Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Kurumsal tahminlerin önemi

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Tahminin parasal maliyeti ne kadar yüksek olursa, hata payı da o kadar düşük kalmak zorundadır. İster şirket yönetiminde isterse kamu yönetiminde bu gerçek değişmez.

Tahmin, geleceğe ait belli bir zaman dilimi içindeki çeşitli olayları öngörme sanatıdır. Elbette çalışmanın alt yapısı geçmiş verilerin matematiksel analizine dayanır. Ustalık isteyen tarafı ise bu analizi yapanın subjektif katkısıdır. Yani iyi işçilik ile iyi malzeme birbirini tamamlamalıdır.

Geçmişe ait kayıt altına alınmış yeterli verisi olmayan veya arşivde bulunmasına rağmen kullanım ihtiyacı duyulmayan eksik hazırlanmış tahminlerin sapma oranı yüksek olur. Oysa tahmin için önemli bir zamana ve çabaya ihtiyaç vardır. Çünkü yüksek yanılma payının yüksek maliyeti olacağı kesindir.

Şimdi bu gerçekten hareketle yaşadıklarımızla uyumuna da bakalım.

Merkez Bankası yılın ilk enflasyon raporunu açıkladı. Yıl sonu enflasyon hedefini de daha şimdiden yüzde 11,8’den yüzde 23,2’ye çıkardı.

Bu tahmin gerçekleşse bile yanılma oranı şimdilik yüzde 97’dir.

Şimdilik diyorum; zira bu tahminin de tutması kolay değildir. Ocak ayını bitirdik. Aylık enflasyon büyük ihtimalle yüzde 12 civarında gelecek. Peki nasıl olacak da 11 ay sonraki yıllık enflasyon yüzde 23,2’de kalacak?

Yani ortada matematiğe aykırı bir durum söz konusudur!

Geçen haftaki “Esas sorun agflasyon” başlıklı yazımda nedenlerini yazmıştım. Gıda ve enerji fiyatlarındaki son artışların ve sırada bekleyen yoldaki artışların da enflasyona çalışacağını rakamlarla açıklamıştım. O günden bugüne kadar da bazı değişiklikler oldu. Sanayide doğalgaz ve elektrik kısıntıları sebebiyle düşen üretim miktarları birim maliyetleri yükseltecektir. Devamı halinde bunun da enflasyon hesabına dahil edilmesi gerekir.

Merkez Bankası’nın enflasyonu kontrol altında tutabilmek için kullanacağı ilk araç politika faizidir. Ancak en yetkili ağızdan; “politika faizinin artık önemsizleştirildiği” açıklamasını duyduk. Demek ki ilk araç böylece devre dışı kalmıştır. Hatta bu durumda hedef belirlemenin imkansızlığı da ortadadır.

Bu konuda TCMB kaynaklı ‘Enflasyon hedefleri’ tanımına da bakalım.

“Para politikalarının yönetimi konusunda, enflasyon hedeflerine ulaşmak çok önemli bir unsurdur. Bu amacı gerçekleştirmek için Merkez Bankası, politika faizleri ve diğer para politikası araçlarını kullanarak toplam talep ve enflasyon beklentilerini yönetir. Enflasyon hedeflemesi rejiminde Merkez Bankası’nın yayımladığı enflasyon tahminleri de enflasyon beklentilerini yönlendirmek açısından önemli bir araçtır. Merkez Bankası’nın enflasyon tahminleri; ocak, nisan, temmuz ve ekim aylarında yayımlanan Enflasyon Raporu ile açıklanmaktadır.”

Evet aynen katılıyorum ama politika faizinin işlevsiz kaldığı, enflasyon tahminin de bu kadar şaştığı bir ortamda bahsedilen fayda sağlanabilir mi?

Diğer araçlara da bakalım…

Kur politikası da önemli bir araçtır ama işlerliği rezerv imkanları ile sınırlıdır.

Para basma en pratik likiditeyi artırma aracıdır. Ancak bunun da yan tesirleri vardır. Paranın değerinin düşmesi ve yüksek kur riski gibi…

Açık piyasa işlemlerine başvurmak, piyasadaki para miktarını (likiditeyi) ayarlayabilmek içindir. Tahvil, bono ve menkul değerler satın alındığında; MB piyasaya likidite vermiş olur. Tersi durumda, geri sattığında da piyasadan likidite çekmiş olur. Önemli bir araçtır.

Karşılıklar politikası da hassas bir konudur. Zira bankaların MB’na yatırdıkları zorunlu karşılıkların fazla artırılması, açabilecekleri kredi miktarını aşağı çekerken, faizlerde de artışa sebep olabilir.

Bütün bu araçların doğru ve zamanında kullanılabilmesi, tahminlerin isabetine bağlıdır.

Önemli bir yanılgı da; dolar kurunun 18,36’yı gördükten sonraki geri dönüşüne gösterilen aşırı ilgidir. Sanki, Nasreddin Hoca’nın önce eşeğini kaybedip, sonra bulmasına dayalı mutluluk reçetesi gibi sunulması ise şaşırtıcıdır.

İşte son 4 ayda dolar kurundaki değişim:

  • 30 Eylül 2021 dolar/TL 8,89
  • 30 Ekim 2021 dolar/TL 9,61
  • 30 Kasım 2021 dolar/TL 12,89
  • 20 Aralık 2021 dolar/TL 18,36
  • 30 Aralık 2021 dolar/TL 13,06
  • 31 Ocak 2022 dolar /TL 13,43

20 Aralıktaki tepe noktayı yok saysak bile son 4 aydaki dolar kuru artışı yüzde 51’dir. Son 3 ayı dikkate alırsak artış yüzde 40’dır.

Daha ne olsun?

  • Dolar kurunun Aralık ayı içindeki aşağı yönlü hareketi hiçbir ürüne ve hizmete indirim olarak yansıdı mı?

Hayır, bilakis ay içinde fiyat artışları devam etti.

  • Eylül-Aralık döneminde 500 baz puan inen politika faizi enflasyonu da indirdi mi?

Hayır, tam tersine yıllık enflasyon tırmanışını sürdürdü. Sırasıyla yüzde 19,58, yüzde 19,89, yüzde 21,31 ve yüzde 36,08 şeklinde…

  • Peki faizdeki bu 500 baz puan indirim mevduat ve kredi faizlerini indirdi mi?

Hayır, tam tersine piyasa faizleri de sert yükselişini sürdürdü. Hazinenin borçlanma faizi bile aynı dönemde 800 baz puan artış gösterdi.

Dolayısıyla normal zamanda bile isabetli tahminlerin doğru tedavi yöntemlerine destek olabileceği açıkken, içinde bulunduğumuz şartlarda daha da fazlasına ihtiyaç vardır.

İyi bir tahminin bile belli bir hata payı vardır ama bunun sınırlı olması gerekir.  Aksi takdirde o tahminin ekonomiyi yönlendirme kabiliyeti oldukça yetersiz kalabilir.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Plastik poşete hayır, plastik çöpe evet!

Ercüment Tunçalp

1 Ocak 2019’dan itibaren plastik poşetler paralı hale geldi. Amaç plastik kullanımını azaltmaktı. Çevreyi önemsediği için bu girişim alkışı hak ediyordu, ancak çevreci politikalar arasındaki tutarsızlık bunu engelliyordu.

Ve defalarca yazdım; ‘fantaziden ileriye gitmez, neticeye tesir etmez’ diye. Tek sonucu; perakendecinin bir gider kaleminden kurtulması, devletin de yeni bir vergi geliri elde etmesi oldu…

Aradan geçen zaman benim ne kadar haklı olduğumu ortaya koydu. Paralı alışveriş poşeti tüketimi yarı yarıya azalarak devam etti. Bu poşetler eskiden çoğunlukla çöp torbası olarak kullanıldığından, azalan kısım çöp torbası satışlarını artırdı. Marketlerin self servis bölümlerinde ücretsiz verilen şeffaf poşetlerin (ekmek ve manav reyonlarında) tüketimi de 3’e katlandı.

Türkiye’de yılda 3 milyon ton civarında plastik ambalaj kullanılıyor. Bu miktarın sadece yüzde 8’i plastik poşettir. Diyelim ki; alışveriş poşeti, çöp torbası ve şeffaf poşetin toplam miktarı yarı yarıya azalmış olsun (fazla fazla). Problemin ancak yüzde 4’ü çözülmüş olur.

Ancak esas çelişki bu değil!

Bloomberg yazarı Kit Chellel’in, “Bir plastik torbanın 2 bin millik yolculuğu geri dönüşümle ilgili karmaşık gerçeği gösteriyor” başlıklı haberine göre; “İngiltere, 2020 yılında her gün Türkiye’ye ortalama 575 ton plastik çöp gönderdi. İngiltere’nin işlenmesi zor çöplerle uğraşmanın sorumluluğunu daha fakir ülkelere devrederek atık bertaraf alt yapılarını zorladığını” belirten Chellel, “atık dolandırıcılarının çöplerden kurtulmak için yaktıklarını, Türkiye’de geri dönüşüm merkezlerinde, haftada yaklaşık iki şüpheli yangın çıktığını” belirtti.

Bununla da yetinmedi!

İngiltere’nin en büyük süpermarketlerinden Tesco’nun atıklarına yerleştirdiği üç farklı takip cihazının izini sürdü. Chellel’in izini sürdüğü çöplerden biri Londra’da kalırken, ikisi Hollanda ve Polonya üzerinden Türkiye’ye geldi ve Adana’ya ulaştı.

Dünya genelinde gıda güvenliği sorununun tartışıldığı bu günlerde, Türkiye’de tarım politikalarının desteklenmesi bir yana, en verimli arazilerin çöplerle zehirlenmesi dikkat çekti.

Türkiye’nin atıkları geri dönüştürmek amacıyla ithal etmediğini rakamlar söylüyor zaten. (Kaynak: Koray Doğan Urbarlı)

“2016’da Türkiye’ye 3 bin 616 ton plastik atık gelirken, 2020 yılında 775 bin ton geliyor. Aynı yıl sadece 400 bin tonu işlenebiliyor. Türkiye’de üretilen atığın önemli kısmı ile ithal edilen çöplerin geri kalanı yakılıyor ve doğaya atılıyor. Türkiye kendi ürettiği çöpünü işleyemezken, dünyanın çöpüne talip oluyor.”

Alman devleti de Almanya’ya ait çöpün yüzde 25’inin Türkiye’ye gönderildiğini resmi olarak açıklıyor.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, sorulan bir soruya verdiği cevapta, “2020 yılında 775 bin ton olan plastik atık ithalat rakamının, alınan tedbirler sayesinde 2021 yılında 685 bin tona gerilediğini” söylüyor. Yüzde 12’lik düşüşün başarı gibi takdim edilmesini takdirlerinize sunuyorum.

Şimdi de uzmanından bu ithalatın nasıl gerçekleştiğini öğrenelim…

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Dursun Kahraman’ın ağzından özetleyelim:

“Atık ithalatı özel şirketler tarafından gerçekleştiriliyor. Atıklar para ödenerek alınmıyor, gönderenden para alınıyor. Bir yere bırakıyorlar, yakıyorlar ya da gömüyorlar. Avrupa ülkeleri ise bunları çevresel zararlarından sakındıkları için satıyorlar” diyor. Dolayısıyla hiç değerlendirilmese bile ithalatçının bir kaybı yok, tersine ‘gönder’ dendiği an hasılatın kasaya girmiş olduğu anlaşılıyor.

Yani “elin taşı ile elin kuşunu vurmak” bu olsa gerek!

Çöp başkasının, dökülen arazi başkasının, zehirlenen toprak, su ve hava hepimizin ama kazancı da bir başkasının…

“Avrupa’nın en büyük çöp yakma tesisinin İstanbul’da açıldığı” müjdesini verenleri alkışlayan bir ülkenin vatandaşıyız. Bunun ne yaman bir çelişki olduğuna da bakalım mı?

  • En büyük tesisi yapma nedenimiz en fazla çöp biriktirmemizden kaynaklanıyor olabilir mi?
  • Çöp yakmanın çok isabetli bir işlem olmadığını görenlerin, bize göndermeyi tercih etmeleri tesadüf olabilir mi?
  • Ortaya çıkacak kül için çare bulamamaları caydırıcı olmuş olabilir mi?
  • Bütün bunlar çevre bilinci arasındaki farktan kaynaklanmış olabilir mi?
  • Yatırım imkanları (zenginlikleri) bizden yetersiz kaldığı için olabilir mi?

Şaka gibi değil mi?

Sonuçta; ülkemizin plastik konusuna bakışı ve uygulamaları “dostlar alışverişte görsün” tarzı yerine öncelikle 85 milyonun sağlığı ile ilgili olmalıdır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Enflasyonun kazananları ve kaybedenleri

Ercüment Tunçalp

Bu yüksek enflasyonun bir kazanan bir de kaybeden tarafı vardır. Önce kaybeden taraftan başlayalım.

Hayatını bir ücret karşılığında sürdürmek zorunda olan geniş halk kitleleri kaybeden taraftır. Çünkü enflasyon bir çeşit ek vergidir. Gelirlerde hiçbir şekilde enflasyon kadar artış sağlanamadığından emekçinin ve emeklinin yükü sürekli artar. Asgari ücrete son zamanların en büyük oranlı artışının (%50) geldiği gün söylediğim gibi, bunun bile yoksullaşmayı engellemesi mümkün değildir. Zira hesap ortadadır, asgari ücretli de fiyat artışlarını çok geriden takip etmek durumunda kalmıştır.

Şimdi kazanan tarafa bakalım…

Bunu benim ağzımdan duymak yerine, ilk çeyreğin finansal sonuçlarından bizzat görmek daha uygun olabilir. Ancak yine de özet olarak sunayım.

2022 yılı ciro artışları yüksek enflasyon sebebiyle önceki senelere göre daha büyük oranlarda gerçekleşmiştir. Fiziki büyümeyi de dikkate alınca (yeni açılan şubeler) bu hasılat artışlarının birebir enflasyonu, özellikle de ana faaliyet alanındaki gıda enflasyonunu karşılaması hâlâ zordur. Ancak iş esas faaliyet kârına gelince durum değişmektedir.

Örneğin, hasılat yüzde 60-65 oranlarında artarken; brüt kârın yüzde 68-78, esas faaliyet kârının ise yüzde 90-105 oranlarında artması oldukça ilginçtir.

Peki bu nasıl gerçekleşiyor?

  • Hızlı fiyat artışları esnasında, ‘eski fiyatlı stoğun bir kısmının yeni fiyatla rafa yansıtılması’ ek kâr sağlıyor. Önceki yazılarımda 2021 yılına ait finansal tablolardaki artan stok gün sayılarından bahsetmiştim. Brüt kâr marjlarını artıran birinci etken budur.
  • Perakende sektöründe en yüksek masraf kalemi ‘personel giderleri’dir. Bu gider kalemi enflasyon oranı kadar artmadığından; faaliyet giderlerindeki artış brüt kâr artışının 6-7 puan gerisinde kalıyor ve bu da esas faaliyet kârı artışında sıçrama yaratıyor. Nitekim bazı perakendecilerde geçen yıl aynı döneme göre faaliyet gider oranı değişmemiş, bazılarında ise düşmüştür. Buna karşılık brüt kâr marjları artmıştır.
  • Sık sık belirttiğim gibi rekabeti engelleyen eylemler sebebiyle kesilen büyük para cezalarını eninde sonunda nihai tüketici ödemektedir. Vergi öncesi kâr artışlarından bu maliyetin de bir şekilde telafi edildiği anlaşılmaktadır.
  • Hizmet reyonlarının olmadığı bir discount zincirdeki brüt kâr marjı, büyük satış alanında hizmet ağırlıklı faaliyet gösteren bir zincire yakın olabilir mi?

Bizim ülkemizde oluyor. Yani şarküteri, pastane, balıkçı, kuruyemişçi gibi bölümlerin tecrübeli ve pahalı eleman ihtiyacı brüt kâr marjında fark yaratmıyor.

O zaman ne oluyor?

Süpermarketin yüzde 2,5 çıkan esas faaliyet kâr marjı, diğer formatta yüzde 5,5-6,5 seviyelerinde çıkıyor. O bakımdan artık raf fiyatlarında avantajlı mağaza zinciri kalmadığını, araştırma yapmadan alışveriş yapan tüketiciyi çok kötü sürprizlerin beklediğini örneklerle açıklıyorum. Ve diyorum ki, rastgele tek yerden alışveriş yapan bir tüketicinin cebinden 1 ayda yüzde 35- 40 arası daha fazla para çıkar. Veya bazı harcamalardan vazgeçmek zorunda kalabilir.

Daha ne olsun?

Neticede enflasyondan bütün kesimler zarar görmez. Yani “hepimiz aynı gemideyiz” söylemi afyondur. Aynı gemide olanlar; işçi, memur, emekli, küçük esnaf ve tarımsal üreticilerdir.

Elbette her perakendeci ve tedarikçi de kazanan tarafta yer almaz. Örneğin İstanbul ve İzmir ağırlıklı faaliyet gösteren halka açık bir yerel perakende şirketimiz; hasılatını yüzde 68 artırırken, rekabetçi fiyat uygulamaları sebebiyle brüt kâr marjı 2 puan düşük çıkmış ve brüt kâr artışı da yüzde 55’de kalmıştır.

Böylece 1 puan artan faaliyet gider oranı ile de esas faaliyet kârı düşmüştür. Kısa vadeli bu dönem kaybının, müşteri tarafından takdir görmesiyle uzun vadede telafi edileceği kesindir. Çünkü, ekonomik krizin şiddeti arttıkça güzelleşen finansal tablolar da kötü günde zorlukların paylaşılması da gizli kalamaz. Nitekim bazı yerel perakendecilerin raf fiyatlarında daha avantajlı olduğuna dair tespitlerimiz finansal raporlarla da doğrulanmaktadır.

Şimdi gelelim inşaat sektörünün kazananlarına, yani ucuz kredinin rüzgarıyla konut fiyatlarını şişiren müteahhitlere…

Kimse ‘maliyetlerden dolayı fiyatlar yükseliyor’ demesin. Zira her artan maliyet (gıdada bile) kolay kolay fiyatlara yansıyamıyor. Ancak bu sektörde, bir senede yüzde 127 (Kaynak: TÜGEM), kredi açıklamasını takiben de son 7 günde yüzde 25- 30 fiyat artışları olduğunu duyuyoruz.

Peki sonuçları nelerdir?

  • Elbette en önemlisi konutu pazarlayan için oluşan haksız kazançtır
  • Kamu bankalarından, “ilk defa konut alacaklara 2 milyon liraya kadar 10 yıl, aylık 0,99 faizle kredi sağlanacağı” açıklandı. Bu krediyi alacakların aylık taksit tutarı 28 bin TL’dir. Bu taksidi ödeyecek olanın aylık geliri ise en az 55 bin lira olması gerekir. Bu ülkede bu tutarın yarısını ödeyebilecek kişi sayısı kaçtır?

Dolayısıyla diğer kazanan kesim de sayıları oldukça sınırlı olan bu yatırımcılardır.

  • Sıra dışı seviyedeki negatif faizin sürmesi konut fiyatlarını artıran bir başka etkendir. Bunun için konut almak daha çok yatırım amaçlıdır.

Nereden anlıyoruz?

TÜİK verilerine göre, 2014 yılında yüzde 61,1 olan konut sahipliği oranı sürekli gerileyerek 2021 yılında yüzde 57,5 düzeyine inmiştir.

  • 2022’de ise orta ve alt gelir grubu için konut edinme imkanı daha da azalacaktır. Bu kadar da değil. Krediler kamu bankalarından çıktığı için bu imkandan yararlanamayan ama yararlananı fonlayan da aynı halk kesimleridir. Devamı daha da bozulacak olan servet dağılımıdır.
  • Evin fiyatı artarsa kiralar yerinde kalır mı?

Bütçeye uygun kiralık ev bulmak daha zor hale gelecektir.

  • Elbette yukardaki taksitlerin kriz dönemlerinde ödenememe riski de artar. Onu da krediyi veren kuruluşlar mutlaka düşünmüş olmalıdırlar.
  • Bu gelişmenin bir kaybedeni de; yüzde 12 faizle 10 yıllık kredi verip, yüzde 22 faizle borçlanan devlettir. Yani yukarda da belirttiğim gibi bunu da üstlenecek olan halktır. Oysa birçok tarımsal ürünü ithal etmek zorunda olan bu ülkede betonu desteklemek yerine tarımı desteklemek daha uygun olurdu.

Sonuç olarak; üretimi artırmadan enflasyonla mücadele kazanılamaz. Kaldı ki, mevcut durumda dar gelirliyi konut sahibi yapmak mümkün olmadığına göre hiç değilse sağlıklı beslenmesi sağlanabilir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Bunlar iyi günlerimiz!

Ercüment Tunçalp

TÜİK tarafından açıklanan rakamlara göre nisan ayında TÜFE aylık bazda yüzde 7,25, bir önceki yılın aynı ayına göre ise yüzde 69,97 artış kaydetti.

Dikkat yüzde 70 değil!

Aynen indirimli fiyat etiketi gibi…

Peki arada eksik olan kısmın karşılığı ne kadar?

%3 (yüzde üç) değil, %0,3 (binde üç) değil, sadece %0,03 (onbinde üç)…

İzninizle arada fark olmadığı için bundan sonraki satırlarda yüzde 70’i kullanacağım.

Geçen ay “Bizdeki enflasyon dünya ile aynı mı?” başlıklı bir yazım yayımlanmıştı. Dünyada bizden yüksek enflasyon oranlarına sahip 6 ülke (Venezuela, Sudan, Lübnan, Suriye, Zimbabwe, Surinam) olduğundan bahsetmiştim. Son bir ay içinde ise Surinam’ı geçtik, Zimbabwe’yi yakaladık. Üzerimizde şimdilik 4 ülke kaldı!

Eksi reel faizde ise rakipsiziz!

Yani eksi yüzde 56 ile…

MB hâlâ faiz artırmama kararlılığını sürdürürse, tırmanış devam edecektir.

Enflasyonun üç hanelere yaklaşacağının bir başka işareti, üretici fiyatlarındaki yıllık artışın yüzde 121,82 olarak gerçekleşmesidir. Üretici fiyatlarındaki fazlalığın tamamı tüketici fiyatlarına yansımasa da aradaki 52 puan farkın en az yarısının yer değiştirmesi beklenir.

İşte sadece bu iki sebep bile şimdilik daha iyi günlerde olduğumuzu gösteriyor.

Ayrıca kendimizi kandırmayalım; bu yaşadıklarımıza Ukrayna- Rusya savaşı ile salgının etkisi oldukça sınırlıdır. Olsa olsa tek haneli küresel enflasyona bu sebeplerin tesiri ne kadarsa bize de o kadardır. Yani yüzde 70’in içinde 5-6 puan kadar…

Yetkililer, “ABD’de enflasyon 41 yılın zirvesinde, Almanya ve Fransa’da da öyle…” diyorlar. Doğrudur ama bu kadarı teselli etmez. Zira ABD’de yıllık enflasyon yüzde 8,5, Almanya’da yüzde 7,3, Fransa’da yüzde 4,5 seviyelerinde. Bizdeki enflasyona benziyor mu?

Aradaki fark 60 puandan fazladır…

Buna rağmen o ülkelerin gündemlerinde faiz artırımı var!

Ancak, bizde politika faizi artırılmadığı gibi hem enflasyonu artırıcı etkisi sürüyor hem de dolaylı yoldan o eksi reel faizin önemli kısmını hükümet ödüyor zaten. Bunun yüksek maliyet getireceği ise kaçınılmazdır. Peki bu ne demek?

Vergiyi ödeyen halkımıza hayat daha da pahalı hale gelecek demektir.

Alt gelir gruplarını en fazla ilgilendiren gıda enflasyonudur. TÜİK verilerine göre nisan ayında gıda enflasyonu yüzde 89,1 olarak gerçekleşmiş. Bu oran ortalama bir değer olup, alt gelir grubunun oranını yansıtmaz. Zira gıdanın dar gelirlilerin harcamaları içindeki payı TÜİK sepetindeki ağırlığın en az 2 katı olduğundan; hissedilen enflasyon üst gelir grubundan çok daha yüksek olur.

Nitekim DİSK-AR’ın TÜİK verilerinden derleyerek farklı gelir gruplarına göre hesapladığı veriler, emeklilerde gıda enflasyonunun yüzde 113,5 olduğunu gösteriyor. En yoksul yüzde 20’lik gelir grubunun gıda enflasyonu ise yüzde 131,6 olarak açıklanıyor.

Dikkat, DİSK-AR kendisine göre bir enflasyon hesabı yapmıyor. Sadece TÜİK enflasyonunu gelir gruplarına göre dağıtıyor. Örneğin, en yüksek gelir grubunun gıda enflasyonu da yüzde 65,5 bulunmuş ve ortalama değerin 24 puan altında kalmıştır.

Bu durumda öncelikle tüketicinin karnını doyurmak gerekir değil mi?

Türkiye’de çiftçi sayısı son 5 yılda yüzde 26, son 10 yılda yüzde 53 azalmış. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) kayıtlarına göre; 2011 yılında 1 milyon 122 bin olan çiftçi sayısının 2021 yılının eylül ayında 530 bine kadar düştüğü anlaşılıyor. Çiftçi sayısının yarı yarıya azalması tarımda dışa bağımlılığı, bu da gıda enflasyonunda kalıcı durumu gündeme getirir. Çözüm, mazota ve gübreye çalışmaktan bıkmış olan bu insanların problemlerini gidermekten geçer.

Nitekim, sadece meyve sebzeye bakacak olursak; yıllık fiyat değişimi nisan ayında yüzde 104,77 çıktı. Üretim eksikliğinin dışındaki en önemli etken dağıtım kanallarındaki aracıların fazlalığıdır. Bunu iki sene önce “Meyve sebze dağıtım kanalları” başlıklı yazımda geniş şekilde ele almıştım. Gelişmiş ülkelerde en fazla 6-7 olan dağıtım kanalı adedi ülkemizde benim tespitimle 33’tür. Bu sayıyı bizzat o kanalların içinde yer alarak ve tedarik yaparak, yani bizzat yaşayarak çıkarttım. Tarımsal pazarlama kitaplarındaki sayı hâlâ tek hanelidir.

Çarpıcı bir örnekle devam edelim:

Direkt tarladan, bahçeden alım yaptığını söyleyen bir perakendecinin tezgahında yerli muzun kg fiyatı 33,90 TL’dir. Yani güncel kurla 2,3 dolar veya 2,1 euro karşılığıdır. İlginç olan gelişmiş ülkelerin büyük zincirlerinde ithal muzun kg fiyatı 1 dolar veya 1 eurodur. Ve bu ülkelerin hiçbirisi bizim gibi muz üreticisi de değildir. Bunu uç örnek gibi görenler için bir başka perakendecideki 24,95 TL’lik yerli muz fiyatına da dikkat çekerim. Bunu da normal görmek mümkün değildir. Zira bu da 1,7 dolar veya 1,6 euro karşılığıdır.

Yukardaki anormal fiyatların sebebi, bazı seçilmiş şubelerde ‘işletici firma’ çalıştırılmasıdır. O işletici de zengin semtin manavı gibi istediği şekilde rahatça yüksek fiyat uygulayabilmektedir.

Hani aracı sayısı azaltılacaktı?

Bu durum devam ettiği sürece meyve sebze kategorisi de dar gelirli için aynen et ve et ürünleri kategorisinde olduğu gibi seyirlik ürünler haline gelir.

Savaşın tarafları olan Ukrayna ve Rusya’da bile gıda enflasyonu oranları sırasıyla yüzde 14,3 ve yüzde 18’dir. Bizimkini hatırlayalım; yüzde 89,1… Sonuç olarak; sebepleri dışarda arayamayız, tedbir alınmazsa bundan sonrası için bu milletin omuzlarındaki yük sadece yüksek enflasyon da olmaz, yanına düşük büyüme, yüksek cari açık ve yüksek bütçe açığı da ilave gelir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER