Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Hileden vazgeçmeyenler!

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Tarım ve Ormancılık Bakanlığı’nın yaptığı kontroller sonucunda kamuoyunun bilgisine yeni sunulan ‘Hileli Gıda Ürünleri Listesi’ tam 119 sayfadır.

Laboratuvar tetkiki sonucunda taklit ve tağşiş yapıldığı kesinleşen gıdaları üreten 618 firmaya ait ürün sayısı da 1211 adettir. Nüfusa oranla en fazla taklit ve tağşişin yaşandığı iller; sırasıyla Afyon, Kayseri, İzmir, Aydın, Diyarbakır, Adana ve Konya’dır.

Bu konudaki son yazım Temmuz ayında Hile yapanı tüketici tanımalıdır başlığı ile yayımlanmıştı. Özet olarak, teşhirlerin sürmesini istemiştim.

Listelerin yayımına verilen 19 ay araya rağmen, bu önemli hizmeti yerine getiren Bakanlık görevlilerine bir tüketici olarak teşekkürlerimi iletiyorum.

Bu güne kadar ki her listeyi çok dikkatli şekilde gözden geçirdiğim için rahatça söyleyebilirim ki mevcut cezalar bu hilekârlar için caydırıcı olamamaktadır.

En az 35-40 firma önceki listelerde de eksiksiz yer almışlardı. Bu firmalara artık ceza vermek yerine cesaret madalyası takmak daha anlamlı olur!

Özellikle at etini, eşek etini ve domuz etini farkettirmeden vatandaşa yedirenlerin aynı usulle beslenmelerini öneririm.

Ulusal bir perakendeci, private label ürünü daha önce de birden fazla ayıplı listede yer almasına rağmen, hâlâ kalite kontrolde titiz davranıp güvenilir bir üretici bulamamış. İşletmelerin adlarını ve markalarını ben ağzıma almak istemiyorum. Listenin tamamına buradan ulaşılabilir.

Hilenin rekor kırdığı kategoriler; bitkisel yağlar, et ve et ürünleri, süt ve süt ürünleri, bal ve arı ürünleri, baharatlar, çikolata ve takviye edici gıdalardır.

Pişkinliğin sınır tanımadığı sloganlar:

  • Hileli ürünün markasına dini terim ilave etmişler.
  • Hileli ürünün markasına ‘gurme’ eki yapmışlar. Hem de tek firma değil. Adam hem sahte ürün yapıyor, hem de kendisini “lezzeti keşfetmiş, damak tadına sahip kişi” olarak lanse ediyor. Veya sahte ürüne ‘beklentisi yüksek’ müşteri arıyor, hem de sağlıklı üründen fazla fiyata…
  • Hileli ürüne ‘%100 Doğal’ açıklamasını uygun bulmuşlar. Bırakınız doğal olmasını, sıradan ürün olsa bile şükredeceğiz. Yani iki yalan birden gerçekleşmiş.

Enerji içeceklerinde uygunsuzluğun faili ‘Tadalafil ve Sildenafil’ oluyor.

Kullanımı yasak olan ve kalp ile tansiyon hastalarında ölümlere neden olacak riskler taşıyan performans artırıcı kimyasallardır bunlar. Elbette kutuların üzerinde açıkça belirtilmiyor, vitamin adları ile gizleniyor. Laboratuvar tahlilinde bu kabahatin çıkmaması imkansızken cesaretin seviyesi şaşırtıyor.

En rahat hilenin yapıldığı alan bal kategorisidir. En yaygın hilelerin başında arı beslenmesinde kullanılan şerbetler, yani fruktoz kullanımı geliyor. Fruktoz, ortam ısınması sonucu HMF adı verilen bir kimyasalın ortaya çıkmasına neden oluyor. Bu madde sadece arılara değil, insanlara da zarar veriyor. Bir diğer önemli hile ballara su ilavesidir. Daha birçok hileyi saymaya bu sayfalar yetmez. En uç noktası, hiç arı ile karşılaşmamış balın da üretilmiş olmasıdır.

Taklit ve tağşiş listesine giren onlarca bal markasından bazılarını yakın zamana kadar market zincirlerinin raflarında görüyorduk. Tadım çalışmalarını izlediklerim de var. Aralarında ödüllü olan marka da var. Hileli markaya ait ambalajda ‘Organik- Doğal Arı Ürünleri’ açıklaması da var.

Baharatta boya tespiti de güvenli marka seçiminin önemini ortaya koyuyor. Aksi halde bir market markası da acı kırmızı biberde boya mağduru olabiliyor.

Bir de listeye bakıldığı halde kolay farkedilemeyenler var. Örneğin en fazla mağaza sayısına sahip bir indirim marketin markası da var. Ancak marka, tabela adını taşımadığı için gözden kaçabiliyor. Ürünün cinsi tatlı toz biber.

Önerim; üretici adı yanında marka sahibi perakendeci adının da belirtilmesidir.

Bitki çayı ve kahve ürünlerinde de sildenafil ve sibutramin içeriğe dahil olmuş. İlkini yukarda açıklamıştım. Sibutramin ise; kilo vermede, verilen kilonun korunmasında ve obezite tedavisinde kullanılan bir ilaçtır. Doktorlar uyarıyorlar; “Bitkisel ürün kullanıyorum derken belki olması gerektiğinin çok üzerinde sibutramin alıyor olabilirsiniz ki, bu ve benzeri ilaçların kullanım şekli ve dozu doktor tarafından ayarlanmadığı takdirde olası kardiyak etkileri nedeniyle hayati risk ortaya çıkabilir” deniyor.

Bitkisel yağ ve margarine tam 32 sayfa ayrılmış ve her sayfada 9-10 marka yer alıyor. Sıkılmış meyve suyu gibi olması gereken sızma zeytinyağını çeşitli yağların karışımı haline getiren hilekârları mutlaka iyi tanıyın.

Zaten tanıyorsunuz. Sıvıyağ sektörünün en bilinen markalarından birisinin naturel sızma yağı hileli çıktı. Bir markanın değerli bir üründe sık sık indirim kampanyalarına ilgi göstermesi, perakendecinin laboratuvar tetkikini gerekli kılar. Bundan vazgeçtik, ürün hâlâ raflarda mevcudiyetini koruyor.

En kaliteli yağ ‘naturel sızma’ olanıdır. İçlerinde düşük kaliteli yağların karıştırıldığı perakendeci markası da var, ünlü bir köftecinin markasına karıştırılmış pirina yağı da var (çoğunlukla sabun yapımında kullanılır). Köftenin şöhretini gölgelemeye değmese gerek…

Önemli bir resmi kurumun Personel Yardımlaşma ve Emeklilik Vakfı’na ait markayı da hileli üretmişler. Böylece gözü karalığın sınırını da aşmışlar!

Bir marka, “%100 Doğal Ayçiçek Yağı” sloganı ile rafa çıkmış ama içine ayçiçek yağından başka yağları da katmış. Hileli yağların etiketine eklenen gold, safir, zümrüt, inci, gurme kelimeleri ile bir taraftan düşürülen kalite, diğer taraftan artırılan kalite imajı ile telafi edilmeye çalışılmış!

Et ve et ürünleri 42 sayfadır. Herhangi bir lokantada karın doyurmanın bedeli, dana eti yerine kanatlı eti, baş eti, sakatat ile hazırlanmış pide, lahmacun, köfte ve döner yemek olabilir. Tekirdağ köftesi seven varsa listeye göz atmasını tavsiye ederim. En tanınmış ürün markaları bu kategoridedir.

Seçkin marketlerde satılan şöhretli bir et ürünü markası da tağşiş yapmış.

Tağşişi yapan firma ‘Kamuoyuna duyuru’ yapmayı da ihmal etmemiş. Uzun uzun firmanın tanıtımını yaptıktan sonra ; “… tağşiş yapıldığına yönelik iddiaların gerçek dışı olduğunu, aksini ispatlayan belgelere sahip olduğumuzu beyanla, söz konusu iddialar neticesinde tüm ürünlerimiz üzerinde uluslararası standartlarda yüzlerce analiz yapılmış ve analiz sonuçlarında hiçbir şekilde tağşiş yapıldığına dair tespite rastlanılmamıştır” deniyor. Bana göre tatmin edici bir açıklama değildir. Çünkü;

  • Tağşiş yapıldığına yönelik iddialar devletin resmi raporuna dayanılarak yapılmaktadır.
  • Şirket tarafından yaptırılan yüzlerce analizin temiz çıkması ise bir anlam ifade etmez. Zira, kimse tahlile gönderdiği numunesini kusurlu şekilde üretmez.

Bendeniz de bu ürünün mağduruyum ama derecesini bilmiyorum. Listede kangal fermente sucuğun üretim tarihi 26 Şubat 2019, Macar salamın üretim tarihi 27 Nisan 2019 olduğuna göre, demek ki en az 6 aydan beri müşterisi olduğumuz markayı tüketmişiz. Diyebilirsiniz ki; kaç yıllık perakendecisin, senide mi kandırdılar?

Evet beni de kandırdılar. Nasıl mı?

Perakendecinin kalite kontrol birimine güvenmiştim, bütün hatam bu. Onlar da raftan çekmek için bizim gibi Bakanlığın tağşiş listesini beklemişler!

Ürünün üzerindeki ifade “gurme”, marketin konsept tanımı da “gurme” olunca bizim payımıza da istemeden domuz eti yemek düşmüş. Aynı işletmede kanatlı eti de karıştırılmış (18 Ekim 2018) ama artık bunların yanında hafif kalıyor.

Tek tırnaklı etin tarifi içine domuzdan başka at ve eşek eti de giriyor. Ülkeye yayılmış yüzlerce şubesi olan tanınmış köfteci de tek tırnaklı eti uygun bulmuş.

Başka bir üretici tarafından market markası olarak üretilen sucuğun içinde de kanatlı eti tespit edilmiş. Şaşırtıcı olan, bu üretici firmanın önceki listelerde de yer almasına rağmen perakendecinin güvenini nasıl kazandığıdır. Tedbirsizliği göstermek açısından altını çiziyorum.

Süt ve süt ürünleri kategorisinin önemli özelliği, mutlaka tahlil sonucunun beklenmesine ihtiyaç duyulmamasıdır. Tecrübeli bir şarkütör veya kategori yöneticisinin; görerek, tadarak, koklayarak ve fiyata bakarak süt ürünü içeriğinde bitkisel yağ, jelatin ve nişasta gibi doğallığı bozan maddeler olduğunu tahmin etmesi hiç zor değildir. Emin olmak için tahlile göndermek yeterlidir.

Ayranda, yoğurtta ve tereyağda tahlil sonucu ortaya çıkan bir başka madde ise; küf ve maya gelişiminin önlenmesinde kullanılan koruyucu bir gıda katkı maddesi olan Natamisin’dir. Raf ömrünün uzatılmasını sağlar. Fazla miktarda kullanıldığında insan sağlığına zarar verir.

Bu kategoride de perakende zincirlerin çoğuna tedarik sağlayan tanınmış bir peynir üreticisi vardır. Lor peynirine nişasta karıştığı görülüyor. Hem de önceki listelerde de yer almasına rağmen…

Sonuçta; hileden vazgeçilmediğine göre cezanın dozu artırılmalıdır. Taklit ve tağşiş yapanlar daha sık açıklanmalıdır. Perakendeci ayıplı ürünleri kalıcı olarak raftan çıkartmalı, buna kayıtsız kalanlar üreten kadar sorumlu tutulmalıdır.

Tüketici de listeleri dikkatlice inceleyerek o firmalarla alışverişe noktayı koymalıdır. Bu mücadelenin başka türlü kazanılmasına imkan yoktur.

2012 yılından bu tarafa yayınlanan listeler karşılaştırılırsa ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır.

Markaların göreceği zarar sadece sahibini ilgilendirse, “kendi düşen ağlamaz” der geçerdik. Oysa herbiri ülkemizin tarihi ve turistik değere sahip olan illeri, ilçeleri bu taklit ve tağşiş olaylarının adresi olarak olumsuz etkilenmekteler. Dolayısıyla bu şehirlerimizin ticaret ve sanayi odaları da yıpranmayı engellemek üzere mutlaka birşeyler yapmalıdırlar.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Savaş öncesine ait ekonomik tablo

Ercüment Tunçalp

ABD- İran savaşının ülkemiz ekonomisine etkilerine bakmadan evvel Mart ayından önceki duruma odaklanmak daha isabetli olur. Zira savaş öncesi ile sonrasını birbirine karıştırma ve bütün zorlukları savaşa yükleme ihtimali var ki; bu sorunları daha da ağırlaştırabilir.

2025 yılı büyüme oranımız yüzde 3,6 olmuş, kişi başı gelirimiz ise 18.040 dolara çıkmıştır. Kağıt üzerinde güzel duruyor değil mi?

Oysa yukardaki geliri herhalde nüfusun en az yüzde 70’i göremiyor. Zira çok kullanılan kişi başına gelir, GSYH’nın ülke nüfusuna bölünmesi ile bulunuyor.

Eurostat verilerine göre Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik grubun, en yoksul yüzde 20’lik grubun 9 katı gelir elde ettiği bilinirken, aritmetik ortalamanın o kadar da önemsenecek bir yanı yoktur.

Ekonomik büyüme bu sorunları çözmediği için de vatandaşın ilgisini çekmiyor. Ortada olan tek gerçek, sermayenin büyüdüğüdür. Eğer bir ekonomide büyüme sağlanırken toplumun büyük kesimi için refah düzeyi düşmekte ise ‘yoksullaştıran büyüme’ söz konusudur. Gelir eşitsizliğinin nasıl ölçüldüğüne ve ülkemiz açısından sonuçlarına bir ay kadar önce değinmiştim.

Peki bu bizi nereye götürüyor?

İsviçreli Credit Suisse ve UBS tarafından yayımlanan verilere göre Türkiye’de en zengin yüzde 1’lik kesim ülkedeki servetin yüzde 40’ını alıyor. Dolayısıyla servet dağılımı adaletsizliği konusunda da Avrupa’da ilk sırayı bırakmıyoruz.

BDDK’nın yayımladığı açıklamaya göre; mevduatın yüzde 80’i sadece 2,2 milyon kişiye ait olduğuna göre şimdi daha da geniş bir pencereden bakalım…

Serbest piyasa ekonomisine dayalı bir sistem, üretim ve tüketim üzerine kurulduğu için sürekli büyümeyi gerektirir. Ayrıca sadece büyümeyi öne alan ülkelerde gelirin nasıl arttığının bir önemi yoktur. Örneğin finans kaynaklı bir büyümenin istihdama katkısı çok düşüktür.

Oysa sağlıklı bir ekonomide gelirin tüketim için harcanması da tasarrufa yönelmesi de (yastık altı değil) aynı sonuca götürür; yani büyüme ve istihdam yaratır. Biraz daha açacak olursak; tüketim arttığı durumda, bu talebe cevap olmak üzere önce yatırımlar, sonra da üretim artar.

Peki bu her zaman ve her yerde aynı sonucu verir mi?

Hayır, zaten sorun da buradadır!

Evdeki hesap çarşıya uymazsa bu döngü bozulur. Eğer tüketim arttıkça yeni yatırımla değil de kolay olan hammadde ve ara malı ithalatı tercih edilirse ekonomik büyüme istihdam yerine enflasyon yaratan bir özellik kazanır.

Aynı şekilde tasarrufların da banka yerine yastık altına (döviz ve altın olarak) yönelme durumu krediye dönüşmediği için ideal durumu yansıtmaz.

Bunu önlemenin çaresi eksi reel faizi gündemden düşürmektir.

Maalesef ülkemizde olan sürecin bu negatif tarafıdır.

Eğer bir ülkede enflasyon sürekli yüksek seyrediyorsa, büyüme oranı ne olursa olsun refah olumsuz etkilenir. Yani bu mücadelenin önceliği olmalıdır değil mi?

Şubat 2026 enflasyon rakamları açıklandı. TÜİK’e göre TÜFE’deki aylık artış yüzde 2,96, yıllık artış yüzde 31,53 olarak gerçekleşti.

Ortada dezenflasyon olarak tanımlanacak bir süreç yaşanmadığı halde faizlerin düşürülmesi konusunda yoğun bir istek var. Resmi kaynaklarda da bunu destekler şekilde, ‘dezenflasyon süreci’nde olduğumuz ifadeleri yer almakta…

Kasım ayında, son dört aya ait verilerle dezenflasyon sürecinde olmadığımızı belirtmiştim Şimdi bunu tekrar ediyorum ve aşağıda bir kere daha son dört ayın verilerini de belirterek soruyorum; Dezenflasyon nerede?

Tabloya bakışı kolaylaştırmak açısından bir hatırlatma faydalı olacaktır.

Dezenflasyon, zaman içinde enflasyonda kalıcı düşüşün sağlanacağı süreci ifade eder. Yani bir defalık değil, ‘kalıcı düşüş’ ve ‘süreç’ özellikleri olacak…

  Kasım Aralık Ocak Şubat
TÜFE (yıllık % değişim) %31,07 %30,89 %30,65 %31,53
TÜFE (aylık % değişim) %0,87 %0,89 %4,84 %2,96

Daha da geriye gidelim. 2025 yılı ilk 2 ayında yüzde 7,42 çıkan enflasyon, 2026’nın aynı döneminde kümülatif yüzde 7,95 olarak gerçekleşmiştir. Bunun anlamı; SSK ve BAĞ-KUR emeklilerinin aldığı yeni zamların yarıdan fazlasının bu kısa sürede eridiğidir.

Bir taraftan Merkez Bankası’nın hâlâ yüzde 16’lık yıl sonu enflasyon hedefi kenarda dururken, diğer taraftan yine Merkez Bankası’nın Hanehalkı Beklenti Anketi’ne göre; vatandaşın 12 ay sonrasına dönük yıllık enflasyon beklentisi yüzde 48,81 olarak açıklanmıştır. İnandırıcılık sorununun yarattığı bu durum, fiyatlama davranışlarını bozuyor, enflasyonla mücadeleyi de sekteye uğratıyor.

İşte henüz ortada savaş durumu yokken manzara buydu ve 23 Şubat 2026 tarihinde IMF Türkiye Raporu’nu açıklamıştı.

Konumuzla ilgi olan bölümü aktarıyorum…

“Güçlü kredi büyümesi, para politikasının enflasyonu Merkez Bankası hedefleriyle uyumlu seviyelere indirmek için hâlâ yeterince sıkı olmadığını göstermektedir. Daha yüksek bir reel politika faizi patikası, daha hızlı dezenflasyonu destekleyecek ve hedeflere ulaşma olasılığını artıracaktır. Bu, politika faizinin 2024’te ulaşılan nihai seviyeye (yaklaşık yüzde 48) daha yakın bir düzeye yeniden yükseltilmesi ve enflasyon hedeflere uyumlu hale gelene kadar da reel faizin yüksek tutulmasıyla sağlanabilir.”

İşte dışardan bakan bir göz bizden de fazlasını önermektedir. Üstelik bunun içinde 28 Şubat 2026 tarihinde başlayan savaşın yükü yoktur.

Sonuç olarak; yukardaki ekonomik tabloyu düzeltmek için daha yapılması gereken çok şey varken, bir de üstüne savaş şartlarının getireceği olumsuzluk eklenecektir. İşte bunun için savaş öncesi ve sonrası diye tabloyu ikiye ayırmak ve de diğer ülkelerin alacağı tedbirlerden daha fazlasına ihtiyacımız olduğunu da kabul etmek zorundayız.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ayçiçek yağı fiyatları üzerine…

Ercüment Tunçalp

Dünyada gıda fiyatları düşerken bizde artışın sürmesi artık alıştığımız bir durum oldu. Ancak bazı ürün kategorileri var ki; ne mantıkla ne de matematikle bağdaşmayan fiyat şişmeleri yaşanıyor. Kırmızı et ve çikolatayı yazmıştım, şimdi sırada ayçiçek yağı var…

Üzerinde çok konuşulduğu halde hiçbir şey söylenmeyen kategoridir bu…

  • İki yıl önce Trakya Birlik Başkanı Şafak Kırbiç’i dinleyince fiyat artışlarının devam edeceğini anlamıştım. Zira Başkan fiyatların konuşulmasından rahatsızdı ama yukarda belirttiğim fiyat şişmelerini sektör adına da savunamıyordu.

“Yağ fiyatları piyasada çok konuşulmakta ama aslında pahalı değil” diyordu. Yani döviz bazında diğer ülkelere göre ikiye katlanan raf fiyatlarımızı pahalı bulmuyordu. Üstelik tüketiciye tavsiyeleri de vardı. “Her nedense yağ fiyatları her zaman televizyonlarda yer alıyor, bu büyütülecek bir olay değildir. Bir kişinin ülkemizde yıllık yağ tüketimi 12 litre. Bunu da aylığa vurduğumuzda bir kişinin aylık tüketimi 1 litre yağ, güne böldüğümüzde ise bir kişinin günlük 1 TL bile yağ gideri yok” diyebiliyordu Başkan…

Yani üretici yerine tüketicinin maliyet hesabını yapıyordu…

Elbette zaman zaman başka görüşleri de dinliyoruz…

  • Ülkemizin bu üründe dışa bağımlı olduğunu biliyoruz. Yani ihtiyacın yaklaşık yarısı iç üretimden, diğer yarısı da dışardan geliyor. Ancak dünyada tamamını ithal eden ülkelerde bile fiyat bizimkinin yarısı. Demek ki; içerdeki pahalılığın sebebi dışa bağımlılık olamaz. O zaman bu gerekçeyi geçelim.
  • Farklı maliyeti olan piyasalardan tedarikte söz konusu değildir. Zira dünyanın en büyük iki üreticisi Rusya ve Ukrayna olduğuna göre bütün ithalatçı ülkelerin kullandığı kaynak hemen hemen aynıdır. Zaten diğer ithalatçı ülkeler arasındaki raf fiyatları benzerliği de bunu teyit ediyor. O zaman bizdeki şişmenin nedeni olarak bu şık da devre dışı kalmış oluyor…
  • Efendim son yıllarda Trakya’da kuraklık sebebiyle verim düşmüş. Evet bu üreticinin sorunu olsa da destek vermesi tüketiciden beklenemez. İthalat bunun için yapılıyor zaten. Bölgeye devletin sulama yatırımı yapması bekleniyor, haklı bir istektir ama bu da aşırı şişmiş tüketici fiyatını izah etmez. Zira kullanılan başka kanallar mevcuttur.
  • Diyelim ki; bu ürün ülkemizde hiç yetişmiyor ve tamamını dışardan alıyoruz. Raf fiyatları daha çok artar mı? Elbette hayır. Tersine düştüğünü izleriz.

Ancak bazı çevrelerin sihirli dokunuşları olmazsa…

  • Zaman zaman yüzde 30-36 olan ayçiçek yağı gümrük vergileri, 4 Mart 2022 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan kararla sıfırlanmıştı. Fiyat artışı durdu mu?

Fiyat istikrarının sağlanması için alınmış bir karardı ama tersine stokçuların frene basması sebebiyle yok satmalar ve sonrasında da fiyat artışları sürmüştü.

Demek ki; vergi konusu da bu kadar büyük farkı azaltmıyor….

Geçtiğimiz yıl içinde de son yayımlanan Cumhurbaşkanı kararı ile ham ayçiçek yağı ithalatında gümrük vergisi yüzde 36’dan yüzde 30’a indirildi, Karar 1 Ekim 2025’ten geçerli oldu ve Kosova’dan yapılacak ithalat ise sıfır gümrükle yapılacaktı. Raflara yansıdığını gördük mü?

Şimdi de elimizdeki son ürün bilgilerine bakalım…

  • 2023/24 üretim sezonunda üretilen 1,9 milyon ton yağlık ayçiçeğinden 758 bin ton ham yağ üretimi gerçekleşti. Böylece 2023/24 üretim sezonunda Türkiye’nin 2,4 milyon ton olan toplam ayçiçek ham yağ arzının yüzde 32’si yerli üretim ile geriye kalan kısmı ise tohum ve ham yağ ithalatı ile karşılanmış oldu. İthalatımızın yüzde 95’i Rusya ve Ukrayna’dan yapılmıştır. (Tarım ve Orman Bakanlığı Tarımsal Ekonomi ve Politika Geliştirme Enstitüsü)
  • TÜİK verilerine göre 2023/24 sezonunda Rotterdam üretici fiyatı 483 $/ton, Türkiye fiyatı ise 638 $/ton olarak gerçekleşmiştir. Rotterdam Avrupa’nın en büyük limanı ve ticaret merkezidir. Avrupa’nın kapısı da diyebiliriz. Dolayısıyla bildirilen fiyatın kapsama alanı görülsün istedim.

Dünya üretici fiyatlarının yüzde 32 üzerinde olduğumuzu görüyoruz ama bu da yüzde 100’e yaklaşan farklı raf fiyatlarımızı açıklamaya yetmiyor.

  • Bunu görmek için de değişik tarihlerde diğer ülkelerle yaptığımız market fiyat kıyaslamalarına bakalım…

Şubat 2026, 1 litre fiyatı Sırbistan’da 1,53 Euro, Türkiye’de 3,46 Euro,

Şubat 2026, 1 litre fiyatı K. Makedonya’da 1,56 Euro, Türkiye’de 3,59 Euro,

Aralık 2025, 5 litre fiyatı Rusya’da 6,45 Euro, Türkiye’de 9,14 Euro,

Aralık 2025, 2 litre fiyatı Belçika’da 3,99 Euro, Türkiye’de 7,36 Euro,

Eylül 2025, 1 litre fiyatı İtalya’da 1,59 Euro, Türkiye’de 3,26 Euro,

Eylül 2025, 1 litre fiyatı Macaristan’da 1,83 Euro, Türkiye’de 3,32 Euro,

Ağustos 2025, 1 litre fiyatı Tayland’da 2,06 Dolar, Türkiye’de 3,39 Dolar,

Ağustos 2025, 1 litre fiyatı Hollanda’da 1,48 Euro, Türkiye,de 3,00 Euro,

Temmuz 2025, 1 litre fiyatı Kazakistan’da 1,56 Euro, Türkiye’de 3,05 Euro,

Haziran 2025, 1 litre fiyatı Yunanistan’da 1,75 Euro, Türkiye’de 3,04 Euro,

Eylül 2024, 1 litre fiyatı Bulgaristan’da 1,77 Euro, Türkiye’de 2,63 Euro,

Haziran 2024, 1 litre fiyatı Macaristan’da 1,11 Euro, Türkiye’de 2,37 Euro olarak tespit etmiştik. Buna göre (2 ila 5 litreler ve dolar kıyaslaması hariç) yurt dışı fiyat ortalaması 1,57 Euro, Türkiye fiyat ortalaması 3,08 Euro olarak karşımıza çıkıyor. Euro bazında yüzde yüze varan pahalılığı normal görmek mümkün mü? Girdi maliyetleri dünyada sadece bizi mi etkilemekte?

Sonuç olarak; üreticimizin yukardaki bütün taleplerini haklı buluyorum. Ancak tüketici de raf fiyatlarına bakıyor ve tedarik zincirinde olanlara ve anlatılanlara bir anlam veremiyor. Esasında üreticiye eline geçen paranın az gelmesi, tüketicinin de raftaki fiyatı fahiş bulması çok şey anlatıyor. Tedarik zincirinin aradaki arızalı halkaları ise denetlenmeyi ve onarılmayı bekliyor!

Yoksa kuraklık, dışa bağımlılık, gümrük vergisi, verimsizlik, desteklerin yetersizliği yukardaki yüksek fiyat farklarını açıklamaya yetmiyor. Çikolata ve birçok üründe olduğu gibi haftalık geçici indirimler de algıyı değiştirebiliyor ama gerçeği değiştiremiyor…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Tüketiciyi yanlış anlamak!

Ercüment Tunçalp

Tüketici Güven Endeksi’nin (TGE) şubatta 2 puan artarak 85,7’ye yükselmesini, “Tüketici güveni 11 ayın en yüksek düzeyinde” şeklinde değerlendirmek ve üstelik bir ekonomi yazarının ağzından okuyucuya servis etmek en azından özensizliktir.

Zira ortada tüketici güveni yok ki; arttığı veya eksildiği konu edilebilsin…

Herkes biliyor ki; Endeks 0-200 aralığında değer alır. Endeksin 100’den büyük olması tüketici güveninde iyimser durumun, 100’den küçük olması ise tüketici güveninde kötümser durumun işaretidir. Yani endeks artışı ile güven artışı başka başka şeylerdir

İşte bunun için yukarda belirttiğim 85,7’lik değer, tüketici güvensizliğinin devam ettiğini ancak kötümserliğin biraz azaldığını gösterir. Yani “tüketici güveninde bir artış” söz konusu değildir.

Sadece ekonomide değil hayatımızın her ayrıntısında, “hiç olmayan bir şey” üzerinden olumlu veya olumsuz yönde değişimden söz etmek yanlıştır.

İşte bunun için bir endeks belirlenmiş ve 100 sınırının altında kalan her değerin “güvensizlik” şeklinde ifade edilmesini emretmiştir. Örneğin varsayalım ki; bir ay önce 65 olan TGE, ertesi ayda 98 olsun, burada büyük bir değişim var değil mi?

Evet ama bu sadece endeks değişimidir ve hâlâ tüketici güveni söz konusu değildir. Eğer bu değer 98 yerine 101 olsaydı, o zaman “güven artışının başladığı” şeklinde bir ifade doğru olabilirdi.

Tüketici Güven Endeksi (TGE), TÜİK tarafından anket yoluyla derlenen verilerle oluşturuluyor. Bu yapılırken, birden fazla başlık ele alınıyor. Bunların arasında tüketicilerin kişisel maddi durumları (geçmiş performans ve gelecek beklentisi), tüketicilerin ekonominin genel durumu ile ilgili görüşleri (ve beklentileri), tasarruf etme durumları (ve beklentileri) gibi değişkenler bulunuyor. Tüm bu farklı değişkenlerin ayrı ayrı endeks değerleri belirlendikten sonra da ortalamaları alınarak TGE oluşturuluyor.

Elbette tüketiciye doğru sorular sorulduğunda doğru sonuca ulaşılabilir.

Bundan 6 yıl önce TÜİK endekste bir değişiklik yapmış, ben de sonrasında bunun yanlış olduğunu ve bu şekilde doğru sonuca ulaşılamayacağını iddia etmiştim.

O günkü değişikliği özetleyelim…

TÜİK, tüketici güven endeksi hesaplamasında kullandığı dört alt endeksten ikisi olan “işsiz sayısı beklentisi” ve “tasarruf etme ihtimali” başlıklarını hesaplamalardan çıkardığını, Eylül 2020’de yayımladığı açıklamalarla duyurmuştu. Bu sayede Eylül’de, 200 üzerinden 61,8 olması gereken endeks, yeni hesapla 82 olarak karşımıza çıkmıştı!

Evet amaç hasıl olmuştu ama bizim tüketicimiz açısından en hayati gerçekler ise göz ardı edilmişti. TÜİK açıklamasında, “Avrupa Komisyonu’nun standartlarına uyulduğu” belirtilmişti. Oysa AB ülkeleri ile aramızda “işsizlik sorunu” ve “tasarruf imkanları” açısından büyük uçurum dikkate alınmamıştı. Buna rağmen güvensiz alan varlığını sürdürmüştü…

Şubat 2026’ya gelindiğinde ise TCMB’nin ‘Merkezin Güncesi’nde, istatistiğin Avrupa Komisyonu’nun öngördüğü çerçevede tutulmasının sakıncaları belirtiliyor ve bazı değişiklikler hakkında bilgiler veriliyor.

Aşağıdaki tek cümle her şeyi anlatıyor…

“Avrupa Komisyonu eşgüdümünde çok sayıda ülkede uygulanan tüketici eğilim anketi, standart bir çerçeveye sahip olduğundan, soru setinin ülkeye özgü ayrıntılı sorular içerecek şekilde revizyonuna sınırlı ölçüde imkan tanıyor…” diye devam ediliyor.

“Günaydın” demek gerekmez mi?

Gerçeği görmek için aradaki zaman farkının 6 yıl olması normal mi?

Elbette değişik ülke tüketicilerinin beklentileri, hayata bakışları ve öncelikleri farklıdır ve bilinmeyen bir şey de değildir. Bir İtalyan ile bir Türk’e aynı soruların uygun olamayacağını Eurostat’ın dikkate almaması mümkün müydü?

Şimdi yine 2020 yılındaki yazıma dönelim ve yukardaki eksik değerlendirmenin o gün için nelere tesir ettiğine bakalım…

Üreticiler, perakendeciler, bankalar ve devlet, karar verme süreçlerinde verileri hesaba katmak için TGE’deki değişiklikleri izlerler. Yüzde 5’in altındaki endeks değişiklileri genellikle önemsiz olarak nitelendirilirken, yüzde 5 veya daha fazla olan endeks değişiklikleri genellikle ekonominin yönündeki değişikliğe işaret eder. Şimdi buradan soruyorum; alt endekslerde yapılan 2 önemli değişiklikle aynı ay içinde yüzde 33’lük sanal artış, bu kurumların önüne hangi gerçeği koymuş olabilir?

Üstelik daha sonraki ayları da etkileyecek olması unutulmadan…

Şimdi de çıkan sonuçlar üzerinden uygun görülen bazı gazete başlıklarını değerlendirelim

  • “Tüketici Güven Endeksi dip seviyeyi gördü” ifadesi doğrudur.
  • “Tüketici güveninde ılımlı artış” bugünkü veriye bakarak yanlış değerlendirmedir..
  • “Tüketici Güven Endeksi Şubat’ta arttı” ifadesi doğrudur.
  • “Tüketici güveni Şubat’ta yükseldi” ifadesi bugün için yanlıştır.

Konunun anlaşılmış olduğunu ümit ediyorum…

Sonuç olarak; ne konuştuğumuzu iyi bilmemiz, rakamlardan daha önemlidir.

Zira verileri değerlendirme aşaması son noktadır ve akıllarda kalacak olan da budur. Üstelik akılda kalan yanlış değerlendirmeyi işe yansıtmanın sonucu ise önemli risk oluşturur…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER