Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Havalimanı AVM

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Son yıllarda ülkemizde plansız gelişim gösteren AVM yatırımlarını çok yazdık. Dövize endeksli kiralardan kurtulan birçok perakendecimizin, hâlâ devam eden sıkıntılarına da işaret ettik. Bu durumun AVM’leri de olumsuz etkilediğini üzülerek izledik.

Ancak bu günkü konumuz başka!

İstanbul Yeni Havalimanı, ticari alanlarıyla markalar için mutlaka bulunulması gereken bir satış noktası oldu. Mağaza açılacaksa buranın önceliği olmalıdır.

Çünkü;

  • Yılda 90 milyon yolcunun geçeceği bir hat olması, marka tanıtımı açısından küresel genişlikte bulunmaz fırsattır. Hele yurt dışında mağazaları bulunan perakendecilerimiz için showroom ve fuar etkisi de yaratacaktır.
  • Üst gelir grubunun en fazla yoğunlaştığı ve sık kullandığı AVM burası olacaktır.
  • Yabancı müşterinin, en fazla girdiği Türk AVM’si de burası olacaktır.
  • En fazla döviz geliri elde eden perakendeciler burada yer alacaktır.
  • Kategori ve marka karmasının iyi ayarlandığı anlaşılıyor. Diğer AVM’lerde eksikliği çekilen 100’den fazla yerli ve milli markanın yer aldığı Bazaar konsepti de unutulmamıştır.
  • Havalimanına 4 saat önce gelen yolcu vakit geçirebilmek için mecburen bu mağazalara yönelecektir. Normal AVM’de ise müşteriyi 4 saat içerde tutmanın garantisi yoktur.
  • Uçakların rötar yapması, içerdeki restoranlar, kafeler, kitapçılar ve bütün mağazalar için ilave ciro demektir. Elverişsiz hava koşullarında sık karşılaşılan durumdur.
  • Havalimanı dışında hiçbir AVM 24 saat hizmet vermiyor. Bu az şey midir?
  • Giden yolcu katında 39 bin 812 metrekare, gelen yolcu katında 13 bin 998 metrekare olmak üzere toplam 53 bin 810 metrekare duty free mağaza alanı bulunacağı yetkililer tarafından ifade ediliyor. Bir bu kadar satış alanının da iç hatlar tarafında yer alacağı belirtiliyor.
  • Diğer meydanlardan farklı olarak; iç ya da dış hat ayrımı olmadan, gidişler tek terminalden sağlanıyor. Sadece kapılar farklı…

Her iki kısmın içiçe olmasıyla da 100 bin metrekareyi aşan ve 400 mağazanın yer aldığı oldukça büyük bir AVM ortaya çıkıyor.

  • İstanbul Yeni Havalimanı 34 bin metrekarelik genişlikte, dünyada tek çatı altında yer alan en büyük yeme içme alanına sahiptir.
  • 59 yabancı markanın itici gücü, bu AVM’yi ‘geçerken uğranacak yer’ olmaktan çıkartıp, planlı alışverişin yapılacağı bir mekan haline getirebilir.
  • Bir aktarma merkezi olacak İstanbul Yeni Havalimanı’nın yakın zamanda 350’nin üzerinde uluslararası destinasyon ve 150 milyon kapasiteye kavuşması, normal AVM’nin sıkıntılı konusu olan müşteri sayısı için rekor artış demektir.

Akla, bu kadar yolcunun nereden geleceği sorusu takılabilir. Coğrafi konumumuz bu yatırımı zorunlu hale getirmiştir. Madem ki yanlış yatırımları eleştiriyoruz, o zaman doğru yapılanı da konuşmamız gerekiyor.

Yabancı havacılık uzmanları, İstanbul Yeni Havalimanı’nın Uzak Doğu’ya giden ve aktarma yapmak zorunda olan yolculara zaman kazandıracağını belirtiyorlar. Dubai Havalimanı’nı kullanmak zorunda kalan Avrupalı turistlerin, yeni havalimanı ile birlikte İstanbul üzerinden uçacaklarını ifade ediyorlar. Aynı şekilde bugün Avrupa’da en büyük aktarma merkezi olarak kullanılan 4 havalimanı var; Londra Heathrow, Frankfurt, Paris Charles de Gaulle ve Amsterdam Schiphol. Afrika, Rusya ve Körfez bölgesinden transatlantik ötesi uzun menzilli yolculukların da bu 4 havalimanından İstanbul’a kayacağı tahmin ediliyor. Atatürk Havalimanı’nın tamamen dolan kapasitesi buna imkan vermiyordu. Şimdi böyle bir imkan doğuyor. Bu fiziki şartlardan çok yönlü nemalanmak ise becerimize kalıyor.

  • En yenilikçi mağaza konseptlerinin uygulama yeri burası olmalıdır. Zira bu konuda da en başarılı küresel mağaza ekipmanları şirketleri bu topraklardadır. Her türlü yaratıcılığı burada sergilemeleri mümkündür.

Dünyanın en büyük havalimanı bu gün için yıllık 104 milyon ziyaretçisi ile Atlanta havalimanıdır. İkinci sırada 94 milyon yolcusu ile Pekin, üçüncü sırada 84 milyon yolcusu ile Dubai yer almaktadır.

2010 yılında açılan Dubai’deki El Maktum Uluslararası Havalimanında genişleme faaliyetleri halen devam ediyor. Tam kapasite tamamlandığı zaman 160 ila 220 milyon arasında kapasiteye ulaşacağı öngörülüyor.

Bu meydan, hem kapasite açısından hem de alışverişin adresi olması bakımından cazibe merkezidir ama bizimkinden eksik tarafı 3 terminale bölünmüş olmasıdır. Dolayısıyla ticari birimler de birbirinden kopuktur.

Bu avantajı iyi kullanmamız durumunda hem perakende sektörüne, hem de turizm sektörüne büyük katkılar gerçekleşebilir.

Çünkü böyle bir havalimanı sadece havalimanı değildir.

Sadece havalimanı olarak düşünürsek maliyeti yüksektir, basiretli tüccar gibi yönetebilirsek kârlı bir yatırımdır. Üstelik ülke tanıtımına katkısı sebebiyle de verimliliğin sınırları tahminlerimizin çok ötesinde bir genişliktedir.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Market markalarının gücü

Ercüment Tunçalp

Dünyanın ve ülkemizin en önemli araştırma şirketlerinden Ipsos, yine ses getirecek bir araştırmaya imza attı.

Ulusal zincirler ve indirim marketleri dışında tüm satış kanallarında ve ana ürün gruplarında alışveriş sıklığının azaldığı bu araştırmanın en önemli sonucudur.

Acaba neden?

Sürekli tekrarladığımız üzere; tüketici tarafından market markaları güçlü olan perakendecilere doğru bir yöneliş olduğu anlaşılıyor.

Araştırmada, bir ay önceki “Private Label enflasyondan korur” başlıklı yazımda ortaya koyduğum tespitlere paralel rakamsal sonuçları görmek beni mutlu etti. Demek ki yanılmamışım ve tüketici de bunu farkettiğini rakamlara yansıtmış.

Ayrıntılı sonuçlarla devam edelim:

  • 2022’de hanelerin Hızlı Tüketim Ürünleri (HTÜ) harcamaları geçen yıla kıyasla yüzde 80 artış göstermiş.
  • Ortalama bir hane yaklaşık olarak 2 günde 1 kez HTÜ alışverişi yapmış ve bir alışveriş sepetine 85 TL ödemiş.
  • Geçen yıla kıyasla alışveriş sıklığı azalmış.
  • Haneler Ocak-Kasım 2022 döneminde 204 kez alışverişe gitmişler.
  • Market markalı ürünlerin payı artmış.
  • Her hane ortalama 100 TL’lik harcamasının yaklaşık 54 TL’sini markalı, 24 TL’sini açık, 22 TL’sini ise market markalı ürünlere ayırmış.
  • Geçtiğimiz yıla göre indirim marketleri daha çok tercih edilmiş. Bu tercihle, özellikle et, peynir, sıvı yağ gibi genel gıda ürünlerinde market markalı ürünlerin harcama payı artmış.
  • Market markalı ürünlerin ulusal zincirlerdeki payı da kademeli olarak artmaya devam etmiş. Bu tercihle de özellikle yumurta, toz şeker, makarna, un gibi genel gıda ürünlerinde, kişisel bakım ve temizlik ürünlerinde ulusal zincirlerdeki market markalarına yönelim artmış.

Bundan ne sonuç çıkarmalıyız?

Şube sayısı yeterli olan yerel perakendecilerimizin de özel marka uygulamalarına gecikmeden başlamalarının şart olduğunu anlamalıyız.

Veya yakın şehirlerde yer alan yerel perakendecilerimizin organize olarak ortak private label çalışmaları başlatmalarının uygun olduğunu görmeliyiz.

Veya bazı yerel üreticilerin markalarını münhasıran böyle yerel organizasyonlara tahsis etmelerinin muhtemel ticari sonuçlarını değerlendirmeliyiz.

Ipsos araştırmasına göre; 2022’de hanelerin yüzde 76’sı hızlı tüketim ürünleri alışverişlerinde küçük boy alışveriş sepeti (1-3 farklı ürün), yüzde 15’i orta boy sepet (4-6 farklı ürün), yüzde 9’u da büyük alışveriş arabası (7 ve daha fazla ürün) kullanmışlar.

Bu neyi gösteriyor?

Müşteri profilinin ağırlıkla hangi gelir gruplarına ait olduğunu ve bu grupların da alım gücünü hızlı şekilde kaybettiklerini çok açık ifade ediyor.

Geçen haftaki “Asgari ücret ve alım gücü” başlıklı yazım bu amaçla yazılmıştır. Tüketici çoğunluğunun memur, emekli ve asgari ücretli çalışanlar olduğu bilindiğine göre, bu vatandaşların alım gücü kayıpları görmezden gelinemezdi. Ayrıca işin insani boyutu yanında ticareti olumsuz etkileyecek yanını da gözden kaçırmamak gerekir ki; şirketlerin sağlığı için alınacak tedbirlerde eksiklik yaşanmasın…

Ipsos araştırmasına göre; 2022’de ortalama bir hane her 100 TL’sinin yüzde 84’ünü gıda ve içecek, yüzde 9’unu kişisel bakım, yüzde 7’sini ise ev bakım ürünleri için harcadı. Geçen yılla kıyaslandığında gıda ve içeceklerin payı artmış.

Peki bunu nasıl yorumlayabiliriz?

Alım gücü düştükçe gıdanın harcamalar içindeki payı artar. İşte bunun için yıllardır alt gelir grubunun gıda payı, ‘TÜİK sepetindeki gıda ağırlığının yaklaşık 2 katıdır’ diyoruz. Bu grubun enflasyonu daha yüksek hissetmesi bundandır ve yukardaki araştırma sonucu da bunu teyit etmektedir.

Ipsos araştırmasına göre; 2022’nin öne çıkan perakende satış kanalları, indirim marketleri ve e-ticaret şirketleridir.

  • Hanelerin hesaplı ürün arayışı indirim marketlerinin büyüme hızını artırmış.
  • Genel olarak haneye giren ürün sayısındaki azalmaya rağmen indirim marketlerinden alınan ürün sayısı artmış (%4).
  • Böylece indirim marketlerinin hane harcamalarındaki payı belirgin artış göstermiş.
  • E-ticaretin büyüme hızını korumasında da daha fazla indirim ve fiyat avantajı öne çıkmış.

Bundan ne anlıyoruz?

Üzülerek söylemeliyim ki; zorunlu olarak fiyat avantajı arayışı önceliği almış, kalite arayışı ise geri planda kalmıştır. Yukarda belirtilen 2 kanal belli bir kalite seviyesini korusa da gidişatı dışardan izleyen bazı çevrelerin sırf fiyat düşüklüğü sayesinde standart dışı üretim için tolerans görebileceklerine dair ümitleri artmıştır. İşte en önemli risk budur…

Sonuç olarak; bu araştırma sonuçlarını destekleyen, piyasanın barometresi durumundaki semt pazarlarında daha sert miktarsal düşüşler yaşandığını bizzat ilk ağızdan duyuyoruz. Esnafla konuşuyorum; artık herhangi bir ürünü 3-5 kg alan müşterinin kalmadığı, ortalama alış miktarının yarım kg civarında olduğu, adetle alınan meyve çeşitlerinin de arttığı belirtiliyor. Satışa açık sunulan salçanın kaşıkla, sıvı yağın bardakla satışı yeni ölçü birimi olmuştur. Elbette esnaf sadece tüketici adına değil, kendisi için de endişe ediyor. Bu sebeple çarkı döndürebilmek adına boş dolaşan değil, alım gücü yeterli olan müşteri istiyor.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Asgari ücret ve alım gücü

Ercüment Tunçalp

Asgari ücret konusunu ilk açıklandığı günlerde değil, paranın ele geçeceği tarihe yakın yazmamın bir sebebi var. Zira aradan geçecek 1,5 ay içinde satın alma gücündeki değişim de görülsün istedim.

Henüz görüşmeler sürerken; artan ücretlerin Şubat ayında ele geçeceğini, ancak bazı mal ve hizmetlerdeki fiyat artışlarının bu süreyi beklemeyeceğini belirtmiştim. Örneğin son bir ayda kırmızı ete art arda 3 kez ve toplamda yüzde 30 fiyat artışı geldi. Damacana suya bir hafta önce gelen zam ile de yıllık fiyat artışı yüzde 160’a ulaştı. Yani marketlerin bazı temel ürünlerdeki ‘fiyat sabitlemesi’ dışında beklenen oldu. Zaten marketlerde de sınırlı sayıda ürün için bu söz verilmişti.

Dolayısıyla fiyatlar kısmını geçtiğimiz haftalarda “Fiyat sabitleme nereye kadar?” başlıklı yazımda açıklamıştım. Ücret kısmına ise şimdi bakacağız…

Görüşmeler sürerken açlık sınırı olarak, Türk-İş tarafından açıklanan Kasım ayına ait 7.785 TL gündemdeydi. Yeni net asgari ücretin 8.506 TL olarak açıklanmasından sonra ise Aralık ayına ait açlık sınırının 8.130 TL olduğunu öğrendik. Bundan ne anlamalıyız?

Yeni asgari ücret ele geçmeden önce Ocak ayına ait açlık sınırı da açıklanacak ve kuvvetle muhtemeldir ki güncel açlık sınırı asgari ücreti aşacaktır.  Şubat ayından itibaren ise hızlı değişen bu tabloda alım gücünün korunması mümkün olamayacaktır.

Şimdi en kestirme şekliyle basit bir hesap daha yapalım. Ülkemizde orta ve alt gelir grubu tarafından en fazla tüketilen birinci ürün ekmektir. 2021 yılında ekmeğin fiyatı 1,5 lira ve net asgari ücret 2.825 liraydı. Alınabilen ekmek sayısı da 1883 adetti. 2022 yılı sonunda ekmeğin fiyatı 5 lira ve yeni açıklanan net asgari ücret ise 8.506 lira oldu. Alınabilen ekmek sayısı da 1701 adete düştü. Yani 182 adet eksildi. Ocak ayının sonlarına geldiğimiz şu günlerde ise İstanbul’da 240 gr ekmek 6 liraya satılmaya başlandı. İşte gerçek tablo budur. Bunu et olarak, peynir olarak, yumurta veya damacana su olarak ölçmekte mümkündür. Ancak ekmek hayatımızdan çıkartamayacağımız tek üründür. Dolayısıyla ele geçen paranın cüzdana sığmayacak kadar çok olması bir şey ifade etmez, o çok parayla neler alma imkanı olduğu önemlidir.

Avrupa’da asgari ücret bizdeki kadar çok konuşulmaz. Zira birçok ülkede çalışan sayısının en fazla yüzde 7-8’i asgari ücretlidir. Bizde bu oran yüzde 55 olduğu gibi asgari ücretin çok az üzerindeki ücretler de eklendiğinde bu oran yüzde 60’ı da geçmektedir. Yani bizdeki asgari ücret gerçekte ortalama ücret sayılabilir. Bu durumda; 2021 yılında 2.825 TL olan asgari ücret, 2022 yılı başında 4.253 TL, yıl ortasında 5.550 TL, 2023 başında da 8.506 TL olduğu halde ‘hangisinin alım gücü daha yüksekti?’ sorusunun cevabı bellidir. 2.825 TL’nin alım gücü 8.506 TL’den daha yüksekti. Yani her yeni asgari ücret eskisini aratır hale gelmiştir. Bunun sebebi olan yüksek enflasyon çok konuşulan refah payını gündemden düşürüyor, refah kaybı ise yıpratıcı etkisini sürdürüyor. Hepsi bu kadar mı?

Enflasyonun artması, nasıl ki ücretlerde büyük oranlı artışı (yetersiz olsa da) gündeme getiriyorsa, bu ücret artışı da tekrar fiyat artışlarına (enflasyona) kapı aralıyor. Yani yumurta-tavuk örneği burada da geçerliliğini koruyor…

Ücretler devamlı enflasyonun altında kaldığı için reel olarak düşüşler kaçınılmaz oluyor. Bunu GSYH verilerinden de görmek mümkündür. 2017 yılında ücretlerin milli gelirden aldığı pay yüzde 39 iken, 2022 yılı üçüncü çeyreğinde yüzde 30,1’e kadar gerilemiştir.

Çalışanların geride bıraktıkları kayıpların kabulü şartıyla; asgari ücretin yeterli olup olmadığı beklenen enflasyona bakarak ölçülür. Bu konuda da daha şimdiden belli olan durum; yetkililerin “gerekirse ara zam yapılabileceği” ifadeleridir. Bu da yeni artışın, beklenen enflasyon oranının altında kalma ihtimaline işarettir. Nitekim Ocak 2022 ve Temmuz 2022 için açıklanan yüksek oranlı asgari ücret artışlarına enflasyondan arındırarak bakıldığında alım gücünün düştüğü nasıl görüldüyse; Haziran 2023’e gelindiğinde de alım gücünün Ocak 2023’e göre düştüğünü görmek hiç sürpriz sayılmayacaktır.

Bir hassas nokta da; çalışanın cebine 8.506 TL girerken, işverenin cebinden de 11.759 TL çıkacak olmasıdır. Bunun faturası da dönüp dolaşıp yine tüketiciye gelecek ve bu kısır döngüden çıkılamayışının neticesi de aşağıdaki olumsuzlukları gündeme taşıyacaktır.

  • İşveren yükünün artması maliyet enflasyonunu,
  • İşten çıkartma riskini,
  • Kayıt dışına kayma eğilimini artıracak,
  • Ücret artışları talep enflasyonunu da tetikleyecektir.

Sonuç olarak; bu çerçevede asgari ücretli için hayat standardının artması söz konusu olamaz. Yüzde 55 artışa rağmen asgari ücretlinin alım gücü ortadayken; daha önceki yıllardan da alacaklı olan memur ve emeklinin yüzde 30’luk artışını konuşmak zaman kaybıdır. Zira yetersizlik çok açık ortadadır.

Avrupa ile kıyaslama yapılamayacağını, şimdiye kadar “İki ülkede iki alışveriş” yazı dizimizde verdiğim onlarca örnek ile yeteri kadar anlatabilmiş olduğumu zannediyorum.

Refah kaybındaki bu hızı sadece tek haneli enflasyon kesebilir. Başka bir çözümü de yoktur. Olası yüzde 30-40 enflasyon oranları bile, teselli bulunamayacak seviyede ve hâlâ küresel anlamda az sayıdaki yüksek oranlar arasında yer almayı sürdürecektir. Önlenemezse sermaye bir kesimde birikmeye devam edecek ve gelir dağılımındaki bozulma da sürecektir.

Bir an önce tek haneli enflasyon günlerine dönmek dileğiyle…

Gelecek yazıda ülkemizin en büyük araştırma kuruluşu tarafından yapılan rakamsal tespitleri yorumlayacağım ve alım gücü düşüşünün alışverişe nasıl yansıdığını ayrıntıları ile daha canlı izletmeye çalışacağım.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Arıların yaptığı bal ne demek?

Ercüment Tunçalp

Başlıktaki soru birçok kişiye anlamsız gelebilir. Öyle ya arıların yapmadığı bal olabilir mi?

Yıllardır olduğunu yazıyorum. Bununla da yetinmiyorum, bu sahtekarların açıklanmasını istiyorum.

Son günlerde bu konuda çok anlamlı bir gelişme oldu. Türkiye’de bal kategorisinin lideri olan marka bir reklam filminde “Bala gerçek değerini verenler, arıların yaptığı doğal balı tercih ederler” söylemini kullandı.

Batı ülkelerinde kolay kolay gündeme gelemeyecek, gelse de gülümsetecek bu söylem, nasıl bizim ülkemizin gerçeği oldu?

Yıllardır resmi kurumların yaptığı ve açıkladığı listeler ortada; o kadar rahat hileli bal yaptılar ve o kadar düşük fiyatlarla yanına da hediyeler koyarak sattılar ki, artık tahlile bile ihtiyaç kalmadı. Uzunca bir süre televizyonlardan açık açık “1 kg yerine 5 kg veriyoruz” reklam sloganıyla aklımızla alay ettiler.

Çabuk unutuyoruz; 2015 yılında o tarihte Gümrük ve Ticaret Bakanı olan Nurettin Canikli, televizyon reklamları aracılığıyla satılan balların denetimler sonucunda da sahte çıkması üzerine bu satış tarzının yasaklandığını bildirdi.

Canikli, “Televizyon kanalları kullanılarak esasında suni tatlandırıcılar olan ve glikoz şurubundan oluşan, kısaca bal olmayan ürünler satılarak vatandaşımız yanıltılmakta ve mağdur edilmekteydi. Televizyon reklamları aracılığıyla satılan balların denetimlerini ve analizlerini gerçekleştirdik. Maalesef tamamının bal olmadığı ve sahte olduğu, başka mamullerden üretildiği ama bal diye satıldığını tespit ettik.” diye konuşmuştu.

Peki televizyon kampanyaları devreden çıkınca hileli bal bitti mi?

Hayır. İyice deşifre olan ve yasaklanan bu kanal terkedildi ama yine de alışkanlıklar bırakılmadı. Belki satış miktarlarında biraz azalma olabilir. Bakınız buraya kadarı sadece arıların yapmadığı taklit bal ile ilgilidir. Oysa arının şaşırtılarak kovan aralarına konan şuruplarla beslenmesi, çiçek aramadan kısa yoldan peteği doldurmasıyla ortaya çıkan bal da tağşiştir. Gerçek balın glikoz şurubu ile çoğaltılması da tağşiştir. Çiçek balının çam balı diye satılması da tağşiştir. Yani hilenin sınırı yoktur.

Peki bu kadarını göze almak o kadar kolay mıdır?

Güzel ülkemizde kanser ilacının bile sahtesini üretme cesareti gösteren vicdansızlar varken; balın, peynirin, sucuğun, sızma zeytinyağının sahtesine tenezzül edebilecek hilekarların varlığını öngörmek o kadar da zor olmasa gerek…

Nitekim güvenilir bir marka iyice sabrı taşmasa böyle bir tercihte bulunmazdı.

Balparmak bu söylemle sadece markasına ait ürün kalitesine ve doğallığına vurgu yapmıyor, önemli rakiplerini de koruyarak bal kategorisini ikiye ayırıyor. Tüketiciye de açık açık “tanımadığın ve güvenmediğin bal kavanozuna elini sürme” mesajı veriyor.

Keşke hileli ürünlerle olan mücadele kazanılsaydı da buna ihtiyaç kalmasaydı…

Maalesef cezaların caydırıcı olmaması ve denetimler sürse de kamuoyuna açıklamaların azalması bu mücadelenin kazanılmasını zorlaştırıyor.

Bugün ülkemizde, pazar payları yüksek olan Balparmak ve Anavarza markalarına ait üretim tesisleri bünyesinde her türlü bal tahlilini yapabilen, teknolojik imkanlarla donatılmış laboratuvarlar bulunmaktadır.

Peki bu ne demek?

Her iki marka da ülkemizde piyasaya çıkmış olan her kavanozun içinde hangi kalitede ürün olduğunu biliyorlar demektir.

Sonuçları açıklayabilirler mi?

Asla. Zira etik olarak onlara düşen bir görev değildir ama moral bozucu tarafı, haksız rekabete uğradıklarını sürekli görmeleridir. İşte bunun için de hiç olmazsa bu dikkat çekme eylemi gerçekleşmiştir.

Bir tüketici olarak böyle bir sorumluluğu üstlenen kategori lideri markayı kutluyorum. Ayrıca tüketici sağlığını başa alan bütün markalara da (sadece bal konusunda değil) perakendeci kanadının pozitif ayrımcılık yapmasını diliyorum.

Sonuç olarak; balın içine dışardan hiçbir şey katılamaz, hatalı benmari işlemi ile besin değeri bozulamaz ve balın içinden de hiçbir şey alınamaz.

Niyeti bozanların muhtemelen içine kattıkları glikoz şurubu, mısır şurubu, pirinç şurubu, pancar şurubu, boya, bal aroması gibi fazlalıklar halk arasında bulunan çeşitli yöntemlerle anlaşılamaz.

Yani balın sahte olduğu; görerek, koklayarak, tadarak veya çeşitli testler uygulayarak öğrenilemez. Tek seçenek laboratuvarda tahlil etmektir. O da her laboratuvarda değil!

Tüketici şüpheye düştüğü durumlarda ‘Alo Gıda’ hattını kullanmalı, resmi kurumlar da tahlil sonuçlarını duyurarak halkı aydınlatmalıdır. Elbette bu hilekarların karşısına hapis cezası başta olmak üzere bütün caydırıcı engeller de bir an evvel çıkartılmalıdır.

Çin’den sonra dünyanın ikinci büyük bal üreticisi olmamız önemlidir ama hileye maruz kalmadan tüketiciye ulaştırmak ve Türk balına olan güvensizliği gidermek çok daha önemlidir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER