Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Üretmeden tüketemeyiz

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Konunun çerçevesi çok geniş olmasına rağmen, sadece tarımsal üretim açısından değerlendirmenin önceliği olmalıdır. Bir müddet önce “Tarım ülkesi miyiz?” başlıklı yazımda, bu konuda önemli eksiklerimizin yanında, tarım alanlarının korunamadığını, üreticinin de yerinde tutulamadığını anlatmaya çalışmıştım.

İthalatı çok kolay yaptığımızı zaten söylemeye gerek yoktur. Ancak bunu yaptıkça üretimin zora girdiği de başka bir gerçektir.

Bugünkü konumuz olan patates, Anadolu toprağına en uygun tarımsal üründür. Üstelik neredeyse bütün yıl boyunca dikimi ve hasatı devam eder. Sadece ihtiyaca göre üretiminin planlanması yeterlidir.

Ülkemizde patates dikimi, en erken Aralık- Ocak aylarında Akdeniz Bölgesinde başlar. İzmir ve Aydın’da Ocak- Şubat, Bursa ve İnegöl’de Mart, Bolu ve Adapazarı’nda Mart-Nisan, Niğde ve Nevşehir’de Nisan-Mayıs, Erzurum ve Kars’ta Mayıs aylarında dikim gerçekleşir.

3-4 ay sonraki dönemler de hasat zamanlarıdır.

Böylece Adana’da turfanda patates hasat zamanı Nisan ayının son haftası ile Mayıs ayının ilk haftasında başlayıp 20-25 gün devam eder. Bilhassa bu bölgede teşvik edilecek turfanda patatesin getirisi fazladır. Zira, Nisan ayı sonundan başlayıp Haziran sonuna kadar olan süre Avrupa’nın büyük kesiminde patatesin henüz dikim zamanıdır. Patates miktarının azaldığı bu pazarlarda yüksek fiyatla alıcı bulmak çok kolaylaşır. İşte üreticiyi toprağa bağlamanın ve ülkeye döviz kazandırmanın önemli bir yolu budur.

İzmir’in Ödemiş ilçe sınırlarını da kapsayan Küçük Menderes Ovası ise, yılda üç kez ürün veren, dünyadaki benzer üç ovadan biridir.

  • 1. dikim Şubat ayında, 1. hasat 15 Mayıs- 1 Temmuz arasında,
  • 2. dikim yaylada (Bozdağ- Gölcük) Mayıs- Haziran aylarında, 2. hasat Eylül-Ekim aylarında,
  • 3. dikim Ağustos ayında, 3. hasat Aralık ayında gerçekleşmektedir.

Peki bu kadar avantaja rağmen patates üretiminde hangi noktadayız?

Çiftçimiz devamlı olarak kendi kendine dertlenir; “Benim ürünüm bir sene para ediyor, bir sene para etmiyor” diye. Sadece patates değil; bazen soğan, bazen domates, bazen de diğer tarla ürünleri bu şikayetlerin konusu olabiliyor.

Üretimde plan olmadığı için herkes içinde bulunduğu yılda en fazla para ettiğini gördüğü ürünü ekmeye kalkıyor, ertesi yıl da arz fazlası ile para etmeyen ürün tarlada kalıyor. Devamında bu çöp olan ürünü eken azalıyor, o sene de iyi para ediyor. Bu çark da bu şekilde dönüşünü sürdürüyor!

Böyle bir sahnede çözüm ne olmalıdır?

Regülatör görevini üstlenmesi gereken makamın ‘havza bazlı yönetim’ sistemi ile çiftçiyi yönlendirmesi gerekiyor.

Peki gerçekleşen bu mudur?

Hayır, bu sağlanamadığı için acil bulunan çözüm patates ithalatı oluyor!

Örneğin, bu sene gümrük sıfırlandı ve 200 bin ton ithalata karar verildi.

Gelecek patates maliyetinin 2.5-3 TL olacağı belirtiliyor.

Ülkemizdeki toptan fiyatı da hemen hemen aynıdır.

Üstelik şu anda depolarda 350 bin ton patates olduğu söyleniyor. Ve de yukarda da belirttiğim gibi Çukurova ve Ödemiş patatesi de Nisan ayı sonunda çıkıyor.

Neticede, patates 30 kuruşa düşüp depolarda çürüyünce derdi ile baş başa kalan üreticiye, ürün 3 liraya çıkınca “dur bakalım” denmemelidir. Ürünün fiyatı 30 kuruşta, 3 lira da olmasın. Bol olduğunda desteklenip 1 liradan alınsın ve ihracata yönlendirilsin, devamında da üretici tarladan kopmasın ve ürün kıtlığına rastlamayalım. Olmayacak bir hayal mi görüyoruz?

Küresel piyasadan 1 liraya ithal edecek patates bulamadığımız halde 1 liraya ihracat yapamıyorsak kabahati kendimizde aramalıyız.

Elbette sorun bununla da sınırlı değildir. Patates tohumunun yüzde 95’i ithaldir. Tarımsal arazilerimiz azalsa da hâlâ devasa ovalarımız var, barajlarımız ve sulama alt yapımız var, üreticimiz var, üniversitelerimiz var, müşteri hazır ama tohum üretemiyoruz!

Tohum pazarının yüzde 70’i yabancı firmaların elindedir.

‘5553 sayılı Tohumculuk Kanunu’na göre; yerel tohumlarımızın satışı, sertifikalı olma şartı nedeniyle aksıyor. Yerel tohumlar tarımsal destek kapsamı dışındadır.

Ziraat Mühendisleri Odası, “Sertifikalı tohumu, maliyeti yüksek olması sebebiyle çiftçilerimiz tercih etmemekte, yerli ve hastalıkla bulaşık olma ihtimali olan tohumları tarlalarına dikmektedirler. Bu uygulama devam ettiği takdirde tüm Türkiye’de patates yetiştirilen alanlar hastalıkla bulaşık hale gelecek, ülkemizin ihtiyacı olan patatesi dışardan ithal etmek zorunda kalacağız” uyarısında bulunuyorlar.

Nitekim şu anda patates dikim alanlarımızın yüzde 10’u patates siğili hastalığından etkilenmektedir. Doğru bir kararla karantina uygulanan bulaşık alanlarda 3 yıl alternatif ürün ekilecektir. Hastalıktan korunmanın yolu sertifikalı tohum kullanmaktır. İşte çözülemeyen sorun da budur.

Ziraat Mühendisleri Odası’nın raporuna göre; 1999 yılında 6 milyon ton olan Türkiye patates üretimi, düşüş yönünde dalgalanarak 2018 yılında 4 milyon 550 bin tona gerilemiştir. Elbette düşüşe paralel olarak ekim alanları da daralmıştır.

Ancak 1999’da 65 milyon olan nüfus, 2018 sonunda 82 milyona ulaşmıştır. Bu sadece patatese ait sorun da değildir. Bütün tarımsal ürünlerimiz için geçerlidir.

Patatesin farkı, en kolay çözülebilecek sorun olmasıdır. Zira hem eksik üretimi, hem de hastalıktan eksilen rekolteyi telafi edebilecek alternatif üretim alanlarımız mevcuttur. Yeter ki çiftçimiz emeğinin karşılığını alacağına ikna edilsin.

Yoksa, ‘üretilen ürünü satamamak, satılabilir ürünü üretememek’ kolay anlaşılabilir bir şey olamaz.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Advertisement

Ercüment Tunçalp

FED etkisi baz etkisini dengeler mi?

Ercüment Tunçalp

Günümüzün en aktüel konusu, ‘baz etkisi ile yıl sonuna doğru enflasyonun düşeceği’ senaryosudur. Bazı çevreler halkın yaşadığı gerçekleri kabullenmek yerine, kağıt üzerindeki sayıların yer değiştirmesine bel bağlamış durumdalar.

Baz etkisi; bir veride oluşan yıllık değişimin, o verinin sadece son ayda gösterdiği değişimden değil, 12 ay önceki değişimden de etkilenmesi durumudur. Yani 12 ay önce aylık enflasyon oranı anormal yüksek çıkmışsa, 1 yıl sonraki aynı ayda enflasyon düşüşüne tesir eder. Elbette tersi de mümkündür. Buraya kadar normal olmayan bir şey yok…

Ancak daha önceki bir yazımda da belirttiğim gibi yapay müjdeler pompalayan bazı kalemlerin, “enflasyon yarı yarıya düşecek ve bu sayede hayat pahalılığı azalacak” görüşü matematiğe aykırıdır.

O zaman önce baz etkisi ile ‘hayat pahalılığının azalacağı’ ihtimalini eleyelim!

İşte hesabı:

Halkın enflasyonu yüzde 100 ile sınırlı kalsa bile bir yılın sonunda 100 TL’lik sepet 200 TL olmuş demektir. İddia edildiği şekilde, devamında yüzde 50’ye düşeceği söylenen enflasyon oranı ile fiyatlar gerilemez, tersine 200 TL’lik sepet tutarı 300 TL’ye çıkar. Yani ancak fiyat artış hızı azalabilir ama hayat pahalılığı yıpratmaya devam eder. Eh yüzde 8-9 seviyelerindeki enflasyon önce yüzde 100’e çıkıp, sonra yüzde 50’ye inince mutlu ettiği tüketici varsa ona da bir şey diyemeyiz!

Tamamen varsayıma dayalı bu ihtimalin gerçekleşme ihtimali oldukça zayıftır.

Çünkü TÜİK hesabına göre bile Eylül ayı Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi (Yİ-ÜFE) yıllık yüzde 151,50 artış gösterdiğinden, hem yarınlar için baz etkisinin garantisi yoktur hem de aşağıdaki örnek gerçekleşse bile o etkinin gücü sınırlı kalabilir. Örneğin Aralık 2021’de aylık enflasyon yüzde 13,58 gibi çok yüksek oranda gerçekleştiğinden, “Artık bir defa daha bu kadar yükseğini görmeyiz” inanışı normaldir. Evet 2022 Aralık ayında yıllık enflasyon hesaplanırken; 2022 Aralık ayı tüketici endeksinin 2021 Aralık ayı tüketici endeksine göre yüzde değişimi esas alınacaktır. 2021 Aralık aylık enflasyonu oldukça yüksek oranda (%13,58) çıktığı için, 2022 Aralık’ta muhtemelen daha düşük gelecek aylık enflasyon oranı ile yıllık enflasyonu düşürecek bir baz etkisi söz konusu olacaktır. Diyelim ki; Aralık 2022’nin aylık enflasyon oranı da yüzde 4,58 geldi. Yani böyle olabileceğini varsayıyoruz. Bu durumda endeksten yüzde 13,58’lik enflasyon oranı çıkacak, yerine yüzde 4,58’lik oran girecektir. Bu durumda da yıllık (12 aylık) enflasyon 9 puan kadar düşmüş olacaktır…

Ocak 2023 için de benzer beklentinin sebebi, Ocak 2022’de de aylık enflasyon oranının yüzde 11,10 çıkmasıydı. Peki daha sonrası?

Sonraki ayda illüzyon bitiyor. Zira Şubat 2022’nin aylık enflasyon oranı yüzde 4,81 idi. Böylece baz etkisi zayıflayacak ve sonraki aylarda da sınırlı kalacaktır.

Benim Aralık, Ocak aylarına dair de şimdiden benzer bir beklentim yoktur, zira dolar kurunda yukarı yönlü hareketin süreceğine ait işaretler vardır. Fed faizleri yükselttikçe dolar güçleniyor, üstelik daha da yükseltileceği açıklamaları geliyor, bu da bizim enflasyonun geleceğini belirliyor. Benim fikrim; Fed etkisinin, bizim baz etkisini azaltacağı yönündedir…

Zira Fed faiz artışlarının bu hızda devam etmesi, dolar kurunu hem diğer ülke paralarına hem de TL’ye karşı daha üst seviyelere taşıyacaktır. Üstelik TCMB’nin faiz indirerek bu neticeye katkı yaptığını da düşünmekteyim. Zira rekor kıran eksi reel faizimiz dünyadaki gelişmelerden bağımsız olarak da kur artışına neden olmakta, kur artışı ithal girdi fiyatlarını, devamında da maliyet enflasyonunu artırmakta, finalde ise yüksek cari açık kaderimiz olmaktadır.

Nitekim Ocak- Ağustos döneminde dış ticaret açığı bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 146,3 artarak 29,8 milyar dolardan 73,4 milyar dolara yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2021 Ocak-Ağustos döneminde yüzde 82,5 iken, 2022 yılının aynı döneminde yüzde 69,3’e geriledi. Sadece 2022 Ağustos ayında 11,3 milyar dolar ile tarihin en yüksek dış ticaret açığı kaydedilmiştir.

Sonuç olarak;

  • En iyi ihtimalle baz etkisi (kötünün de kötüsünü görme ihtimalimiz az olduğu için) yıllık enflasyon oranını biraz düşürmüş gözükecek…
  • Ancak fiyat artışları sürecek…
  • Hayat pahalılığı yıpratıcı etkisini sürdürecek…
  • Satın alma gücündeki düşüş durmayacak…
  • Gelir dağılımındaki bozulma devam edecek…
  • Kırmızı ete ulaşamayan tüketici sayısı artacak…
  • Domates, yumurta ve muz da seyirlik ürünler listesine dahil olacak…
  • Bu kış yaşam koşulları daha da ağırlaşacak…

Denebilir ki; seçim var, asgari ücrete, emekli maaşlarına yüksek oranda zam gelebilir. Fark etmez, hem bu zamlı maaşlar ele geçmeden, başta kiralar olmak üzere bütün temel tüketim ürünleri için fiyat ayarlamaları gündeme gelir hem de ek para basarak kaynak yaratıldığı için bunun da enflasyonu artırıcı etkisi olur. Bu filmi daha önce defalarca görmüş, bu köşeden de sık sık aktarmıştık…

Yeni gelişme; enflasyonun artması yanında büyümenin de düşecek olmasıdır. Bunu ben söylemiyorum; Eylül ayı içinde yeterince belirttiğim gibi ‘Tüketici Güven Endeksi’ aracılığı ile tüketici söylüyor, yedi aydır eşik değerin altında seyreden ‘PMI- Satın alma Yöneticileri Endeksi’ aracılığı ile de imalatçı söylüyor. Bunlar öncü göstergeler olduğu için üretici ve tüketiciyi dinlemek varken, falcılara kulak vermeye ihtiyaç yoktur.

Kaldı ki; her şey yolunda gitse bile uzun ve yıpratıcı bir enflasyon tünelinden geçmiş olan tüketici gruplarının kendilerine gelebilmeleri için uzun sürelere ihtiyaç vardır. Hemen 1-2 ayda, hatta 1-2 senede piyasa güllük gülistanlık hale gelemez. Mevcut hükümet devam etse de değişse de gelemez. Sadece uygulanan politikalar değişirse iyileşme süresi biraz kısalabilir.

O kadar…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Enflasyonu avantaja çevirenler çoğalıyor

Ercüment Tunçalp

Yüksek enflasyonun getirdiği en acımasız değişiklik ticari çıkarları önceleyen bazı hamlelerin artmakta olduğudur. Daha da hazin olan ise haksız kazancın denetlenmesini sulandırma gayretleridir. Zira bazı muhalif görüş sahipleri için iktidarı yıpratmak kullanışlı geldiğinden, isteyerek veya istemeyerek niyeti bozanların aradan sıyrılmasına katkı sağlamış oluyorlar.

Enflasyonla mücadele milletçe yapılır…

Hükümetin doğru politikalarla bu mücadeleyi sürdürmesi gerekirken, bireylerin de aşırı kâr hırsına karşı uyanık olması beklenir.

Yani, aynı marka tereyağını 133 liraya satan da para kazandığına göre 200 liraya satana karşı kayıtsız kalmak iyi vatandaşlık örneği değildir. Verdiğim fiyatlar normal raf fiyatları olup dalgınlığın faturası yüzde 50 fazla ödemektir. Eğer indirimli fiyatın 120 lira olduğu yeri keşfedemezseniz, bu sefer de cebinizden çıkan fazlalığın oranı yüzde 66 olabilir.

Tanınmış bir markanın çam balını 100 liraya satan perakendeci normal kârını elde ederken, 130 liraya satanın haksız kazancına sessiz kalmak da mücadeleye zarar verir.

Kategori lideri bir zeytin markasını 28,25 liraya satan satıcı ile 38,50 liraya satan satıcı komşudur. Dikkati dağınık bir tüketicinin yüzde 36 daha fazla ödemesinin nasıl bir duygu yaratacağını herkes kendine sormalıdır.

Keza köklü bir markanın barbunya pilakisini 16,90 liraya almak yerine 24,90 liraya almak da ihtimal dahilindedir. Bu kulvarı yanlış seçmenin faturası da yüzde 47 fazla ödemektir.

Kategori lideri bir ayçiçek yağı markasının litre fiyatı, komşu 2 marketten birincisinde 35,90 TL, diğerinde yüzde 57 fazlasıyla 56,50 TL’dir.

Bakınız, yukarda saydığım örneklerin tamamı kategorilerinin en güçlü markalarına aittir. Pazar payı daha düşük olan diğer markalardaki fiyat karmaşasının ulaştığı noktayı artık sizler tahmin edebilirsiniz herhalde…

Dünyada muz üreten sayılı ülkeler arasındayız. Geçtiğimiz haftalarda yazdım, Avrupa’nın en pahalı ülkesi olan İsviçre’nin kilosunu 1,41 euroya sattığı ithal muzun yerlisini bizde 2,20 euroya ve daha fazla fiyata satanlar vardır. İthal muzdaki yüksek vergiye rağmen ‘ithal-yerli’ makasını iyice daraltan fırsatçıları ise saymıyorum bile…

AB ülkesi Romanya’da 2,90 euro olan 30’lu yumurta fiyatı bizde 3,20 euro karşılığıdır. Ancak hâlâ üreticinin zarar ettiğini belirterek borsa fiyatlarını haftalık yüzde 4-5 artırarak açıklayan kuruluşlar vardır.

Acaba bu örneklerin enflasyon üzerinde hiç mi etkisi yoktur?

Şubat ayında 7 puanlık KDV indirimi öncesinde; yumurta, çay, yağ gibi temel gıda ürünlerine zam yapan bazı markalarda ve satış noktalarında, zamlı fiyat sebebiyle KDV indiriminin nasıl buharlaştığını yazmıştık. Artık o gerilerde kaldığı için yeni ek kazanç kapılarının aralanmasını kollayanlar vardır. İnanın bu kesimler enflasyonun tek haneye inmesini asla istemezler. Zira o zaman ne stoktan kazanmak ne vergi indiriminden sebeplenmek ne de fiyatları haftalık küçük küçük tırmandırmak mümkün olamaz. Oysa şimdi malı yüklü miktarda alanın, satışların düştüğü durumlarda bile üzülmesine gerek yoktur. Çünkü mevcut şartlarda yarın daha kârlı satabilmesi mümkündür.

Halkın büyük çoğunluğu bu yükün altında ezilirken, bunu avantaja çevirmek isteyen başka bir kesim için hayat bu kadar kolay olmamalıdır.

Sadece bu kadar da değil!

Kataloğa koyduğu çok cazip fiyatlı tanınmış bir markayı sadece fotoğrafta bırakıp tüketiciyi yanıltmak ise bazı satıcılar için alışkanlık haline gelmiştir.

Birçok kampanya ürününün ne perakendeci deposuna ne de herhangi bir şubesine girmemesi bir yana, daha insaflı çıkanlar tarafından bile şube başına 4-5 adetle sınırlı gönderildiğini izliyoruz.

Bunu nasıl anlıyoruz?

Şirketin 800 şubesi var, “Stok adedi 4000 adet” diye duyuru yapılıyor. Yani böyle bir ürüne kampanya teşhiri yapılamadığı gibi sadece az sayıda şanslı müşterinin kısmeti olmaktadır. Şaşırdığım taraf; bu markaların sahibi tedarikçilerin kendilerini neden kullandırdıklarıdır. Veya reklam gibi görülüyorsa bunun çok kötü bir reklam olduğu nasıl fark edilemiyor?

Zira mağazada ürünü bulamayan tüketiciye, çoğu zaman “üretici firma göndermedi” denmektedir. Örnekler, küçük esnaf veya yerel zincirlere ait değildir.

Önceki senelerde kırtasiye sezonunun en düşük fiyatlı perakendecisi bu senenin pahalıları arasındadır. Eski şöhretin riske atılması da şaşırtıcıdır.

Yeni moda bir insert uygulaması daha var!

Fiyatlarının rekabetçi olmadığını iyi bilen bazı perakendecilerin indirim broşüründe “yüzde 15 tasarruflu” açıklamasını yeterli görmeleri oldukça tuhaftır. Tüketici için hiçbir şey ifade etmediği de ortadadır. Normal raf fiyatı yok, indirimli fiyat yok ama tasarruflu olduğu mesajı var. Bu kampanyaların ne kadar gerçekçi olduğunu anlamak isteyenler, sözde tasarruflu fiyatı öğrendikten sonra bir de çevrelerindeki normal raf fiyatlarına bakmalılar. Ya aynı seviyede ya da daha üzerinde kaldığını görecekler!

Sonuç olarak; yüksek enflasyon dönemleri fiyat istikrarını ortadan kaldıran ortamlar yaratabilir. Herkes kendi gemisini kurtarmaya kalkınca da serbest piyasada tam rekabet koşulları sağlıklı işlemez ve tüketiciyi koruyacak bir otoriteye ihtiyaç duyulur. Bütün bu söylediklerim temel gıda ürünleri için geçerlidir. Kimse bu kategorilerde arz-talep dengesinin kendiliğinden oluşmasını beklemesin. Normalde tüketici almazsa fiyat düşer değil mi?

Evet ama her üründe değil, zira tüketici talebi düşürmek için aç mı kalacak yani…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (12)

Ercüment Tunçalp

Bu yazımızın konusu İsviçre’dir.

Amacımız da Avrupa’nın en pahalı ülkesinde yaşamak mı daha zor, en ucuz ülkesinde yaşamak mı, onu anlayabilmek…

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2021 yılına ilişkin hane halkı nihai tüketim harcamalarına göre satın alma gücü paritesi sonuçlarını açıkladı.

Avrupa’da tüketim mal ve hizmetlerine ilişkin fiyat düzeyi endeksi en yüksek ülke 167 ile İsviçre, en düşük ülke ise 40 ile Türkiye oldu.

Bu neyi gösteriyor?

27 Avrupa Birliği (AB) ülkesi genelinde 100 euro karşılığı satın alınan aynı mal ve hizmet sepetinin, Türkiye’de 40 euro karşılığı TL ile satın alınabileceğini gösteriyor. Elbette İsviçre’de de 167 euro karşılığı ile…

Peki bu ne ifade ediyor?

Sadece ülkelerin fiyat seviyelerini…

Başka?

Başka da bir şey ifade etmiyor!

Daha açık şekilde; bir ülkenin fiyat düzeyi endeksi 100’den büyük ise bu ülke karşılaştırıldığı ülke grubu ortalamasına göre “pahalı”, 100’den küçük ise “ucuz” olarak ifade ediliyor. Bu kadar…

Satın alma gücünü, gelir seviyesini dikkate almadan sadece fiyat seviyesi üzerinden hesaplamanın inandırıcılığı olamaz. İşte biz o eksik kalan kısmı tamamlıyoruz.

Sayın Volkan Baysal’ın, 27 Ağustos 2022 tarihli, İsviçre’de 1 saatlik asgari ücretle neler alınabilir?” konulu alışveriş videosundan faydalandık. Kendisine bu çalışma için teşekkür ediyorum.

Şimdi yukarıdaki liste üzerinden kıyaslamalara başlayalım…

  • Adı geçen arkadaşımızdan, İsviçre’de yıllık brüt asgari ücretin 56.000 frank, aylık brüt asgari ücretin 4.665 frank ve net asgari ücretin 3.200 frank olduğunu öğrendik. Haftalık 40 saat çalışma esası üzerinden de 3200 / 160 = 20 frank saatlik ücrete ulaştık.
  • Lidl marketten yapılan alışverişin toplamı 1 saatlik asgari ücrete denk getirilerek 20,31 frank tuttu. Aynı alışverişin karşılığı olarak Carrefoursa sisteminden aldığımız benzer ürünlerin fiyatları da 299,60 TL tuttu.
  • 1 İsviçre frangı, 19,09 TL karşılığıdır. 1 İsviçre frangı, 1,05 euro karşılığıdır. 1 euro, 18,24 TL karşılığıdır.
  • İsviçre’de net asgari ücret 3.200 frank (3.360 euro), Türkiye’de net asgari ücret 5.500 TL’dir (302 euro). İsviçre asgari ücreti 61.088 TL karşılığıdır.
  • Bir İsviçre vatandaşı aylık geliri ile bu alışverişi 1 ay içinde 158 defa yapabilirken, aynı alışverişi bizim tüketicimiz 18 defa yapabilmektedir.
  • Veya İsviçre vatandaşı bu alışverişi gelirinin yüzde 0,6’sı ile yapabilirken, aynı alışverişi bizim tüketicimiz gelirinin yüzde 5’i ile yapabilmektedir.
  • Listede görüleceği üzere Avrupa’nın en pahalı ülkesi ithal muzu euro bazında bizim yerli muzdan daha ucuza satıyor. Bu konu da aynen yumurta gibi özel ilgiyi hak ediyor!
  • İki taraftaki alışverişi de euro bazında gösterirsek; İsviçre deki alışveriş tutarı 21.32 euro, Türkiye alışverişi 16.43 euro karşılığıdır.

Türkiye alışverişi euro bazında İsviçre alışverişinin yüzde 77’si seviyesinde iken, Türk tüketicinin euro bazında geliri İsviçreli tüketici gelirinin yüzde 9’u seviyesindedir.

  • Her iki ülke vatandaşının gelirini de harcamasını da bir birim üzerinden karşılaştırırsak; geliri 1.7 kat fazla çıkan ülkemiz vatandaşının harcaması 14.7 kat fazla çıkar. Eğer her iki tarafın gelir ve fiyat düzeyleri benzerlik gösterseydi bizdeki alışverişin tutarı 299,60 TL yerine sadece 34,65 TL çıkmalıydı. Veya 299,60 TL’lik alışverişi yapan vatandaşımızın asgari ücreti 47.555 TL olmalıydı. Evet aradaki fark bu kadar büyük olunca böyle inanılması güç rakamlar ortaya çıkıyor ama gerçek budur. Yoksa en kolayı, ülkeleri fiyat seviyelerine bakarak sıralamaktır ki buradan doğru sonuç çıkmaz.

Sonuç olarak; kişi başı milli gelirde oluşan büyük fark satın alma gücünün hangi tarafta açık ara önde olduğunu çok net ortaya koyuyor zaten. Ancak küresel bazı kurumların (Dünya Bankası, IMF gibi) icadı olan ve yapay olarak yaratılan “satın alma gücü paritesine göre gelir” şu anda küresel ortamda en çok tartışılan konu olmaya devam ediyor.

Yazının başında belirttiğim, TÜİK tarafından çıkartılmış fiyat düzeyi endeksinde 167- 40 değerlerinin nasıl bulunduğunu bilmiyorum. Ancak iki ülke arasında euro bazında alışverişte bu kadar fark olmadığını çok iyi biliyorum. Zira devamlı kıyaslıyorum. Son alışverişte olduğu gibi yüzde 79 seviyesinde veya 2 sene önce tespit ettiğimiz gibi yüzde 46 seviyesinde kalan fiyat düzeyimiz yanına elbette gelir düzeyleri arasındaki farkı da ilave ediyorum.

Matematiği bir tarafa bıraksak bile, dünyanın değişik yerlerinde sadece süpermarket otoparklarındaki alışveriş arabalarının yüküne ve içeriğine bakarak da satın alma gücünün hangi tarafta ağır bastığı kolayca tespit edilebilir.

87.087 dolarlık kişi başı geliri (bu da bütün nüfusun ortalaması) bizden 9 kat fazla olan İsviçreli tüketici de pahalı bir ülkede yaşadığını biliyor. Ve hatta aylık süpermarket alışverişi için Fransa veya Almanya’ya geçenler de oluyor. Bu durum satın alma gücü düşüklüğünden değil, hesabını iyi yapan ve ne tasarruf ettiğini hesaplayabilen bilinçli tüketicinin davranışı olarak öne çıkıyor.

Darısı bizim başımıza…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER