Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş

Ercüment Tunçalp
LOBLAWS CARREFOURSA fiyat karsilastirma
Abone Ol:

Gelişmiş ülkelerin güdümündeki küresel kurumlar, gelişmekte olan ülkeleri mutlu edecek sanal tablolar çizmeyi iyi beceriyorlar. Bu şekilde de güya satınalma gücü paritesine göre gelişmiş ülke insanının geliri azalıyor, gelişmekte olan ülke vatandaşının geliri ise artıyor ve aradaki fark kapanıyor!

Ancak nedense aynı küresel güçler; “ eyvah bunlar bizi yakalayacaklar ” telaşına hiç kapılmıyorlar. Daha geniş ayrıntı, Fiyat farklılaşmasının sebebi başlıklı yazımda görülebilir.

Şimdi perakende sektörünü ilgilendiren tarafıyla, yaşanmış örneklere de bakalım. Bu günkü yazımın tamamı dört genç kardeşimizin uygulamalı çalışmasına dayanıyor. Birisi Kanada’da, diğeri Türkiye’de yerleşik olan ve asgari ücretle çalışan iki genç ailenin, 2020’nin ilk ayında eş zamanlı olarak yaptıkları 33 ürünlük iki alışveriş konumuz…

Alışveriş listesini ve detayını yazımın sonuna ekliyorum.

(Kaynak: You Tube, Kanada’ya Göç)

Kardeşlerimize bu çalışmaları için teşekkür ediyorum. Zira kişisel tercihler farklı olmasına rağmen ortak ürünleri, markaları, benzer ambalajları almaya gayret ettiler. Buna rağmen tam eşleştiremedikleri ürünler oldu. Örneğin somon balığı yerine Türkiye’de levrek aldılar. Kanada alışverişinde 900 gr olan taze kaşar peynir yerine Türkiye’de 700 gr kaşar peyniri tercih etmek zorunda kaldılar. Aynı şekilde yumurta, un, tuz, cola, tuvalet kağıdı standartlarında bazı farklar oluştu. Ben bu farkları, alışverişi yaptıkları perakendecilerin fiyatlarına göre eşleştirdim.

Böylece; Kanada’da 201.10 dolar olan alışveriş tutarı 205 dolar, Türkiye’de 516.65 TL olan tutar 572 TL olarak tarafımdan düzeltildi.

Kanada alışverişi Loblaws’dan, Türkiye alışverişi Carrefour’dan yapıldı. Eğer Wal-Mart çekime izin verseydi Kanada alışverişi biraz daha düşük çıkabilirdi. Yorumlardan gördüğüm kadarıyla, “Türkiye alışverişi neden BİM’den yapılmadı?” diye soruluyor. İki nedenle yapılamazdı. Birincisi BİM’in karşılığı Loblaws değil, Aldi veya Lidl’dır. Kıyaslama bunlar arasında yapılsaydı da netice yine değişmezdi. İkincisi, aileler birçok ürünün (Nutella, Coca Cola, Doritos, Lays, Kinder, Colgate diş macunu, Dove şampuan gibi) marka ve boyut olarak birebir aynısını aldılar. İndirim marketleri, ağırlıklı olarak kendi özel markalarını sattıkları için bu mümkün olmazdı. Dar ürün portföyleri de sağlıklı kıyaslamaya izin vermezdi.

Sonuç olarak, aile fertlerinin eğitimli olmaları ve zorunlu hayat şartlarından dolayı pazarı iyi tanımaları, hem perakendecilerin seçiminde hem de ürün portföyünde isabet kaydetmelerini sağlamıştır.

Kanada’da çalışan Özge ve Cem çiftinin bildirdiği asgari ücret 2100 dolar, Türkiye’de çalışan Serap ve Emre çiftinin asgari ücreti ise 2324 TL’dir.

Şimdi tespitlerime ve yorumlarıma geçiyorum.

  • Kanada alışverişinde, 33 çeşit üründen 25 adedinde vergi yoktu. Et ürünleri, süt ürünleri, meyve sebze, yumurta ve temel ürün kategorilerinde vergi sıfır olup, diğer ambalajlı ürünlerde yüzde 13 olan verginin tutarı 5 dolardı.
  • Türkiye alışverişinde, 33 çeşit üründe de değişen oranlarda kdv olup, vergi tutarı 35 TL çıktı.
  • Kanada dolarının karşılığı 4.5 TL’dir.
  • Böyle bir alışverişe Kanada’da gelirin yüzde 10’u harcandı. Aynı alışveriş Türkiye’de gelirin yüzde 25’i ile yapılabildi.

Eğer Kanada ile aramızda ücret ve fiyat düzeyi endeksi benzerlik gösterseydi, ülkemizdeki alışverişin toplamı 230 lira tutardı. Veya 572 liralık alışverişi yapan kişinin asgari ücreti 5800 lirayı bulurdu.

  • Kanada’da 100 dolara yapılan bir alışveriş, Türkiye’de 62 dolara yapılabiliyor.

Yerel paraları birbirine çevirip hesap yapmak doğru olmasa da, bazı kurumlar gelişmekte olan ülkelerde ve Türkiye’de fiyat düzeyinin düşük olduğunu göstermek üzere bunu yapıyorlar. Ama farketmez. Buna bakarak bile Türkiye’deki fiyatların gelire göre yüksek kaldığını rahatça söyleyebiliriz. Zira biz de aynısını yaparak, Kanada’da asgari ücretin 100 dolarlık bölümüne, ülkemizde 25 doların denk geldiğini ifade edebiliriz.

  • Bütün tüketicilerin asgari ücretli olmadığını kabul ettiğimize göre de, daha kapsayıcı bir kıyaslama daha yapabiliriz. TÜİK verilerine göre 2018 yılında kişibaşı milli gelirimiz 9.632 dolardır. Kanada’nın kişibaşı milli geliri ise 46.125 dolardır (Kaynak: Dünya Bankası). Görüldüğü üzere bu şekilde fark daha da açılıyor ve gelirde biri diğerinin yaklaşık 5 katına ulaşıyor.
  • Fiyat listesi incelendiğinde ise; dolar bazında bile bizde daha pahalı olan muz, tereyağ, toz şeker, diş macunu gibi ürünlere rastlıyoruz.
  • Nutella’nın ana malzemesi fındık ülkemizden tedarik edilmesine, fabrikası da Manisa’da bulunmasına rağmen fiyatına şaşırmadan edemiyoruz.
  • Şimdi de her iki tarafın gelir ve giderini kendi yerel para cinslerine göre daha anlaşılır şekilde tekrar kıyaslayalım. Kanada tüketicisinin 205 dolarlık harcamasını 100 endeks olarak kabul edersek, bizim 572 liramızın fiyat endeks değeri 279 olur.
  • Kanada tüketicisinin 2100 dolar olan asgari ücretini 100 endeks kabul edersek, bizde 2324 lira olan asgari ücretin endeks değeri 111 olur.

Yani Kanadalı 100 doları cebine koyup 100 dolarlık alışveriş yaparken, bizim 111 liramız aynı alışverişi yapmaya yetmiyor. Zira 279 lirayı ödemek için 168 lira da borç almamız gerekiyor. Buradan da satınalma güçleri arasındaki farkı daha net görme imkanı oluyor. Bunun için her ülkenin yerel parasının değerini, harcama yaparken 1 birim olarak kabul etmek ve harcama yapanın gerçek geliri ile de karşılaştırmak gerekiyor. Batı ülkelerinde yaşayan vatandaşlarımızın sık sık “buradaki fiyatları TL’ye çevirmeyin” uyarıları da bundan kaynaklanıyor.

Tüketicinin gerçek gelirini dikkate almayan hiçbir hesap doğru sonuca götürmez. Çünkü fiyat farklılaşmasının sebebi gelir farklılaşmasıdır. Bu iki unsuru birbirinden bağımsız düşünmek ise mantıklı değildir.

Ülkelerin gelir düzeyi ile para birimlerinin değeri arasında da doğru orantılı bir ilişki vardır (Kravis ve Lipsey, 1983). Düşük gelir seviyesine ve düşük değerli para birimine sahip bir çevre ülkesinin, daha değerli para birimine sahip bir merkez ülkesine göre ucuz kalmasından daha doğal ne olabilir ki?

Dolayısıyla fiyat seviyesine bakarak yapılacak satınalma gücü paritesi hesabı; kişibaşı gelirde bizi, Amerika, Kanada veya Norveç vatandaşının gelirine sadece kağıt üzerinde yaklaştırabilir. Zira sanal bir değişim oranı olan SAGP’nin fiili hayatta bir karşılığı yoktur ama gelir seviyesinin hem fiyat oluşumunu hem de ekonomiyi yönlendirmede önemli etkisi vardır.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Dezenformasyon üzerine

Ercüment Tunçalp

Güncel olarak karşımıza çıkan kelimenin sadece anlamı ve hayatımızdaki yansımaları ile sınırlı kalacağız. Yeni çıkan yasanın tartışılmasını siyasilere ve hukukçulara bırakıyoruz…

Dezenformasyon kelimesinin en kısa anlamı TDK’ya göre “Bilgi çarpıtma” olarak açıklanmış. Yani 2 kelimeyle, kısa ve öz…

Bazı görüşlere göre ise; “Mesele bu kadar dar kapsamlı değil”miş, “Bilgi çarpıtma, yanlış bilginin en yaygın yedi türünden biri”imiş. Oysa, ‘bilgi çarpıtma’ yanlış kullanılan bilginin her türünü kapsayan bir şemsiyedir.

Yani parodi, taklit, uydurma, manipülasyon, hatalı ilişkilendirme, bağlamından kopartma gibi eylem çeşitlerinin de dezenformasyon sayılmasının ilk şartı bilginin çarpıtılmış olmasıdır. Sadece eğlence amaçlı ortaya çıkan parodi, taklit gibi aktiviteler içinde bilgi çarpıtma bulunmayabilir. Kısaca olmazsa olmaz unsur bilginin çarpıtılmış olmasıdır. Hem de kasıt olup olmadığı aranmaksızın…

Peki ülkemizde dezenformasyon yaygın mı?

Art niyet olmasa da her türlü görüşe sahip bireyleri, işletmeleri, medya kuruluşlarını ve dernekleri de kapsayacak kadar yaygındır…

Dolayısıyla dezenformasyon tek yönden gelmez, çok yönlüdür. Yani her kesim içinden bilgiyi çarpıtanlar çıkabileceği gibi sayıları daha az da olsa doğru bilgiden ayrılmayanlar da çıkar. Ama maalesef onlar dokuz köyden kovulmayı her an beklemek zorundadırlar.

İşte en basit yanlış bilgi örneği:

TÜİK’in Ekim ayı Tüketici Güven Endeksi açıklamasını, dünyaya iki ayrı pencereden bakan gazete birlikte çarpıtıyorlar. Kasıt olduğunu söyleyemem. Diğer ihtimaller dikkatsizlik veya bilgi eksikliği olabilir…

TÜİK açıklamasının ilgili kısmı; “Tüketici Güven Endeksi, Ekim ayında bir önceki aya göre yüzde 5,3 oranında arttı. Eylül ayında 72,4 olan endeks, Ekim ayında 76,2 oldu” şeklindeydi.

İlgili kurumdan bu açıklamayı alan birinci gazetenin haber başlığı; “Tüketici güveni yılın zirvesinde” şeklinde ilgi uyandırıyor…

Be kardeşim, ortada tüketici güveni yok ki, zirvede olsun!

Daha da ilginç olan ikinci gazetenin haber başlığı; “TÜİK: Tüketici güveni ekimde arttı” şeklinde ve kurumun söylemediğini söylemiş gibi yansıtıyor.

İlgili kurum “Endeks arttı” diyor, gazete “Güven arttı” şekline çeviriyor.

Oysa aynı TÜİK açıklamasında; “Endeksin 100’den küçük olması tüketici güveninde kötümser durumu göstermektedir” ilave notu da var.

“Bunda ne var, masum hatalar” diye düşünenler çıkabilir. Ancak en azından yanlış haberlerin bilhassa genç insanların bilgilerini ve inanışlarını olumsuz etkileyebileceğini unutmayalım.

Bu kadarla kalsa iyi, yanlış bilgiyi dezenformasyondan ayıranlar da var. Yanlış bilgi yanlışlıkla yayılıyorsa güya tehlikesi yokmuş!

İşte yukarda verdiğim iki örnekte resmi kurumun verdiği bilginin tam tersini başlığa taşımışlar. Yani fark siyah ve beyaz kadar büyük…

Şimdi bunu sadece dikkatsizlikten kaynaklanan ‘yanlış bilgi’ gibi mi değerlendirmeliyiz?

Peki sonuçları ne olacak?

Yani okuyucunun yanıltılması ve kurumun söylediklerinin çarpıtılması…

“Yanlış bilgi sadece kasıtlı olursa tehlike yaratır”mış…

Ne münasebet!

Diyelim ki yazılı veya görsel basın aceleyle cinayet failinin resmini ve/veya ismini yanlış yayımladı. Bakınız burada masum bir hata var değil mi?

Peki o yanlış şüpheliye, güvenlik güçlerinden önce maktulün yakınları ulaşamaz mı?

İşte tehlikenin en katmerlisi…

Pardon denip geçilebilir mi?

Sonra dezenformasyonun kasıtlı olduğunu tespit edebilmek o kadar kolay mı?

Bakınız, henüz sosyal medyaya geçemedik. Ancak kasıt olmayan yanlış bilginin domino etkisiyle sosyal medyada yayılmasının hesabı kime sorulmalı?

Bazı gıda ürünlerinin gerçek olmayan şifa dağıtıcı özelliklerini yayanlara hangi gözle bakacağız?

Veya bir başka gıda ürününün haksız yere sağlığa zararlarını sıralayanlara ne diyeceğiz?

Sadece, “uzmanlık konusu değil, fazla takılmayın” deyip geçecek miyiz?

Birinci örnekte tüketicinin, ikinci örnekte üretici veya marka sahibinin zararları nasıl karşılanacak?

Sonuç olarak; daha küresel bakışla da dezenformasyon kelimesinin Türkçedeki karşılığı “bilgilendirmeme, yanlış bilgilendirme” oluyor. Çünkü bu anlam Fransızca ‘deinformation’ kelimesinin çevirisidir.

Kelime; information (bilgi, bilgilendirme) sözcüğünden de + önekiyle türetilmiştir. Dolayısıyla her türlü yanlış bilgilendirme kasıt aranmaksızın dezenformasyon sayılır.

Gerçek dışı bilginin kasıtlı yayılması hali ise manipülasyondur. İşte kasıt durumu burada ana şarttır. Manipülasyon, yarar sağlamak amacıyla başkalarını çeşitli yollarla aldatarak veya gerçeği çarpıtarak etkileme, yönlendirme, kontrol etme ve yönetme anlamına gelir (Dr. Dilaver Nişancı).

En fazla da borsada ve diğer finansal piyasalarda rastlanır, sisteme ve yatırımcıya büyük zararlar verdiği gibi haksız kazanca da neden olur. Mücadele edilmesi gereken bir kötülüktür. Yeter ki sonuçları itibariyle bırakacağı hasar doğru ölçülebilsin ve hakem heyeti adaletli olsun…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Hileli gıda ihracatı önlenmelidir

Ercüment Tunçalp

Her ürün kategorisinden sayısız örneğe rağmen tağşişli ürün ihracata gitmeye ve gittiği ülkenin kontrolünden geçemeyince de sorun yaratmaya devam ediyor.

Bizim için fazla yadırganacak tarafı yok, yıllarca ilaç kalıntılı meyve sebzeyi, aflatoksinli kırmızı pul biberi yurt içinde afiyetle tükettiğimizi biliyoruz zaten.

Ben yazmaktan yoruldum; domates, armut, narenciye ürünleri başta olmak üzere her türlü meyve sebze çeşidinde, baharat, sıvı yağ, bal, et ürünleri, süt ürünleri ve enerji içeceklerinde her gün yeni tağşiş buluşlarını izliyoruz. Yani ipin ucu kaçmış durumdadır.

Geçen akşam televizyonda bu işin iki uzmanı, “gıda güvenliği mevzuatımızın AB ile hemen hemen aynı olduğunu” ifade ediyorlar. Evet doğrudur, devamını da bekledim ama arkası gelmedi…

Oysa mesele mevzuat değil ki, insan faktörü!

Gözü kara bir sürü hilekar tekrar tekrar aynı hileleri yapmalarına rağmen, para cezasını ödeyip ticarete devam edebiliyorlar. Bu durumda mevzuatın faydasını birileri bana anlatabilir mi acaba?

Bu soruyu o iki uzmana sormak isterdim ama moderatör teşekkür ederek programı bitirdi. Bizdeki sorun netice alacak noktaya bir türlü ulaşamamaktır.

Tarım ve Orman Bakanlığı, eskiden yılda en az iki defa bu hilekarların listesini yayınlardı. Son liste Mart ayının başında yayımlandı ve yıl bitiyor…

Bu 9 aylık ara (şimdilik) ancak kötü niyetlilerin cesaretini artırır.

Zira hileden sağlanan kazanç her türlü para cezasını telafi edebiliyor ki rahat rahat icraata aynen devam edebiliyorlar. Bu kişilerin hiç hoşlanmadığı şey ‘kamuoyuna yapılan açıklama’dır. Çünkü ‘pazar payı kaybı’ ile neticeleniyor. İddia ediyorum; 3 ayda bir yapılacak düzenli duyurular en azından bilinen markaların bu işi bırakmalarını sağlayacaktır.

Genel inanış; merdiven altı üretime itibar etmeyip güvenilen markaların kullanılmasıdır…

Peki en son Singapur’da kusurlu bulunan tanınmış baharat markasını nereye koyacağız?

Bu ürünlerin ülkeden çıkarken kalite kontrolü yapılmıyor mu?

Neden yabancı ülkeden önce bu kusuru biz bulamıyoruz?

Kontrol işleminin sonucu alınmadan ihraç edilebilir belgesi verilebiliyor mu?

Singapur Gıda Otoritesi (SFA), Türkiye’den ithal edilen tanınmış markanın üç çeşidinde kansere neden olabilecek endüstriyel renklendirici madde tespit edildiğini ve piyasadan toplatıldığını açıklamıştı.

Toplatılan ürünler, ‘öğütülmüş sumak’, ‘öğütülmüş tatlı biber’ ve ‘otantik tavuk baharat’ olduğu bildirilmesine rağmen ilgili marka tam çeşit raflardaki yerini koruyor. Bu 3 çeşidi raflarından indiren titiz perakendeciler mutlaka vardır ama benzer kusurların diğer çeşitlerde de olmadığının garantisi var mı?

Yabancı ülke sadece aldığı çeşitleri kontrol ediyor, almadıklarını değil!

Tarım ve Orman Bakanlığı, Singapur’da Türk markalı bazı baharat ürünlerinde izin verilmeyen renklendirici tespit edildiği yönündeki iddialara yönelik açıklama yaptı. “Firma hakkında Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulmuş, ilgili parti-seri nolu ürünler piyasadan toplatılmıştır” diyen Bakanlık, “Firmanın yurt içinde satışa sunduğu ürünlere yönelik 2022 yılı mayıs ve temmuz aylarında yapılan denetimlerde, sumak ürününden alınan numunelerde izin verilmeyen renklendirici tespit edilmiştir. Firma hakkında Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulmuş, ilgili parti-seri nolu ürünler piyasan toplatılmıştır” ifadelerine de yer veriliyor.

Peki 6 ay önce tespit edilen kusuru biz hangi kaynaktan öğreniyoruz?

Singapur Gıda Otoritesi’nden…

İşte sık sık dile getirdiğim; taklit ve tağşiş listelerinin yılda 4 defa (üç ayda bir) yayımı halinde bu bilgileri önce kendi kaynağımızdan öğrenme imkanımız olur…

Çünkü biliyorum ki; ilgili Bakanlık bünyesinde yoğun bir gıda denetimi aralıksız sürmektedir. Eksik olan duyurudur…

Nitekim ilgili Bakanlık aynı açıklamasının sonunda; “2022 yılında (8.11.2022 itibarıyla) ülke genelinde 7 bin 520 personelimizle gıda işletmelerine 1 milyon 81 bin 777 denetim yapılmıştır.” diyor.

İlgili marka sahiplerinin savunmaları ise hayli ilginç…

Duyduğumuza göre; “Marka iki kardeş arasında yarı yarıya paylaşılmış.”

Şimdi ortada, “ben yapmadım, o yaptı” durumu hakim. Oysa sorumluluk markayı paylaşma kararı veren iki tarafa birden aittir. Üretimin hangi fabrikada yapıldığı değil hangi marka için yapıldığı önemlidir. Hatta bir adım daha ileri gideyim, A markası B markasına fason üretim yaptırıyorsa, kusur halinde marka sahibi ile üretimi yapan firma birlikte sorumludurlar. Perakendecilerin yaptırdığı private label üretimlerde de aynı durum geçerlidir.

Kısaca, güvenmediğiniz ortakla markayı paylaşmazsınız. Eğer paylaşmak durumunda kalırsanız neticesini de paylaşırsınız.

İlgili firma, bir de “Bizi paketimizden tanıyın” bulmacasını (ambalaj görselini) tüketicinin önüne koymuş bulunuyor. Yani tüketici önce bulmacayı çözecek, sonra parayı ödeyecek ve ürüne öyle kavuşacak!

Sanki çevresinde başka marka kalmamış gibi…

Sakın yukardaki olayın az rastlanan bir durum olduğu zannedilmesin. Sadece 2022 Ekim ayında RASFF’e Türkiye’den ihraç edilen gıda ürünleri için 27 adet bildirim yapılmıştır. Muhtelif kalıntı ve katkı içeren ürünler; siyah fasulye, portakal, nar, kırmızı biber, kekik, kimyon, sumak, üzüm, kuru incir, yeşil çay, salamura asma yaprağı, Antep fıstığı, şekerleme, helva, bitkisel karışım macunu, köpek mamasıdır.

Özel seçim ve titizlik gerektiren ihracat kulvarında bunlar oluyorsa, yurt içinde neler yediğimizi tahmin etmek zor olmasa gerek…

 

Not: RASFF (The Rapid Alert System for Food and Feed) Gıda ve Yem için Hızlı Uyarı Sistemi’dir. İlgili kontrol sisteminde halk sağlığına yönelik riskler tespit edildiğinde hızlı bir şekilde duruma müdahale etmek ve bilgi akışını sağlamak için Avrupa Birliği ülkeleri tarafından kullanılan önemli bir araçtır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

AB ülkelerinde enflasyonla mücadele

Ercüment Tunçalp

Yıllardır yüksek enflasyona karşı savunmasız kalan tüketici kesiminin korunması amacıyla kamu müdahalesini savunan yazılar yazıyorum. İki sene önce de, “Serbest piyasa düzeninin sınırları” başlıklı bir yazı kaleme almış, ‘sınırsız serbestlik olamayacağı’nı ayrıntılı şekilde açıklamıştım. Elbette bu arada aynı görüşte olmayanlar da çıktı ve tam serbestliği savundular. Ancak bazı görüşlerin sırf devletin enflasyonla mücadelesini siyaseten eleştiri amacı taşıması bir yana, batıda tam serbestlik olduğu yönünde gerçek dışı beyanlarda bulunmaları da çok şaşırtıcıydı. Bizim amacımız siyaset olmadığı gibi okulda öğrendiklerimizle piyasada edindiğimiz tecrübeleri birleştirip, neticesi ‘kimleri memnun eder, kimleri üzer’ diye düşünmeden çıkardığımız doğruları ortaya koymaktan ibarettir. Yukarda işaret ettiğim yazım da diğerleri gibi sadece ülkemin geçim zorluğu çeken insanları için ekonomik çözümleri içermekten öteye geçmez. Kaldı ki iktisat kitaplarının yazdıkları dışında ve küresel coğrafyanın da benimsemediği herhangi bir şey söylemiyorum.

İşte en taze örnek:

Bugünkü ilk konumuz; AB ülkesi olan Yunanistan’ın ‘enflasyonla mücadele kapsamında 51 ürünün fiyatını sınırlayacağı’ ile ilgilidir.

Bu ülke Avrupa Birliği düzeyinde kabul edilmiş hedef ve kurallar çerçevesi dışına çıkamaz. Nitekim AB’ye göre de; tüketici serbest piyasa ekonomisinin en önemli aktörlerinden birisidir ve yasalarla korunmaya ihtiyacı vardır. 2007 tarihli Lizbon Anlaşması ile revize edilen “Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Anlaşma’nın 169. maddesi “Tüketicinin Korunması” başlığını taşımakta ve AB’ye bu konuda görev vermektedir. Anlaşmada, “Birlik, tüketicilerin çıkarlarını desteklemek ve yüksek düzeyde korunmalarını temin etmek için sağlık, güvenlik ve ekonomik çıkarlarının korunmasına, bilgilendirilme ve eğitim hakları ile çıkarlarını korumak amacıyla örgütlenme haklarının desteklenmesine katkıda bulunur.” şeklinde kayıt altına alınmıştır. (Kaynak: Ayşe Şahin/ Hulusi Demir)

Yani AB’de tüketiciyi merkeze konumlandırmış durumdadır. Yunanistan’ın son kararı sadece bu politikalara uygun tavır almaktır. Üstelik mücadele kararı aldığı enflasyon oranı Eylül’de yüzde 12,1 seviyesinde iken, Ekim’de yüzde 9,8’e gerilemesine ve bizim yüzde 85’in çok gerisinde kalmasına rağmen…

Habertürk’ün bildirdiğine göre; bu ülkenin kabul edilen yasa teklifinde, “Yıllık cirosu 90 milyon euro ve üzerinde olan market zincirleri 51 üründen oluşan alışveriş sepetindeki ürünlere mart ayına kadar serbestçe zam yapamayacak.” Marketler bu süreçte devlet tarafından fiyat denetimine tabi tutulacaklar…

Söz konusu sepet ürünleri; pirinç türleri, tost ekmeği, somun ekmek, peksimet, spagetti, paketlenmiş et ürünleri, paketlenmiş kümes hayvanları, soğuk etler, dondurulmuş balık, taze tam yağlı süt, taze az yağlı süt, buharlaştırılmış süt, yoğurt, peynir, paketlenmiş domates suyu, yumurta, margarin, sızma zeytinyağı, ayçiçeği yağı, dondurulmuş sebzeler, beyaz şeker, bebek formülü, bebek sütü, kahve, çay, kakao tozu, şişelenmiş su, portakal suyu, en az bir çeşit sodalı içecek, deterjanlar (sıvı, katı), temizleme sıvıları, bulaşık deterjanları, mutfak havluları, diş macunu, tuvalet kağıdı, hijyenik ped, tamponlar, şampuan, sabun kalıpları, yetişkin bezi, ıslak mendil, bebek şampuanı, köpek maması, kedi maması…

Tek tek saymamın nedeni; temel tüketim maddelerinin sosyal devlet anlayışı içindeki yerinin iyi anlaşılması içindir. Yıllardır serbestliğin bu temel tüketim maddelerini kapsamaması gerektiğini savunuyorum. İşte bunun için en küçük bir sıkıntıda bile AB içinde kabul gören bu tezi canlı örnekle göstermek istedim.

Habere, Kalkınma ve Yatırım Bakanı Adonis Georgiadis’in sözleri ile devam edelim. “Sepetteki ürünlerin fiyatı haftalık olarak belirlenecek. Her çarşamba ürünler için mümkün olan en düşük fiyat marketlere zorunlu tutulacak.” diyen Bakan, “Sepet amacının enflasyon nedeniyle yaşam kalitesi krize giren savunmasız vatandaşlar için bir koruma kalkanı oluşturmak olduğunu” da ilave ediyor.

Bir düşünelim; tüketiciyi koruma kalkanı, kişi başı geliri bizim 2 katımızdan fazla, enflasyon oranı ise bizim 10’da birimiz kadar olan ülkeye bizden daha mı fazla gereklidir?

Elbette hayır ama insana verilen değerin bir ölçüsü var ki her yerde aynı sonucu vermiyor. Bakınız bu konuda Büyük Atatürk ne demiş; “Kesin zaruret olmadıkça piyasalara karışılmaz, bununla beraber hiçbir piyasa da başıboş bırakılmaz.” Bu ileri görüş, ‘zaruret’ ihtimaline güçlü şekilde vurgu yaparken, ‘piyasanın başıboş bırakılamayacağı’ sözü ile de kamu otoritesinin önemine dikkat çekiyor…

Henüz o tarihlerde Avrupa Birliği’nin kuruluş düşüncesi bile ortada yok!

Bir başka AB ülkesi Almanya’nın hükümeti, doğalgaz fiyatlarındaki ani yükselişin, Alman halkında ve sanayiinde yarattığı etkiyi (bu da halka yansıyacağından) azaltmak amacıyla önemli bir karar aldı. Buna göre Almanya’daki tüm evlerin, iş yerlerinin ve küçük sanayi işletmelerinin doğal gaz faturalarını hükümet ödeyecek. Elbette belli bir süreyi kapsayacak ama sonrasında da kamu desteği sürecek. Belki 2023 sonuna, belki de 2024 yazına kadar…

Tesadüf bu ya Alman hükümeti de bu uygulamaya “koruma kalkanı” adını vermiş.

Sonuç olarak; gelişmiş ülkeler için yüzde 2-3’ü aşan enflasyon oranları yüksek kabul ediliyor ve tedbir almayı zorunlu kılıyor. Bizim yüzde 85’e (resmi olanı) nasıl ulaştığımızı ise hiç merak etmiyorlar, çünkü biliyorlar. Ancak tedavi için gerekli olan ilacı neden kullanmadığımıza ise muhtemelen şaşırıyorlar.

İşte yukardaki Yunanistan ve Almanya örnekleri; en serbest piyasaların bile kriz başlangıcında aldığı tedbirleri gösteriyor ve AB’den de teşvik görüyor.

Üstelik bizim kronik derdimizle kıyaslanamayacak ölçekte küçük bir orana sahip olmalarına rağmen…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER