Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Net nominal faizin önemi

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Her çalışan bütçesini, maaş bordrosunda yazan brüt ücretine göre değil, ay başında eline geçen net ücretine göre planlar. Her tasarruf sahibi de haklı olarak sadece cebine giren net nominal faiz ile ilgilidir.

Buna rağmen medyada reel faiz hesabı yapılırken, net nominal faizi dikkate alanların azınlıkta kaldığı görülüyor. Basit hesapla, “faiz yüzde 12, enflasyon yüzde 10 ise reel faiz yüzde 2’dir” hükmü veriliyor. Oysa bu hesapta reel faiz sıfıra yakındır.

Çünkü;

Nominal faiz, görünürdeki faiz oranıdır ve brüttür. Tasarruf sahibinin eline geçen ise vergi stopajından sonraki net faiz tutarıdır. Bu stopajı düşüp net nominal faizi bulmadan reel faize ulaşmak mümkün değildir. Yani reel faiz, net nominal faizin beklenen enflasyondan arındırılması ile ortaya çıkan faiz oranıdır. Faizde ‘Net’ ekinin, enflasyonda ise ‘Beklenen’ ekinin unutulduğu tanımlar eksiktir.

Neticeye gelelim…

Şu anda Türkiye’de nominal faiz vadeye göre, bankaya göre, meblağa göre küçük değişiklikler gösterse de, net nominal faiz artık tek hanelidir.

MB Para Politikası Kurulu yılın ilk toplantısında; politika faizini 75 baz puan düşürerek yüzde 12’den yüzde 11,25’e çekti. Böylece mevcut TL mevduat faizleri bütün vadelerde yaklaşık yüzde 10,35’e indi. Bu faizin yüzde 15 stopajdan sonraki net getirisi de yüzde 8,80 oldu.

Enflasyon mu?

Şu anda yaşadığımız da, beklediğimiz de çift haneli enflasyondur. Aralık 2019’da yıllık bazda enflasyonun yüzde 11,84 olarak gerçekleştiğini biliyoruz. Artık onu geride bıraktık. Reel faiz hesabı için ileriye bakmamız gerekiyor.

2020 Ocak ayı Merkez Bankası Beklenti Anketi’ne göre, 2020 yıl sonu tüketici enflasyonu (TÜFE) beklentisi yüzde 10,01 olarak açıklanmıştır.

Bu anket sonucunu dikkate almamın sebebi; hepsi konularında uzman olan reel sektör, finansal sektör temsilcileri ile profesyonellerden oluşan 62 katılımcı tarafından üretilmiş olmasıdır.

Geldiğimiz nokta; yeniden negatif reel faizle tanışmış olmamızdır.

Elbette dünyada negatif reel faize sahip gelişmiş ülkeler vardır. Ancak, enflasyonu yüzde 1’e, risk primi (CDS) sıfıra yakın bir ülke ile yüzde 10’un üzerinde enflasyona sahip ve risk primi de 240 baz puan civarında seyreden bir ülke kıyaslanamaz. Çünkü, önce net nominal faizinizin enflasyon oranını geçmesi gerekir, sonra da reel faizin CDS payını da (yüzde 2,4) aşması beklenir. Yani reel faiziniz asgari yüzde 3,5 olmalıdır ki, bu ekonomiye para gelsin.

Ama madalyonun bir de diğer yüzüne bakmak gerekiyor. Merkez Bankası’nın, ekonomiyi canlandırmak üzere faizi ‘para politikası aracı’ olarak kullanma görevi vardır. Bankaların, kendisinde tutacağı cari hesaplarına uyguladığı faizi enflasyonun altında tutmalıdır ki, “bu likiditeyi bende tutmak yerine kredi ver” mesajı doğru adrese gitsin ve borçlanma maliyetleri düşsün. Bu hamle doğru gözükse de, devamlılığı için negatif reel faizle bankaların TL mevduatı toplaması ve kredi musluğunu açık tutması o kadar kolay gözükmüyor.

Dolarizasyonu artıran da budur. TL mevduatta kalan tasarruf sahibi üste bedel öderken, döviz mevduatında kalanın hiç değilse ‘kur artışından kazanma ihtimali’ vardır.

Son zamanlarda dolarizasyonu azaltmak üzere döviz hesaplarında kesinti oranı artırılıyor, işlem vergisi konuyor. Bu şekilde dolarizasyonun önlenemeyeceğini bir müddet önce yazmıştım. Çünkü TL mevduat faizinin yüzde 20’lerin üzerinde seyrettiği 7-8 ay önce bile döviz terkedilip TL’ye geçiş yaşanmamıştı.

MB verilerine göre; 2018 sonunda 161 milyar dolar olan yurtiçi yerleşiklerin toplam yabancı para cinsinden mevduatı 2019 sonunda 193.6 milyar dolara yükseldi. Yılın ilk ayında da yükselişin devam ettiğini, 17 Ocak ile biten haftada 197.1 milyar dolara ulaşan yeni seviye teyit ediyor zaten.

Döviz mevduatının artmaya devam etmesi, getiri amaçlı değil korunma amaçlıdır. Mevduat sahibi dövizi faiz için değil yastık altından daha güvenli bulduğu için bankaya götürüyor.

Şimdi geliyoruz yeni faiz oranlarının piyasaya zincirleme etkisine…

Normal olarak enflasyon oranı düşmeden faizler düşürülürse, tüketicinin tasarruf yerine tüketimi tercih etmesi ve sonucunda da iş dünyasında yatırımların, bireylerde de harcamaların artması beklenir. Muhtemelen istenen de budur. Ancak her doğru her ekonomide aynı etkiyi göstermeyebilir.

Nitekim düşük büyüme, yatırımsız ortam, yüksek işsizlik ve yetersiz talep devam ediyor. Zira güven yoksa tüketim artmaz (tüketici güven endeksi 60’ın altında). Tüketim artmadan yatırımcı risk almaz. Yatırım yoksa kredi talebi yeterli olmaz. Bu durumda da düşük faizin anlamı kalmaz.

Sonuçta, 2020 yılı içinde faiz artışının gündeme gelmesi zorunludur. Zira reel faiz eksiye düşmüşse, tasarruf sahibinin dövize, altına veya diğer yatırım araçlarına yönelmesi devam eder. Üstelik gayrimenkule yönelişin istendiği de çok açıktır. Bu durum emlak sektöründe yine fiyatların şişmesine sebep olur. Ama esas problem,  kaynağı azalan bankaların kredi vermedeki iştahsızlığıdır. Zaten tasarruflar yetersiz olduğu için yatırımları ve büyümeyi dış kaynaklara bağımlı hale getirmedik mi?

Peki bu nasıl devam edecek?

Bırakalım negatif reel faizi, yetersiz reel faiz bile bizim gibi yabancı para akışına ihtiyaç duyan ülkelerden, reel faizi daha yüksek ülkelere doğru portföy yatırımlarının ve sıcak paranın kaymasına sebep olur. Veya yabancıların kendi ülkelerindeki negatif reel faizi bırakıp aynı şartlarla bize gelmelerini bekleyemeyiz.

Sonuçta, gelişen ülkelerde enflasyonun çift haneli, faizin tek haneli olması; kolay yönetilebilir bir durum değildir.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Esas sorun agflasyon!

Ercüment Tunçalp

Agflasyon, bir ekonomideki gıda fiyatlarının diğer mal ve hizmetlerin fiyatlarından daha fazla artması ile ortaya çıkar. Nitekim uzunca bir zamandır yaşamakta olduğumuz tam da budur. Kelimenin oluşumu, tarım (agro) ve enflasyon kelimelerinin birleşimiyle ortaya çıkmıştır. İlk olarak 2007 yılında Merrill Lynch ve 2008 başlarında Goldman Sachs tarafından kullanılmıştır.

Önce, “dünyada da enflasyon yükseliyor” sözünün ülkemiz gerçeğiyle kıyaslanamayacak bir ifade olduğunu kenara not ederek başlayalım. Zira 6-7 ülkenin enflasyonunu üst üste koyuyoruz, yine de bizimkine ulaşamıyor. Kaldı ki bu yazıda enflasyondan daha beteri olan agflasyonu ele alıyoruz. Çünkü insan yemeden içmeden yaşayamaz. Yani sonuçları itibariyle ayrıcalığı var…

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), küresel gıda fiyatlarının Aralık 2021’de aylık bazda yüzde 0,9 düşmesine karşılık, bir önceki yıla göre yüzde 23,1 artış gösterdiğini duyurdu. Türkiye’de ise resmi enflasyona göre bile Aralık ayında gıda fiyatları aylık yüzde 15,99, yıllık ise yüzde 43,80 artış göstermişti. Yani önemli tehdit; gelir dağılımını da servet dağılımını da bozan agflasyon tırmanışının sürmesidir. Zira bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için gıda güvenliğinin tehlikeye girmesinden daha büyük bir sorun olamaz. Yüksek enflasyona rağmen, orta ve alt gelir grubunun harcamaları içindeki gıda payının sürekli yükselerek yüzde 50 seviyesini geçmiş olması, TÜİK sepetinde ise yüzde 25,94 seviyesinde kalması, bu gelir grubunun yaşadığı enflasyonu açıklanandan daha yüksek hale getirmektedir. Yani agflasyon zaten tek başına önemli bir problem iken, gelir artışına referans teşkil eden TÜFE’yi de dar gelirlinin gerçeğinden uzaklaştırmakta ve yoksullaşma da böyle gerçekleşmektedir.

Şöyle ki;

TÜFE 2021 Aralık ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 36,08 artış göstermişken; gıda ve alkolsüz içecekler ana grubunda yıllık artış oranı yüzde 43,80 olarak gerçekleşmiştir. İşte enflasyonun 8 puan üzerinde seyreden bu oran dar gelirlinin sorunu olan agflasyondur.

Aralık ayında aylık değişim oranı yüzde 13,58 çıkan TÜFE ise dünyada bizi yalnız bırakan bir başka göstergedir. İşte yüksek bulunan yüzde 7’lik ABD yıllık enflasyonunun bile tam 2 katı kadar çıkan aylık enflasyonumuz budur!

Neyin neyle kıyaslandığının iyi görülmesi için altını çiziyorum. Hâlâ bu konuyla boşa zaman geçirmek bize özel hastalığın teşhisini de tedavisini de geciktiriyor.

Enflasyonun hız kestiğinden, hatta düşeceğinden bahsediliyor. Oysa görüldüğü üzere agflasyon tsunami olarak geliyor. Maliyet enflasyonunu da artıran hatalı tarım politikaları ve iklim şartlarından kaynaklı arz kıtlığına dayalı fiyat artışları sorunu büyütüyor ve kalıcı hale getiriyor. Enerji ve gübre fiyatlarındaki anormal artışlar da cabası…

Bu kadarla kalsa iyi!

Ekonomik büyümeyi teşvik etmek üzere talebi canlandıran (talep enflasyonunu artıran), genişletici para ve maliye politikalarımız da nedenler arasında sayılabilir. Oysa enflasyondan şikayet eden bütün küresel ekonomiler bunun tam tersini yaparak sıkı para politikası uyguluyorlar. ABD Merkez Bankası 2022 yılında dört faiz artırımı için yeşil ışık yaktı. Zira iktisat bilimi bunu öneriyor.

Böyle giderse gıda enflasyonu arttıkça genel alım gücünde yaşanacak belirgin düşüş gıda ve kira dışındaki harcamalara kaynak bırakmayacaktır. Uzun vadede gıda dışı sektörlere muhtemel yansımalarını da bir başka yazıda ele alabiliriz.

Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, tarım sektörünün 2021 yılını değerlendirdi. Uzun ve detaylı açıklamalar içinden konumuz ile bağlantılı olan bölümleri takdim ediyorum.

Başkan diyor ki;

“2021 yılı toplam bitkisel üretim, bir önceki yıla göre yüzde 6,1 azalarak, 126 milyon tondan 118,4 milyon tona geriledi. Hayvansal üretimde ise Ocak-Ekim döneminde yumurta üretimi yüzde 2,3 azalırken, tavuk eti ve sanayiye aktarılan süt miktarı yüzde 2,1 oranında arttı.”

Nüfusumuzun yılda yüzde 1 civarında arttığını da dikkate alırsak arz eksiğini daha doğru değerlendirebiliriz.

Başkan devam ediyor;

“Tarladan markete 5-6 kata varan fiyat artışları görülmektedir. Çiftçiler maliyetine, hatta maliyetin altında ürününü elden çıkarırken, tüketiciler de makul fiyatlarla ürün tüketemiyorlar.

2021 yılı bütçesinde tarım sektörüne tarımsal destekler için bir önceki yıla göre yüzde 4,7’lik artışla 22 milyar 966 milyon lira kaynak ayrıldı. 2022 yılı destek bütçesi ise 25 milyar 834 milyon lira olarak planlandı. Her ne kadar destek bütçesinde artış yapılmış olsa da sadece gübrede yüzde 400’leri aşan fahiş artışlar dikkate alındığında belirlenen bu rakamın yetersiz olduğu görülüyor. Destek bütçesinin Tarım Kanunu’nda belirtildiği gibi Gayrisafi Milli Hasıla’nın en az yüzde 1’i oranında olması gerekirken, bu oran yüzde 0,35 düzeylerinde kaldı. Çiftçimiz gübre ve mazottaki yüksek artışlar sebebiyle sonbahar ve kış ekimini yapamadı. Ekim yapanlar ise gübreyi yetersiz kullandı veya hiç kullanamadı. Yılbaşında yapılan yeni zamlar girdi maliyetlerini daha da artıracak, girdi kullanımını daha da azaltacaktır. Yeni elektrik fiyatlarıyla sulama da yapılamayacaktır. Sadece sulamadan dolayı çiftçimizin elektrik harcamaları 2 kat arttı. Bu maliyetleri karşılayamayan üreticilerimiz üretimden vazgeçecek, fiyatlar yükselecek, hem çiftçilerimiz hem tüketicilerimiz zarar görecek, gıdaya ulaşım da zorlaşacaktır. Zaten sıkıntı içinde olan hayvancılık sektörü, yem fiyatlarındaki artış, çiğ süt ve karkas fiyatlarının yetersizliği sonucu daha zor günler yaşayacaktır. Sektör yeni bir kriz ile karşı karşıyadır.”

Sektörün içinden gelen bu sese kulak verdikten sonra başka söze gerek kalmasa da bir ilave de ben yapayım. Büyük gıda perakendecilerine kesilen yüksek cezaların tüketici tarafından ödeneceği gerçeğinden hareketle, bunun da gıda enflasyonuna katkısı hesap dışı kalmamalıdır.

Sonuç olarak; elektriğe ve doğal gaza gelen son yüksek zamlar, zaten yüksek olan üretici fiyatlarının (ÜFE %79,89) tüketici fiyatlarına (TÜFE %36,08) yansımasıyla agflasyonu ve enflasyonu daha da yükseltecektir. Dilek ve temenni kıvamında enflasyon tahmini yapanlara, biraz da matematiği ve istatistiği kullanarak daha gerçekçi sonuçlara ulaşmalarını tavsiye ederim. Yoksa bu şekilde dezenflasyon (enflasyon oranının zaman içinde azalması) sürecine girilmesi hayali, o kadar da kısa süre içinde gerçekleşemeyecektir!

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Lisanslı depoculuk üzerine…

Ercüment Tunçalp

Geçen hafta “Kim stokçu, kim depocu?” başlıklı yazımda, ‘stokçuluğu cazip halden çıkartacak’ çözüm önerilerinin ilk sıralarında yer verdiğim ‘lisanslı depoculuk’ kısmını bu haftaya ertelemiştik. Kaldığımız yerden devam ediyoruz…

Lisanslı depoculuğun kanunu çıkalı 16 sene olmasına rağmen gelişimi yavaştır.

14 Aralık 2021 tarihi itibariyle Ticaret Bakanlığı istatistiklerinden:

  • Lisans verilen lisanslı depo sayısı 159,
  • Mevcut lisanslı depo kapasitesi 8,3 milyon ton,
  • Kuruluş izni verilen lisanslı depo sayısı 260,
  • 260 şirketin öngörülen kapasitesi 16 milyon ton,
  • Seçilen ürünler; hububat, bakliyat, yağlı tohumlar, pamuk, fındık, zeytin /zeytinyağı, kuru kayısı ve Antep fıstığıdır.

Mevcut lisanslı depo kapasitesi olarak 8.3 milyon ton veya 2 katı olan 16 milyon ton oldukça yetersizdir. Zira sadece hububat yıllık rekoltesi 37 milyon tondur. Bakliyat yıllık rekolte 1.3 milyon ton, yağlı tohumlar 4 milyon ton, zeytin 1.7 milyon ton, pamuk (kütlü) 1.6 milyon ton, fındık 700 bin ton, kuru kayısı 100 bin ton, Antep fıstığı 300 bin ton olmak üzere bu gün için elverişli bulunan ürün kategorilerinin toplam yıllık üretim hacmi 47 milyon ton civarındadır.

Lisanslı depo soğuk ve donuk muhafazayı da kapsamalıdır. Örnekleri yazının devamında belirteceğim. Bu durumda yıllık 55 milyon tonluk sebze meyve kapasitesini de dikkate almak gerekir. Yarısını yukardaki üretim hacmine ilave etsek, ‘47+25= 72 milyon ton’ büyüklük ortaya çıkar. Henüz et ve süt ürünleri kategorilerini hesaba dahil etmiyoruz.

Lisanslı depoculuğun başlıca amaçları nelerdir?

  • Hasat döneminde arz yığılması sebebiyle oluşan fiyat düşüşlerinin önlenmesi,
  • Finans sıkıntısı çeken küçük çiftçinin ve ürün sahibinin, getirdikleri ürün karşılığında aldıkları ürün senetleri aracılığıyla bankalardan kredi ve finansman imkanı sağlamaları,
  • Güvenli ve sağlıklı ortam katkısıyla gıda güvenliğinin artması,
  • Lisanslı depodaki ürünlerin bağımsız laboratuvarlarda (olması gereken) analiz ve sınıflandırmasının yapılması,
  • Böyle olunca da gıda sektörünün istediği sınıf ve kalitedeki ürüne daha kolay ulaşılabilmesi,
  • Neticede lisanslı depoculuğun, ürünün varlığına ve kalitesine güvence veren bir sistem sunabilmesidir.
  • Ürün Bankacılığı da sayılan bu sistem güven unsurunu ilk sırada tutar.
  • Dolayısıyla bu önemli göreve parayı bastıran herkes aday olamamalıdır. Şirketin hangi ortaklar tarafından kurulduğu iyi izlenmeli ve onay aşamasında titiz davranılmalıdır.

Lisanslı depo stokçuluk yapar mı?

  • Bu konuda iddialar var. Ancak biz bunu bilemeyiz. Her girişimi ayrı değerlendirmek gerekir. Dolayısıyla toptancı bir anlayışla ‘evet’ veya ‘hayır’ demek doğru olmaz.
  • Ancak ülkemizde çiftçilerin veya çiftçi örgütlerinin kurduğu ve işlettiği lisanslı depo olmadığını biliyoruz.
  • Üretim bölgelerinde gıda ticareti yapan bazı tüccar ve sanayiciler lisanslı depo sahibidirler. Eskiden her biri aldıkları malı kendi depolarına koyarlarken şimdi lisanslı depolarına koyuyorlar ve bu arada başkalarının mallarını da muhafaza ediyorlar. Yani konu biraz karmaşık hale gelmiştir. Mekan değişince niyet değişmez. Önceden stokçuluk yapmayan şimdi de yapmaz. Elbette tersi de söz konusudur. Olaya bu gözle bakmak gerekir.
  • Konunun en gerçek olan tarafı; sistemin şimdilik küçük üreticiye yeterli hizmeti veremediğidir.
  • İkinci gerçek; tarım ürünlerinin yatırım aracı olarak değerlendirildiğidir. Elbette sadece bizde değil, küresel anlamda da…
  • Ülkemizde de bulunan dünyanın büyük şirketleri ticari beklenti ile tarım ürünleri stokluyorlar. Bu durum depocu-stokçu ayrımını iyice zorlaştırmaktadır.

Lisanslı depoculuğun en iyi uygulandığı ülke hangisidir?

  • En yaygın ve başarılı uygulayıcı ABD’dir.
  • İdeal olmasının sebebi; güçlü olan kooperatifler kendi depolarını inşa etmişlerdir.
  • Bu durum çiftçinin pazarlık gücünü artırıyor. Yani büyük balık küçük balığı yutamıyor. İşte aramızdaki en önemli fark da budur.

Lisans uygulamasını 3 farklı aşamada yürütüyorlar:

  • Soğuk hava depoları; süt tozu, peynir, tereyağı, taze ve dondurulmuş et ve balık, tavuk eti, yumurta, konserve, taze sebze meyveler (-17 / 7 derece arası).
  • Kuru gıda depoları; Hububat, pamuk, yer fıstığı…
  • Üretim, işleme, paketleme tesisleri

Sonuç olarak; ülkemizde lisanslı depoculuk önemsenmekle birlikte, henüz hem kapasite olarak hem de depolamaya ihtiyaç gösteren kategori adedi olarak yeterli seviyenin uzağındadır.

Konu gıda güvenliğini de yakından ilgilendirdiğinden, topyekun anlayış değişikliğine ihtiyaç vardır. Standartlaşma ve kalite denetimi eksik kalırsa, lisanslı depoculuğun en önemli işlevi de devre dışı kalır. Örneğin 2021 yılında herhangi bir taklit tağşiş listesi göremediğimiz gibi ‘hatalı laboratuvar sonuçlarını eleyecek bir komisyon’un da kurulma aşamasında olduğunu duyuyoruz. “Denetimlerde ‘kasıt-kusur’ ayrımı önem arz ettiği için ancak komisyon bu ayrımı yaptıktan sonra ifşa mekanizması işletilmeli” imiş!

Oysa zeytinyağı sahtekarları da, bal sahtekarları da, süt ürünleri sahtekarları da, et ürünleri sahtekarları da, baharat sahtekarları da bilerek, tasarlayarak ve kararlı bir şekilde hile yapmaktadırlar ve bundan da asla vazgeçmemektedirler.

İlk 4 kategoriye itiraz edemeyenler, baharat üzerinden mağduriyet yaratmaya çalıştıkları için onu da mecburen buraya ilave ettim.

Efendim, bazen baharat çuvalının dışındaki yazının boyası içeriye geçiyormuş. Ancak ne hikmetse, yüzlerce baharat çeşidi içinden sadece kırmızı toz biberde gerçekleşen bu sözde boya kusuru, ciddi ve güvenilir firmaların analiz raporlarında hiç çıkmıyor. Aynen tarçına buğday nişastası; toz karabibere bulgur ve buğday karıştırıldığı durumlarda olduğu gibi…

Peki kusur ihtimal dışı olduğuna göre bu komisyonun görevi ne olacak acaba?

Bir buçuk sene öncesine kadar ifşa mekanizmasının başarılı şekilde işletilmesini alkışlayan tüketicinin, bu değişikliğin gerekçesini de duymak en doğal hakkı olsa gerek…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Kim stokçu, kim depocu?

Ercüment Tunçalp

Ülkemizde fiyat artışlarının hızlandığı her dönem karşımıza çıkan en önemli sorun ‘stokçuluk’tur. Mücadele etmek için sapla samanın iyi ayrılması gerekir. Zira stokçuluk ile depoculuk iç içe geçmiş kavramlar gibi görülmektedir.

Peki bunları birbirinden nasıl ayıracağız?

Çok kolay, niyete bakacağız. Örnekler üzerinden yürüyelim.

  • Kişinin gıda sektörü ile ilişkisi yok ama sıvı yağ stoklamış, uygun fiyat seviyesini bekliyor; stokçudur.
  • Şirket hızlı tüketim ürünleri satıcısıdır, depoya tuvalet kağıdı doldurmuş ama müşterisine veya şubelerine göndermiyor; stokçudur.
  • Perakendeci veya tedarikçi paketlemek üzere hasat zamanı büyük miktarda bakliyat toplamış; depocudur. Çünkü satışta devamlılık vardır ve talep eksiksiz karşılanmaktadır.
  • Beyaz peynirin en az 5 ay soğuk hava depolarında bekletilmesi yasa gereğidir. Bu süre içinde sahibinin üretici, tedarikçi veya perakendeci olması önemli değildir, çünkü işin gereğidir. Hangisinin parasal gücü yerindeyse peynir bu yasal süreyi onun mülkiyetinde geçirir. Dolayısıyla yapılan iş depoculuktur.
  • Perakendeci veya tedarikçi hasat zamanı birçok meyve sebze çeşidini (soğan, patates, elma, armut, ayva, limon, portakal, şeftali, erik vb) işin gereği olarak depolarlar. Bu ürünleri yılın büyük bir kısmında tezgahlarda bulabiliyorsak bu sayededir.
  • Sanayicinin hasat zamanı büyük miktarlarda alıp; konserve, reçel, dondurulmuş, kurutulmuş, içecek şekline çevirdiği işlenmiş meyve sebze muhafazası da depoculuktur.
  • Lisanslı depo yatırımcısı görev tanımının dışında; deposuna muhafaza amaçlı değil de kendisi için spekülatif amaçlı alım yapıyorsa stokçudur.

Bir kişiye veya işletmeye stokçu denebilmesi için hangi şartların oluşması gerekir?

  • Piyasada darlık yaratılması,
  • Tüketicinin mallara ulaşmasının engellenmesi,
  • Fahiş fiyat artışına kapı aralanması,
  • Bir kısım müşteriye ‘yok’ denirken, bir kısım müşteriye de satış yapılması,
  • Ürünün kaynağında yokluğu çekilirken, aracı firmalarda önemli fiyat farkları ile rahatça bulunabilmesi (son zamanlardaki sıfır araç stokları),
  • Depoda bulunan malın şubelere gönderilmemesi…

Stokçuluğa uygun ortam nasıl oluşur?

  • En çok enflasyonist ortamlarda gelişir. Bir üründe sık fiyat artışları oluyorsa “iyi bir yatırım aracı” olarak görülmesi ihtimali artar.
  • Bize özel ağırlıklı sebep; TL’ye verilen negatif reel faiz nedeniyle dövize artan talep ve artan kur farklarının enflasyona dönüşmesidir.
  • Yanlış tarım politikalarının neden olduğu rekolte ve arz eksikliğiyle oluşur.
  • İklimsel değişiklik nedeniyle yaşanan rekolte ve arz eksikliği de aynı sonucu doğurur. Bunun için hasat esnasında kıt ürünlere üşüşen çok olur!
  • Bütün bu sebeplerin birleşmesiyle gıda işletmeleri için ‘stoktan kazanmak, alıp satmaktan daha kârlı’ hale gelir. Sadece işletmeler olsa iyi, seneler önce Çanakkale’de tasarruflarını koyun peyniri olarak soğuk hava deposunda tutan memurlar gördüm.

Stokçuluk pratikte o kadar kolay mı?

  • Perakendeci sattığının yerine aynı malı koymakta zorlanırken, spekülatif amaçlı stok için kaynak gerekir. O kaynak tedarikçiye yapılan ödemelerin vadesini uzatmaktan geçer. Bu durum ise tedarikçiden kolay kabul görmez.
  • Tedarikçi de bu tahsilat şartlarında stoklarını kolay artıramaz. Diyelim ki o imkana sahip olanlar çıktı, bu durumda da mutlaka o stoktan ilave para kazanması gerekir. Ama bu defa da perakendeciye yeni fiyatları kabul ettirmenin zorluğu vardır.
  • Geçmiş senelerde ‘soğan depolarına baskın’ gündemi en fazla meşgul eden konular arasındaydı. Oysa stokçusu için soğan bombadır, bekledikçe fire verir. Elimi sürmeyeceğim tek ürün olma sebebi çürüme ve bozulma riski en yüksek ürün olmasındandır. Ancak depolarda soğan yoksa mutfaklarda sadece 2 ay soğan bulunabilir.
  • ‘Depolardaki fındık’ için baskın yapıldığını ise ben hiç duymadım. Ama onun kaymağını da hem artan küresel fiyatlardan hem de kur farkından dolayı yabancı şirketlerin yediğini çok duydum. Kısacası bu iki üründen de zengin olmuş ülkemiz vatandaşına ben rastlamadım. Yani ürünün şöhreti ile stokçunun kimliği de çok önemlidir.
  • Büyük resimde yetersiz işletme sermayeleri kolay kolay stokçuluğa izin vermez.
  • Evet bütün bunlara rağmen; ülkemizde hâlâ fahiş fiyat vardır, stokçuluk da yapılmaktadır ve hâlâ gıda hileleri artarak devam etmektedir (17 aydır taklit tağşiş listelerinin neden yayınlanmadığını da ayrıca merak ediyoruz).

Peki stokçuluk kısmını kim, nasıl tespit edebilecektir?

  • İşte anlattık; depoya yığılmış her ürün stokçuluğa işaret etmez…
  • Tedarikçiler fiyat geçişleri öncesi perakendecinin son siparişini eski fiyattan gönderirler. Şirketini düşünen bir yetkilinin de bu siparişi biraz fazla tutması stokçuluk değildir. Raf fiyatını rakiplerden önce artırmak zorunda kalmamak üzere alınmış bir önlemdir.
  • Piyasada darlığı çekilen bir ürünün perakendeci deposundaki stok seviyesini yüksek tutmak da stokçuluk değildir. Yeter ki şubelere mal akışı devam edebilsin. Eğer depoda stok olduğu halde şubelere gönderilmiyorsa ‘stokçuluk eylemi’ gerçekleşmiş olur (ince bir ayrıntı).

Konunun ne kadar hassas olduğu netleştiğine göre; denetim yapmaya gidecek görevlinin de doğru analiz yapabilecek seviyede donanıma ve yeteneğe sahip olması şarttır.

Stokçuluğu cazip halden çıkartacak çözümler nelerdir?

  • Tarımsal ve hayvansal üretim artışının sağlanması,
  • Yetersiz olan tarımsal desteklerin artırılması,
  • TL’ye güç kazandıracak doğru para politikalarının uygulanması,
  • Döviz kurlarının kontrol altına alınması ve istikrar kazandırılması,
  • Lisanslı depoculuğun batıdaki örneklere uygun hale getirilmesi,
  • Ticaret ve finans sektörlerinde güven artışı sağlanması,
  • Elbette tespit edilen kötü niyetlilerin de ayıklanmasıdır.

Sonuçta; önce ekonomik istikrarın oluşması, sonra da usulüne uygun lisanslı depoculuğun geliştirilmesi bu sorunu gündemimizden düşürebilir. Yerimiz kalmadığı için o konuyu haftaya bırakıyoruz.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER