking elma yüzde 140, bal yüzde 101, un yüzde 88, sığır eti yüzde 66, limon yüzde 57, fındıklı çikolata yüzde 55 daha pahalı çıkmıştır.
- Ülkemiz tüketicisinin geliri yüzde 67 fazlayken, alışveriş tutarı da yüzde 28 fazladır.
- Moldova vatandaşı aylık geliri ile bu alışverişi ayda 3,4 defa tekrarlayabilirken, bizim tüketicimiz aynı alışverişi ayda 4,5 defa yapabilmektedir. Başka bir ifade ile Moldova vatandaşı gelirinin yüzde 29’unu bu alışverişe harcarken, Türk tüketici gelirinin yüzde 22,5’ini aynı alışverişe harcamaktadır.
Sonuç olarak; görüleceği gibi bu fakir ülke ile bile satın alma güçlerimiz arasındaki bütün fark bu kadardır. Yani gelirdeki fazlalığımızın çoğunu, daha pahalı yaptığımız alışveriş farkına harcamaktayız.

Not: Yine istek üzerine, “batı ülkelerinde 1 saatlik net asgari ücret ile neler alınabilir ve aynı ürünler bizim ülkemizde kaç saatlik çalışmayla elde edilebilir” kıyaslamalarını buraya ekleyeceğiz.
Buna da Almanya ile başlıyoruz. Almanya’da 2026 yılı aylık net asgari ücret yaklaşık 1.900 euro dur. Aylık 160 saat hesabıyla saatlik net asgari ücret 11,87 euro dur. Bu gelirle 11,50 euroya 9 çeşit ürün alınabilmektedir. Toz şeker 1 kg 0,79 €, un 1 kg 0,39 €, makarna 500 gr 0,99 €, süt UHT 1 lt, kaşar peynir 150 gr 1,39 €, yumurta 10 adet 1,89 €, Coca-Cola 1lt 1,09 €, ayçiçeği yağı 1 lt 1,59 €, gold kahve 100 gr 2,49 € ürün fiyatlarıdır (dreidreiunddreisig hesabından).
Bu alışverişin Türkiye tutarı 1.106 TL veya 20,91 euro dur. Toz şeker 44 TL (PL), un 53 TL (Söke), makarna 47 TL (Pastavilla), süt 74 TL (İçim), kaşar peynir 175 TL (Cihan-Ser), yumurta 113 TL (PL), Pepsi Cola 60 TL, ayçiçek yağı 200 TL (Yudum), kahve gold 340 TL (Nescafe) ürün fiyatlarıdır.
Türkiye’de 2026 yılı aylık net asgari ücret 28.075 TL olup, aylık 160 saat hesabıyla (bizde en fazla aylık 180 saat olmasına rağmen) saatlik ücret olarak 175,5 TL’yi dikkate aldık. Bunun da karşılığı 3,32 euro dur.
Ve bu saatlik net asgari ücret ile sadece ayçiçeği yağı bile alınamamaktadır.
Sonuçta, Almanya’da 1 saatlik ücret ile yapılan alışveriş, ülkemizde 6 saatlik ücret ile yapılabilmektedir. Aradaki bu büyük farkın sebebi; geliri 3,5 kat olan Alman tüketicinin, alışverişi de yüzde 44 daha ucuza getirmesidir.
Ercüment Tunçalp
Hayali indirimler ve algı çabaları!
Sakın indirim oranlarından veya fahiş fiyatlar üzerinden yapılan yalancı indirimlerden bahsedeceğim zannedilmesin. O usul artık çok eskidi…
Yeni moda, oltanın ucuna takılan hayali indirimle tüketiciyi mağazaya çekmek; içeri aldıktan sonra da rafta olmayan o tanınmış ürünün ilk gün “depodan gelmediğini”, ikinci günden itibaren de “geldiği an bittiğini” söylemek… Konuştuğum her personelin verdiği cevaplarda aynı şablonu kullanmaları, bunun organize bir durum olduğunu anlatıyor.
Olayın birden fazla yaşandığı yer, yerel bir indirim market şubesi…
Uzun uğraşlardan sonra kendilerine ulaşıp durumu aktarsam da, bunun planlı yapılıp yapılmadığını görmek için kampanya döneminin ilerlemesini bekledim.
Sonuç düşündüğüm gibi olumsuzdur…
Gelelim yaşananlara…
- Yer: Fenerbahçe’de bir şube,
- Katalog: 28 Nisan- 11 Mayıs 2026,
- Ürün: Nestle kare bitter 60 gr
- Fiyat: 67,50 TL’den 49,50 TL’ye inmiş gösteriliyor…
- İşin bir de perakendeciyle iletişim kurulamama tarafı var. “Bize ulaşın” şeklinde bir form koymuşlar ama zaman harcayıp, olayı ayrıntılı bir şekilde yazdıktan sonra emeklerinizin uçup gittiğini ve ulaşmanın mümkün olamadığı görüyorsunuz. Aynı hikayeyi tekrar yazıyor ve ‘kurumsal…’ diye başlayan bir başka e posta adresine gönderiyorsunuz, mesaj yine geri geliyor.
Çağrı merkezine de ulaşamadığınız için kızgınlık katsayınız artıyor ve başka kanallar aramaya başlıyorsunuz. İnadım sayesinde müşteri ilişkileri departmanına ulaşıyorum ve ancak bu aşamadan sonra dönüş sağlanıyor.
Elbette bu olay sadece 1-2 perakendeciye ait değil, salgın haline gelmiş durumda. Daha önce de başka bir ulusal zincirde rastladığım ve açıkladığım Balparmak çam balı olayı var ki; kampanyanın son gününe kadar orta ölçekli şubelere hâlâ kampanya fiyatlı ürün gelmemişti. Üstelik normal fiyata satılamayacağı için de rafta bulunan aynı gramajdaki ürünler kaldırılmıştı.
Perakendeciyi de, marka sahibini de yakından tanıdığım için bir ihtimali daha belirtmeliyim. Perakendeci, marka sahibi ile mutabık kalmadan kendine göre bir fiyat belirleyebilir ve yayınlayabilir. Kategori lideri marka sahibi ise, piyasa fiyat yapısı bozulduğu için o üründe sevkiyatı geçici olarak durdurabilir.
Kampanya döneminde birbirlerine sitem etseler de zorunlu ilişkilerine devam ederler. Böyle bir ihtimal de vardır ve bunun tüketici dışında kaybedeni yoktur. İki tarafa da reklam katkısı sağlanmış; farkında olan az sayıdaki müşteri de bir şekilde ikna edilmiştir.
ESK’nın tezgahtaki ürünlerini (kıyma ve kuşbaşı) inserte koymanın yanlışlığını da kenara not edelim. Markette sık sık yok durumuna düşen bir ürünün uygun fiyatı kimseyi ilgilendirmez, aksine kızdırır. Tek istisnası Koop Marketlerde satılan donuk ürünlerdir ve bunların reyonlarda sürekliliği vardır.
İşin bir de algı yaratma tarafı var. Samsun Kasaplar Odası Başkanı Ömür Şen, “Kasaplarda satılan etin pahalı olmadığını, asıl fiyat algısının lokantalardaki ürünler üzerinden oluştuğunu” söylemiş.
Bununla da yetinmemiş, gerçek dışı bir ifadeyle “Ete gelen zamma ben zam demiyorum. Kırmızı et fiyatları 2-3 senedir yerinde sayıyor” diyebilmiş.
Dünyanın en pahalı kırmızı eti Türkiye’de (hem de dolar ve euro bazında) satılırken, Oda Başkanı’nın bu cesaretine şaşırmadım desem yalan olur!
Biz onun gibi yapmayalım ve rakamlarla konuşalım…
Önce karkas fiyatlardan başlayalım. (Kaynak: UKON)
- Dana karkas; 27 Nisan 2023 tarihinde 225 TL iken, 30 Nisan 2026 tarihinde yüzde 166 artışla 598 TL olmuş.
- Dana eti perakende fiyatlarına gelince; ulusal perakende zincirlerde, Mayıs 2023’te dana kıyma fiyatı (% 7- 14 yağlı) 300 TL iken, Mayıs 2026’da yüzde 254 artışla 1.061 TL olmuş.
- Dana kuşbaşı fiyatı (şişlik), Mayıs 2023’te 300 TL iken, Mayıs 2026’da yüzde 224 artışla 1.117 TL olmuş.
- Tezgahlarda en fazla satılan ilk sıradaki ürün dana kıymadır. Bu üründe 1 yıllık değil, sadece son 10 aylık fiyat artışı yüzde 77’dir. Haziran 25’te 600 TL olan fiyat, Mayıs 2026’da 1.061 TL olmuştur.
Böyle bir oran hangi kategoride vardır?
Sonuç olarak; Başkana hem 2-3 senedir fiyatların yerinde saymadığını hem de fiyatın esas hangi aşamada şiştiğini göstermek istedim. Eğer bir meslek grubunu temsil ediyorsanız inandırıcı olmak zorundasınız. Yetmez, bizim yaptığımız gibi konuştuklarınızı da rakamlarla ortaya koymalısınız…
Buna ilaveten et spekülatörleri, kurban bayramı öncesi tekrar hareketlenmiş ve yeni fiyat artışlarına kapı aralar şekilde; son 1 yılda yüzde 10,5 azalan üretim miktarını vitrine koymuşlardır. Hem de düşen kişi başı tüketim miktarını görmezden gelerek…
2023 yılı sonu itibariyle, kişi başı kırmızı et tüketim miktarı 22 kg civarındayken, 2025 yılı sonu itibariyle bu miktar yüzde 27 azalışla 16 kilograma kadar gerilemiştir. (Kaynak: Gaziantep İli Damızlık Koyun ve Keçi Yetiştiricileri Birlik Başkanı Osman Türkman)
Aynı dönem kırmızı et kişi başı tüketimde; AB ortalaması 34,5 kg, OECD ortalaması 34,8 kg, ABD ortalaması 66,7 kilogramdır.
Eğer talep, arz ile aynı veya daha fazla oranda azalıyorsa, fiyat artışı bu gerekçeye bağlanamaz!
Hangi gerekçeye bağlanabileceğini sık sık dile getiriyorum zaten…
Ercüment Tunçalp
Çiftçi refahını koruyacak önlemler
Sürdürülebilir tarım için tarımsal hane halkının gelir ve yaşam kalitesini iyileştirmek ve de destekleri artırmak hayati derecede önemlidir.
Gerçi çiftçinin “köyden kente göç” çaresizliğini gündemden düşürecek ve kalıcı çözüm sağlayacak, devrim niteliğindeki “Köy Enstitüleri Projesi” 1938 yılında zamanın Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel tarafından başlatılmış, ancak siyasi kaygılarla uygulamanın ömrü çok uzun olmamıştı. Oysa çiftçi ailelerin eğitim düzeyini yükselterek onlara bilinçli üretim imkanı verecek, Türkiye’ye özgü bir projeydi. Yazının devamında anlatacağım başarılı tarım ülkelerindekine benzer eğitimin alt yapısı olabilirdi. İlkokul seviyesinde tarlada çalışarak başlatılan eğitim süreci orta ve yüksek eğitim seviyelerine taşınabilirdi. Okullar, tarıma elverişli 21 bölgede köy ilkokullarına öğretmen yetiştirmek üzere açılmıştı. Öğretmenler köylülere hem okuma yazma öğretecek hem temel bilgiler kazandıracak hem de modern tarım tekniklerini öğretecekti. Kitaba deftere dayalı eğitim yerine “iş için, iş içinde eğitim” ilkesi uygulanacaktı.
Her köy enstitüsünün kendisine ait tarlaları, bağları, arı kovanları, besi hayvanları ve atölyeleri vardı (Wikipedia). Ülke tarımı için yazık olmuştur.
Zira biz başkalarını örnek almak yerine, onlar bizi takip edebilirlerdi…
Bilinmesi gereken önemli husus, çiftçi refahı sağlanmadan, halkın refahı ve ülkenin kalkınması sağlanamaz. Zira kazanamadığı ve finansman sıkıntısı çektiği için tarladan uzaklaşan çiftçi sayısı arttıkça; düşen gıda üretimi artan nüfusu besleyemez. Dar bakış açısıyla sadece tarıma verilen desteklerin yeterli olması da beklenemez.
Yaşamın en büyük iki değeri ‘toprak ve su’dur. Hiçbir değerli maden; zeytine, cevize, limona, çaya ve fındığa tercih edilemez. Zira ağacı ve toprağı feda eden, suya da veda eder. Bütün gelişmiş ülkeler yeni tarım alanı yaratmak üzere kaynaklarını seferber ederken, hazır tarım alanları betona ve madene ikram edilmemelidir.
Bugün yaşadığımız gibi; üreticinin kazancını yetersiz bulması, tüketicinin de perakende fiyatların yüksekliğinden şikayet etmesi, hem üreticiyi hem de tüketiciyi satın alma gücü kaybında buluşturmaktadır. Bu durum normal mi?
Cevap belli olduğuna göre bu büyük kazancı (kârı) kimin götürdüğüne iyi bakmak gerekiyor. Buraya odaklanmadan bu kronik sorun çözülemez.
Bir televizyon kanalında; “Dubai’de satılan, ‘menşei Türkiye’ olan kırmızı soğanın 34 TL karşılığındaki fiyatı ile ülkemizdeki 60 TL’lik fiyatı” yan yana konarak gösteriliyor. Onlarca örneği daha kıyaslamalarımızda göstermiştik.
Nedeni çok basittir. Yurt içinde, sebze meyve fiyatlarının şişmesinde aracıların yüzde 45’e varan payları ve nihai tüketiciye ulaşırken uygulanan kâr marjlarının yüksekliği, “tarladaki 10 liralık ürünü tezgahta 100 lira” yapmaktadır.
BAE’ye ihraç edilen ürünü ise tüccar en kısa yoldan (üreticiden alarak) ve sıfır gümrükle market zincirine ulaştırmaktadır. Buradan çıkarılacak dersler olmalıdır…
Tarımda ölçek ekonomisi yetersiz olduğu için bize özgü meslek gruplarının oluştuğunu ve dağıtım kanallarını doldurduğunu daha önce konu etmiştim.
Dolayısıyla ölçek ekonomisinin sağlanması için kooperatifçiliğin sözde kalmaması gerekiyordu. Aynı durum et kategorisi için de geçerlidir. Hayvansal üretimde spekülatörlerin fiyatları şişirmesine mutlaka engel olunmalıdır. Bu vazgeçilemeyecek gıda maddesinin artık orta gelir grubunun da satın alma gücünü aşması, buna mukabil besici şikayetinin bitmemesi benzer çelişkidir.
Döviz bazında kırmızı et fiyatları en yüksek ülkeler arasındayız. Bu da kolay anlaşılır bir durum değildir…
Gelişmiş ülkelerde bizdeki gibi çiftçi çocuklarının aileyi terk ederek asgari ücretli bir işi tercih etmesi düşünülemez bile. Zira o ülkelerde fabrika ile tarla ve bahçe farklı görülmüyor ki…
Örneğin Hollanda’da çiftçi refahı; ileri teknoloji kullanımı, yoğun kooperatifçilik, sürdürülebilir tarım destekleri ve güçlü pazar erişimi ile sağlanmaktadır. Çiftçiler gelir ve refah açısından ülkenin en avantajlı gelir grupları arasında yer alırlar. 2022 yılı itibariyle çiftçi hanelerinin yüzde 56’sı Hollanda’daki en yüksek gelirli yüzde 20’lik dilim içinde bulunuyorlar. Sadece yüzde 6’sı en düşük gelir grubunda yer alıyorlar.
Dolayısıyla Hollanda modeli, çiftçiyi sadece üretim yapan değil, çevresel sürdürülebilirliğe katkı sağlayan ve piyasada güçlü bir işletmeci olarak konumlandırıyor. Bu sayede de küçük yüzölçümüne rağmen dünyanın en büyük 2. tarım ihracatçısı durumunu muhafaza ediyor.
ABD’de çiftçi refahı, USDA (Tarım Bakanlığı) destekli teknoloji transferleri ve doğrudan finansal koruma kalkanları ile sağlanıyor. En önemli fark; çiftçilerin bürokratik yaptırımlardan ve tarım arazilerinin kamulaştırılmasından korunarak, “stratejik vatandaş” statüsüyle desteklenmesidir.
Biz ise hâlâ rant uğruna kesilen zeytin ağaçlarını canı pahasına korumak isteyen çiftçileri yalnız bırakmaktayız. Tarım ve orman alanında maden sahası açmak sıradanlaşmıştır…
Dünyanın en iyi tarım üniversiteleri sıralamasında, Hollanda’nın ‘Wageningen University’ dünya lideri olarak kabul edilmektedir. İkinci sırada da ABD’nin ‘University of California, Davis’ bulunmaktadır. İki eğitim kurumunun da öncelikli ortak konuları çevre bilimleridir. Tarım, veterinerlik konularıyla birlikte uzmanlaşmış birer araştırma merkezleridir.
Sonuç olarak; sınıflarda değil, tarlada/bahçede çalışarak verilecek eğitimi esas alan yukardaki örnekler benimsenmelidir.
Sözleşmeli tarım yaygınlaştırılmalıdır. Zira üreticinin ve sanayicinin haklarını teminat altına aldığı gibi tüketiciyi de koruyan bir sistemdir. Kayıt dışını önleyen, dağıtım kanalını kısalttığı için üreticiyi gereksiz aracıların elinden kurtaran özellikleriyle çiftçi refahını da yükseltecektir. Daha ne olsun…
